www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Laik Cumhuriyet ve İslam

Sayın Gündüz Aktan, 9,12-Ekim tarihlerinde Radikal'de yayınlanan iki yazısında Atatürk devrimlerini ve özellikle de laik cumhuriyeti İslam esaslarına göre savunmayı deniyor. Bu deneme yıllardan beri yapılıyor, yararlı bir sonuç da elde edilemedi; mübarek Ramazan'ın arefesinde konuyu ısıtıp tekrar önümüze getirmenin tek anlamı "temcit pilavı" benetmesini hatırlatması olmalı; bilindiği gibi gereksiz tekrarlar şöyle bir deyimle ifade edilir: "Temcid (sahur) pilavı gibi ısıtıp ısıtıp tekrar getirmek"
Sayın Aktan tartışmayı, bir okuycusunu sütununda müsafir ederek yapıyor; ifade ve üslubu oldukça tanıdık gelen bu müsafir, Aktan'ın da katıldığı anlaşılan birçok şey söylüyor, bunların tamamını tenkit ve tartışma kitaplara sığmaz. Biz birkaç yazıda önemli gördüğümüz bazı kısımları tartışma konusu edineceğiz.
"Türkiye hâlâ zihninde ülkenin kuruluş ideolojisi ile İslam'ı bağdaştırabilmiş değil. Cumhuriyet'e yönelik dini referanslara dayalı eleştiriler devam ediyor. Buna karşı Cumhuriyet'i dini referanslarla savunmak ise tabu. Tartışmanın böyle bir zemine kaymasını laiklik açısından tehlikeli bulanlar var."
Osmanlı'nın kuruluş ideolojisi birçok fermanda ve başka belgelerde ifade edildiği üzere İslam'a hizmettir (din-i mübin-i İslam'a hadim olmaktır). Ben Cumhuriyet'in böyle bir ideolojiye sahip olduğunu ne okudum, ne de duydum. Cumhuriyetin hedefi çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ve onu aşmaktır; bu uygarlıktan maksat da Batı uygarlığıdır.Batı uygarlığının bir ideolojisi varsa bunun İslam olmadığı kesindir.
Dinî referanslara dayalı cumhuriyet eleştirleri laik-demokratik-cumhurite yöneliktir. Cumhurun (halk çoğunluğunun) iradesiyle seçilecek bir başkan ve meclis tarafından Kur'an temel referans alınarak yapılacak idareye karşı çıkan ciddi bir İslam alimi yoktur. Bazı ülkelerde "İslam cumhuriyeti" rejiminin uygulandığı da ortadadır.
Cumhuriyeti dini referanslarla savunmanın tabu olduğunu kim söylemiş; kuruluş günlerinden bugüne defalarca bu (İslam'a göre laik cumhuriyeti savunma işi) yapılmadı mı? Ayrıca buna karşı çıkanlar müslümanlardan ziyade laikçiler değil mi? Laikliğin temelinde herhangi bir dini referans olarak almamak var iken laikçilere bu itirzlarında "haksızsınız" denebilir mi?

"Ama korumaya çalıştıkları rejimin kurucusunun Cumhuriyet'i dinen de savunduğunu unutuyorlar. Şu sözler Atatürk'e ait: 'Bilirsiniz ki, şer'i esaslarda, ilahi emirde hükümet şekli yoktur... Yalnız hükümetin nasıl olması lazım geleceğine dair esaslar ifade olunmuştur. Bu esasların biri de şûradır, meclistir. Hükümetin behemehal meclis olması lazımdır... Millet her noktadan kendi yararlarını muhafaza edecek olan (maslahat) ve yararları korumak için lazım olan vasıfları, meziyetleri toplamış (ehliyet) bulunduğunu kabul ederek seçtiği (biat) insanlardan kurulu bir şûraya malik olursa ve bu şûra, adalet üzere hareket ederse işte Allah'ın ve Kuran'ın istediği hükümet olur.'
Cumhuriyet'in İslami esaslara aykırı olduğu iddiası hangi temele dayandırılabilir?
İslamî referanslara göre bir devletin meşru olmasının olmazsa olmaz şartı kuruluş ve işleyişinde İslam'ı temel almasıdır; bunun da manası laik olmamasıdır; Kur'an ve Sünnet'i yasama, yürütme ve yargıda temel kaynak olarak kullanmasıdır. Bir devlet (rejim) kurulurken Kur'an ve Sünnet temel referans olarak alınmamış, yalnızca bunlara yüklenen bir takım genel amaçlara atıf yapılmış olursa rejim islamî olmaz. Aslında "şura, adalet, menfaat (maslahat), ehliyet gibi genel esaslar -bir kısmı diğerine taban tabana zıt olan- bütün rejimlerde vardır; komünistslerde, sosyalistlerde, kapitalistlerde, liberallerde... adalet, şura, ehliyet maslahat ilkeleri mevcuttur; bunları birbirinden ayıran nitelikler, bu ilkelerin içini dolduran muhtevada kendini gösterir. İşte birkaç örnek: Faiz ülke halkının yararına mıdır, zararına mı? Kadın erkek ilişkilerinde serbestlik, reşid olanların gönüllü cinsel temaslarının serbest olması, kumarın meşru sayılması, özel mülkiyet, piyasa ekonomisi... faydalı mıdır zararlı mıdır? Bu sorulara, yukarıda zikredilen ilkeler çerçevesinde farklı cevaplar verildiği için rejimler birbirinden farklı olmaktadır. En önemlisi de cevap verilirken, düzenleme yapılırken vahyin kale alınıp alınmaması ile ilgilidir ve laik sistemlerin temeli vahyi kale almamaktır. Kur'an'da hükumetin şekli yoktur, ama bu şekli oluşturan temel çizgiler vardır; bunların da başında, ferdin ve toplumun Allah ve Resulüne itaat etmesi gelir.
Benim bu konudaki tezimi hemen ifade ederek tartışmaya geçeyim:
Dünyada eski ve yeni, ölmüş ve yaşayan birçok medeniyet vardır; bunlardan yaşayan ikisi de İslam ve Batı medeniyetleridir. Bu iki medeniyet felsefesi, tarihi, dinamikleri, dayanakları... hasılı temel unsurları bakımından birbirinden farklıdır; biri diğerine irca edilemez, ikisi birleştirilip tek medeniyet haline getirilemez. Tarihte bu iki medeniyetin birbirinden etkilenmiş oldukları bir gerçektir, ama bu etkilenme yukarıdaki sonucu değiştirmemiştir, değiştiremez. Bu iki medeniyetin mensupları insanlığa vaad ettikleri iyilik ve güzellikler konusunda yarışırlar, yarışmalıdırlar; bu yarışın sonucu insanlığın hayrına olacaktır.
Bu iki medeniyete mensup insanların (halkların, ülkelerin...) iyilik, adalet, nimetleri paylaşma, dünyada huzur ve barışı hakim kılma... konularında işbirliği yapmaları, bu maksatla kurumlar ve birlikler oluşturmaları caiz ve mümkün değil midir?
Elbette mümkündür ve bunun hem Kur'an'da hem de Hz. Peygamberin (s.a.) uygulamalarında örnekleri, dayanakları vardır. Ama bunun yolu "medeniyetler diyalogu" olabilir" "medeniyetler çorbası" olmaz.
Laik-demokratik-cumhuriyet ve seküler toplum yapısı Batı medeniyetinin ürünüdür, hilafet (her bir müminin yeryüzünde Allah'ın muradını ve rızasını gerçekleştirmekle yükümlü ve bu manada O'nun vekili ve temsilcisi olması) ise İslam medeniyetinin ürünüdür. Evet İslam'da da şûra (danışarak yönetme) bey'at (bir çeşit seçme ve sözleşme),müslümanlar ve ötekiler için temel haklar... vardır; ama danışılanlar, seçenler, denetleyenler, değiştirenler her biri halife olan müminlerdir. Çağdaş Batı medeniyetinde insanın (bireyin) üstünde hiçbir şey yoktur, haklar ve özgürlükler de bu esasa göre belirlenir, İslam medeniyetinde mümin, her zaman ve her durumda Allah'ın kuludur, kulu olmak durumundadır, hakları, ödevleri ve özgürlükleri bu esasa göre çerçevelenmiştir.
Bana göre laik cumhuriyet ile İslam'ı uzlaştırmak, birini diğeri ile savunmak yanlıştır; doğru olan her iki sistemin mensuplarının şu dünya hayatını, huzur, adalet ve barış içinde birlikte veya ayrı ayrı (ülkeler, bloklar, guruplar... olarak) nasıl yaşayacakları üzerinde durmak, bunun model ve formüllerini bulup uygulamaktır. AB ile ilişkiler de bu çerçevede ele alınmalı, sapla saman birbirine karıştırılmamalıdır. Mesela AB bir medeniyet projesi ise, bünyesine aldığı bütün parçaları bu medeniyet potasında eritip kendine benzetmeyi amaçlıyorsa veya Türkiye'nin AB içindeki fonksiyonu, müslümanlara ve başkalarına karşı AB ülkelerini -bunlar haksız olsalar bile- korumak, onların kalkanı olmak, ülkeyi savaş alanı ve tampon haline getirmek ise -normal şartlarda, aksine bir zaruret bulunmadıkça- bu birlik içinde olmayı müslümanların düşünmeleri bile caiz olmaz.
Tezimi, düşüncemi, anlayışımı böylece özetledikten sonra tartışmaya dönebilirim:
O hâkimiyeti 'milletten zorla gasp eden Osmanoğullarından' geri alıp halka verdi. 'Hilafeti kaldırdı' diye feryat ettiler, ilgili yasa metninde O'nun 'Hilafet TBMM'nin manevi şahsiyetinde mündemiçtir' sözleri yer aldı.
Osmanoğulları hakimiyeti milletin elinden zorla almadı, siyasi hilafet yerine saltanatın gelmesi Osmanlıdan asırlarca önce Emevilerin kuruluşunda gerçekleşti, İslam'a aykırı olmasına rağmen yerleşti, meşrulaştırıldı, Osmalı bunu devraldı ve devam ettirdi; o tarihi şartlar içinde değiştirmesini beklemek de tarih dışına çıkıp hayal kurmak olur. Cumhuriyetle hakimiyetin -teoride değil, fiilen- halka verildiği hükmü de gerçekçi değildir.
'Hilafet TBMM'nin manevi şahsiyetinde mündemiçtir' düşüncesi Atatürk'e değil, Şer'iye vekili Seyyid Bey'e aittir. Aynı zamanda fıkıh hocası olan Seyyid Bey, "Hilafetin mahiyyet-i şer'iyyesi" adıyla neşredilen meşhur meclis nutkunda bu tezi işlemiştir. Bu teze göre de TBMM -İslam esaslarına göre olacak- hilafet vazifesini üstlenmektedir. Bunun böyle olduğunu, 3-Mart-1924 günü mecliste görüşülen "hilafetin kaldırılması" teklifi müzakere edilirken son konuşmayı yapan başbakan İsmet Paşa bile açıkça ifade etmiş, "asıl tereddütlerin hilafetin ilgasında değil, dini açıdan ve bu kararın halk tarafından nasıl karşılanacağı meselesinde olduğunu, halbuki islâmî kurallar yine yürürlükte kalacağı için böyle bir endişeye mahal bulunmadığını" belirtmiştir. (Diyanet Vakfı İslam Ans. C. 17, s. 551).

"Milleti dinsiz yapmak istedi' dediler, O 'Türk milleti daha dindar olmalıdır' dedi. El insaf artık daha ne desin?"
Şimdi soralım: Bir millet nasıl daha dindar olur?
Din kısmen yanlış anlaşılmış ise iyi niyetli ve iyi bilen alimlere imkan verilir, doğru din anlayışı çeşitli öğretim araçları ile yaygınlaştırılır.
Din doğru bilindiği halde eğitim eksikliği yüzünden doğru ve tam uygulanamıyorsa bütün imkanlar kullanılarak din eğitimi yapılır, inananların dini doğru ve eksiksiz yaşamalarına yardım edilir.
Bilgide ve inananların uygulama iradelerinde bir kusur olmadığı halde devlet veya sivil kesim dinin uygulanmasına, dindarların vazifelerini hürriyet içinde yapmalarına engel oluyorlarsa bu engeller ortadan kaldırılır.
Şimdi "Cumhuriyet'ten sonra bu üç şart bakımından durum ne olmuştur" sorusuna cevap arayalım:
1.O tarihte mevcut olan İmam Hatip mektepleri, talebe bulunamıyor bahanesiyle kapatılmış, 1951 yılına kadar bir daha açılmamıştır.
2.O zaman mevcut olan Darulfünun İlahiyat Fakültesi kapatılmış, 1949 yılına kadar bir daha açılmamıştır.
3.Kur'an kurslarına çocukların devam etmeleri yasaklanmıştır.
4. İlk okuldan üniversiteye kadar bütün okullardan -Osmanlı zamanında var olan- din eğitimi ve öğretimi kaldırılmış, 1950 den sonra çok partili demokrasiye geçinceye kadar bir daha konmamıştır.
5.Ezanın, Hz. Peygamber'e vahyedilen dili değiştirilmiş, devlet baskısı ile Türkçe okunması sağlanmış ve 1950 sonrasına kadar bu yasak sıkı bir şekilde takip edilmiştir.
6. Başta tarikatler olmak üzere din eğitimi ve öğretimi ile ilgili bütün sivil kuruluşlar kapatılmış, yasaklanmış, bugüne kadar da dini öğrenme, öğretme ve yaşama ile ilgili örgütlenmeye izin verilmemiştir.
Osmanlı döneminde Şeyhülislamlık tasavvuf ve tarikatların meşru birer islâmî kurum olduklarını onaylamakla kalmamış, bunları kendi yönetim ve denetim çerçevesine dahil ederek mevzûâta da kavuşturmuştu. Bu mevzûattan biri "tekkelerde uygulanmak üzere çıkarılan yönetmelik"tir (Cerîde-i ilmiyye, 1337,sayı: 39). Bu yönetmelik (talimatname) 27 madde olup, başta bazı terimler açıklanmış, sonra 1. fasılda tekke içi vazifeleri, 2. fasılda tekke dışı vazifeleri, 3. fasılda ise dervişler ve muhiblerin vazifeleri açıklanmıştır. Türk halkının daha dindar olması isteniyorduysa tarikatler kapatılmayacak, kötüye kullanmaların önüne geçmek üzere -Osmanlı'nın yaptığı gibi- tedbirler alınacaktı.
Bugün din özgürlüğünü düzenleyen bütün üst belgelerde "dinle ilgili örgütlenme hak ve özgürlüğüne" yer verilmektedir. Laik bir devletin de yapacağı şey, dini yeniden tanımlamak ve dindarı kontrol/baskı altında tutmak değil, sivil faaliyetlerle dinin öğrenilmesi ve yaşanmasına imkan vermek, toplum içinde dindar olarak var olmak ve yaşamak isteyenlere eşit hak ve özgürlükleri tanımaktır.
7. Radyoda, 1950 li yıllara kadar dinle ilgili programlar yapılmamış, basında ve kitap yayıncılığında din konusu sıkı bir denetim ve tehdit altında tutulmuş, birçok düşünür ve yazar yıllarca hapishanelerde çürütülmüştür.
Bütün bunlar ve daha başka tedbirler halkın daha dindar olması için midir? Bu baskı, yasaklama, tehdit ve tedbirler altında halk nasıl daha dindar olabilir?
Sayın Gündüz'ün yazısındaki şu paragraf, cumhuriyet devriminin dinle ilgili bakış ve programını da ortaya koymaktadır:

"Türk Devrimi topyekûn bir devrimdir ve onun temsil ettiği zihniyet dönüşümü dini de kapsar. 'Biz dini kamu hayatından bireysel alana aktaralım da, orada insanlar nasıl inanırlarsa inansınlar' gibi bir anlayışa dayanmaz. Devrim bizzat bireyin iç dünyasına kadar müdahale edip onun 'Din' ve 'Allah' tasavvurlarını yeniden şekillendirmeyi amaçlamıştır. Çünkü yıkıma yol açan dinin kendisi değil, dini inancımıza belli bir teolojinin hâkim oluşudur. Bu teoloji yeniden inşa edilmezse kurtuluş imkânsız olur."
Eğer bu tespit doğru ise laik-cumhuriyet milletin iç dünyasına kadar müdahale etmeyi, akaidini (inanç esaslarını) değiştirmeyi ve yeni bir teoloji oluşturmayı üstlenmiştir. Böyle bir programı şeriata dayalı olduğu iddia edilen devletlerde bile bulmak mümkün değildir.

Sayın Aktan şöyle diyor: "Atatürk'ün din ve devlet işlerini ayırmasına ise 'İslam böyle bir şeyi kabul etmez' diyenler, ibadet ile muamelat ayırımından haberdar değiller midir? Büyük fakih Necmeddin et-Tufi'nin (ölm. 716/1316) 'Muamelatta hükümler maslahata (halkın menfaatlerine) göre belirlenir, bu alanda dinin verileri sadece birer örnektir, tüm zamanları bağlamaz..' demiştir. Kadı Abdül Cebbar ise (ölm. 415/1025) 'Eğer (akıl ile vahiy) çatışır gibi bir görünüm ortaya çıkarsa akıl esas alınır, vahyin verileri akla uygun hale getirmek üzere yorumlanır' hükmünü vermiştir."

İbadet ile muâmelâtın (ibadet dışında kalan ve genellikle yönetim, hukuk ve ekonomi alanına giren kurallar ve işlemlerin) gerekçeleri bakımından birbirinden farklı olmaları başkadır, bu ikincilerin dinle ilişkisinin bulunmaması veya kesilmesi başkadır. Laik cumhuriyet hukuk, yönetim, eğitim, ekonomi, ahlak... ile dinin ilişkisini kesmiş, bunlara dinin karışmayacağını, bu alanların -dinden bağımsız- akıl ve bilim ile düzenleneceğini karara bağlamıştır. İşte bu kararı ve bu manada laikliği İslam ile bağdaştırmak mümkün değildir.

Yazarın iddiasına delil olarak zikrettiği iki islamî kural var: 1. Muâmelatın maslahata bağlı olması, 2. Akıl-vahiy çatışmasında aklın öne alınması ve vahyin tevil edilmesi (akla uygun bir yoruma kavuşturulması). Şimdi bunları tahlil edelim.

1. Maslahat kulların faydası (faydalı olanın elde edilmesi, zararlı olandan uzak durulması) demektir; bu manadan bakıldığında ibadetler ile muâmelatı birbirinden ayırmak mümkün değildir; çünkü ibadetler de kulların faydası için buyurulmuştur. Maslahat bakımından ibadet-muamelat farkı, gerekçenin fayda olması ile değil, bu faydanın akıl ve bilimle bilinmesi ve kavranması ile alakalıdır. "İbadetlerde fayda, diğerleri kadar kolay, açık ve tam olarak bilinemez, muamelatta ise bilinir" denmiştir. Bu bir dereceye kadar doğru olmakla beraber faydalı olduğu için namazı buyuran da, zararlı olduğu için zinayı, içkiyi, faizi... haram kılan da Allah'tır, dindir; hükmün kaynağı bakımından bunları birbirinden ayırmak İslam'a uymaz. Diyelim ki, muamelat (hukuk, ekonomi...) alanında bir kuralın, şartlardaki değişiklik yüzünden faydası kalmadı, Allah'ın (dinin) maksadına göre değişmesi gerekti, buna hükmedecek olanlar da müctehidlerdir (en ileri derecedeki islam alimleridir). İctihad ederken (fayda-zarar hesabı yaparken, zararı gidermek için hükmün değişmesi gerektiğine hükmederken) İslam alimleri, akıl ve ilimle çatşmayan naslara (ayetlere ve hadislere) dayanmak durumundadırlar; Kur'an'ı ve Sünneti bir tarafa koyan, hayatla bunların alakasını kesen bir yaklaşımın İslam ile uyum alakası olamaz. Fıkıh alimi Tûfî'nin söyledikleri burada söylenenlerin dışına çıkmaz, çıkamaz.

2. Akıl ve bilimle naslar (vahiy, vahyi bize ileten âyetler ve hadisler) çatışır ve çelişir mi?

İnsana aklı veren de Allah'tır, vahyeden de Allah'tır. Aklın kesin bilgi ve hükümleri vardır, kesin olmayan, yanlış çıkabilir bilgi ve hükümleri vardır. Birincisi ile vahiy asla çatışmaz, çelişmez; böyle bir tane örnek mevcut değildir. Eğer -varsayım olarak- çatışırsa vahyi anlamamızda bize ait bir kusur var demektir ve bu sebeple anlayışımızı yeniden gözden geçirir, tashih deriz (yorum). Bizim tartıştığımız konuda (bir hukuki veya sosyal düzenlemede, bir siyasi tercihte, bir ekonomik tedbirde) aklın ve mesela insan bilimlerinin verileri genellikle kesin değildir, tartışmaya ve değişmeye açıktır, hemen her konuda muhalif görüşler vardır. Fıkıhta bahsedilen akıl-vahiy çelişmesinin alanı daha ziyade "aklın kesin, değişmez, evrensel, genel..." ilke ve hükümleri ile ilgilidir.

Müslümanlar bir hukuk veya ekonomi kuralını, uygulamasını, düzenlemesini yaparken mutlaka işe, Kur'an ve Sünnete bakarak başlarlar; buralarda açık bir dayanak yoksa kıyas vb. yöntemlere başvururlar, ama her hal ve kârda varacakları sonucun Allah'ın muradına ve rızasına uygun olduğu kanaatini muhafaza ederler, bu kanaati elde etmeye çalışırlar. "İslam'da "Allah bu işe karışmaz" denecek hiçbir alan yoktur. Seküler, laik veya başka bir düzen Allah'ın, dinin ilgisi dışında kalan bir alan tasavvur ediyorsa ve orada dinden bağımsız hareket ediyorsa İslam'a aykırı hareket ediyor demektir.

Peki dinde mübah (serbest bırakılmış, haram, helal, mekruh... diye hükme bağlanmamış) bir alan yok mudur?

Evet dinde mübahlar vardır, ama bunların mübah olduğunu da akıl değil, din belirler, "şunların dışında kalanlar mübahtır" der; bu belirleme de akla aykırı olmaz.

Laik, seküler ve çoğulcu bir düzende yaşamak durumunda kalan müslümanlar, bu düzenler İslam'a uygun olduğu için değil, buna mecbur oldukları için -ve din, mecburiyet halinde izin verdiği için- tahammül ederler, fiilen uyum gösterirler; içinde bulunduğumuz şartlarda çözümü, zorla uzlaştırmada, olmayacak şeylerin peşinde koşmada değil işte burada aramak gerekir.

29 Ekim 2004

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Tarihe Göre:
Önceki Makale
Sonraki Makale
Makale Listesi
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler Tarihe Göre: Önceki Makale Sonraki Makale Makale Listesi