www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Sonuç

Geçen fasıllarda, gerçek mânası içinde İslâmın, Garb medeniyetini kendisine sindirme yolundan faydalanamıyacağını açıklamaya çalıştım.
Fakat diğer yönden İslâmın bugün, yeterli mukavemeti gösteremiyecek kadar zayıf bir kuvveti kaldığı da bir gerçektir. Sonra, onun kültür hayatının kalıntıları da, Garb âdet ve görüşlerinin tesiriyle her yerde çökmektedir. Biz şimdi onun mağlûbiyeti kabul edişinin iniltilerini işitiyoruz. Halbuki millet ve kültürlerin hayatında mağlûbiyetin mânâsı ölümdür.
İslâmın kendi durumu nedir? Gerçekten o, karşımızdakilerin ve saflarımızın içinde bizden olmayanların inanmamızı istedikleri gibi "boşa gitmiş, vakti geçmiş gayretler" midir? İslâm, kendisinden beklenen bütün faydaları yitirmiş ve âleme vereceği herşeyi vermiş midir?
Tarih bize, bütün insan kültür ve medeniyetlerinin, canlı varlıklara benzer uzviyetler olduğunu haber veriyor. Onlar da, uzvî hayatın geçirmeye mecbur olduğu bütün hayat devrelerini geçirir: doğar, gençlik çağını idrak eder, olgunlaşır ve nihayet yıpranıp gider. Kültürler kuruyan, toprağa karışan, ömrünü doldurunca ölen ve yeni doğan kültürlere kuvvet ve imkân veren nebatlar gibidir.
Öyleyse İslâmın da durumu bu mudur?
Belki sathî olan ilk bakışta durum böyle görünür. Şüphe yok ki, İslâm, şerefli bir kalkınma ve altın çağına ermişti. Onun, insanlara büyük işler ve çeşitli fedakârlıklar ilham eden bir kuvveti vardı. Milletlerin sınır ve bayraklarını değiştirdi, yeni devletler kurdu. Sonra sâkinleşti, durgunlaştı ve içi boş bir kelime haline geldi. İşte biz bugün onun tam mânasıyla çöktüğünü müşahade ediyoruz.
Fakat işin hepsi bundan mı ibârettir?
Biz İslâmın, "diğer medeniyetler arasında ve sırasında bir medeniyet olmadığına, beşer görüş ve gayretlerinin basit bir mahsûlü bulunmadığına, bilâkis Allah'ın, bütün zaman ve mekânlarda, milletlerin tatbik etmeleri için açtığı bir çığır olduğuna" inanıyorsak durum tamamen başkalaşır ve değişir. Kezâ, inancımıza göre İslâm kültürü, Allah tarafından gönderilmiş bir dine uygun faâliyetlerimizin mahsûlü ise hiçbir zaman, "o da diğer kültürler gibi uzvî hayat kanunlarına bağlı, zaman aşımına tâbidir" diyemeyiz.
Sonra ortada İslâmın çöküşü gibi görünen durum, gerçekte, gevşeklik ve tembelliği yüzünden ezelî sese kulak veremez hale gelmiş gönüllerimizin içine yerleşen ölüm ve boşluktan başka bir şey değildir.
Ayrıca hâlihazır gelişmesiyle beraber insanlığın, İslâmdan müstağnî bir seviyeye gelebildiğini gösteren açık bir işaret de ortada yoktur. Aksine insanlık, İslâmınkinden daha güzel bir ahlâk düzenini ortaya koyamamıştır. İslâmın üstün milliyetçilik (yâni ümmet mefkûresi) ile yaptığı gibi insan kardeşliğini, sağlam bir temele oturtamamıştır.
Ferdleri arasında zulüm ve çarpışmanın asgarî hadde indiği, İslâm içtimaî nizamına benzer bir içtimaî bina kuramamış, insanın kıymetini yüceltmeye; güven, ümit ve saâdet duygusunu artırmaya muvaffak olamamıştır.
İnsanoğlunun, bütün bu sayılan hususlarda ulaştığı neticeleri, İslâm yolunun sahip bulunduklarından geride görüyoruz. Bu hale göre, "İslâmın günleri geçti" sözünü makûl ve meşrû kılan sebep nerede? Yoksa bu söz, İslâmın esasları dînî olduğu, dînî yaşayışın ise bugün modası geçmiş bulunduğu için mi söyleniyor?
Fakat din üzerine kurulmuş bir nizamın, insan mizacına, beşer aklının ıslâh maksadiyle getirebileceği başka herşeyden daha uygun, sağlam ve eksiksiz bir pratik hayat yolu sunduğunu görürsek... yalnız bu durum, dînî görüş ve dinin kıymet ölçüsünde tam bir delil olmaz mı?
İnsan gayret ve zekâsının bütün mahsûlleri İslâmı te'yîd etmiştir. Bu konuda bütün delillere sahip bulunuyoruz. Çünkü İslâm, daha önce bunların yolunu açmış ve insanlar onlara ulaşmadan asırlarca önce bu gibi şeylerin dince makbul (müstahab) olduğuna işaret etmiştir.
İslâm aynı ölçüde, insanlığın yükseliş devirlerinde uğradıkları hatâ, yaptıkları kusur ve yanılmalar sebebiyle de kuvvet bulmuştur. Zira beşer bunların hatâ olduğunu anlamadan asırlarca önce İslâm, onlardan sakındırmak için tam bir açıklık içinde sesini yükseltmiştir.
Dînî inancı bir an için gözönüne almadan, sırf akla dayanan bir düşünce ile de tam bir güven içinde, bilfiil İslâm yolunu takibe teşvik bulabiliriz.
Medeniyet ve kültürümüzü bu bakımdan ele alırsak zarûri olarak varacağımız sonuç tektir: Kültür ve medeniyetimizi yeniden diriltmek mümkündür.
Bazı Müslümanların sandıkları gibi biz İslâmın kaçınılmaz bir reforma ihtiyacı olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü herşeyden önce İslâm, kendi halinde tam ve eksiksizdir. Bizim yapmaya mecbur olduğumuz şey, eksik görüşümüze, gaflet ve tembelliğimize çare bularak, din karşısındaki durumumuzu ıslâhtır. Bir kelime ile, kendi kusur ve kötülüklerimizi ıslâha muhtacız; yoksa İslâmın sanılan ve aslı olmayan kusurlarını değil.
Yeniden İslâmî bir hayata dönmek için de tatbik etmek üzere dışardan getireceğimiz yeni prensipler aramaya ihtiyacımız yoktur. Biz, terkedilmiş o eski prensiplere dönmeye ve onları yeniden tatbik etmeye muhtâcız.
Şüphesiz yabancı kültürlerden bazı faktörler kabul edeceğiz; ancak, ister Şark'tan ister Garb'dan hiçbir müessese ile İslâmın kâmil binâsını değiştiremeyiz.
İslâm, manevî ve sosyal bir müessese olarak her türlü övgünün üstündedir. Bu durumda yapılacak her değiştirme, onun mefkûresi ve sosyal nizamı üzerinde, yabancı bir kültürün hâkimiyetini getirir. Bu ise, zararı bize râci olan büyük bir fâciadır.
Fakat bütün bunlarla beraber kendimizi aldatmamamız da gereklidir. Biz biliyoruz ki âlemimiz (İslâm dünyası), başlı başına bir kültür faktörü olarak gerçek durumunu, hemen hemen kaybetmiştir. Ben burada, İslâmî çöküşün siyasî tarafından bahsetmiyorum. Zira bugünkü hayatımızın en önemli tarafı fikrî ve içtimaî hayat çerçevemizdir: İçtimaî nizamda çözülme, fikir hayatımızda imansızlık... İşte bizce en büyük problem.
İlk İslâm cemiyetinin, daha önce gördüğümüz gibi en önemli husûsiyeti olan temelli dayanışma ve tutkunluktan bugün pek az bir şey kalmıştır. Bugün içinde bulunduğumuz fikrî, kültürel ve sosyal anarşi gösteriyor ki, İslâm âleminin büyüklük ve gelişme sebebi olan müvâzene kuvvetleri şimdi dağılmaya yüz tutmuştur. Biz bugün körükörüne cereyana kapılmış sürükleniyoruz. Ve hiç kimse, hangi kültürel gidişe sürüklendiğimizi bilmiyor. Bizim, cemiyetimizi ve dinimizi yıkan yabancı tesirler selinin önüne duracak ne ahlâkî (manevî) cesaretimiz ne de ruhumuz kaldı. Âleme tanıma fırsatı verilen en güzel manevî esasları terkettik.
Bizden evvelkiler için en büyük kuvvet iken biz imanımızı inkâr ediyoruz. Onlar bununla iftihar ederken biz imanımızdan utanıyoruz. Onlar bütün cihana müsamaha ve iyilikle gönüllerini açtıkları halde biz benciliz, gönül fukarasıyız. Onların kalbi imanla dolu iken bizimki bomboş...
Bu şikâyet, her Müslüman düşünürün bildiği bir şeydir. Herkes bunun sık sık tekrarlandığını duymuştur. Burada bir daha tekrarlamakta acaba fayda var mı idi?
Ben faydasına inanıyorum! Zira biz, bu utanç veren çöküşten bir yolla kurtulabiliriz ki o da bu utancı dâima gözümüzün önüne alarak rûhumuza duyurmak, sebeplerini yok etmeye tam mânasıyla azmedinceye kadar acısını tatmaktır.
Hakikati kendimizden gizlemekte, doğrudan doğruya İslamî faaliyet sâyesinde İslâm âleminin geliştiğini iddiâ etmekte, İslâm dâvetçilerinin dört kıtada faaliyet gösterdiklerini, Garblıların yavaş yavaş İslâmın güzelliğini görmeye başladıklarını ileri sürmekte hiçbir fayda yoktur. Değil çöküşümüzün son hadde varması, hattâ buna yaklaşmadığına vicdanlarımızı inandırmak ve tatmin etmek için de olsa delil olarak bunları ileri sürmenin faydası yoktur. Hem bu olsa (vicdanların tatmini ile) herşey bitecek midir?
Yenilenme arzumuz ve çoğumuzun, şu andakinden daha iyi olmamız hususundaki isteği bize, iş işten geçmediğini düşünme hakkı veriyor. Şüphesiz yenilenmek (yeniden hayata dönmek) için ortada bir yol da mevcuttur. Ve bu yol, görebilenler için apaçık ortadadır. Gerçekleşebilmesi de iki şeye bağlıdır:
1. Bizdeki rûhî yenilginin veya ümitsizliğin bir başka adı olan "bahâne bulma rûhunu" terketmek.
2. Tam bir azim ve şuurla Resûlullah (s.a.)'in sünnetiyle amel etmek.
Sünnet, doğrudan doğruya İslâm esaslarının tatbik sâhasından başka birşey değildir. Alacağımızı seçme hususunda onu hakem edinmek ve günlük hayatımızın bütün gereklerinde onu tatbik etmek suretiyle, Garb'dan gelen faktörleri kolayca tanımak, alacağımızla atacağımızı ayırmak imkânına kavuşuruz.
İslâmı, kıymetini düşürerek yabancı düşünüşün ölçüsüne vurmak yerine ona, âleme kendisiyle kıymet hükmü verdiğimiz bir ölçü olarak bakmamız gerekir.
Gerçek odur ki, İslâmın ilk hedef ve esaslarının çoğu üzerine sahte bir renk vurulmuştur. Bu da, eksik fakat herkes tarafından kabul edilegelen teviller yüzünden olmuştur. Kendilerini ilk kaynağa tekrar götürüp anlayışlarını buna göre düzeltmeyen Müslümanlar, karşılarında İslâm ve ondan olan herşey nâmına, yüzü değiştirilmiş ve bozulmuş bir şekilden başka birşey bulamıyacaklardır.
Doğru yolda olduklarını sanan bazı kimselerin, İslâmın getirdiği temel prensiplerin tabiî sonuçları diye ileri sürdükleri imkânsız görüşler, çok defa gerçekten tabiî sonuçlar olarak toptan kabullendikleri hayallerdir. Fakat bunlar, ilk İslâmî esasların tabiî sonuçları değil, yeni-Eflâtunculuk (neo-platonizm) felsefesinin eski mantığının tabiî sonuçlarıdır. Bu mantık belki ikinci ve üçüncü hicret asırlarında yeni ve pratik kabul edilebilirdi, fakat şimdi onların modası çoktan geçmiştir.
Garb temel esaslarına göre yetişen, Arap dilini bilmeyen ve İslâm hukukunun inceliklerine akıl erdiremiyen bir Müslüman, bu tevilleri ve eski şahsî anlayışları, İslâmın asıl hedef ve esaslarını temsil ediyormuş gibi kabul edebilir. İşte bu kabul üzerine, onları İslâm şerîatı sandığı ve gördüğü eksiklikten dolayı ümitsizliğe düştüğü için bu Müslümanın onlardan uzaklaştığı görülür.
İslâmî esasların, Müslümanların hayatına yeniden yaşatıcı bir kuvvet vermesini istiyorsak, kendi anlayışımızın ışığı altında dinimizin asıl kaynakları üzerine eğilerek İslâmî görüşleri bir daha gözden geçirmemiz gereklidir. Sonra bu esaslar üzerine, asırlar boyu çöken ve örflerin meydana getirdiği tevillerden hasıl olan -ve bu yüzden onları eksik bulduğumuz- kalın tabakayı atmamız gerekir. Böyle bir çalışma sonunda, İslâmın iki ana kaynağına tamâmen uygun (yani Kitab ve sünnete muvâfık) ve aynı zamanda muâsır hayatımızın isteklerine de cevap veren bir fıkıh aydınlığa çıkacaktır. Nitekim eski fıkıh (kelâm ve İslâm hukuku) da, Aristo felsefesinin, yeni-Eflâtunculuğun, sanayi devrimi ve gelişmeden önce hâkim olan hayatın istek ve gereklerine cevap vermiştir.
Kaybetmiş bulunduğumuz "kendimize güven" duygusunu yenileyebilirsek o zaman yolumuzda ilerleme ve yükselmeyi umabiliriz. Bize has olan sosyal müesseselerimizi yok eder, sonra da sadece tarih ve coğrafya bakımından değil, aynı zamanda ve bilhassa rûhî bakımdan bize yabancı olan bir medeniyeti taklid yolunu tutarsak bu hedefe ulaşmamız ebediyen mümkün olamaz.
İşleri, bugün yürüdüğü gibi gözönüne alacak olursak İslâmı, batmak üzere olan bir gemiye benzetebiliriz. Onu kurtarmaya yardımcı olabilecek her ele, ancak geminin üstünde ihtiyaç vardır. Fakat, Kur'ân-ı Kerîm'e kulak verip şu âyetini anlamadıkça bu gemiyi batmaktan kurtarmak mümkün değildir: "İçinizden Allah'ı ve âhireti umanlar için, Resûlullah'ta tam bir örneklik vardır" (Ahzâb: 21).


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler