www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 

Soru-(244) Din-Devlet İlişkileri, Laiklik-İrtica, Modernite-Tecdit ve Demokrasi Üzerine.

Din-Devlet İlişkileri, Laiklik-İrtica, Modernite-Tecdit ve Demokrasi Üzerine.

Soru:
Türkiye'nin özellikle son yüzyılında, din hem siyasal hem de sosyal hayatta bir problem alanı olarak görüldü. Cumhuriyet'le başlayan yeni dönemin yeni siyaset felsefesi, bu problemin ne kadar varlık nedeni? Neden bir noktadan sonra biz dini problemler yumağı olarak görmeye başladık. Cumhuriyet tarihini, bir açıdan baktığımızda sanki bir 'irtica tarihi' gibi geliyor....
Cevap:
Ya da irticayla mücadele tarihi... Pratikle bu yeni siyaset felsefesini birbirinden tamamen ayırmak da mümkün değil. Bu bir nevi dini alandaki iman-amel ilişkisine benziyor. Seküler kesimdeki felsefeye dinde, "İnanç, iman ve onun çevresinde oluşmuş olan akait, kelam, ilmi tevhit dediğimiz alan" tekabül eder. Yani bir yerde felsefe var, öbür yerde itikad var. İlk bakışta felsefe ile pratik arasında her ne kadar dindeki iman-amel arasındaki ilişkiye benzer, bir sıkı ilişki yok gibi gözükürse de bu durum, vaktiyle fikir çilesini doldurmuş, ununu elemiş, eleğini asmış toplumlarda felsefenin birazda lüks bir meşgale alanı haline geldiği toplumlarda olur. Orada ilkeler prensipler oturmuştur. Felsefe, hukuka, teamüle, örfe.. yaşanan hayata girmiştir. Büyük dönüşüm gerçekleştikten sonra orada (mesela Batı'da), felsefe ile pratik arasındaki bağ önemli ölçüde gevşemiş olur. Orada artık felsefe felsefe için yapılır. Ama bizim ülkemiz gibi bir medeniyetten bir başka medeniyete taşınmak isteyenlerin bulunduğu ve bunların gücü ellerinde tuttuğu ülkelerde....

Soru:
Bunu kimler istiyor sorusuna, toplum mühendisleri ve toplum terzileri diyelim...
Cevap:
O mühendislerin bir çoğunun söylediği şu sözü de hatırlayalım: Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Bir başkasının söylediği bir başka sözü de hatırlayalım: Biz hayatımızı göksel düşlere dayanarak yürütecek değiliz.
Bu sloganik ifadeler de bir felsefeyi ifade ediyor. Bunun özü şudur: Medeniyetimizin temelinde şimdiye kadar İslam imanı ve onun kitabı vardı, bundan böyle biz bunu terk ediyoruz.

Soru:
Biz kimiz?
Cevap:
Biz toplumuna yabancılaşmış bir avuç toplum mühendisiyiz, terziyiz... Ama güç bizde artık... Böyle diyen, bir düşünceyi ideoloji haline getiren (mesela moderniteyi ideoloji haline getiren) bir seçkinler grubunun siyaset felsefesi ile pratiği (kendi pratiklerini ve ülke pratiğini ) birbirinden -işlerin durulduğu Batı da olduğu gibi- ayırmak mümkün değildir. Onun için bizim ülkede mühendislerin siyaset felsefesi (ve pratikleri) ile bir kaptan alıp bir başka kaba koymak istedikleri toplumun pratiklerini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Mühendislerin felsefesiyle, geleneğine bağlı büyük kitlenin imanı ve dünya görüşü arasında çatışma kaçınılmazdır ve böyle de oluyor...

Soru:
Bir kesim, düşünceyi ideoloji haline getirirken, buna mukabil öteki tarafta da inancı ideoloji haline getiren bir yapı da doğal olarak ortaya çıkmıyor mu?
Cevap:
Etki-tepki arasındaki ilişkidir bu. Siz, moderniteyi, batılılaşmayı, asriliği bir ideoloji haline getirirseniz, o zaman, bunu benimsemeyen, kendini burada bulmayan büyük kitlenin de inancı ve pratiğiyle ilgili yeni bir bilince gelmesi ve o bilinç içerisinde kendini (kimliğini, değerlerini) koruma psikolojisi içerisine girmesi, bu koruma psikolojisinin tabii sonucu olarak da bir takım tedbirler alması kaçınılmazdır. Eğer siz, bir tarafın İslamı ideoloji haline getirmek, İslam'ı siyallaştırmak diye ifade edilen tavır alışından şikayet ediyorsanız, o zaman sizin de bir başka medeniyeti, kültürü, bir başka sistemi, dünya görüşünü, ideoloji haline getirmekten vazgeçmeniz gerekir. Sekülerci kesimin de devlet yönetimi ile ideolojilerini birbirine karıştırmamaları gerekir. Onların tasarladıkları ve yönettikleri devletin de ideolojik devlet olmaması icap eder.

Soru:
Bu dünya görüşü, dine, dini argümanlara set koyarken; Dinin siyasal taleplerine geçit yok diyor. Bu tam vitrinlik bir cümle. Aslında sergilenen tavır, dinin siyasal taleplerini aşan, dinin varoluşuna dönük derinliği olan bir tavır değil mi?...
Cevap:
Çok doğru. Zaman zaman bunu ifade ediyorlar. Kimi bunu söylüyor, kimi de ağızlarından kaçırıyor. "Dinin sosyal hayattaki yeri" konusunda açıklamalar yaparken ağızlarından kaçırıyorlar. Son zamanlarda kamusal alan tartışmaları çıktı. Onlar kamusal alandan sadece devleti, sadece siyaseti değil, sosyal hayatı da kastediyorlar. Onların tanımlamasında kamusal alan, sosyal alanı da kapsıyor.

Soru:
Peki kamusal olmayan alan nedir?
Cevap:
Sosyolojide kurumlar incelenir. Bunlardan bir tanesi de ailedir. Demek ki, aile de bir sosyal alandır. Geriye aile içerisinde, siz ailenin bir bireyi olarak değil, kendinize ait bir birey olarak siz (sen) kalacaksınız. Bunu tanımlamak mümkün ama arayıp bulmam mümkün değil. İşte din özgürlüğü sadece orada tanınıyor. Son münakaşalar bunu ortaya koydu. Burada irtica söylemi de, dinin siyasete alet edilmesi söylemi de bir vitrin ifadesi. Sahnenin arkasında tertiplenen oyuna baktığınızda, "Müslümanlar siyasi ve sosyal taleplerinden vazgeçsin" teklifini görüyorsunuz. Buna tek bir ifadeye sokarak 'sosyal talepler' diyebilirsiniz.

Soru:
Abant Toplantısı-I'in sonuç bildirgesinde yer aldı: "Dinin bir devlet talebi yoktur.' Dinin siyasal talebi ahlaki bir taleptir." Öyle mi?
Cevap:
Hayır. O madde çok tartışıldı. Biz İlahiyatçıların, birbirimize karşı dahi kulis yaptığımız ve birbirimizi iknaya çalıştığımız bir maddeydi. "İslam'ın sosyal talebi bir takım ahlaki taleplerden ibarettir. Siyaset, hukuk, ekonomi vb. sosyal alanlarla ilgili ahlakilik talebinden ibarettir. Yani o alanların kurallarının düzenlenmesi değil, siz bunları seküler olarak düzenleyebilirsiniz, akla ve bilime dayanarak düzenleyebilirsiniz, dini nazar-ı itibara almayabilirsiniz, sadece o alanlara ahlak teklif edersiniz. Din canibinden ahlak, siyasette ahlak, ekonomide ahlak, hukuk da ahlak..." diyenler oldu.. Sonuç bildirgesine bu konu şöyle girdi: "İslam'ın, demokratik hukuk devletinin evrensel ve temel değerleri ve ilkeleri dışında, siyasi rejimin ayrıntılarının düzenlenmesini topluma bıraktığı görüşündeyiz." Benim bu madeye itirazım vardı ve zabıtlara geçti.
"Dinin devlet talebi yoktur" sözü maksadı tam olarak karşılamıyor, aksine maksadı perdeliyor. Din siyasete karışmayacak, sosyal hayatın düzenlenmesine karışmayacak, hukuka karışmayacak. Bu alanları siz dinden bağımsız olarak düzenleyeceksiniz. Sonra din devreye girecek ve bu alanlarda ahlak talep edecek. İktisatta ahlak, hukuk da ahlak olur mu? Bunlar tartışılmıştır. Hukuk başlangıcı kitaplarında bile açıklanmıştır. Hukuki düzenlemeler yapılırken genel ahlaka aykırı düzenleme yapılmaz ama ahlak ayrı bir alandır, onun yaptırımları ayrıdır, hukuk ayrı bir alandır, onun yaptırımları da ayrıdır. İktisatta, mesela kapitalist ekonomiyi nazar-ı itibara aldığınızda kapitalist ekonominin neresine ahlak sokacaksınız? Siyaset... Laik, demokratik cumhuriyet düzenini kurdunuz. Laik kelimesi belli bir dine karşı bağımsızlık ifade ettiği gibi belli bir ahlak anlayışına karşı da bağımsızlık ifade eder. Öyleyse siz devletin ve siyasetin neresinden ahlak talep edeceksiniz.

