www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Sünnetin Ruhu

Mâna ve rûh bakımından sünnetin önemi, tarihî bakımdan hadîse müstenid bulunmasıyle ilgili olarak, şeklî veyahut başka bir deyişle şer'î önemine neredeyse eşit bulunmaktadır.
Mâna ve rûh bakımından İslâma tam olarak uyan bir hayat sürmek istediğimiz zaman niçin sünnetle amel ve onu tatbik etmeyi zarûri görüyoruz?
Hepsi, Resûlullah (s.a.)'in hayatından alınmış olmakla beraber, bazılarını önemsiz gibi bulabileceğimiz bu ibâdetler, âdetler, emirler ve nehiylerden meydana gelen geniş nizamdan başka, bizi İslâmın hakikatına götürecek bir yol yok mudur?
Resûlullah (s.a.)'in en büyük insan olduğunda şüphe yoksa da, en küçük şeklî teferruâtına kadar bütün hayatını taklid etmeye insanı mecbur etmek, insanlık şahsiyetinin ferdî hürriyeti üzerinde istibdâd değil midir?
Bunlar, İslâma dost olmayan tenkitçilerin ileri süregeldikleri eski itirazlardır. Onlar; "sünnete uyma konusundaki titizlik ve şiddet, İslâm âleminin çözülüp çökmesinde âmil olan esaslı sebeplerden biridir" derken, bunları kastetmiş oluyorlar. Ve sanıyorlar ki bu gidiş (sünnete ittibâ) sonunda, insanın faaliyet hürriyetine ve cemiyetin tabiî tekâmülüne tecâvüz hâlini alır.
İslâm'ın geleceği bakımından şunu bilmemizin -bu soruya cevap verebilsek de veremesek de- önemi çok büyüktür: İslâma göre durumumuzu, sünnet önündeki durumumuz tesbit edecektir.
İslâmın -din olarak- mistik bir inanç üzerinde durmayıp aklî ve ilmî araştırmayı talep etmesi, bizim için cidden iftihara değer bir durumdur.
Bu yüzden biz, yalnız sünneti tatbik etmenin bize gerekli olduğunu bilmekle yetinmeyip bu gerekliliği meydana getiren sebebi anlamak isteme hakkına da sahip bulunuyoruz. Bu yolla, husûsî bir önem taşıyan problemin çözümüne varmış oluruz:
İslâm insanı, hayatın bütün kısım ve yönlerini birleştirmeye sevkeder. Bu din, bir gâyeye vâsıta olması bakımından da kendisini, ne arttırma ne de eksiltme kabul etmez esaslar hey'et-i mecmûasıyla temsil etmektedir.
İslâmda muhayyerliğe cevaz bulunmadığı gibi, Kur'ân-ı Kerîm'in veya Resûl-i Ekrem (s.a.)'in açıkladığı ve getirdiği esasları fiilen kabullenince, tam olarak kabul etmeye mecburuzdur. Aksi halde onun kıymeti düşer.
Bir akıl dini olduğu halde, İslâm dini esaslarının, insan ihtiyârına (seçme ve tercîhine) boyun eğebileceğini sanmak, onu köklü bir şekilde yanlış anlamaktan ileri gelir. Bu da, akla dayanan felsefeyi yanlış anlamaktan doğmuş bir dâva ve iddiâdır. Bugün bazılarının anladığı mânâda akla dayanan felsefe ile akıl arasında, -bütün asırlarda felsefenin de itiraf ettiği üzere- büyük bir fark vardır.
Din meselelerinde aklın işi, kumanda karakteri taşır; vazîfesi de, kendisine, kolayca ve felsefî tevillere (hiylelere) başvurmadan kabullenip yüklenebileceği şeylerin vazife olarak verilebileceğini bilmesidir.
İslâm dininde, beşerî duygulara (hevâ ve hevese) hâkim olan selîm akla -her türlü kayıttan serbest bir şekilde- dayanılmış ve itimad edilmiştir. Fakat bu demek değildir ki, İslâmı tanıyan her insan, zarurî olarak ve mecbur imişçesine onun esaslarını kabul eder! Bu bir istîdad meselesi ve önem bakımından değilse de sıra bakımından, nihayet bir ruhî aydınlığa eriş yahut Kur'ân-ı Kerîm tâbiriyle bir "hidâyet" meselesidir.
Onda akla aykırı birşey bulunduğu iddiâsıyla İslâma karşı çıkacak, sübjektif duygulardan uzak tek bir kişi bulunamaz. Ancak şüphesizdir ki dinde, aklın hududunu aşan, fakat ona aykırı olmayan şeyler vardır.
Buraya kadar aklın işi, gördüğümüz gibi selbî (olumsuz) bir kontrol olmaktadır. O, duruma göre "evet" veya "hayır" diyen bir tescîl (karar ve hüküm) âletidir.
Halbuki, "aklî felsefe" adı verilen konuda durum böyle değildir. O, yalnız kontrol ve tescil ile yetinmez; olumsuz düşünce ve hüküm meydanına da sıçrar. Felsefe, doğrudan doğruya akıl gibi, anlayış ve istiklâl sâhibi değildir; fakat son derece karakteristik bir zâtiyyeti vardır.
Akıl kendisine has olan sınırları tanırken felsefe yalnız kendi dar çerçevesi içine, bütün sırlarıyle âlemi sığdırma iddiâsında bulunarak akıl hududunu aşar.
Felsefe, bütün zamanlarda veya herhangi bir zaman içinde, beşer anlayışının erişemiyeceği bir takım dînî şeyler bulunabileceğini nerdeyse kabule yaklaşmazken, aynı zamanda, ilim için bu imkânı (ilmin erişemiyeceği bazı şeylerin bulunacağını) kabul ederek mantıkla çelişmeye düşmektedir.
Bu felsefenin, hiç de meçhul olmayan kıymetini olduğundan fazla görmek, asrımız Müslümanlarından bir çoğunu, Resûlullah (s.a.)'in izine düşmek hususunda direnmeye sevkeden sebepler arasındadır.
Bugün biz beşer anlayışının, içinde bulunduğu çeşitli imkânlar ölçüsünde tamamen sınırlı olduğunu isbat etmesi için Kant gibi bir filozofa muhtaç değiliz. Aklımız, yapılış karakteri icabı, "küllî oluş" fikrini kavrıyamaz. Biz ancak, herşeyin teferruâtını (nasıl ve nice olduğunu) anlıyabiliyoruz. Fakat sonsuzu, ebedî ve ezelîyi, hattâ hayâtı bilemiyoruz.
Mutlak ve küllî temellere dayanan dînî hükümlere gelince, burada biz, zarûrî olarak öyle bir rehbere muhtaç bulunuyoruz ki onun aklı maddeye dayalı düşüncenin de, hepimize şâmil sırf aklî felsefenin taşıdığı vasfın da üstünde bir vasıf taşısın. Biz, yolunu, Allah'ın nûrunun aydınlattığı birine muhtacız yahut bir kelimeyle "peygambere" ihtiyacımız var.
Kur'ân'ın Allah kelâmı, Muhammed'in (s.a.) Allah elçisi olduğuna inandığımız zaman, Resûlullah'ın (s.a.) kayıtsız şartsız izine düşmeye, hem akıl, hem de ahlâk bakımından mecbur hâle geliriz.
Burada, "körcesine izinde yürümek"ten, bütün aklî melekelerimizi bir tarafa atmak istediğimiz anlaşılmasın, Bilâkis, bütün istîdad ve gücümüzle akıl melekelerimizden faydalanacağız.
Vazifemiz -anlıyabilsek de anlıyamasak da- her durumda Resûlullah (s.a.)'in emirlerine uymaya bizi sevkeder. Bu emirlerle beraber bulunan ruh ve hikmeti anlamayı denemek de hak ve vazifemiz cümlesindendir.
Burada, kumandanından herhangi bir savaş mıntıkasına girmek için emir alan askeri misal vermek istiyorum. İyi bir asker, bu emri dinler ve derhal yerine getirir. Bu arada asker, kumandanının gözettiği derin harb gayesini de kendi kendine anlıyabilirse bu, onun ve ordunun şansı sayılır. Fakat gayeyi kavrıyamasa dahi emri yerine getirmemek veya geciktirmek onun hakkı değildir.
Biz Müslümanlar inanıyoruz ki Peygamberimiz, insanlık âleminin tanıdığı en büyük rehber ve kumandandır. Tabiatıyle inanmış oluyoruz ki O (s.a.), dinin rûhî ve içtimaî cephelerini bizim bilebileceğimizden çok daha iyi biliyordu. Bize bir şeyi emretti veya yasak etti ise bu, takdir edilmiş, ölçülüp biçilmiş bir iş olduğu, insanların rûhî ve sosyal menfaatlerinin bunu gerektirdiğini gördüğü için böyle olmuştur. Bu bazan açıkça ortada olur, çok defa veya bazan da, tecrübesi az, sıradan bir kişi nazarında kapalı (anlaşılmaz) olabilir.
Ayrıca biz, Resûlullah (s.a.)'in emirlerinin bazan en uzak hedef ve gayelerini anlıyabilirken, bazan ancak sathî maksadlarına erebiliriz. Durum ne olursa olsun bize düşen vazife, kendisine ait oluşu (sıhhati) makûl bir yoldan sabit olan Resûlullah (s.a.)'in emirlerine uygun hareket etmektir.
Şüphe yoktur ki, Resûlullah'ın (s.a.) emirleri arasında, çok büyük önem taşıyanları olduğu gibi, önemi az olanları da vardır. Daha önemli olanı, az önemli olandan önce yerine getirmek de vazifelerimiz cümlesindendir. Fakat bize esasla ilgili değil gibi göründüğü iddiasıyla hiçbir emri terketmeğe hakkımız yoktur.
Kur'ân-ı Kerîm'de, Hz. Muhammed (s.a.) hakkında şu âyet vârid olmuştur: "O, kendi isteğinden birşey söylemez..." (Necm: 8) Bunun mânâsı şudur: Resûl-i Ekrem, gerektiren zarûret bulunmadıkça ve Allah emretmedikçe birşey söylemez.
İşte bütün bunlardan dolayı, kendimizi tam mânasıyla İslâm'a yöneltmek istiyorsak, rûh ve şekil halinde Resûlullah (s.a.)'in sünnetine uygun hareketi zarûrî görüyoruz.
Müslüman, Peygamberinin sünnetiyle amel etme zarûretini kavrayıp kabul edince sünnetin, İslâm'ın sosyal bünyesinde oynadığı rolü araştırmak onun hakkı, hattâ vazifesi haline gelir.
Doğumundan ölümüne kadar Müslüman hayatının her safhasında yer alması gereken, en küçük hattâ mânasız görünenlerinden en önemlilerine kadar varlığının bütün taraflarının gidişini tayin etmesi icap eden bu hayatî kaideler ve kanunların meydana getirdiği, böylesine geniş bir nizamın iç ve rûhî mânası nedir?
Resûl-i Ekrem (s.a.)'in, bütün yaptıklarına, ümmetinin aynen uymasını emretmesinde ne gibi bir fayda vardır?
Her ikisi de temiz olduktan sonra, sağ elimle yememle sol elimle yemem arasında ne fark vardır? Bu ve benzerleri, sırf şekille ilgili şeyler değil midir? Bunların, beşerin ilerlemesi, cemiyetin faydası ile bir ilgisi olabilir mi? Böyle değilse, bize niçin farz (yapılması mecburî) kılındı?
İslâmın ve Müslümanların, kalkınması yahut çökmesi, sünnete uymaya veya uymamaya bağlıdır inancını taşıyan kimse olarak bizim, bu sorulara cevap vermemiz için uygun zaman gelmiştir.
Bildiğime göre, sünneti ayakta tutmayı ve hayâtı ona göre düzenlemeyi gerektiren üç açık sebep vardır:

Birinci sebep
İnsanı, devamlı bir şekilde ve muntazam bir metodla şuurluluk, dikkat, tam bir uyanıklık ve kendine hâkimiyyet hali içinde yaşamaya alıştırmak. Zira başıboş bir şekilde meydana gelen işler ve âdetler, insanın ilerlemesi yolunda, yarış atlarının yolu üzerindeki mânia (engel) taşları gibidir.
Bu gibi işler ve âdetler, fikrin rûha ve kalbe yönelişini mahvettiği için son haddine kadar azaltılmaları gereklidir. Yaptığımız her iş, irâdemiz tarafından takdir edilmiş ve iç murâkabemize boyun eğmiş olmalıdır. Fakat bu duruma ulaşmadan önce, kendimizi kontrol etmeyi öğrenmemiz icap eder. Nefsin murâkabesi ve kontrolünün zarûrîliğini, İslâmda en güzel bir şekilde Hz. Ömer (r.a.) ifade etmiştir: "Hesaba çekilmeden önce, kendinizi siz hesaba çekiniz." Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.) de şöyle buyurmuştur: "Rabbına -O'nu görüyormuş gibi- ibâdet et" (Buhârî, Müslim).
Daha önce de işaret etmiştik ki, İslâmın ibadet görüşü, yalnız namazları değil, bütün hayatımızı içine almaktadır. Bu görüşün hedefi ise maddî ve rûhî varlığımızı bir bütün içinde birleştirmektir.
İşte bu sebeple, hâkimiyetimiz altına girmiyen ve şuurumuz dışında meydana gelen işler ve davranışların, hayatımıza girmesine sebep olan şeyleri ortadan kaldırmak için bütün cehd ve gayretimizi seferber etmemiz ve beşer gücünün tahammülü ölçüsünde onları yok etmemiz gereklidir.
Nefsin kontrol ve murakabesi, bu yolda atılacak ilk adımdır. Nefis murâkabesine alışmanın en kuvvetli vesîlesi (yolu ve çâresi), günlük hayatımızda, alışkanlık icabı ve kendi başına olup giden işlerimizin kontrol altına alınmasıdır.
Bu küçükler, bu önemi az davranış ve işler, konumuz olan aklî ve rûhî temrin bakmından, hayatımızın en büyük faâliyetlerinden daha önemlidir. Çünkü büyük işler -büyük olmaları sebebiyle- açık ve çok defa dikkat ve şuurumuzun çerçevesi içinde bulunurlar. Halbuki bu küçük işler, çok defa dikkatimizden kaçmakta ve kontrolümüzü atlatmaktadır. Bu sebeple, nefse hâkimiyyet gücümüzü geliştirmesi bakımından bu küçük işler daha faydalı ve tesirlidir.
Aslında, iki elden herhangi biriyle yemek önemli olmayabilir; fakat tanzîm (sistemleştirme, düzene koyma) gözönüne alınırsa işlerin en önemlisi, davranışlarımızı bir düzen ölçüsüne sokmaktır.
İnsanın, nefis muhâsebesi ve nefse hâkimiyyet için devamlı uyanıklık ve dikkat halinde bulunması, -doğrudan doğruya- kolay değildir. Hattâ bu iki kuvvet, insanda tam mânasıyla gelişmiş olsa da durum böyledir. Zihin tembelliği, aslında beden tembelliğinden aşağı kalmaz. Hayatı boyunca oturmayı âdet edinmiş birisine, muayyen bir mesafeyi yürüyerek katetmesini teklif etseniz, biraz yürüdükten sonra yorularak, yürüyüşe devam imkânı bulamayacaktır. Halbuki, hayatı boyunca yürümeyi âdet edinmiş ve bunu tatbik etmiş bir insanın durumu böyle değildir. Böylesi, bu adelî faâliyeti, doğrudan doğruya bir cehd ve çaba bile saymaz. Onun için yürümek, her zaman âdet edindiği, kendisine hoş gelen bedenî bir hareketten ibarettir. İşte bu da, sünnetin aşağı yukarı, insan hayatının bütün cephelerini niçin kapladığını gösteren diğer bir sebeptir.
Bütün yaptıklarımızı ve yapmadıklarımızı, devamlı olarak belli bir zihnî ayıklamaya tâbi kılarsak, nefse hâkimiyyet gücümüz ve istîdâdımız yavaş yavaş gelişir; sonra bu güç ve istîdâd bizde ikinci bir tabîat (yaratılıştan var olan vasıf) hâlini alır. Bu egzersiz devam ettikçe, her gün manevî tembelliğimiz biraz daha azalacaktır.
Burada temrîn (alıştırma, egzersiz) tâbirini kullanmamız -tabîat îcabı,- onu meydana getiren kuvvetin, temrin yapıldığı esnada şuur ve dikkate dayanmasını gerektirir.
Sünnetle amel, bu şuurlu ve dikkatli oluştan otomatik hale geçtiği an, sünnet de, olgunlaştırıcı ve yetiştirici kıymetini tamamen kaybeder. Son asırlarda Müslümanların durumu işte böyle olmuştur.
Hayatlarının her dakikasını Resûlullah (s.a.)'inkine uyması için ellerinden gelen her gayreti sarfeden sahâbîler ve onların tâbi'leri (yetiştirdikleri nesil) ise sünnete uyarken, hayatlarını Kur'ân-ı Kerîm'in rûhuna uygun hale getiren rehber bir irâdeye kendilerini teslim etmenin tam anlayışı içinde idiler. İşte bu anlayışa bağlı olarak da, sünnetle amel (tatbik) alıştırmasından, imkânlarının son haddine kadar faydalanabildiler.
Onun açtığı yollarda Müslümanlar, son asırlarda iyi yürüyemediyseler suç nizamda -sünnet nizamında- değildir. İhtimal ki sünnetle amel konusunda meydana gelen bu ihmalde en büyük ve geniş tesir, insandaki yapıcılık kuvvetine önem vermeyip onu zayıflatırken, ondaki bilgi (marifet, ilham) edinme kabiliyyetini takviyede çok ileri giden İran tasavvufuna âit ve râcidir.
Dâvetin başlangıcından beri sünnetle amel, İslâm dininin asıl cüzlerinden biri olageldiğinden, mutasavvıflar onu prensip olarak ortadan kaldıramamışlar fakat faal kuvvetini ve böylece de bir dereceye kadar ondan umulan faydayı iptal etmişlerdir. Böylece sünnet, mutasavvıflar nazarında plâtonik (remzî) kıymet taşıyan bir merâsim haline gelmiştir ki bu da bir tasavvuf prensibidir.
Fakihler (din âlimleri) ve sofulara gelince, bunlar nazarında da sünnet, bir takım kanun ve kaidelerden ibârettir.
Müslümanların avam kısmına göre sünnet, herhangi bir mâna taşımayan, tesâdüfî davranışlardan ibârettir.
Her ne kadar Müslümanlar, Kur'ân-ı Kerîm'in öğrettiklerinden ve onların tefsîri olan Resûlullah (s.a.)'in sünnetinden faydalanma hususunda kusur işlemişlerse de, Kur'an esaslarının dayandığı görüş ve bu esasların sünnetle olan tefsiri hâlâ sağlam olarak ortadadır. Tekrar sünnetle amele dönüş için hiçbir engel yoktur.
Sonra sünnet, karşı tenkitçilerin iddiâ ettikleri gibi kaba, gösteriş meraklısı, sathî kimselerin değil, dikkat ve şuur, azim ve zekâ sahibi kişilerin işidir. Resûlullah (s.a.)'in sahâbîleri, işte böyle insanlardı. Onların devamlı şuur ve dikkatleri, iç uyanıklıkları, ince ve yaygın mes'ûliyet duyguları -bütün bunlar- erişilmez kudretlerinin ve müthiş tarihî zaferlerinin sırlarıdır.
Buraya kadar anlatılanlar, sünnetin ferdî yönden önemidir.

İkinci Sebep
Şüphe yok ki, sosyal anlaşmazlıkların çoğu, insanların karşılıklı olarak gaye ve maksadlarını yanlış anlamalarından doğar. Bu yanlış ve fena anlamanın sebebi de, âile ferdlerinin mizaç ve meyilleri arasındaki büyük farktır. Çünkü çeşitli mizaçlar insanı, türlü âdet ve davranışlara sevkeder. Bu âdetler, uzun yıllar devam ederek mümârese (alışkanlık) ile kuvvetlenince, ferdler arasında birer sınır ve engel halini alır. Fakat mizaçlar ve âdetler birleşir ve uzlaşırsa durum da aksine olur. Bütün hayatlarında muayyen âdetler edinen kimselerin ekseriyyetle karşılıklı münasebetleri sevgi ve şefkat esasına dayanır, ruhlarında birbirleriyle anlaşma kabiliyyeti bulunur.
İşte bu sebeple, insanların ferd ve cemiyet halinde faydalarına büyük önem veren İslâm dini, cemiyet âilesinin ferdlerini, muntazam bir metodla ve bizzat -içtimaî ve iktisadî durumları birbirine zıt bile olsa- âdet ve mizaçlarının benzer olması yoluna sevketmeyi esaslı noktalardan biri telâkki etmiştir.
Bununla beraber, iddiâ edilen mübâlâğanın sünnette varlığı kabul edilse bile bu haliyle o, cemiyete büyük bir hizmet îfâ etmektedir. Zira sünnet, cemiyeti sağlam ve müstakar bir şekilde muhâfaza eder. Anlaşmazlık ve düşmanlıkların gelişmesini önler. Nitekim, Arap cemiyetinde, adına "sosyal problem" dedikleri durum, bahsi geçen fena gelişme neticesi meydana gelmiştir.
Bu ve benzeri "sosyal problemler", insanların bazı müessese ve âdetlere, "eksik ve buna binâen devamlı olarak tenkit ve değişmeye mahkûmdur" nazarıyla bakmaya başladıkları zaman doğar.
Müslümanlara, yani kendilerini, Kur'ân-ı Kerîm ve dolayısıyla Resûlullah (s.a.)'in emirlerine bağlı dinle kayıtlı sayanlara gelince; onlara göre cemiyetin sabit bir şekli olmalıdır; zira onlara göre cemiyet mutlak bir temele dayanmaktadır. Bu temelin çevresine şüphe yaklaşamadıkça, ondan doğan (şüpheden meydana gelen) cemiyet nizamını değiştirme konusuna da ihtiyaç yoktur. İşte yalnız bu sebeple biz, Kur'ân-ı Kerîm, "Müslümanlar kurşunlanmış bina gibi olmaları gerekir" derken bunun pratik imkânını anlıyabiliyoruz.
Biz bu prensibi tam olarak tatbik etsek, cemiyet, küçük işlerle uğraşmak, tabiatı icabı sahte kıymet taşıyan sosyal reformlara başvurmak mecburiyetinde kalmıyacaktır.
İnsan cemiyeti, kelâmî doktrin ıztırabından kurtulup Resûlullah'a uyma ve İlâhî şerîata tâbi olmanın sağlam temelleri üzerine kurulunca bütün imkânlarını, beşer için maddî ve manevî gerçek refah ve saâdet temin çarelerine doğru seferber edebilecektir. Bu durumda ferd için de, rûhî ve manevî faaliyetlerinde başarı imkânları doğacaktır.
İslâmda, cemiyet düzeninin tek dînî gayesi işte budur.
Şimdi sünnetin üçüncü yönüne ve onu dikkatle takip etmenin (üçüncü) zarûretine gelmiş bulunuyoruz:

Üçüncü Sebep
Sünnetle amel prensip ve nizamında, günlük hayatımızın her davranışı, Resûlullah'ın yaptıklarını yapma esasına dayanır. Böyle olunca, bir şeyi yapmak veya yapmamak istediğimizde devamlı olarak, Resûlullah (s.a.)'in, bu işimize benzer bir işini aramaya ve düşünmeye mecbur oluruz. Bu sebeple de, en büyük insanın şahsiyeti, bizzat günlük hayatımızın programına -büyük bir ölçüde- girmiş bulunur. O'nun manevî tesir ve nüfûzu, hayatımız boyunca âdet ve davranışlarımızın gerçek âmili haline gelir. Bu bizi, şuurlu veya şuursuz bir şekilde, her iş karşısında O'nun durum ve tutumunu incelemeye sevkeder. Böyle olunca da O'na, yalnız ebedî bir vahyin sahibi olarak değil, aynı zamanda en mükemmel bir hayatın da rehberi olarak bakmayı öğreniriz.
Bu noktadan uzaklaşmadan, Resûlullah (s.a.)'i, herhangi bir filozof mu, yoksa devamlı olarak Allah'ın vahyi ile hareket eden yüce bir Allah elçisi mi saydığımız meselesini, kesin olarak aydınlığa kavuşturmamız gerekir.
Kur'ân-ı Kerîm'in bu meseledeki görüşü, her türlü yanlış anlayışa imkân vermiyecek derecede açıktır. "Âlemlere rahmet" olarak gönderilen bir zâtın, devamlı olarak vahye mazhar olması zarûridir.
Biz O'nun yolunu veya bu yolun esaslarından bazılarını kabul etmezsek bunun mânası, Allah'ın rahmetini kabul etmemek veya onun kıymetini bilmemekten başka birşey değildir. Hattâ bu görüşe uymakla "İslâmın getirdiği nizamın, bütün halinde beşerî problemlerin son hal çâresi olmadığını, isâbet ve fayda bakımlarından onunkine eşit başka bir hal çâresinin de bulunabileceğini, bu iki çözümden birini, mukayese edip seçmenin bizim zekâmıza bırakıldığını" kast ve kabul etmiş oluruz.
Bu kolay prensip -çünkü ne ahlâkî ne de pratik olarak; herhangi bir şeyi kesin olarak kabule mecbur etmiyor- bizi her yere ulaştırabilir; fakat kesin ve kuvvetle diyebiliriz ki asla İslâmın ruhuna götürmez. Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyet vardır: "Bugün size dininizi eksiksiz olarak verdim, size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmı (seçip) râzı oldum" (Mâide: 3).
Biz İslâmı, diğer medenî nizamlardan üstün kabul ediyoruz. Çünkü İslâm, hayatı bütünüyle içine alıyor: Dünya ve âhirete, rûh ve cesede, ferd ve cemiyete aynı önemi veriyor. Yalnız insan tabîatındaki yükselme ve ilerleme imkânına değil, aynı zamanda yine onu tabîatında var olan kayıt ve sınırlara da önemle bakıyor. O bizi, imkânsızın peşine düşmeye değil, fakat bizde var olan kabiliyyetlerden en güzel bir şekilde faydalanmaya; sözle iş, görüşle tatbik arasında fark ve zıtlığın bulunmadığı, gerçekleşmiş olandan daha yüksek bir seviyeye erme yollarına sevkediyor.
O, yollar arasında bir yol değil, tek yoldur. O'nun esaslarını getiren zat, rehberlerden bir rehber değil, gerçek ve tek rehberdir. Bütün yaptıklarına ve emrettiklerine uymak, İslâma uymanın ta kendisidir. Onu bir tarafa atmak ise İslâmın rûh ve hakikatini terketmektir.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler