www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 

Soru-(247) Marmara İlahiyat'a Getirilen Başörtüsü Yasağı ve Karaman'ın İstifası Üzerine.

Marmara İlahiyat'a Getirilen Başörtüsü Yasağı ve İstifası Üzerine Prof. Dr. Hayreddin KARAMAN'la söyleşi
Abdullah ERAÇIKBAŞ - Faruk ÇAKIR

Tavır almakta GEÇ KALDIK
KANUNSUZ başörtüsü yasağının, mensubu olduğu M.Ü. İlahiyat Fakültesine dayanması üzerine istifa eden Karaman, İlahiyatçıların da yasak karşısında üzerine düşeni yapmadığını söyledi.
Mevlânın kulları hep güzel olamaz, malûm olduğu üzere. Bir ayet-i celile var. Orada, Allah -şarta bağlı değildir bir anlamda, evet- lakin onun kendisi böyle diyorsa bize de ukalalık düşmez. O diyorsa ki Benim yardımım sizin de üzerinize düşeni yapmanıza bağlıdır... Adetullah böyledir. Bize düşen ona uymaktır. Onun kanunu böyledir. ``İn tensurullaha yensurküm" bunu söylüyor. Duâ iki kısımdır, diyorum. Kavlî duâ, amelî dua. Biz Müslümanlar bunun kolayını çok yapıyoruz. Kolayı, kavlî dua. Oturuyoruz namazlardan sonra bunu yapıyoruz. Buna itirazım yok. Duâ, kulun Allah'a has ibadetlerindendir. Kulun Allah'a en çok yaklaştığı -şahsî kanaatime göre- birincisi secde ise, ikincisi duadır. Şuur orada hemen hemen Allah'a kapanmıştır. Tabiî şuurlu dua... İnsan halin iktizasına göre dua etmelidir. Bu daha şuurlu olur. Zaten dua bir ibadet. İlla da istediğimizin dünyada gerçekleşmesi anlamına gelmez. Duada icabet, -teşbihte hata olmaz- fişi taktığınızda cereyanın gelmesi gibidir. Sen fişi düzgün takarsan, cereyan gelir. Kusur varsa, bende olur. Duâda icabet budur zaten. Sen hayırsız bir şey istiyorsan, Allah sana vermeyebilir. Allah'tan hem genelde hayırlısını diliyorsun, hem de bilmeden hayırsız bir `şey' istiyorsun. O zaten sana vermemesi lâzım, çünkü hayırlısını istiyorsun...

28 ŞUBAT DİNDARIN ÜZERİNE GİTTİ
Soru:
Yasak nasıl Marmara İlahiyat'a dayandı. Geçtiğimiz sene, `Böyle bir uygulama olursa, öğretim üyeleri olarak biz istifaya hazırız' demiştiniz...
Cevap:
Türkiye'de problem, Müslümanların din özgürlüğü alanıyla ilgili problemleri sadece başörtüsünden ibaret değil. Buradan başlamak istiyorum. 28 Şubat -şahsî kanaatime göre- dindarlıkla, ülke için tehlike teşkil eden ve terörü araç olarak kullanan, İslâmı da kullanan hareketi birbirine karıştırdı. Bakın dikkat ederseniz, adını bile kullanmadım. Meselâ, radikal İslam bile demiyorum, ya da radikal İslâmcılar bile demiyorum. Şöyle demeyi tercih ediyorum: Terörü ve İslâmı araç olarak kullananlar... Bununla dindarlığı birbirine karıştırdılar. İkisini de aynı kefeye koydular. Ve ikisini de birden yok etmeye karar verdiler. 28 Şubat kararlarına bakılınca bu görülür.
Dindar bir insan milletini sevmez mi, sever. Dindar bir insan bütün bir insanlığı sever. Neden biliyor musunuz? Bütün insanlar Allah'ın kuludur, bir kısmı icabet etmiş kuludur, bir kısmı da dâvet edilen kuludur. Biz bir kere insanlığa böyle bakarız. Mü'minlerin maddî ve manevî değerleri korunmalıdır. Mülk maddî değerlerdendir. Vatan da mü'minlerin mülküdür. O halde mülkiyeti korumak mü'minliğin icabıdır. Yani yurduma bağlıyım, yurdumu korurum, kimseye vermem. Parçalanmak; hayır İslâm birliği emreder, tefrikayı yasaklar. Ben elimden gelse Türkiye dışındaki Müslümanları, ondan sonra da insanlığı başka bir platformda bir araya getirmeye, Allah'ın insanlığa sunduğu nimeti adil bir şekilde paylaşmaya çalışırım. Niye parçalanmaya taraftar olayım? Niye böleyim?
DİNDE ZORLAMA YOK Kİ... Simdi gelelim ``şeriat dayatması"na... Biz müminler suna inanıyoruz. Kimseyi zorla mü'min kılamazsınız, zorla münafık kılarsınız. Bir insani zorla inandırırsanız iman münafığı, zorla amel ettirirseniz, amel münafığı olur. Bu bizim kitaplarımıza girmiş bir konu iken, biz insanlara şeriat dayatır mıyız? Bu da olmayacak birşey.
Hakiki dindarın istediği şey, başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermeden, azami seviyede Müslümanca yaşamaktan ibarettir. Müslümanların, dindarların Türkiye'de istedikleri başka bir şey yoktur. Bunun adına biz dindarlık ve dindarın talebi demeliyiz. İste bu imkânı veren her siyasî şemsiye, Müslümanların itiraz etmeyeceği bir siyasî şemsiyedir. Bu imkânı veriyorsa, Müslümanın buna itirazı olmaz. Ve Müslümanlığını yaşar. 28 Şubat'ın bir yanlış teşhis üzerine bina ettiği ve uygulamaya koyduğu tedbirler, doğrusu Müslümanları derinden yaraladı. Kur'ân kurslarının fonksiyonları azaltıldı, imam hatip liseleri kapatıldı sayılır. Din eğitimi anayasamızda olduğu halde gereği yapılmadı. Anayasamızda ihtiyarî din eğitimi vardır. Orada muallakta duruyor. Medya ve ekonomi alanında Müslümanların üzerine gidildi. Örgütlenme konusunda Müslümanların üzerine gidildi.
Bunların karşısında da doğrusu bizim teşkilâtlanmamız, demokrasiyle yönetilen ülkelerde olması gereken seviyede değil. İster tarikat, ister cemaat, ister vakıf şeklinde olsun, herkesin bir takım örgütlenmeleri var. Müslümanların da dahil olduğu örgütlenmeler var. Her kesimin sivil toplum kuruluşları dediğimiz teşkilâtlanması var Türkiye'de. Adını andığım örgütlenme biçimleri halkın, taleplerini siyasete yansıtmak için yeterli olan sivil toplum örgütleri değil. Bu arada aşılamayan dağlar var. Halkın talepleri var, bir de siyasilerin faaliyetleri var. Bu ikisinin arasında aşılamaz dağlar var. Bu dağları eritmek, bu siyasî taleplerimizi parlamentoda siyasî irade haline getirmek tek çözüm yoludur. Başka çözüm yolu yoktur.
YASAK IZTIRAP VERDI
Bizim Müslümanlar olarak bir kısım taleplerimiz vardı. Bunların içerisinde benim son hareketime mesned teşkil eden, inancına göre giyinen bayanların, çalışma ve okuma haklarının elinden alınması istenmesi olmasıdır. Bu uygulama daraltıla daraltıla, en son geldi ilâhiyatlara dayandı. Biz en azından bunu ilâhiyatlarda uygulamamalarını beklerdik. Bu beklentimiz de boşa çıktı. Geçen yıl bir çok ilâhiyatta uygulamayı başlattılar. Oralarda çözüm olmadı, ıztırap devam etti. Altını çiziyorum, çözüm olmadı ıztırap devam etti. Talebenin büyük bir kısmı okulu bıraktı. İçeriye giren -ister başına peruk taksın, ister başın açsın- büyük bir ıztırap, düş kırıklığı, kafa karışıklığı, psikolojik bunalım içerisinde eğitime devam etti. Böyle bir okul faaliyetine normal bir okul faaliyeti denilebilir mi? Bana çözüm diyebilir misiniz? Diyemezsiniz.
O halde uygulanan yerlerde çözümsüzlük devam ediyor. Ama bunlar, herşeye rağmen uygulama alanını genişletmeye karar verdiler. Gele gele, çok önemli bir İlahiyat fakültesi olan -diğer ilâhiyâtlarin ağabeyi sayılan- Marmara İlâhiyât Fakültesine kadar geldiler. Geçen yıl bu yüzden rektörümüzü görevden aldılar. M.Ü.'de yeterli hassasiyeti (yasak konusunda) göstermiyor diye. Bu yıl iki önceki dekanımız istifaya zorlandı. Prof. Dr. Mustafa Fayda, yasak uygulanırsa istifa ederim demişti, başka bir sebeple ayrıldı. Saim Yeprem Bey'e de kesin bir uygulama emri getirdiler, o da istifa etti. Başka bir zatı, bunu uygulasın diye dekan tayin ettiler. İste ben de bu krizin sonlarına doğru yaklaştığımda istifa ettim.
Çocuklarımız bundan son derece muzdariptirler. Şunu büyük bir kesinlikle ortaya koyuyorum: Devletin elinde istihbarat var, sosyal araştırma kurumları var. Gelsin, bütün ilâhiyatta ve Marmara İlâhiyatta sosyal araştırma yapsın ve şunu tesbit etsin. Ben, hodri meydan diyorum. Bu örtünmede ısrar, bu çocuklara başka yerden mi telkin ediliyor, yoksa bu çocukların kendi inançları gereği mi? Gelsin, araştırma yapsınlar, tesbit etsinler. Dayanmak istedikleri bir iddia var. Hep, `siyasî simge' deyip duruyorlar? ÖRTÜNME ŞEKLİNİ BELİRLESİNLER Bu millet, meselâ 8. yüzyıldan sonra İslâmla müşerref olmaya başlayınca, kadınları da Müslümanca örtünmeye başlamışlardır. Zaten daha önce de örtünüyorlardı, örtünmeyenler de Müslümanca örtünmeye başladı. Köylüyse köylü kültürüne göre, şehirliyse şehirli kültürüne göre, ama örtünme olayını gerçekleştirmek kaydıyla...

Soru:
Örtü, bizim tarihimizde var mı, var. Öyleyse, tarihten günümüze gelen örtüyü, 20-30 sene evvel çıkmış bir siyasî hareketin simgesi sayabilir misiniz?
Cevap:
Sayamazsınız, çünkü bu akıl ve insaf dışı olur. O zaman ben şunu söylerim: Diyelim ki, 20-30 sene önce ortaya çıkan siyasî, ideolojik bir hareket varsa ve bir başörtüsü şekli bu hareketin simgesi ise, bunu devlet belirlesin, tesbit etsin. Bunu samîmî söylüyorum, karikatürize etmiyorum. Bunu belirlesinler. Biz ilâhiyât hocaları olarak kızlarımıza diyelim ki, `Bakin simge için örtünüyorsanız, -simge budur- onu örtenlerin İslâmî örtünmeyle bir alâkası yoktur.
Bize göre de yoktur. Ama siz Allah rızası için örtüyorsanız, bundan sonra şöyle örtüneceksiniz. Bu simgesel örtünmeyi bırakacaksınız' diyelim ve derhal uygulamaya geçelim diyorum. Samimiysek. Getirsinler bunu. Ben oldukça eski bir imam hatip hocası, enstitü hocası olarak teminat veriyorum, çocuklarıma bunu örttüreceğim. Emekli de olsam -Allah'ın izniyle- bunu yaparım. Buna gücüm yeter. Şöyle gücüm yeter -tabiî ben imparator değilim, emir filan da değilim. Ama Allah'a şükür, manevî güvenilirliğim var, ona dayanarak söylüyorum. Böylece problem olmaz.
İste yasak gelip bu ilâhiyat fakültesinin kapısına dayanınca, -inancı gereği başını örtenlere yasak gelip dayanınca başını örtenler vaveylayı koparır, bundan da tabii başka bir şey olamaz. Yani bir insanin biyolojik ihtiyacı yemektir. Aç bir insanin önünden yemeğini aldığınız zaman nasıl ağlar, bağırır, onu geri almak ister. Bu ne kadar tabiî ise, din de manevî bir ihtiyaçtır. İnanmak ve dindarlık manevî bir özelliktir. Dindarın da inancına, örtüsüne müdahale edilince, onun da ağlaması, sızlaması çok tabiî bir olaydır, vakıadır. Çocuklarımız büyük bir endişeye kapıldılar. Bunu çevrelerine duyurmaya çalıştılar. Aman bize, yardım edin, çare bulun dediler.
Ben de işte -o kelimeyi çok sık kullandım, burda da kullanayım- onların çığlığını daha uzaklara ulaştırmak için görevden ayrılmaya karar verdim. Benim gibi bunca yıllık tecrübesi olan bir insanın bu kararının medyada yankı yapacağını, sivil toplum örgütlerinde yankı yapacağını düşündüm. Ben -başta da söylediğim gibi- çareyi hukuk ve demokrasi çerçevesinde arayan bir kişi olduğum için, hukukun dışına çıkarak, demokratik üslûbun dışına çıkarak çare aramayı tavsiye etmediğim için, umdum ki ve hâlâ umuyorum ki, çocuklarımızın çığlığı ve benim çığlığım ve bu çığlığa katılabilecek başka sesler, bu halk, taban talebinin siyasî arenada yansımasını sağlar.

Soru:
Konuşmanızın bir yerinde dediniz ki, ``Bu sıkıntıların kaynağında İslâmı kullananların da kusuru vardır." Buna dayanarak sormak istersek, din adına siyasete girenlerin bu gelişmelerde payı yok mu?
Cevap:
Bazı hocalar yasak için fetva verdi, direnç kırıldı. Baskı yapanların suçu yok demiyoruz tabiî... Şimdi, olan olmuştur. Aslında olanı muhakeme etmenin bence şu faydası olur. İnsanlara söverek bir yerlerimizi soğutmak için biz geçmişi konuşmayız. Nerde yanlış yaptık, bir daha yapmayalım diye konuşuruz. Sorunuzu bu açıdan ele alıyorum. Yani biz nerde hata yaptık? Bir daha nasıl yapmayalım. Genel çerçevede sunu söyleyeyim: Bir defa Müslümanlar gruplar, grup kelimesini burda kullanıyorum, ama grubu bir fırka anlamında, ayrı bir din gibi değil. Ben bu grubu -cami cemaati var ya, yani dünyanın neresinde bir cami varsa senindir. Bir cemaat varsa senin kardeşindir, ama senin mahallende de bir cami var. Bu anlamda kullanıyorum, böyle olmalıdır. Böyle olmazsa zaten birinci hatamız oradadır. Cemaatimizi ayrı bir mezhep haline getirirsek, birinci hatamız oradadır. İkincisi, herhangi bir cemaatin derdini bütün cemaatler kendi derdi olarak telâkki etmediği sürece yine sonuç alamayız. Etmediysek hata etmişiz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, şimdilik benim camime dokunmuyorlar, bilmem Keşmir'de bir cami yakmışlar, bana ne diyorsak bir gün gelir Türkiye'de cami yakarlar, bir gün de gelip senin mahallendeki camini de yakarlar. Üçüncüsü, Allah Teâlâ Hazretleri, kullarını güçlerinin yetmediği şeylerle yükümlü kılmaz. Teklifi, ferdî olsun, içtimaî olsun gücümüzle doğru orantılıdır. Gücümüz neye yetiyorsa, onun talibi olmalıyız. Şimdi, aslında gücümüzün yetmediği bir konuyu gündeme alıp, talip olup, sizden başkaları -öteki dediğiniz kişileri- korkutur, endişeye kaptırır, yarınları hakkında güvensizlik içine düşürürseniz o da hatadır. Geçmişteki hataları grup adı vermek yerine genel olarak böyle sıralamak isterim.

İLÂHIYATÇILAR İMTİHANI KAYBETTİ
Soru:
Genel olarak İlahiyatçıların suskunluğunu nasıl yorumluyorsunuz? Bu yasak İlahiyatların kapısına dayanmadan, ellerinden geleni yapabildiler mi?
Cevap:
Hayır, yapamadık, yapmadılar, yapamadık! Diyanet İsleri Başkanlığı, başörtüsü dinî bir vecibedir diye -vaktinde- fetva vermiş. Bu devamlı, çok güçlü bir delil, bir dayanak olarak kullanıldı. Peki, ilâhiyat fakülteleri ne yapıyor? İslâmı okutuyor. İslâmı okutan bir kurumun da bu konuda kamuoyuna açıklaması gerekmez miydi? Gerekirdi. Simdi Türkiye'de öylesine bir özgürlük kısıtlaması ve demoklesin kılıçları başüstünde sallanan var ki, İlahiyat fakültesi öğretim üyeleri böyle bir görüşü yazılı hale getirip kamuoyuna açıklamaya cesaret edemediler. Yani, bu kadar cesaretleri kırılmış, üniversite öğretim üyeleri var, düşünün. Bununla nereye gidilir? Bundan iki sene kadar önce -belki de daha fazla- bu sorunuza cevap mahiyetinde bir yazı kaleme alındı bizim fakültemizde. Altını yüzden fazla hoca imzaladı. Sorumlu ilgili bütün birimlere, parlamentoya, şahıslara gönderdi. Bunu örnek alan Bursa İlâhiyat Fakültesi de böyle bir şey yazdı, onlar da gönderdi. Biz istiyorduk ki bunu her halde bütün ilâhiyatlar yapar. Uludağ İlahiyat tahkikat açtı, orada dekan yardımcılarına ve bütün öğretim üyelerine ceza verdiler. Görevlerini ellerinden aldılar vs. Orada iş tıkandı. Bir adım daha ileri gidilemedi. Kimse cesaret edemedi. Tıkanıklıklar böyle meydana geliyor.
YASAK EVRENSEL HUKUKA AYKIRI
Tabiî, simdi ne yapılmalıydı derseniz, evrensel hukuka, insan hakları ve dünyada uygulanan uygulamalara aykırı bir şey yapıyorsanız, bu aslında hukuksuzluktur. Hukuksuzluğa artık böyle bakmak zorundayız. Sadece yerel hukuk ve kanun artık geçerli olmaktan çıkmıştır. Türkiye, AB'ye aday ülke oldu. AB'nin hukuku ve standartları bizim de hukuk ve standartlarımız olmak zorunda. Bunları gönülden benimserim, benimsemem o ayrı bir şey. Ben vak'ayı söylüyorum, vak'a budur. Bizi hukuka aykırı davranmakla itham edenlere, kendi argumanlarıyla hitap veriyorum. Demek ki, yerli hukuk kapalı, tek başına yerli hukuk artık geçerli değildir. Siz, anayasanızı da diğer kanunlarınızı da talip olduğunuz birliğin hukukuna intibak ettirmek durumundasınız. Zaten bunu yapacağınıza dair de irade beyanında bulunmuşsunuz. Ve değiştirmeye de başlamışsınız. Bunu da her gün konuşuyorsunuz. Hukuk buysa, o zaman öğretim üyelerinin herhangi bir konuda görüş beyan etmesini engelleyemezsiniz, cezalandıramazsınız. Eğer cezalandırıyorsanız bunu neye göre yapıyorsunuz? Diyelim ki, bir yönetmeliğe göre. O zaman yönetmeliğiniz hukuka aykırıdır! Kanun, kanununuz hukuka aykırıdır. İste böyle durumlarda sivil itaatsizlik gerekir diyorum.

Soru:
İstifanız okulda nasıl karşılandı? Yasağın uygulanması durumunda ne olacak? Yeni dekan ne yapacak?
Cevap:
Sorunuzun her şıkkıyla alâkalı standart, ittifaklı tek bir yaklaşım yok, farklılıklar var. Benim ayrılmam, apaçık daha 2,5 yıl hizmet imkânım varken, bir çok konuda mahrumiyeti netice veren bir ayrılıktır. Bazı arkadaşlar şöyle diyorlarmış: Zaten soruşturma geçiriyordu, zaten ayrılmasaydı atacaklardı. Hayır. Benim atılma tehlikem, öyle kesin bir tehlike değildi. Evet, ben soruşturma geçiriyordum, ama durumdan emindim. Yaptığım savunma, bana bir cezanın gelmeyeceği kanaatini veriyordu. Atılma beklentisi içinde değildim. Ben atılacağım diye ayrılmadım, tam aksine, bize dayatılan başörtüsü yasağının yanlışlığını kamuoyu yoluyla ilgili mercilere ulaştırma maksadıyla, bu işe yarar diye ayrıldım. Bunu bir defa daha açıklıyorum. Bu ayrılışı böyle değerlendirenler de oldu, böyle değerlendirmeyenler de oldu. Hariçten aldığım intiba, dahilden aldığım intibadan daha müsbettir. Halen bizim fakültemizde bu yanlış karardan dönüleceği ümidi var. Bundan dönülmez ve uygulama başlarsa, `Ne yapalım, devlete bizim gücümüz yetmez, bizim vazifemiz çocuklarımızı eğitmektir' diyenler de var, `Hayır bu karar yanlıştır, bu bir haksızlıktır, bunun karşısında susmamız, sükût etmemiz ve bu kararın uygulanmasına katkıda bulunmamız benim içime sinmez' deyip ayrılacak olanlar da var.
Yeni atanan dekan konusunda, bu fakülte içerisinde suyun üstüne çıkmış, zahir olmuş bir adem-i kabul belirtisi yok.
Bunu da anlamak lâzım. Şöyle; siz bir maslahata binaen burda kalmaya karar vermişsiniz. Bir yönetimin hem yöneticisine karşı olup, hem orada kalmak mümkün değil. Bunu anlamak lâzım. Arkadaşları da bu bakımdan doğrusu haklı görüyorum. Benim tavrım da çünkü yeni dekanla doğrudan alâkalı değil. Bu yasak uygulama kararını bir mekanizma verdikten sonra bunu uygulayacak birisini bulacak. Yani, -teşbih biraz ağır kaçar mı, bilmiyorum ama teşbihte hata olmaz denir- bir insan haksiz yere idama mahkum olmuş ve bu icra edilmişse siz gidip cellada kızmazsınız. Cellada mi düşman olursunuz? Hayır, cellat memurdur. Bir cellat bulunur. Onu bırakır, geriye doğru gidersiniz, kararı verene... Şimdi dekan atanmış. Onlar da bakıyorlar. Evet, görünürde bu zat, bu kararı uygulamak için getirilmiştir. Bundan önceki de bunu uygulamadığı için çekilmiştir. Yoksa Saim Bey, başarılı bir yöneticiydi, kendisi de onu tayin edenler de ondan memnundu. O demek ki, çok kesin gördü kararlarını ve ayrıldı. Bu arkadaş yeni geldi. Bu da henüz uygulamayı başlatmadı. Durup dururken niye buna cephe alsınlar? Doğrusu bu açıdan davranışlarını doğru buluyorum.

07.01.2001


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Önceki Soru
Sonraki Soru
Bütün Soruları Listele
Bütün Soru Konularını Listele
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Önceki Soru Sonraki Soru Bütün Soruları Listele Bütün Soru Konularını Listele