Soru:
Dinin devlet talebi var mı yok mu?
Cevap:
Dinin devlet talebi, "bu bir zorunluluk olduğu için" vardır. Eğer din, devleti talep etmeden, yani devlet kimin elinde olursa olsun, dinin öz, vazgeçilmez talepleri de karşılansaydı, dinin amacı gerçekleşseydi o zaman dinin devlet talebi olmazdı. Tarihi tecrübe göstermiştir ki, siyasi iktidar da Müslümanların elinde olmadığı takdirde, dinin kendilerinden talep ettiği dini, sosyal, ahlaki, hukuki, iktisadi, kültürel... alanlardaki talepleri yerine getiremeyeceklerdir. Kur'an-ı Kerim'e baştan sona bir bakın. Bizden sadece altı esasa iman etmemizi, dört farzı yerine getirmemizi ve bir de ahlaklı olmamızı mı istiyor? Yoksa bunların dışında her hangi bir Müslüman ferdin, Allah'a karşı, ailesine karşı, topluma karşı, devlete karşı, insanlığa karşı bir takım hak ve ödevlerinden de söz ediyor mu? Bu ödevlerin yerine getirilmesini, bu hakların talep edilmesini istiyor mu? Ve bunun için gerekirse güç kullanılmasını istiyor mu? Kur'an-ı Kerim'e bu soruyu sorun.
İster ülkenizde, ister dünyada, dini, dili, rengi, ekonomik seviyesi ne olura olsun bir fert veya grup zulüm görüyorsa, haksızlığa uğruyorsa, onun temel hak ve özgürlüklerine bir güç tecavüz ediyorsa, buna karşı Müslümanların bir ödevi var mı? Buna karşı Müslümanların bir ödevi var, Kur'an-ı Kerim bir çok yerde bundan bahsediyor: Bu zulme engel olun diyor. Bu zulmü savaşmadan engellemek mümkün değilse, öyleyse savaşın, ta ki zulüm ortadan kalkıncaya kadar, diyor. Servet... Servetin nasıl kazanılacağı ve nasıl harcanacağı, nasıl paylaşılacağı, özel mülkiyet konusu olan servette başkalarının haklarının olup olmadığı konusunda bir talimatı var mı diye Kur'an-ı Kerim'e sorun...
Allah'ın fert olarak inanlara hitap ettiği gibi, bir de cemaat olarak, topyekün Müslümanlara, "ümmet, inananlar, inanlar..." diye hitap ettiğini görürüsünüz. Topluma da bir takım haklar ve ödevler verdiğini görürsünüz. İşte Müslümanlar bu hak ve ödevleri kendilerinin içinde bulunmadıkları, kendilerinin kurmadığı bir devlet eliyle gerçekleştirebilselerdi Müslümanların devlet talebi olmazdı. Allah'ın Müslümanlardan talep ettiği şeyler aynı zamanda devletin yetki alanına giriyor. Laiklik ilkesi gereğince devlet, "ben işime dini karıştırmıyorum" derse -ki diyor, laik olduğu için demeye mecburdur- bu kaçınılmaz olarak bir çatışmayı getirir. Bu çatışma çaresiz değildir, çözülemez değildir. Mesela, laik demokratik ülkelerde Allah'ın, yalnızca birey olarak Müslüman'dan değil, topluluk olarak Müslümanlardan istediği şeyleri, Müslümanların olabildiğince -başkalarının hak ve özgürlüklarina zarar vermedikçe- yerine getirebilmelerine imkan verilebildiği takdirde -böyle bir özgürlük alanı oluştuğunda- çatışma uzlaşmaya dönüşebilir.

Soru:
Din ne kadar bu dünyayla ne kadar öte dünyayla ilgileniyor. Elbette ki bu soruyu oran bağlamında sormuyorum. Kültür olarak kabul etmiyorsun, değer olarak kabul etmiyorsun, sosyal alanda istemiyorsun... o halde din ne işe yarıyor?
Cevap:
Araç-amaç ayrımından bakıyor din. Din ebedi hayatı, ebedi hayatta mutluluğu amaç olarak alıyor, dünya hayatını da ona araç kılıyor. Ve fakat din, "dünyaya gelin, nasıl yaşarsanız yaşayın, ahirette mutlu olursunuz" demiyor. Ahirette mutlu olabilmek için dünya da nasıl yaşayacağınız konusunda da size iman, ibadet, sosyal hayat ve ahlakla ilgili tavsiyeler, talimatlar, kurallar getiriyor. Bunların bir kısmı müeyyidesi olan kurallar. Müminler olarak 'Araç dünya'da Allah'ın rızasına uygun bir hayat yaşayacaksınız.". Kur'an-ı Kerim herkes zorla mümin olsun demiyor. Siz farklı inananlardan ayrılın, onlarla ilişkinizi kesin de demiyor. Kendi dinimize zorla 'ötekileri' katmamızı da bizden talep etmiyor. Fakat bu dünyadaki (ülkedeki) birliktelik içinde yükselen değerlerin İslami değerler olmasını talep ediyor. Müslümanların bunun için çaba göstermesini istiyor. Yükselen değerlerin İslami değerler olması da kılıçla olmaz, ama eğitimle,güçle ve iyi temsille olur.

Soru:
Cumhuriyet paradigmasında din nereye konuyor. Bu konumlandırmayı şunun için önemsiyorum: Cumhuriyet tarihi boyunca dinin sosyal ve siyasi seyrini belirleyen bir tercih özelliği taşıyor...
Cevap:
Cumhuriyet paradigmasında dinin yeri tamamen bireyseldir. Bireyin iman, ibadet ve ahlakının ötesine geçmez. Cumhuriyeti projelendirenler zannetmişlerdir ki, "yüzde 99'u Müslüman olan bir toplulukta Müslümanlar yalnızca inaç, ibadet ve ahlak itibarıyla Kur'an'a tabi olabilirler, onun dışında Kur'an'la ilişkilerini kesebilirler ve Kur'an'la ilişkisini kesmiş olan yöneticilere gönülden benimseyerek itaat ederler!" Halbuki bu mümkün değildir.

Soru:
Bugün yanıldıklarını anlamışlar mı?
Cevap:
Şüpheliyim. Çünkü onlar zamanla Müslümanların şu ve bu yoldan sekülerleşeceğini ve modernleşeceğini, bu arada hayatlarının dine ait olan ve olmayan şeklinde ikiye bölüneceğini ve dine ait olan kısmının giderek iyice zayıflayacağını zannediyorlar. Hala bunu böyle zannettikleri için ve hala bunu sağlamak için tedbir arkasına tedbir aldıkları için, bunu da karşılarındakilerle tartışarak, ikna ederek değil, dayatarak, cebrederek, mahrum ederek, sağlayacaklarını zannettikleri için bence yanılıyorlar nve devam ettikleri için yanıldıklarını anlamadıkları kanaatindeyim. Halbuki Müslüman kitle hiçbir zaman ya okuyarak, ya geleneksel olarak dinden bildiği inanç veya pratiğe aykırı olan yenilikleri ve devlet buyruğunu gönülden benimseyip kabul etmemiştir. Mecbur olduğu için kabullenmiş gözükmüştür. Bu böyle yıllarca sürdü geldi. Yani devlet, din alanını daralttı. "Siz dini yaşayacaksanız, ama şu alanda yaşayacaksınız" dediği zaman, halk; madem ki, devletim bana bu kadar alanı uygun gördü, Allah'ım da bunu uygun görsün, görmüş olsun demedi. Halk dedi ki, "din bunu uygun görmüyor ama ne yapayım gücüm yok, devlet bunu dayatıyor." Hatta buna karşı biraz kımıldayanlar, hayır diyenler oldu, onları hapse attılar, sert davrandılar. O zaman millet sindi, korktu ve takiyye'ye saptı.

Soru:
Ama, devletin tarif ettiği, çerçevesini belirlediği Müslüman tipi bir türlü ortaya çıkmadı. Din herşeye rağmen hayatiyetini devam ettirdi...
Cevap:
Din varoluşsal bir gerçektir. Bizim hayatımızın bir parçası. O bizde yaşıyor, biz onda yaşıyoruz. Siz gelip benim varoluşsal alanımı, varlığımı parçalamak istiyorsunuz ve vücudunuzun şu kadar yerinde din olsun, şu kadar yerinde din olmasın diyorsunuz... Ama benim vücudumun öyle bir yapısı var ki, kalbimden kan pompalandığı zaman vücudun her tarafına gidiyor. Din müminin hayatında kalp ile onun pompaladığı kan gibidir. Sağlıklı bir vücudun kan dolaşımına engel olmanız mümkün değildir, olmaya kalkışırsanız vücudun o kısmı felç olur...

Soru:
Siyasi İslam, Radikal İslam, Ilıman İslam, Liberal İslam.... kavramlarına bu toplumsal yapıda baktığınız da onları nereye oturtuyorsunuz?
Cevap:
Türkiye'de bunlar 1950'den sonra ortaya çıkmaya, kendini göstermeye başladı. 50 öncesinde Ilıman İslam, Siyasal İslam, Radikal İslam, diyebileceğiniz İslamların birinde yer alan insanlar yok değildi. 50'den önce İslamın siyasal taleplerinin de olduğunu ve dolayısıyla bir İslam devleti olması lazım geldiğini düşünen insan yok değildi. Bunlar üzerlerine şiddetle gidilen insanlar oldukları için sustular, susturuldular. Ilıman İslam ise, demokratik sisteme itiraz etmeyen, demokrasi ile yönetilen bir ülke içerisinde devletin referanslarından bir tanesi din olmasa da, sosyal alanda başkalarını mecbur etmeksizin olabilen en geniş sınırlar içerisinde dinin yaşanmasını isteyen İslam anlayışıdır. Ilıman müslümanlar, kendi dini yaşama taleplerini veya özgürlüklerini, başkalarının hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmadığı sınıra kadar götürmek istiyorlar. Başkasının özgürlüğüne müdahele olduğu yerde kendi talep hakları bitiriyor. 50'lerden önce bu da vardı...
1950'den sonra, daha önce var, fakat gizli olan bu talepler, bu yaklaşımlar yavaş yavaş ortaya çıktı. Önce Ilıman İslam diyebileceğiniz talepler ortaya çıktı. Bunun arkasından Siyasal/radikal İslam deyebileceğiniz talepler ortaya çıktı... Bunlar farklı İslam'lar değildir, İslam bir tanedir, bunlar İslam'a inanaların farklı anlayış, yorum ve yaklaşımlarından ibarettir.

Soru:
Modernite tek başına bir toplum inşa etmeye yetmiyor. Çünkü bir toplumu meydana getiren değerler salt modernite kavramının içerisinde yok. Modernite varolan, tarihe, kültüre, dine, kurumlara.... farklı bir tarzla yaklaşıyor, orada bir restorasyon öngörüyor. Kimi alanları ilgi dışı bırakıyor. Biz kendimizi, bireyi, toplumu moderniteden hareketle tanımlıyoruz. Halbuki modernitenin böyle bir açılımı, yok. Toplumda en başat olarak şunlar karşıma çıkıyor: din, kültür, siyaset. İlişkilerin, pazarın olduğu yerde mutlaka siyaset var, din var, kültür var. Toplumun şu parçasında dini değerler olsun, şu kesiminde kültürel değerler olsun, şu kesiminde de siyasi değerler olsun gibi bir ayrım asla rasyonel değil. Toplum bir bütün ayıramazsınız. Din de, kültür de, siyasette aslında iç içe. O zaman da toplumu oluşturan toplam değerlerin yönetime, sosyal alana, kamuya yansıması talebi bana tutarlı ve gerekli gibi geliyor. Öyleyse nedir problem, bunu sakin bir akılla çözemiyorum?
Cevap:
'Ben ateistim' diyen bir Türk aydını kendini 'Kültür Müslümanı' olarak tanımlıyabiliyor. Bilim adamları, mühendisler, aydınlar, kentliler, teknolojiyi yapan ve yaşayanlar arasında dinsizler ve gevşek dinliler olduğu gibi dindarlar da var.

Soru:
Devlet, toplumun yaşatmak için var ise, inananı inanmayanı, ibadet edeni etmeyeni vs. bu birliktelikten mutluysa, bir problemleri yoksa o zaman devletin derdi ne?
Cevap:
Devlet moderniteyi bir ideoloji haline getirirse dert o zaman ortaya çıkıyor. Batı modernitesi kendi kültür ve medeniyeti çizgisinde bir çağdaşlık yakalamış olsun, bizde kendi kültür ve medeniyetimiz çizgisinde bir çağdaşlık yakalamış olalım. Bu çağda, yani 21. yüzyılda birden fazla çağdaş medeniyet olsun. Ve bunun birinin adı Batı Medeniyeti olsun, birinin adı İslam Medeniyeti olsun. Biri de bir başka medeniyet olsun hiç itirazım yok. Belli bir medeniyetin çağdaşlığını, o medeniyeti bölerek, medeniyetin bir kısım dinamiklerini, mesela sadece aklı, bilimi, teknolojiyi, ekonomiyi alarak (yani maddi ve dünyevi kısmını alarak) moderniteyi bununla aynileştirerek, bunu da 'mürşit' diye takdim ederek "ideoloji haline getirir, dinin yerine koyarsanız" ve dayatırsanız İşte dert o zaman ortaya çıkıyor. Çünkü başka bedenler için yapılmış bu elbiseyi kendi insanınızın bedenine giydirmeniz mümkün olmuyor. Kendi elinizle mumdan yapacağınız bir bedene ancak bu elbiseyi giydirebilirsiniz. Sizin iradeniz dışında, belli bir kültür ve medeniyet çerçevesinde oluşmuş bir bedene bu elbiseyi giydiremezsiniz.

Soru:
İslam'da tecdit'in mantığı nedir? Bugün nasıl karşımıza çıkar, nasıl uygulanır?
Cevap:
İslam'da bir klasik bir de modern tecdit anlayışı vardır. Klasik tecdit anlayışı; otantik, sahih İslam'a yapılan katkıları ayıklamayı, temizlemeyi ve Cenab-ı Hakk'ın kitabına ve örnek insan olarak bildirdiği Hz Peygamberin Sünnetine uygun İslamı toplum hayatında bozulmadan yaşatmayı hedefleyen bir faaliyet bütünüdür.
İdeolojiler karşısında İslam'ın bir ideoloji gibi de kullanılmaya başlandığı çağlarda ise (çağdaş) tecdit anlayışı; Sahih İslamı, aksine farklı talepler, farklı cereyanlar karşısında, hem ferdin hem toplumun hatta imkan bulunabiliyorsa, dünyanın hayatına sokabilmek için yapılan faaliyetler bütünüdür. Çağdaş tecdit anlayışı, bir rekabeti ön görüyor. Kültürde, medeniyette, siyasette, cemiyet hayatında rakipler arasından kendisi bir rakip olarak İslamı esas alıyor, kendi dininin hakim hale gelmesini istiyor.

Soru:
Bugün pratikte bir hareket olarak bunu görebiliyor muyuz?
Cevap:
Klasik tecdidin, Sahih İslam'ın ortaya konması, insanlara anlatılması, tebliğ edilmesi anlamında tecdidin bugün hem de ilmi olarak varolduğunu söylemek mümkün. Öteki tecdit ise bugün adına siyasal veya radikal İslam dedikleri alana kaymıştır. Rakiplerde bundan ürkmüş ve gardlarını almışlardır, hem ülke içerisinde hem dünyada. Ülkede, başka ideolojilere meydan okuyan, dünyada da başka hakimiyetlere meydan okuyan bir İslami hareket onlar tarafından 'yeşil tehlike' olarak algılanmıştır. "Yeşil ve tehlike kim içindir, kime göredir?" sorusuna burada cevap vermiyorum, ama Yeşil'i kendileri için tehlike görenler, ona karşı mücadele bayrağını açmışlardır. Bu rakip onlara meydan okurken, şimdi kendini korumakta zorlanır hale gelmiştir.

Soru:
Fas'da, Bahreyn'de, Pakistan'da demokratik yollardan geçerek gelen siyasi oluşumlar bizdeki gibi muvaffak oldular. Buna İran'da Hatemi'yi de dahil edelim. Yüzde 40'la geldi sonra bu oran yüzde 78'lere çıktı. İslami coğrafyada bu tür göstergeleri neye bağlıyorsunuz? Durumlarını, bir model olarak görüyorlar ve 'Dini demokrasi', 'İslami demokrasi' olarak sıfatlandırıp örnek olmak istiyorlar.
Cevap:
Onlar bizden biraz farklı. Çünkü demokrasi ile bağdaşır buldukları bir İslam yorumunu referans olarak alıyorlar ve bunu ilan da ediyorlar.
İran'da Pakistan'da, Fas'ta ve bazı Orta Doğu ülkelerinde bizdeki gibi bir laiklik anlayışı ve o laikliğin güçlü bekçileri olmadığı için oradaki insanlar İslamı referans olarak almak ve ilan etmekten çekinmiyorlar. Diyorlar ki, biz Müslümanız ve hayatımızın her safhasında, her alanında İslam'a bağlı kalacağız.

Soru:
Niye bu İslami hareket örnekleri demokrat da, başka İslami hareket örnekleri demokrat değil?
Cevap:
Bunların demokrat olmaları, ötekine karşı tavırlarında ortaya çıkıyor. Ötekini iki şekilde alalım: Bir, gayrimüslimler. İki, Müslüman olup da, Müslümanlığı gevşemiş olanlar. Şimdi bunlara karşı tavır ve yaklaşımları radikal değil, uzlaşmacı. Ama bu uzlaşma dinde taviz vererek olmuyor. Mesela "sen içki içiyorsan, tamam İslam'da bu da vardır zaten, diyerek değil, İslam'da içki haramdır, ama ben sana bugünkü dünyada ve bugünkü şartlarda, kendi özel alanında içki içtin diye müdahale etmem, mekanını basmam, aramam, dövmem, cezalandırmam" diyor. "Faiz haramdır. Sen istersen banka kurarsın. Ben iktidara geldiğimde senin faizle işleyen bankanı kapatmam, ben faizsiz işleyen banka da kurarım. Sana gelen sana gelir, ona gelen ona gelir. Ortada bir rekabet olur..." diyor. "Ben bir tarikatı, bir mezhebi, bir İslam yorumunu ülkemin bütün insanlarına dayatmıyorum. Ben insanlara inandıkları gibi yaşama imkanı tanıyorum, ben bu özgürlüğü ihtiva eden bir İslam anlayışını referans olarak alacağım. Size vadettiğim bu özgürlüklerinizi ortadan kaldırmamak kaydıyla İslamı uygulayacağım" diyor. Biraz, Sudan'da, biraz Pakistan'da bunu görmeniz mümkün. Biraz diyorum, tam değil... İran'da Hatemi sonrasında biraz bunu görmeniz mümkün...

Soru:
Demokrasinin başına 'din'in gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevap:
"İslami demokrasi veya İslam demokrasisi" diyorsunuz. Bence İslami demokrasinin anlamı var. Biraz önce tarif etmeye çalıştığım demokrasi anlayışına siz İslami diyebilirsiniz. Çünkü, siz İslamı referans olarak alıyorsunuz, ama başkalarının hak ve özgürlüklerini azami ölçüde tutuyorsunuz ve seçimle gelip seçimle gidiyorsunuz. Bu rejimde yükselen değerler ve umumi ahlak İslami oluyor. İslamiliği bu. Peki demokrasiliği nerede derseniz; bu programınızı halka sunuyorsunuz, halk sizi seçerse iktidara geliyorsunuz, halk git derse gidiyorsunuz.

Soru:
AKP ile benzerliği, paralelliği var mı?
Cevap:
Bizde her hangi bir İslami grubun ortaya çıkıp da, "ben İslamı referans alan bir demokratik siyasal yapı oluşturmak istiyorum" demesi mümkün değil. Rejim buna müsait olmadığı için ortada iki yol vardır. Bir, "ben İslamı referans alarak devlet olmak ve bunu, demokrasiyi kullanarak değil, güce dayanarak gerçekleştirmek istiyorum" diyenler. Bunlar zeminin altında kalmak durumundadırlar. Yani böyle diyenler varsa, faaliyetlerini gizli yürütmek durumundadırlar. Ben Türkiye'de bunların sayılarının az, imkanlarının da zayıf olduğunu düşünüyorum. Onun için Türkiye'de bu açıdan gizlenmiş bir tehlikeden söz edenlerin bu tehlikeyi kasten abarttıklarını ifade etmek istiyorum. Bunun ötesinde açıklayamadığı için adına İslam demeyip de başına milli, millet... gibi bir kelime getirerek bir proje sunanlar var. İslam'ı kamusal alanın düzenlenmesinde bir kaynak olarak alacağınızı gizlemek suretiyle ve demokrasiyi kullanarak böyle bir projeyle yola çıkıyorsunuz. Biz son on yirmi yıl içinde bu tür teşebbüsleri de yaşadık. Kanaatime göre bu tür teşebbüsler demokrasi açısından tehlike içeren teşebbüsler değildi; ama demokrasiyi, seçimle gelip seçimle gitmek şeklinde almanız şartıyla. Fakat Türkiye bunları da kaldıramadı. Yani siyasiler olarak hem Müslümanca yaşamayı, hem de iktidara geldiklerinde kamusal alanı düzenlerken, ötekilerin hak ve özgürlüklerini zedelemeden İslamı referans olarak alacağını üstü örtülü olarak ifade etmek suretiyle siyaset yapanları da Türkiye kaldıramadı.
Kanaatime göre şimdi Müslümanlar -bunlara müslüman demokratlar da diyebilirsiniz- üçüncü bir tarz deniyorlar. Bu sefer kelimelerle de gizlemiyorlar. Açık ve samimi olarak diyorlar ki, "biz özel hayatımızda Müslümanca yaşadığımız gibi kamusal alanda da başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermediğimiz sürece Müslümanca yaşayacağız. İnancına göre yaşamak isteyenlere de özgürlük alanı açacağız. Ama samimiyetle söylüyoruz ki, referansımız İslam değildir. Referansımız evrensel, siyasi, hukuki, ahlaki değerlerdir..." Tabîî bu yaklaşımı ileri sürerken inançlarıyla ters düşmediklerine dair bir şuura, bir anlayışa sahip oldukları da açıktır.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Önceki Soru
Sonraki Soru
Bütün Soruları Listele
Bütün Soru Konularını Listele
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Önceki Soru Sonraki Soru Bütün Soruları Listele Bütün Soru Konularını Listele