www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Yurt Kavramı, Hayvan Kesimi, Ötenazi...
Bu defa sorular Almanya'dan:

1.Almanya gibi Avrupa ülkelerinin dâru'l-harb olup olmadığı konusu sürekli tartışılıyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Avrupa'da bankalardan alınan faizli kredi hakkında neler söylersiniz?

Cevap:
Dâru'l-İslâm, müslümanlar tarafından fethedilmiş olup İslâm hukukuna göre yönetilen ülke demektir. Önce İslâm ülkesi (dâru'l-İslâm) olduktan sonra yeniden kâfirler tarafından zaptedilen veya sakinleri tarafından başka bir hukukla yönetilmeye başlanan ülkenin, "İslâm ülkesi olma" özelliğini kaybedip etmeyeceği ise müctehidler arasında tartışma konusu olmuştur.
Bugün Almanya ve benzeri ülkelerde yaşayan müslümanların durumu, eski zamanlarda buralarda yaşayanlardan farklıdır. Bir kere uluslararası ilişkilerde önemli değişmeler olmuş, insan hakları ile ilgili belgelere bütün ülkeler imza koymuşlardır. Ayrıca meselâ Almanya'da yaşayan bir Türk müslümanın, kendi ülkesinde de İslâm hukukuna göre yönetim yoktur. Türkiye Almanya veya başkalarıyla anlaşmalar yaparken İslâm hukukunu değil, başka hukuku uygulamaktadır. Avrupa'da yaşayan Türkiyeli müslümanların birçoğu bulunduğu ülkenin vatandaşlığına geçmişlerdir. Müslümanın, vatandaşı olduğu bu ülkeler, daha önce müslümanlar tarafından fethedilmiş veya İslâm hukukunu kabûl etmiş olmadıklarına göre İslâm ülkesi olamazlar. Bir müslümanın "küfür ülkesi"nin vatandaşı olması, İslâmî bir vatandaşlık olmayıp, zarûret veya müslümanın menfaati gereği yapılmış bir ikili anlaşma olarak kabûl edilmelidir. Bundan sonra, Allah'ın bildiği -bizim bilemediğimiz- bir zamana kadar müslümanların, İslâm hukukunun uygulanmadığı ülkelerde cemâatler olarak yaşayacakları anlaşılmaktadır. Müslüman cemâatler, insan haklarına riâyet edilen ülkelerde din özgürlüğünden azamî derecede istifade ederek kendi kimliklerini ve menfaatlerini korumak için çaba göstereceklerdir. Bu ülkelerin kanunlarının verdiği imkânlar ölçüsünde, dinlerini yaşayacak, başkalarına tanıtacak ve hidâyetlerine sebep olmaya çalışacaklardır. Bir gün Almanya İslâm'ı kabûl ederse orası İslâm ülkesi olur. Bütün dinlerin ve inançların kendi hayat tarzlarını serbestçe yaşamalarına imkân veren bir düzen yerleşirse, bu defa da, Medine'ye hicret edildiği zaman "Medine Vesikası" çerçevesinde oluşturulan siyasî sisteme yakın bir sistem oluşmuş bulunur. Bu takdirde de müslüman olan ve olmayan guruplar, cemâatlar arasındaki ilişkiye savaş ilişkisi denemez, ülke de "savaş ülkesi (dâru'l-harb)" olmaz. Böyle bir düzende gurupların üzerinde anlaştıkları hukuk kuralları genel, cemâatlerin hukuk kuralları da özel (kendilerine mahsus) olarak geçerli olur.
Avrupa'da bankalarda bulunan paralar yalnızca gayr-i müslimlerin paraları değildir. Büyük miktarda müslümanların da paraları Avrupa bankalarında yatmaktadır. Bu sebeple bankalarla yapılan işlemlerde müslümanlar da birbirleriyle işlem yapmış olmaktadırlar.
Ebû Hanîfe'nin bilinen ictihadı, "savaş ülkesinde, oranın halkı ile yapılan faizli alış verişte müslümanın kârlı çıkması esasına" bağlıdır. "Müslüman kârlı çıkacaksa bu işlemi yapabilir" demiştir.
Bugün Almanya vb. ülkelerde yaşayan müslümanlar ancak zarûret ve ihtiyaç bulunduğunda bankalardan faizli kredi alabilirler. Bunun örneği mesken kredisidir. Oturacak bir evi olmayan şahıs, kendine ait birikmiş parası da yoksa veya bununla ev alması mümkün olmuyorsa, Alman bankalarının verdiği uygun faizli krediyi alabilir, bu ihtiyaca dayalı bir izindir, ruhsattır; ev lüks değildir, temel ihtiyaçlardan birirdir.

2. Avrupa'da kesim işlemleri şoklama yoluyla yapılıyor. Özellikle kurban kesimi konusunda tartışmalar yapılıyor. Diyanet'in bu konuda fetvâsı var. Bayıltma yoluyla kurban kesimine evet diyor. Avrupa'daki müslümanlar bu konuda ne yapmalı?

Cevap:
Hayvanı baymak için kullanılan usûl iki sonuçtan birini verebilir: 1. Bayma, 2. Beyin ölümü.
Eğer yapılan iş hayvanın yalnızca bayılması sonucunu doğuruyorsa onu baygın iken kesmekte bir sakınca yoktur, bayılmış hayvan kurban veya etlik olarak kesilir ve yenir.
Hislerini iptal etmek için yapılan şey hayvanın beynini öldürüyor, fakat kalbini ve kan dolaşımını durdurmuyorsa hayvan yine canlı sayılır ve usûlüne göre kesildiğinde yenir.
Beyni öldükten ve kalbi de durduktan sonra kesilirse murdar olur ve yenmez.
Müslümanlara göre kendileri helâl olup, Ehl-i kitap gayr-i müslimler tarafından bir şekilde öldürülen hayvanların yenmesinin câiz olması, müslümanların usûlüne göre kesmelerine değil, kendi usûllerine göre kesmelerine bağlıdır. Konu ile ilgili âyet, "Ehl-i kitabın kestiği" demiyor, "Ehl-i kitabın yiyeceği, yediği" diyor (Mâide, 5/5). (Bu konuda bilgi ve kaynak için benim, Helaller Haramlar isimli kitabıma bakılabilir.

3. Yakın tarihte tıp dalında kopyalama olayı ortaya çıktı. Yaratma terimi Allah'a mahsus olduğuna göre müslümanların bu konuya bakışı nasıl olmalıdır?

Cevap:
Kopyalama yaratma değildir. Yaratma yoktan var etmedir. Allah canlı ve cansız bütün varlıkları yoktan ve önceden mevcût bir örneğe bakmadan, ondan yararlanmadan yaratmıştır. Genetik kopyalama ise mevcût, yaratılmış genler üzerinde işlemler yaparak gerçekleştirilmektedir. Bunu yaratma ile bir ilgisi olmadığına göre ortada bir "ikinci yaratıcı" da yoktur.
Genetik kopyalama insanlara uygulanamaz. Hayvan ve bitkiler için ise, insanlara faydalı olmak, hiçbir şeye ve kimseye zarar vermemek kaydıyla uygulanabilir.

4. Geçtiğimiz ay Hollanda'da bir kanunla ötenazi (tıbben yaşama umudu olmayan insanların ölümlerini kolaylaştırma veya ölümlerine karar verme) konusunda doktorlara bir yetki verildi. Özellikle Almanya'daki kilise temsilcileri bu konuya aşırı tepki gösterdiler. Meseleye İslâmî açıdan bakıldığında neler söyleyebilirsiniz?

Cevap:
Tıbben tedâvisi mümkün olmayan bir hasta, acıya ve sıkıntıya dayanamadığı için ölmek istiyorsa veya hastanın şuuru yerinde olmadığı için, onun yakınları hayata devam ettirilmesinin hastaya eziyet olduğu kanâatine vararak hayatının sona erdirilmesini talep ediyorlarsa, bu isteğin yerine getirlebilmesi maksadıyla ne yapılacağına bakmak gerekir:
a) Hastanın ölmesini sağlayan bir müdahale, meselâ damarından öldürücü bir nesneyi vücûduna gönderme şeklindeki ötenazi câiz değildir. Çünkü bu müdahale olmasaydı hasta yaşamaya devam edecekti; hap, iğne vb. verilerek yaşayan ve bir süre daha yaşayacak olan hastanın hayatına son verildi. Buna kimsenin hakkı olamaz, hastayı öldürmek yerine acısını dindirmenin yolları aranır.
b) Kalbinin çalışmasını sağlayan bir âlete bağlı hasta örneğinde olduğu gibi, kendi haline bırakıldığında ölecek olan hastadan âlet çekilirse onu, âleti çeken öldürmüş olmaz, hasta tabîî olarak ölmüş bulunur. Âletin çekilmesi, tedâvinin kesilmesi öldürmek değildir, yaşama veya ölümü tabîî şartlara bırakmaktır. Yaşamasından ve tedâvisinden ümit kesilmiş bir hastaya yeni eziyetler vermekten ve gerçek mânâda hayat sayılmayacak yaşantısını, yalnızca süre olarak uzatnaktan başka bir yararı olmayan tedâvi kesilebilir, âlet ve makina çekilebilir. Bu öldürmek değil, tabîî olarak hayat veya ölüme terk etmek demektir.
Tedâvisinden ümit kesilmemiş, iyileşmesi muhtemel bir hastanın -bunu sağlayacağı umulan- tedâvisini kesmek, bağlı bulunduğu makinayı çekmek câiz değildir. Meselâ diyalize girerek yaşayan böbrek hastaları vardır; bunlar diyalize girmeyi terk ederek ölürlerse sorumlu olurlar.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Ramazan Özel
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler