www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 

Soru-(320) Farklılar Arasında Diyalog

Farklılar Arasında Diyalog

Soru:
"Medeniyetler ittifakı, medeniyetler ve dinlerarası diyalog" konuları gündemden düşmüyor. Bu konularda yazan ve konuşanların "karşı olanlar ve taraftar olanlar" şeklinde iki guruba ayrıldıkları görülüyor. Karşı olanlar daha ziyade "dinler arası diyalog"a karşı çıkıyor, dinler değil, ümmetler arası diyalog olabileceğini, bunun da da faydalı olmadığını, diyalog adına önemli tavizler verildiğini, bu cümleden olarak dinlerin eşit gibi algılanmasına sebep olunduğunu, Hristiyan erkeğe Müslüman kadının nikahlandığını, Hz. Muhammed'i peygamber olarak kabul etmedikçe diğer din salikleri ile diyalogun saçma olduğunu ileri sürüyorlar. Bu konuda sizin de yazdıklarınızdan bir kitap oluşturulduğunu biliyoruz. Konuyu bir de Gerçek Hayat'ta ele almanızı istiyoruz."

Cevap:
Yukarıdaki satırlar bu konuda yazılmış uzunca bir mektubun özetidir. Güncel ve önemli olduğu için cevap vermeyi uygun buluyorum.
İsimden başlayalım. Ben "Farklılar arasında diyalog" ismini tercih ederim, ancak "dinler arası diyalog" diyenler de, "dinlerin insan kılığına girerek birbiri ile konuşup görüşmelerini, alış-verişte bulunmalarını" kastetmiyorlar; onların da maksadı, "dinlerin saliklerinin, mensuplarının, temsilcilerinin diyalogudur". Ayrıca bizim kitabımızın başta Yahudiler/Yahudilik ve Hristiyanlar/Hristiyanlık olmak üzere İslam dışı dinleri ele aldığını, değerlendirme ve tenkitlerde bulunduğunu, mensuplarını İslam'a davet ettiğini biliyoruz ki, bütün bunlar da birer diyalog çeşididir.
Farklı din, kültür, medeniyet, siyaset, millet mensuplarının karşılıklı ilişkileri ilgisizlik, çatışma, diyalog ve dayanışma şekillerinde olabilir. Bunlardan birincisi mümkün değildir. Çatışma matlup değildir; dünyanın huzura, barışa, adalete ve hürriyete ihtiyacı vardır; çatışma ancak bunları temin için ve geçici olabilir; tabii ve devamlı hal çatışma olamaz, olmamalıdır. Bizim kitabımız da savaşı ancak yukarıdaki "olması gereken durum" için zorunlu olduğunda caiz görür ve "onlar barışa yönelirlerse sen de yönel ve Allah'a dayanıp güven" buyurur. Bugün dünyanın peşinde koşması gereken ilişki biçimi "diyalog ve dayanışma" olmalıdır. Buna mutlak olarak karşı çıkmanın anlamı ve yeri olamaz.
"Batı güçlü olduğunda sömürür ve ezer; bu durumda diyalogun faydası yoktur, Müslümanlar güçlü olduklarında da diyaloga gerek yok, o zaten ötekine şefkatle yaklaşır" şeklindeki bir düşünce ve ifadeye katılmamız mümkün değildir; her iki durumda da diyalog zorunludur, vakidir, faydalıdır.
Diyalog yalnızca mesela din adamları veya politikacılar arasında olmuyor. İleride tanıtacağım bir akademik çalışmaya göre diyalog, "uzmanlar, birlikte yaşam ve dînî tecrübe" diyalogları diye üç gurupta cereyan ediyor ve bunların önüne geçmek, fayda-zarar bir yana, mümkün değildir.
Bugünkü dünya gerçeği, belli bir din veya medeniyet mensuplarının, kapılarını ve pencerelerini farklı olanlara kapatarak yaşamalarına imkan vermiyor; hatta daha ileri giderek "farklıları evlerden çıkarmak" bile mümkün değildir. Bütün dünya bir ev gibi olmuştur ve evin içinde farklılar bir arada yaşamaktadırlar, yaşamaya mecburdurlar. Şimdi bütün çabaların, farklılıkları muhafaza ederek bir arada insanca (barış, hürriyet, adalet ve ahlak ilkelerini bir arada ve dengeli olarak var etmek suretiyle) yaşamanın kurallarını ve kurumlarını ortaya koymaya yönelik olmalıdır ve bu da yine -tek taraflı dayatma ile değil- diyalogla olacaktır.
Farklı olanları, bizim konumuz bakımından batılıları ve Hristiyanları tek şekil ve mahiyette değerlendirmek, tamamını bir kaba koymak, iyi veya kötü demek de doğru değildir. "Ezelî hikmet"ten nasibini almış insanlar her zaman, her yerde vardır. Bugün bizim şikayet ettiğimiz Batılı durum ve davranışlardan şikayet eden ve çarpık olan bu dünya düzeninin değişmesi gerektiğini söyleyen, bunun için mücadele eden sayısız batılı vardır.
Türkiye'de yürütülen diyalog çalışmalarının bir kısmı ile bağlantılı hale gelmiş bulunan bir gurup var; bunlara ve yaptıklarına karşı olanların bir kısmının, başka sebeplerle oluşmuş muhalefet, hatta adavetlerini icra ederken bu "diyalog" konusunu kullandıklarını düşünüyorum. Ama muhalefetin başka temsilcileri samimi olabilirler. Benim takıldığım, üzüldüğüm, karşı çıktığım tutum ve tavır, işte bu samimi muhaliflerin, yine samimi olduklarını düşünmemiz (zannetmemiz) gereken taraftarlara yabancı, düşman, hain, ahmak… gibi davranmaları, kardeşler arası ilişki ve diyalogun kurallarına riayet etmemeleridir. Neden Müslümanlar bu kadar birbirinden kopuk, birbirine soğuk, herkes küçük mahallesinde devlet kurup dünyaya nizam vermeye kalkışıyor da mahalleler arası iyi ilişkilerin peşine düşmüyor? Neden dedikoduların üzerine hüküm bina ediyor da "Ne nedir?" diye ilgililerden sorup gerçekleri öğrenmeye yönelmiyor?

Niçin ittifak ve diyalog?
Bu soruya farklı cevapların verilmesi mümkündür ve fiilen de verilmektedir; en sivrilerinden biri papalığın cevabıdır, onlara göre diyalogun sebebi ve amacı Hristiyanlığı yaymaktır. Bir başka iddaya göre diyalog, müslümanların ve sömürülmek istenen diğer toplumların yumuşatılmasını, İslam'ın direnmeyi destekleyen özelliklerini kırıp değiştirmeyi, sömürücülerin amaçlarına daha kolay ulaşmalarını sağlamayı hedeflemektedir. Bu ve benzeri iddialar doğru olabilir, ama buna karşı yapılması gereken şey "çatışmacılık"mıdır? Mazlum ve mağdur topluluklar çatışma ile amaçlarına ulaşabilirler mi?
Bence "Hayır".
Peki bunun yerine şu şekilde iki boyutlu bir diyalog ve ittifak için çalışmak yararsız mıdır? Birinci boyutu -mesela Doğu Konferansı örneğinde olduğu gibi- din ve kültür farkı gözetmeden mağdur ve mazlumlar arasında, zulme başkaldıranlar arasında diyalog ve ittifak, diğeri de zalim, sömürücü, emperyalist topluluklar içinde yer alan insaf, vicdan ve ahlak sahibi fert ve guruplarla diyalog ve ittifak. Bana göre bu yararlıdır, yapılmalıdır. Diğer tarafların diyalog yoluyla ulaşmak istedikleri kötü amaçlarını engellemek için de uyanık olmak olmak ve çaba göstermek gerekir. Ayrıca "Onların dinleri ve kültürleri varsa benim de var, onlar yaymak istiyorlarsa ben de istiyorum, hodri meydan" demek bize daha çok yakışır.
S.P. Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" ile ilgili yazılarını ve bu tez üzerine yapılan yorumları içeren bir kitabı hazırlayıp yayımlayan Murat Yılmaz, takdim yazısında, bizim yaklaşımımız bakımından dikkate değer bilgiler var:
"Huntington'un medeniyetlerin çatışması teorisine "medeniyetler arası diyalog" teziyle cevap verenler de oldu. İran Cumhurbaşkanı Hatemi "medeniyetler arası diyalog" tezini uluslar arası politikanın bir aracı olarak, İran'ın Batı dünyasıyla ilişkilerini düzeltmek amacıyla kullanmak istedi. Türkiye'de de "medeniyetler arası diyalog" toplantısı gerçekleştirildi. Yine Huntington'ın çatışma iddiasına cevap olmak üzere Türkiye'de ve dünyanın başka yerlerinde farklı dinlerden katılımcılarla "dinler arası diyalog" toplantıları düzenlendi. Bize göre bunlardan takdire şâyan olanlardan biri Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından gerçekleştirilen ve bilâhare "Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa" adıyla kitaplaştırılan Medeniyetlerarası Diyalog Kongresi'dir….(Medeniyetler Çatışması, İst. 20019,s.21)"

Diyalog ne zaman başladı?
Dinler rasındaki ilişki tarih boyunca "diyalog" şeklinde olmadı; sırayla "karşılıklı tecrit, düşmanlık, rekabet ve kanlı mücadele, sömürü ve şiddete dayalı misyonerlik, son olarak işbirliği ve ortaklık ideolojisine dönüş" seyrini izledi. Geçen yüzyıla kadar kilisenin İslam'a ve Müslümanlara karşı hakim tavrı düşmanca, yanlış anlama ve ithamlarla dolu ve sömürgeci nitelik taşıyordu. 19. yüzyılın son çeğreğinde dinlerin liderlerini bir araya getirerek uzaklaştırıcı değil, uzlaştırıcı bir yol arama fikri doğdu. Hristiyan ve Müslüman tarafların da hazır bulunduğu Dünya Dinleri Parlamentosu 1893 yılında Şikago'da toplandı. Kısa bir müddet sonra birinci dünya harbinin başlaması bu faaliyeti sekteye uğrattı. Harpten sonra milletlerarası ilişkiler barışa yöneldiği için hristiyan-müslüman ilişkisi de diyaloga doğru kaymaya başladı. Katolik klisesinin 1960 lı yıllarda yaptığı II. Vatikan konsili ile hareket resmiyet ve hız kazandı. Ama dinler (farklı inanç taşıyanlar) arasındaki ilişkileri ve bu ilişkiler arasında bulunan diyalogu hem sonra asra, hem de Katolik kilsesine bağlamak yanlıştır; diyalogun tarihi daha eski, tarafları da daha kalabalıktır(Bu konuda detaylı ve ilmî bilgi edinmek için şu kitabı tavsiye ediyuorum: Dr. Mustafa Alıcı, Müslüman-Hristiyan diyalogu, İstanbul, İz Yay., 2005).
Siyasi, kültürel ve medeniyetler arası diyalogun bir parçası olarak bakılması daha doğru olan dinler arası diyalogun farklı taraflarının farklı amaçları olsa da fiilî olarak tarafların birbirini tanıması ve ortak noktalarda buluşmasına daha fazla hizmet ettiği görülmektedir.
Çağdaş "çatışmacı ve diyalogcu" yaklaşımlarda adı sıkça anılan Huntington'un meşhur makalesinden uzunca bir iktibas yaparak hem medniyetler çatışması ve diyalogu, hem de dinler arası ilişkiler konusunda bu kişinin ne dediğini, ne demek istediğini ortaya koymayı faydalı buluyorum:
"…farklı medeniyetlere mensup gruplar arasındaki mücadeleler, aynı medeniyete mensup gruplar arasındaki mücadelelerden daha sık, daha kuvvetli ve daha şiddetli olacak; farklı medeniyetlere mensup gruplar arasındaki şiddetli mücadeleler global savaşlara yol açabilecek en muhtemel ve en tehlikeli tahrik kaynağıdır; Dünya siyasetinin hakim mihveri "Batı ile geri kalanlar" arasındaki münasebetler olacak, Batılı olmayan bazı bölünük ülkelerdeki elitler memleketlerini Batı'nın bir parçası yapmaya uğraşacaklar fakat bunu başarma konusunda ekseriya büyük mânialarla karşılaşacaklar; orta vadeli gelecekte, merkezî bir mücadele mihrakı Batı ve muhtelif İslamî-Konfüçyen devletler arasında vücut bulacak. Bu, medeniyetler arasındaki çatışmaların arzulanır bir şey olduğunu iltizam etmez. Geleceğin ne tarzda olabileceği hakkında tasvirî hipotezler ileri sürmektir. Mamafih, şâyet bunlar mâkul hipotezlerse bunlardan Batı politikasına dair çıkarılacak neticeleri gözden geçirmek gerekiyor. Bu neticelerin kısa vadeli üstünlük ve uzun vadeli uzlaşma arasında (ikiye) ayrılması iyi olur. Açıkca ortadadır ki, kısa vadede Batının menfaatine olan şey, kendi medeniyeti içinde, bilhassa Avrupaî ve Kuzey Amerikan unsurları arasında daha büyük bir birlik ve dayanışmayı ilerletmek, kültürleri Batı'nınkine yakın Doğu Avrupa ve Latin Amerika'yı Batı toplumlarına katmak; Rusya ve Japonya ile işbirliğine dayalı yakın ilişkileri geliştirmek ve sürdürmek; medeniyet arasındaki mahallî mücadeleleri büyük savaşlara dönüştürecek kışkırtmaları önlemek; Konfüçyen ve İslamî devletlerin askeri kapasite tenkisatını hafifletmek ve Doğu ile GüneyBatı Asya'daki askeri süperliğini devam ettirmek; Konfüçyen ve İslamî devletler arasındaki farklılık ve ihtilafları kullanmak; Batılı değer ve menfaatlere yakınlık duyan diğer medeniyetlerdeki grupları desteklemek; Batılı menfaat ve değerleri yansıtan ve meşrulaştıran milletlerarası müesseseleri güçlendirmek ve Batılı olmayan devletleri bu müesseselere daha fazla karıştırmaktır.
Daha uzun vadede başka tedbirlere müracaat edilmesi gerekecektir. Batı medeniyeti hem Batılı ve hem de moderndir. Batılı olmayan medeniyetler, Batılılaşmadan modernleşmeye çalışmışlardır. Bu güne kadar sadece Japonya, bu arayışta tam manasiyle başarılı olmuştur. Batılı olmayan medeniyetler, modernliğin parçası olan zenginlik, teknoloji,(bir takım) maharetler, makinalar ve silahlar elde etme çabasını sürdüreceklerdir. Bu ülkeler aynı zamanda, bu modernliği geleneksel kültür ve değerleriyle telif etmeye çalışacaklardır. Ekonomik ve askerî güçleri Batı'ya nispetle artacaktır. Batı, bundan dolayı, güçleri Batı'ninkine yaklaşan fakat değer ve menfaatleri Batı'ninkilerden manidar bir surette ayrılan Batılı olmayan bu medeniyetlerle artan bir biçimde uzlaşmak zorunda kalacaktır. Bu (da) Batı'nın, bu medeniyetlerle münasebetinde, menfaatlerini korumak için elzem olan iktisadî ve askerî gücü sürdürmesini gerektirecektir. Ancak, bu vaziyet, Batı'nın, diğer medeniyetlerin temelineki esaslı dinî ve felsefî kabuller ve bu medeniyetlere mensup insanların menfaatlerini nerede gördükleri hakkında daha geniş bir kavrayış geliştirmesini de lüzumlu kılacaktır. Bu, Batılı ve diğer medeniyetler arasındaki müşterek unsurları teşhis etmeye yönelik bir gayreti de icab ettirecektir. Uzak olmayan bir gelecekte, cihanşümûl bir medeniyet olmayacak fakat bunun yerine, her biri başkalarıyla beraber yaşamayı öğrenmek zorunda kalacak farklı medeniyetlerden mürekkep bir dünya olacaktır."
Huntington'ın meşhur makalesinden aktardığım yukarıdaki yazı hem onun tezini doğru anlamamıza hem de bugün ve yakın gelecekte dünyaya verilmek istenen şekil ve düzen hakkında bilgi sahibi olmamıza yardımcı olacaktır. Huntington sıradan bir akademisyen değildir; ABD'de kendisine itibar edilen ve siyaseten danışılan bir şahıstır.
Huntington'un, bu yazı serisinde bizi ilgilendiren görüş, değerlendirme ve projeksiyonlarını maddeler halinde sıralamak gerekirse:
1. Medeniyetler çatışması kaçınılmaz bir kader değildir; yalnızca bir hipotezden ibarettir.
2. ABD ve onun yedeğinde Batı ile ona yakın bazı ülkeler kendi menfaatlerini ön planda tutarak gerekli tedbirleri alırlar ve daima -özellikle İslamî veKofüçyen medeniyet sahibi olan topluluklara karşı- üstün güce sahip olurlarsa hem çatışma çıkmayacak, hem de Batı menfaatleri gerçekleşecektir.
3. Batı dışındaki medeniyetlerin Batılı olmadan modern olmaları mümkündür, fakat zordur, bunu yalnızca Japonya yapabilmiştir ve daha da önemlisi "Batılılaşmadan modernleşme" Doğu'da gerçekleşirse bu Batı'nın işine gelmeyecek ve uzun vadede onları, "hakim olarak yönetme" yerine "uzlaşmaya" mecbur edecektir.
4. Uzlaşma karşı tarafı bütünüyle ve iyi tanımayı, ayrıca medeniyetler arasındaki müşterek unsurları teşhis etmeyi kaçınılmaz kılmaktadır. Bunun için de medeniyetler arası diyalog ve ittifaklara ihtiyaç vardır.
5. Yazarın, "cihanşümûl bir medeniyet olmayacak fakat bunun yerine, her biri başkalarıyla beraber yaşamayı öğrenmek zorunda kalacak farklı medeniyetlerden mürekkep bir dünya olacaktır" ifadesini önemsiyorum. Bu ifade onun tek medeniyetçi (yalnızca Batı medeniyeti vardır diyenlerden) olmadığını, diğer medeniyetleri de tanıdığını ve "birlikte yaşama sanatını keşfetmiş medeniyetler ve topluluklardan oluşan" barış ve huzur içinde bir gelecek dünya tasavvur (hatta tahmin) ettiğini ortaya koymaktadır.

Dinler arası diyalogla ilgili daha hususi bazı itirazlar ve ithamlar;
Medeniyetler arasındaki farklar ciddi ve mühimdir; medeniyet şuuru artıyor; medeniyetler arası mücadele, hakim global mücadele tarzı olarak ideolojik ve diğer mücadele biçimlerinin yerine geçecek; tarihî olarak Batı medeniyeti içerisinde oynayıp bitmiş bir oyun olan milletlerarası münasebetler artan bir biçimde Batılılaşmışlıktan çıkacak ve Batılı olmayan medeniyetlerin, basit objeleri değil aktörleri olduğu bir oyun haline gelecek; milletlerarası sahada başarılı siyaset, güvenlik ve ekonomi müesseseleri medeniyetlerarası olmaktan ziyade, muhtemelen medeniyetler içerisinde gelişecek; farklı medeniyetlere mensup gruplar arasındaki mücadeleler, aynı medeniyete mensup gruplar arasındaki mücadelelerden daha sık, daha kuvvetli ve daha şiddetli olacak; farklı medeniyetlere mensup gruplar arasındaki şiddetli mücadeleler global savaşlara yol açabilecek en muhtemel ve en tehlikeli tahrik kaynağıdır; Dünya siyasetinin hakim mihveri "Batı ile geri kalanlar" arasındaki münasebetler olacak, Batılı olmayan bazı bölünük ülkelerdeki elitler memleketlerini Batı'nın bir parçası yapmaya uğraşacaklar fakat bunu başarma konusunda ekseriya büyük mânialarla karşılaşacaklar; orta vadeli gelecekte, merkezî bir mücadele mihrakı Batı ve muhtelif İslamî-Konfüçyen devletler arasında vücut bulacak. Bu, medeniyetler arasındaki çatışmaların arzulanır bir şey olduğunu iltizam etmez. Geleceğin ne tarzda olabileceği hakkında tasvirî hipotezler ileri sürmektir. Mamafih, şâyet bunlar mâkul hipotezlerse bunlardan Batı politikasına dair çıkarılacak neticeleri gözden geçirmek gerekiyor. Bu neticelerin kısa vadeli üstünlük ve uzun vadeli uzlaşma arasında (ikiye) ayrılması iyi olur. Açıkca ortadadır ki, kısa vadede Batının menfaatine olan şey, kendi medeniyeti içinde, bilhassa Avrupaî ve Kuzey Amerikan unsurları arasında daha büyük bir birlik ve dayanışmayı ilerletmek, kültürleri Batı'nınkine yakın Doğu Avrupa ve Latin Amerika'yı Batı toplumlarına katmak; Rusya ve Japonya ile işbirliğine dayalı yakın ilişkileri geliştirmek ve sürdürmek; medeniyet arasındaki mahallî mücadeleleri büyük savaşlara dönüştürecek kışkırtmaları önlemek; Konfüçyen ve İslamî devletlerin askeri kapasite tenkisatını hafifletmek ve Doğu ile GüneyBatı Asya'daki askeri süperliğini devam ettirmek; Konfüçyen ve İslamî devletler arasındaki farklılık ve ihtilafları kullanmak; Batılı değer ve menfaatlere yakınlık duyan diğer medeniyetlerdeki grupları desteklemek; Batılı menfaat ve değerleri yansıtan ve meşrulaştıran milletlerarası müesseseleri güçlendirmek ve Batılı olmayan devletleri bu müesseselere daha fazla karıştırmaktır.
Daha uzun vadede başka tedbirlere müracaat edilmesi gerekecektir. Batı medeniyeti hem Batılı ve hem de moderndir. Batılı olmayan medeniyetler, Batılılaşmadan modernleşmeye çalışmışlardır. Bu güne kadar sadece Japonya, bu arayışta tam manasiyle başarılı olmuştur. Batılı olmayan medeniyetler, modernliğin parçası olan zenginlik, teknoloji,(bir takım) maharetler, makinalar ve silahlar elde etme çabasını sürdüreceklerdir. Bu ülkeler aynı zamanda, bu modernliği geleneksel kültür ve değerleriyle telif etmeye çalışacaklardır. Ekonomik ve askerî güçleri Batı'ya nispetle artacaktır. Batı, bundan dolayı, güçleri Batı'ninkine yaklaşan fakat değer ve menfaatleri Batı'ninkilerden manidar bir surette ayrılan Batılı olmayan bu medeniyetlerle artan bir biçimde uzlaşmak zorunda kalacaktır. Bu (da) Batı'nın, bu medeniyetlerle münasebetinde, menfaatlerini korumak için elzem olan iktisadî ve askerî gücü sürdürmesini gerektirecektir. Ancak, bu vaziyet, Batı'nın, diğer medeniyetlerin temelineki esaslı dinî ve felsefî kabuller ve bu medeniyetlere mensup insanların menfaatlerini nerede gördükleri hakkında daha geniş bir kavrayış geliştirmesini de lüzumlu kılacaktır. Bu, Batılı ve diğer medeniyetler arasındaki müşterek unsurları teşhis etmeye yönelik bir gayreti de icabet ettirecektir. Uzak olmayan bir gelecekte, cihanşümûl bir medeniyet olmayacak fakat bunun yerine, her biri başkalarıyla beraber yaşamayı öğrenmek zorunda kalacak farklı medeniyetlerden mürekkep bir dünya olacaktır.

Bir tartışma (Gülen ve Papa)
Bir tv'de program yapan ve benim STV'deki konuşmama itirazları bulunan bir arkadaş telefon etti, uzun boylu konuştuk, daha sonra onun gurubundan bir eski öğrencimizin de köşe yazısını okudum. Her ikisi de -diğer konular yanında ama daha çok- Sayın Fethullah Gülen'in Papa ile görüşmesi, ona verilen mektup ve mektupta geçen "Papalık misyonunun bir parçası olarak burada bulunuyorum" ifadesi ile Urfa'da yapılan bir diyalog toplantısında Müslüman kadının, Hristiyan erkek ile evlendirilmesi olayı üzerinde duruyorlar, bunları ilgililere niçin sormadığımı tenkit konusu yapıyorlardı. İlgililere yazarak ve telefon ederek açıklama istedim. Evlendirme konusunu STV'de ikna edici bir şekilde açıkladılar. Bizzat nikahı kıyan imam ile buna şahit olanlar, erkeğin Hristiyan değil, Müslüman olduğunu, daha önce ihtida etmiş bulunduğunu, nikah öncesinde de kelime-i şehadeti hem Arapçası hem de kendi diliyle okuduğunu ifade ettiler.
Papaya verilen mektupta da "misyonun bir parçası" değil, "diyaloğun bir tarafı" olarak dendiğini, ortada bir yanlış anlama veya aktarmanın bulunduğunu ifade ettiler.
O konuşmada söylediğim gibi Müslümanlar problemlerini, yeni problemlere meydan vermeden çözmek için gayret etmeli ve diyaloğu önce kendi aralarında yapmalıdırlar.

Diyalog konusundaki samimi endişeler
Samimi düşünceniz ve endişeniz benim için de değerli. Çok dikkatli olmak gerekiyor. Sizin gözlemlediğiniz sonuç doğru olsa buna karşı mutlaka tedbir alınmalıdır. Bu tedbirlerin başında ise diyloga karşı çıkmak değil, din eğitimini yoğunlaştırmak vardır. Küçülen dünyada dinler ve kültürler arasındaki ilişkiyi engellemek imkansız hale gelmiştir. Seyirci olmak yerine meydana inip diyalogu da yönlendirmeye çalışmak gerekiyor.
Gayr-imüslimlerle dostluk (velayet, onları veli edinmek) başkadır, iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurmak başkadır. -Mümtehine suresinde bu ilişkiyi kurmanın caiz olması iki şarta bağlanıyor: 1. Din yüzünden bizimle savaşmamaları, 2. Bizi yurt ve yuvamızdan çıkarmaya çalışmamaları.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Önceki Soru
Sonraki Soru
Bütün Soruları Listele
Bütün Soru Konularını Listele
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Önceki Soru Sonraki Soru Bütün Soruları Listele Bütün Soru Konularını Listele