www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Laiklik:
5. Bu sorunun cevabını yalnızca devlet bunun yanında laiklik kavramını da göz önüne alarak vermeyi uygun buluyorum
İslâm dîni ve ona bağlı bulunan müslümanlar bakımından laikliğin üç mânâsı önem taşımaktadır:
a) Kilise ve din adamı olmayan kimse.
b) Dîne karışmayan ve dîni kendi işine karıştırmayan; yasama, yürütme ve yargıda dîni referans olarak kabûl etmeyen ve kullanmayan, -bütün vatandaşları bağlamasa ve özgürlükleri kısıtlamasa bile- belli inanç sahiplerinin, inançlarına göre yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları düzenlemeleri yapmayı laikliğe aykırı bulan devlet.
c) Herhangi bir dîni resmen benimsemeyen, bütün dinlere ve ideolojilere eşit mesafede duran, belli bir dînin kurallarını ona inanmayanlara dayatmamak şartıyla din ve vicdan özgürlüğünün gerektirdiği düzenlemeleri yapan, dindarlara -haklarından yoksun kalmaksızın- inançlarını yaşama imkânı veren devlet.
İslâm dîni bu üç mânâsıyla da laiklik ile bağdaşamaz; laikliği içselleştiremez, laik İslâm ve laik müslüman olamaz; çünkü:
a) İslâm'da din ve kilise adamına mukâbil olarak bir din ve câmî adamı yoktur; yani hiçbir müslüman dünya ile onun nimetleri ve işleri ile alâkasını büsbütün keserek kendini câmî ve din hizmetine veremez. Müslümanın günlük hayatı içinde din ile dünya yanyana durur ve beraber yürür; müslüman çalışırken namaz vakti gelir, ezan okunur, isterse câmîde, isterse (temiz olmak şartıyla) bulunduğu yerde namazını kılar, araya hiçbir aracı koymadan duasını eder ve dünya işine dönerek devam eyler. Hz. Paygamber (s.a.v.) devrinde daha fazla ibâdet etmek üzere aile hayatını, istirahatı ve dünya işlerini terletmeye kalkışanlar olmuş ancak Peygamberimiz bunları menederek kendisi gibi -kendilerini dünyaya kaptırmadan- iki işi birlikte sürdürmelerini emretmiştir. İslâm'a göre câmîlerde namaz kıldıran, hutbe okuyan, halka va'zeden. fetvâ veren kimseler de -herkesin çalışarak elde edebilecekleri bilgi ve beceriler dışında- diğer insanlar gibidirler, hiçbir ayrıcalık ve kutsallıkları yoktur, bu vazifeleri yanında dünya işlerini yürütür ve aile hayatlarını da yaşarlar.
b) Müslümanlar bir devlet kurabildikleri takdirde bu devletin işlerine dîni karıştırmamaları mümkün ve câiz değildir; onlar, bireysel hayatlarında olduğu gibi toplumsal hayatlarında da, Allah'ın irâde ve rızâsını gözetmek ve izlemekle yükümlüdürler. Böyle bir devlette kurallar oluşturulurken İslâm dîni temel kaynaktır. Başka dinden olanlar müslüman olmaya zorlanmazlar, kendi dinlerini tam bir din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde yaşarlar; ancak bu laiklik gereği değil, bizzat İslâm'ın, onun temel kaynaklarının bu imkânı vermiş bulunmasındandır. Müslüman olanlar da dîne göre yapılması gerekenleri yapma ve kaçınılması gereken hususlardan da uzak durma konusunda -dinî bakımdan- zorlanamazlar; çünkü bütün bunlar ibâdettir, kulluktur ve kulluk zorlama ile olmaz; ancak kamu düzenini ve umûmî ahlâkı korumak bakımından alenî ihlâllere karşı bazı kısıtlamalar getirilir.
c) (3.) Fert olarak müslüman ve cemâat olarak müslümanlar (bunun en büyüğü ve siyasî bakımdan teşkilâtlanmış bulunanı devlettir) bütün dinler ve ideolojilere karşı eşit mesafede olamazlar; birçok âyet ve hadîs müslüman olanlar ile olmayanları, hak ile bâtılı, helâl ile haramı, bunlara riâyet edenler ile etmeyenleri... birbirinden ayırmakta ve farklı değerlendirmelere tâbî tutmaktadır. Müslümanlara göre hak din "Allah'ın peygamberleri vâsıtasıyla vahyettiği dindir". Bugün yeryüzünde Allah'tan geldiği gibi korunmuş bulunan tek hak din İslâm'dır. Müslümanlar onu korumak, ona uygun yaşamak ve kimseyi zorlamadan onu insanlara tebliğ etmek durumundadırlar; onu korumak, yaşamak ve tebliğ etmek için de devlet dahil bütün imkânlarını kullanırlar. Ancak yukarıda işaret edildiği gibi "dinde zorlama yoktur", "zorla dindarlık olmaz", "müslümanların dinlerine güvenleri tamdır, rekâbet ve yarıştan yana korkuları yoktur"; bu sebeple dünyaya açık olurlar ve kendi ülkelerini de başka inançtan olanlarla paylaşırlar, onlara kâmil mânâda din ve vicdan özgürlüğü tanırlar, fakat her dîne, her inanca hak (gerçek ve Allah katında mûteber) demezler, sırf insan olmaya bağlı hakları herkese tanırken, liyâkat ve ehliyete bağlı haklarda müslümanlara ve onların da iyi hal sahibi olanlarına bazı imtiyazlar tanır, öncelikler verirler.
Laikliği bir rejim ve siyasî sistem ilkesi olarak benimsemiş bir ülkede, müslümanlar da yaşamak durumunda olurlarsa, sıkıntının ve gerginliğin asgarî düzeye inmesinin, barış ve birliğin oluşup devam etmesinin şartı, devletin, üçüncü şık ( c şıkkı) olarak zikrettiğimiz laiklik anlayış ve uygulamasını benimsemesidir. Bu anlayışa göre devlet bütün dinlere eşit mesafede duracak, bir dîni resmî (devlet dîni) olarak benimsemeyecek, bir dîne ait kuralları bütün vatandaşlarına dayatmayacaktır. Ancak vatandaşları arasında bulunan farklı inançlara bağlı fert ve gurupların dinlerine göre yaşamalarını, din ve vicdan özgürlüğünden eksiksiz olarak yararlanmalarını sağlayacak düzenlemeleri de yapacaktır. Osmanlı Devleti bir İslâm (şerîat) devleti olmasına rağmen -dîni buna imkân verdiği için- 1917 yılında çıkardığı bir aile kanununda, müslümanlar yanında Musevîler ve İsevîler için de maddeler sevketmiş, kanunu din ve vicdan hürriyetine halel getirmeyecek bir şekilde çıkarmıştır. Böyle bir kanun şerîat devletine zarar vermediği gibi laik devlete de zarar vermemelidir; laik devlet de dîni ve inancı gereği belli bir kılık ve kıyâfeti kullanmaya, belli ilişkilerden kaçınmaya, belli şekil şartlarına uymaya mecbûr olan vatandaşlarına bu imkânı sağlamalıdır; hiçbir kimse belli bir inancı benimsediği ve ona uygun yaşadığı için ikinci sınıf vatandaş olmamalı ve hiçbir haktan mahrûm kalmamalıdır. İşte gerçek demokrasi ve laiklik budur, demokrasiyi ve laikliği kullanarak (istismar ederek) bir kısım insanları "insan haklarından mahrûm eden" devlet ne laiktir, ne de demokratiktir; örtülü olarak despotiktir, dayatmacıdır, belli bir ideolojinin ve yalnızca onu benimseyenlerin devletidir.
Din ve vicdan özgürlüğünün kamu alanına ve kısmen yasamaya yansıması ne "üçüncü mânâda" laikliğe zarar verir, ne de ülkede ikilik çıkarır ve kaos doğurur; çünkü dünyada böyle bir laiklik anlayışını benimseyen ve uygulayan ülkeler vardır, buralarda herhangi bir problem çıkmamıştır. Milleti kamplara ayıran, birbirine düşüren, millet-devlet bütünlüğünü bozan uygulamalar baskıcı yönetimler ve ikinci maddede tanımlanan laiklik uygulamalarıdır.
Muhtemel riske (meselâ demokrasinin ortadan kaldırılması tehlikesine) ağırlık verilirse, demokrasi ve özgürlükler bundan zarar görür, hattâ bazen tamamen isim ve şekilden ibaret kalırlar; özgürlüğe ağırlık verilir ve ölçü kaçırılırsa bundan da devlet ve millet zarar görebilir; önemli ve ideal olan dengeyi bulmak ve korumaktır. Medenî ve demokrat dünyanın denge formülü, objektif kıstaslara göre hemen, doğrudan ve sıcak tehlike baş göstermedikçe özgürlükleri kısma yoluna gitmemektir, rüzgârdan nem kapıp hayatı güneşe kapalı hale getirmemektir.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler