www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Din Eğitimi ve Öğretimi

Türkiye'de din eğitimi ve öğretimi normalleşinceye kadar bu konuda ne kadar yazılsa, konuşulsa fazla değildir. Bu konu/problem yanında medeniyet davamız, bağımsızlığımız, iç ve dış borçlar, işsizlik, bilim ve teknolojide çağı yakalamak ve medeniyetimize uygun versiyonlar sunmak, imam-hatip okulları, laiklik-din özgürlüğü bağlamında başörtüsü meselesi gibi önemli konularımızda da normalleşme oluncaya kadar devamlı yazmak, konuşmak, düşünmek, çözümler üretmek gerekiyor; bu konularda kimse "yeter artık, gına geldi" filan demesin!

Önce Anayasanın şu meşhur 24. maddesini hatırlayalım:

"Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14'üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

"Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.

"Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

"Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz."

Bu maddeye göre dini inanç hürriyetinin çerçevesi "ibadet, dini ayin ve törenler"le sınırlandırılıyor, ayrıca bir de "14'üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla" kaydı konuyor. 14. maddede "ülkenin millet ve toprak olarak bütünlüğü, ayrımcılık ve din temeline dayanan devlet kurma amacı" ile ilgili sınırlar getiriliyor.

Şimdi dönüp bütün devletlerin altına imza attığı ve daha sonra kabul ve ilan edilmiş olan "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Helsinki Nihai Senedi, Paris Şartı" gibi belgelerde de tekrarlanan veya atıf yapılarak onaylanan BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin din özgürlüğü ile ilgili 18. maddesine bakalım:

1."Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak herkesin istediği dine ya da inanca sahip olması ya da bunları benimsemesi özgürlüğünü ve herkesin ister tek tek, isterse başkalarıyla birlikte toplu olarak kendi din ya da inancını tapınma, uyma, uygulama ya da öğretme bakımından açık ya da kapalı biçimde ortaya koyma özgürlüğünü de içerir. 2. (din...) özgürlüğünü zedeleyecek bir baskıyla karşı karşıya bırakılamaz. 3. (İnancı...) ortaya koyma özgürlüğüne ancak yasalarda gösterilen ve kamu güvenliğini, düzenini, sağlığını, ahlakını ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli kısıtlamalar getirilebilir."

TC. Anayasasında yer alan din özgürlüğü maddesi bu madde ile karşılaştırıldığında ne kadar eksik olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır. Bu eksikliğin en önemli olan kısmı da "din özgürlüğünün kapsamı ve içeriği" ile ilgili olanıdır. Anayasa'nın 24. maddesi din özgürlüğü olarak yalnızca "inanma, ibadet ve ayin" özgürlüğünden söz ederken Evrensel bildiri bunları "inanma, benimseme, tapınma, uyma, uygulama, öğretme, açık ya da kapalı biçimde ortaya koyma ve bunları teker teker veya toplu olarak yapma" özgürlükleri olarak genişletmektedir. TC. 1949 yılında bu bildiriyi imzaladığı halde anayasa yaparken ona uymamış, din özgürlüğünü haksız ve çağdışı olarak dar tutmuştur.

Yukarıda işaret ettiğimiz diğer bağlayıcı belgelerde de geçen din özgürlüğü en azından şu özgürlükleri ihtiva etmektedir: 1. İnanma, 2. Tapınma (ibadet), 3. Uyma ve uygulama (yalnız ibadet değil, dinin diğer kurallarına, sınırlamalarına, helal ve haram kıldıklarına uyma ve bunları hayatında uygulama), 4. Öğretme, 5. Bütün bunları inanan kimselerin tek başlarına veya toplu olarak; yani diğer inananlarla bir araya gelerek, cemaat, örgüt vb. oluşturarak, mabetler yaparak gerçekleştirmeleri.

Evrensel bildiriye göre belli sebeplerle kısıtlama da yalnızca ortaya koyma ile ilgilidir. İleride bu kısıtlama maddesinin, bize mahsusu bir kötüye kullanma örneği olarak "kamusal alanda dini yaşantıyı ortaya koymayı kısıtlama" ile ilgisini tahlil edeceğim.

Halen yürürlükte olan anayasa dini inanç hürriyetinin çerçevesini "ibadet, dini ayin ve törenler"le sınırlandırmıştır ve bu sınırlandırma bağlayıcı insan hakları belgelerine aykırıdır; çünkü onlarda din özgürlüğünün içinde "inanma, benimseme, tapınma, uyma, uygulama, öğretme, açık ya da kapalı biçimde ortaya koyma ve bunları teker teker veya toplu olarak yapma" unsurları da yer almış bulunmaktadır..

Din özgürlüğü insan hakları belgelerindeki geniş kapsam/içerik ile eşitlenmedikçe "haksız ve hukuksuz sınırlama" devam etmiş olacaktır.

Şimdi yazının başlığına yani din eğitimi konusuna gelelim.

1961 anayasasında bugün zorunlu dersler arasında bulunan "din kültürü ve ahlak öğretimi" dersi yoktu. Din eğitimi hak ve özgürlüğü ise şöyle ifade edilmişti: "Din eğitim ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır."

1982 anayasası çıkıp da "din kültürü..." dersi konuluncaya kadar din eğitimi ve öğretiminin açık ve resmi (hukuka uygun bulunan) hakkı Kur'an kurslarındaki öğretim ve okullarda isteğe bağlı din dersi ile -eksik de olsa- uygulama alanı bulmuş oldu.

82 anayasası ilgili maddeyi şöyle düzenledi: "Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.

"Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır."

Bu madde ne ifade ediyor?

1. 61 anayasasına ek olarak "din kültürü ve ahlak öğretimini" zorunlu ders olarak getiriyor. Burada dikkat etmemiz gereken husus, konan dersin bir din öğretim ve eğitimi değil, "din kültürü ve ahlak öğretimi" olduğudur. Maddede açıkça görüldüğü gibi dinin kültürünün ve ahlakın yalnızca öğretilmesi (eğitimi değil) zorunlu hale getirildiği halde bazı çevreler ısrarla bunu laikliğe ve din özgürlüğüne aykırı buluyor ve anayasadan çıkarılmasını istiyorlar. Bu ülkede yaşayan insanların kahir ekseriyeti Müslüman, bu ülkenin kültürü İslam ile yoğrulmuş, bu ülkenin adı Türkiye, bu ülkenin çocukları elbette kültürlerini öğrenecekler ve evrensel olan ahlak kavramı ile teorisi hakkında bilgi sahibi olacaklar; tıpkı Türkçe, Türkiye Tarihi, Türk Edebiyatı.. öğrendikleri gibi. Bunlar seküler öğrenim konularıdır ve "özellikle belli bir dinin öğretilmesi ve eğitiminin yapılması" ile ilgileri yoktur. Bize göre anayasadan çıkarılması için de bir sebep mevcut değildir.

2. Devletin denetim ve gözetiminde olmasını istiyor.

Gözetimi "açıklık" olarak anlamak gerekiyor; buna göre din eğitim ve öğretimi gizli olmayacak.

Denetime gelince işte bunun ilgili kanunlarda açıklanması ve din özgürlüğüne aykırı olmaması gerekiyor. Bizdeki "devletin denetimi" uygulaması din özgürlüğüne ve bunu garanti etmesi gereken laikliğe aykırıdır. Bizde devlet "ülkenin ve milletin bölünmezliği" gibi korunması zorunlu olan unsurları korumaya yönelik denetimle yetinmiyor, din eğitim ve öğretiminin ortamına ve içeriğine müdahale ediyor.

3. Büyüklerden başka -velilerinin isteğine bağlı olarak- küçüklere de "din eğitimi ve öğretimi" verme hakkı getiriyor. İşte bu hak, din özgürlüğünün evrensel çerçevesine giren haklardan biri olan "belli bir dinin öğretilmesi ve eğitiminin verilmesi" ile ilgilidir ve Türkiye bu hakkı ısrarla engellemektedir. Bu engellemenin en son örneği, bugünkü gazetelerde yer alan şu haberdir:

"Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın din eğitimi ile ilgili bir düzenlemesinin dayanağı olan '633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun'a eklenen 3. ek maddedeki bazı hükümlerin anayasaya aykırı olduğu kanısına vardı. 7'ye karşı 16 oyla söz konusu yasa maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne gidilmesine karar verildi."

Yasada iptali istenen hükümler şöyle: "İlköğretimin 5'inci sınıfını bitirenler için tatillerde ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın denetim ve gözetiminde yaz Kuran kursları açılır."

Konuyu net ve özet halinde ifade etmek gerekirse: Anayasanın verdiği "din eğitimi ve öğretimi" hakkını halkımız, yalnızca -tek ortam ve araç olarak- Diyanet'in kurslarında, o da eksik olarak (çünkü beşinci sınıfa gelmemiş öğrencilere din eğitim ve öğretimi yasak) çocuklarına din bilgisi verdirerek kullanıyordu, şimdi yargı yoluyla bu hak da milletin elinden alınma yolunda.

Peki -aykırı görüşte olan hakimlere karşı- bu kararı alan hakimlerin gerekçeleri nedir? Hukuk adamları bu evrensel hakkı niçin engelliyorlar?

Buraya kadar yazdıklarımda, hem evrensel, hem bölgesel insan hakları antlaşmalarında/sözleşmelerinde/bildirgelerinde hem de TC. Anayasasında bütün din ve inanç mensuplarına, dinlerini öğrenme ve çocuklarına öğretme, öğretmenin de ötesinde din eğitimi verme (yani dini ve dince kutsal olan varlık ve değerleri sevdirme, benimsetme, onlara inandırma, ibadetlere alıştırma, helal ve haram şuuru kazandırma... gibi maksatlarla yapılacak faaliyetlerin bütünü) hakkı tanınmış olduğunu tespit etmiştik. Ayrıca anayasada zorunlu ders olarak gösterilen "din kültürü ahlak öğretimi"nin belli bir dinin öğretim ve eğitim (yani bir din öğretim ve eğitimi) olmadığını, adı üstünde dinin kültürünün ve ahlakın öğretiminden ibaret olduğunu, bunun da "bütün vatandaşları, inansın inanmasın bir dine zorlamakla alakası bulunmadığını, bu dersin seküler bir milli kültür dersi" olduğunu hatırlatmıştık.

TC. Anayasasında yer alan asıl din eğitim ve öğretimi, 1961 anayasasının 19. madde, 4. fıkrasında "Din eğitim ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanunî temsilcilerinin isteğine bağlıdır." şeklinde; 1982 anayasasının 24. maddesinde ise -zorunlu din kültürü öğretimini düzenleyen ifadeden sonra- "Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır." şeklinde yer almıştır.

Her iki anayasa maddesinde, küçüklere verilecek belli bir dinin eğitim ve öğretimi, belli bir yaş ile sınırlanmamış, yalnızca "kanuni temsilcilerinin istemesi" şartına bağlanmıştır.

Danıştay İDDG Kurulu'nun iptalini istediği düzenleme, devletin gözetim ve denetiminde Kur'an kurslarında verilen din dersi (Kur'an okuma, ezberleme ve temel din bilgileri alma dersi) ile ilgilidir ve Kurul bu hakkı halkın elinden almak istemektedir.

Peki dayanakları nedir?

Asıl vahim olanı işte bu dayanaklardır; vahimdir çünkü "aşağıda sıralayacağımız ve bize göre geçersiz olan gerekçelerle anayasanın verdiği din eğitim ve öğretim hakkını yüksek dereceli hukuk adamları ortadan kaldırmayı istemektedirler".

Bakın bu hukuk adamları nelere dayanıyorlar:

1. "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin; laik eğitimi, temel eğitim yılları içerisinde kesintisiz olarak ve bir bütünlük içinde gerçekleştirmesi Anayasa'nın gereğidir. İptali istenen düzenlemeyle 'laik eğitimi kesintisiz olarak ve bir bütünlük içinde tamamlamamış çocuklara dinsel eğitim verilmesi' öngörülüyor."

Evet sayın hakimler, kesintisiz eğitimi, "kesintiye uğramadan din dışı, dini öğretme ve eğitimini verme şöyle dursun hatırlatma bile yasak olan" eğitim olarak anlıyor, daha doğrusu kanun vâzıının amacını böyle okuyor, böyle yorumluyorlar. Halbuki hukukta yorumun temel kurallarından biri," Bir maddeyi yorumlarken ilgili maddeleri bir arada görmek, düşünmek ve buna göre yorumlamaktır".

Türk Medeni Kanununun 11. maddesine göre Erginlik onsekiz yaşın doldurulmasıyla başlar. Evlenme kişiyi ergin kılar. 12. maddesine göre de Onbeş yaşını dolduran küçük, kendi isteği ve velisinin rızasıyla mahkemece ergin kılınabilir.

Kanunun açık ve kesin tanımlamasına göre ilköğretim çağındaki çocuk küçüktür ve anayasa yaş sınırı koymadan küçüklere din eğitim ve öğretimi verme hakkı tanımaktadır. Bu hakkı tutarsız ve ideolojik taraflılık yansıtan bir yorumla sınırlamak hukuka ters düşer. Hele de "laik eğitim", "isteyenlerin dinlerini öğrenmelerine imkan vermeyen bir eğitim" olarak anlaşılır, böyle yorumlanırsa kesin olarak laiklik, evrensel bir hak olan din özgürlüğüne aykırı olur ve "din karşıtlığı" manasına gelir.

2. "Öğretim birliği ilkesinin tüm gerekleri ile uygulanması Cumhuriyet ve toplumun geleceği için zorunludur."

Hakimler bu gerekçeleri ile de "din öğretim ve eğitimi hakkı"nın karşısına, devrim kanunları arasında yer verilen "öğretim birliği" kanununu dayıyorlar. Onlara göre "öğretim birliği", dine yer vermeme ilkesinde birleşen, bu manada bir ve tek olmayı hedefleyen, başka türlü bir uygulamaya yer vermeyen öğretim oluyor. Bu ilke yıllarca "okulları ancak devletin ilgili bakanlığının açıp düzenleyebileceği" şeklinde anlaşılıyordu, şimdi de "devletin öngördüğü ideolojinin beyinlere kazındığı, buna zarar verir düşüncesiyle din eğitim ve öğretimine -isteğe bağlı da olsa- yer verilmeyen" bir öğretim ilkesi olarak dayatılıyor. Peki bu inkılap kanunu yıllardır var, buna rağmen nasıl yıllarca biz ilkokulların son iki yılında, orta okullarda ve liselerde "isteğe bağlı din dersi" okuttuk ve Diyanet küçüklere Kur'an okuttu, din dersi verdi. Kanunu eski hakimler anlayamadı da bu yeni hakimler mi anlıyorlar?

Anayasanın 24. maddesinde yer alan dinle ilgili eğitim ikiye ayrılıyor. 1. Din kültür ahlak öğretimi, 2. Bundan başka din öğretim ve eğitimi. Birincisi (inanç, ibadet ve diğer konularıyla yalnızca belli bir dinin değil) din kültürü ve ahlakın yalnızca öğretimi imkanını veriyor. İkincisi ise belli bir dinin mesela İslam'ın hem büyükler hem de küçükler tarafından öğrenilmesi, buna ek olarak eğitiminin alınması/verilmesi hakkını getiriyor.

Yalnızca son günlerde değil, yıllardan beri bizde iki konu tartışılıyor: 1. Din kültürü ahlak öğretiminin zorunlu olması ve bu dersin uygulanmasında İslam'a ağırlık verilmesi. 2. Doğrudan İslam öğretim ve eğitiminin nerede, kimler tarafından, kimlere, nasıl verileceği.

Birinci tartışmaya son günlerde AİHM ve AB de karıştı. Bir alevi vatandaş, içinde alevilik bulunmadığı için "zorunlu din kültürü..." dersinden çocuğunun muaf tutulması için gerekli mercilere başvuruyor. Bunlardan "zorunludur, muaf tutulamaz" cevabını alınca AİHM'ne başvuruyor, mahkeme davayı kabul ediyor ve Türk hükümetinden savunma istiyor. Verilen savunmada yine "dersin anayasaya göre zorunlu olduğu ve anayasa değişmedikçe muafiyetin söz konusu olamayacağı" zikrediliyor.

Daha önce de yazdığım gibi doğru olanı bu dersin kaldırılması veya farklı inanç taşıyanların dersten muaf tutulması değildir; çünkü bu ders bir inanç ve ibadet eğitimi değil, bir arada yaşayan farklıların ortak kültürü öğrenmelerini ve birbirlerini anlamalarını sağlayacak bir kültür dersidir. Bu derste İslam kültürüne daha fazla yer verilmesi de normaldir; çünkü bu ülkede yaşayanların kahir ekseriyeti asırlardan beri bu dini yaşamış ve onların kültürlerini bu din çok yönlü ve derinden etkilemiştir. Yapılması gereken şey, eğer eksiklik varsa diğer din ve mezheplere de makul ölçülerde yer verilmesinin sağlanmasıdır, programının bu manada tamamlanmasıdır.

Avrupa Komisyonu'nun ilgili birimi zorunlu din derslerinin isteğe bağlı hale getirilmesini istemiştir, ancak bu değişiklik isteğinin, raporda yer alan ve bizce de çok önemli olan bir kaydı, bir şartı vardır. Raporda şöyle denmektedir: "Eğer bu ders, belirli bir dinin öğretisi niteliğinde, esas olarak İslam'ı öğretmeyi hedefliyorsa, çocukların ve ebeveynlerinin dini özgürlüklerini korumanın gereği zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır."

Şu halde gerek AİHM'ne ve gerekse AK'na anlatılacak olan iki şey vardır: a) Bu ders bir dinin eğitimi ve öğretimi değildir. b) Bu kültür dersinde İslam kültürüne daha çok yer verilmesinin sebebi TC'nin tarihi ve nüfusunun kültür özelliğinden gelmektedir ve meşrudur.

Öte yandan yapılması gereken şey de programın yeniden gözden geçirilmesi ve eksiklerin tamamlanmasıdır. Zorunlu din kültürü ve ahlak öğretiminde alevi kültürü ve ahlakı hakkında da yeterli bilgi verilirse o vatandaşın itirazının haklılığı ortadan kalkacaktır.

Gelelim belli bir dinin eğitim ve öğretim hakkı önündeki engellerin kaldırılması konusuna.

Din kültürü ahlak öğretimi dışında yine Anayasa'da yer verilen, belli bir dinin öğretilmesi ve eğitiminin verilmesine ait olduğu için de "büyüklerin isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlı" kılınan "din eğitim ve öğretimi" yıllardan beri ısrarla engelleniyor. Madem böyle bir hak evrensel insan haklarında ve TC. Anayasası'nda var öyleyse niçin ve ne hakla engelleniyor?!

Bundan önceki yazılarda yargının engellemesinden söz etmiş, dayanaklarını da tartışmış, bana göre bu dayanakların geçersiz olduğunu açıklamıştım. Buna rağmen eğer ilgili yargı organı, hakimleri haklı bulur da ilköğretim okulunu bitirmemiş küçüklerin İslam eğitim ve öğretimi almalarını engelleyen bir karar çıkarırsa Müslümanlar ne yapmalıdırlar?

Kısaca ve maddeler halinde sıralamak belki daha yararlı olacaktır:

1. Yasama organına baskı yaparak "yargı tarafından bozulması mümkün olmayan bir çerçeve ve sağlamlıkta" bir kanun çıkarılması sağlanmalıdır.

2. Vatandaşlar küçük çocuklarına (eğer bunlar ilköğretim çağında iseler resmi öğretim saatleri dışında) İslam eğitim ve öğretimi verdirmek için ilgili mercilere (Milli Eğitim Bakanlığı'na, Diyanet İşleri Başkanlığı'na...) resmen başvurmalıdırlar. "Ben Müslümanım, çocuğuma İslam bilgisi ve dinin eğitimini verdirmek istiyorum, nerede, kimler tarafından, nasıl verileceğinin tarafıma bildirilmesi" demelidirler. Büyükler de aynı talebi kendileri için dile getirmelidirler.

3. Bu talebe olumsuz veya yetersiz (mesela hakkı bölerek, belli bir yaşa izin verip diğerlerini yasaklayarak...) cevap verilirse iç hukuk mercilerine başvurmalıdırlar.

4. İç hukukta evrensel ve Avrupa insan hakları belgelerine uygun bir çözüm elde edilemediği takdirde hem AİHM'ye hem de AB'nin ilgili birimlerine başvurmalıdırlar.

5. Yalnızca başvurmakla kalmamalı, davayı sıkı ve usulüne uygun bir şekilde takip etmeli, gerekli ortamlarda, lehte kamuoyu oluşturmaya çalışmalıdırlar.

6. Haklı talepleri karşılanıncaya kadar demokratik direniş ve sivil itaatsizlik hakkı kullanılmalı, evrensel hukukun ve TC. Anayasası'nın verdiği ama haksız olarak engellenen bu eğitim ve öğretim hakkı, mümkün olan her şekilde uygulanmalı, yönetimin müdahalesine ve yaptırımlarına da göğüs gerilmelidir.

Unutmayalım ki bu ülkede İmam Hatip Okulları açılmadan ve okullara din dersleri (isteğe bağlı olarak konmuştu, sonra kaldırıldı) konmadan önce bu millet çocuklarına İslam'ı ve onun aziz kitabı Kur'an'ı öğretmek için bazı fedâkârlıkları göze almış ve bunun bedelini ödemişti. Sonra eksik de olsa verilenlerin bedeli işte o fedâkâr insanların gözyaşlarıdır, karakollarda çektikleridir, sararma ve titremeleridir...

Açık ve net olarak Müslümanların talebi şudur: İster okullarda, ister Diyanet'in kurslarında, ister başka yerlerde ve şekillerde Müslümanların çocukları Kur'an okumayı, Kur'an'ın anlamını ve tefsirini, İslam'ın temel inanç maddelerini, ibadetleri, diğer din kurallarını öğrenecek, bunları benimseme, sevme, uygulama eğitimi alacaklardır.

Kendilerini Müslüman olarak tanımlayanlar içinden din eğitim ve öğretimi istemeyenlere kimse zorla bunu vermez. Kendilerini İslam'ın dışında görenler de neye inanıyorlarsa onun eğitimini alma verme hakkına sahip bulunmaktadırlar.

6-20 Şubat 2005

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Tarihe Göre:
Önceki Makale
Sonraki Makale
Makale Listesi
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
Hayrettin Karaman'ın son aylardaki iftiralara cevaplarının listesini üstteki "Son Yazılar" kısmında bulabilirsiniz.
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler Tarihe Göre: Önceki Makale Sonraki Makale Makale Listesi