www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Taklid Hakkında

Ferd veya cemiyet halinde Müslümanların Garb hayat tarzını taklid etmeleri, İslâm medeniyetine yönelen en büyük tehlikeyi teşkil eder. Bu hastalık -bunu başka bir adla anmak güçtür- birkaç asır öncesinden başlar ve Garb'daki madde kuvvetini ve ileriliğini görüp bunu kendi öz muhitlerindeki perişan durumla karşılaştıran Müslümanların düştüğü ümitsizliğe bağlanır.
Müslümanların İslâm esaslarını bilmemeleri yüzünden -ki bu çok defa fakih adını verdiğimiz kimselerdeki düşünce açısının darlığına râcidir1- şu fikir donmuştur: Müslümanlar Garb'ın kabul ettiği ekonomik ve sosyal esasları kabullenmedikçe, dünyanın başka yerlerinde gördüğümüz ilerlemeye ayak uyduramazlar.
İslâm âlemi uzun zaman duraklamıştı. Bunun üzerine bazı Müslümanlar tamamen sathî olan şu neticeye vardılar: İslâm'ın ekonomik ve sosyal nizamı ilerlemenin icaplarıyle bağdaşamaz; şu halde onları Garb'ın esaslarıyle değiştirmek gerekir! Bu sözde aydınlar, bir inanç sistemi olarak İslâm'ın, Müslümanların geri kalmasından ne dereceye kadar mesul olduğunu inceleme külfetine katlanmadılar. Aynı zamanda bunlara, Kur'ân-ı Kerîm'in ve Peygamberin (s.a.) sünnetinin ifade ettiği şekilde İslâm'ın gerçek durumunu görmek de nasip olmadı. Bunlar yalnız, aynı asırda yaşadıkları fakihlerin, maddî ilerleme ve yükselme önünde kuvvetli bir engel olduklarını görmekle yetindiler. Bundan sonra da İslâm'daki asıl kaynaklara yönelecek yerde, zamanımızdaki donmuş fıkıhla şerîatı zımnen aynı şey gibi değerlendirdiler. Fıkhın birçok yönlerden eksik olduğunu görünce, pratik bakımdan şerîatın önemini tamamen ihmal ederek onu tarih sâhasına ve kitaplarda gömülü bilgi çukuruna ittiler. Sonra da İslâmî çöküş tehlikesinden yegâne çıkış noktasını Garb'ı taklidde buldular.*
Fikir bakımından en iyi eserler1 ve sonradan bazılarının zannettiği gibi İslâm'ın ilerlemeye engel olmadığını kesin bir şekilde ortaya koyan yazılar çıkmakta gecikti. Bu sebeple birçok Müslümana hâkim olan "Garb medeniyetini körü körüne beğenme" cereyanının önüne duramadı. Ayrıca bu eserlerin şifa kudreti, diğer bazı yazarların, İslâm dinini müdâfaa ettiklerini sanarak ortaya koydukları başka eser ve yazılar tarafından iptal edildi. Bu ikinci çeşit yazılar, İslâm'ın tatbikî (pratik) esaslarını açıkça inkâr etmiyorsa da şerâtın kolaylıkla Garb medeniyetine dair görüşünü ileri sürüyordu. Buna göre bazılarınca, Müslümanların Garb medeniyetini taklid etmeleri yerinde idi. Böylece de İslâm'ın en parlak içtimâî esaslarını dahi yavaş yavaş terketmenin yolu açılmış oldu. Müslüman devletlerin en ileri olanlarına dahi damgasını vuran bu durum dâima "İslâmî ilerleme" örtüsü altında oluyordu.
Bazı münevverlerin yaptıkları gibi, o veya bu yola göre yaşadığımızda, Asyalı ve Avrupalı elbise giydiğimizde, âdetlerimiz ve geleneklerimizi koruduğumuzda veya korumadığımızda... herhangi bir manevî neticeye maruz kalmıyacağımız şeklindeki "hatâlı görüşün" burada münakaşası faydasızdır.
İslâm'da görüş darlığı yoktur; bu bir gerçektir. Daha önceki fasıllarda İslâm'ın, din emirlerine aykırı bir şey yapmadıkça insana geniş bir imkân sâhası bahşettiğini söyledik.
Cinsî münasebetlerde hürriyet, iktisadî faaliyetlerin temeli sayılan fâiz gibi sosyal kuruluşun asıl unsurlarından olan şeylerde olduğu gibi, bunlar dışında da Garb, İslâm esaslarıyle, tenkit kabul etmez bir zıtlık içindedir. Zira daha önce açıkladığımız gibi Garb medeniyetinin karakteristiği, insanın dinî düşünüş ve yaşayışını kesin olarak önlemektedir.
İnsanlar içinde ancak çok basit düşünceli olanlar herhangi bir medeniyetin manevî tesiri altında kalmadan, dış görünüşü ve şekliyle taklid edilebileceğine inanabilirler. Medeniyet, içi boş bir şekil değildir. O canlı bir faaliyettir. Şeklini kabullenmeye başladığımız anda, onun temel cereyanları ve faal tesirleri içimize işlemeye başlar. Sonra yavaş yavaş ve haberimiz olmadan fikrî hayatımıza belli bir elbise giydirir.
Rasûlüllah (s.a.) bunu son derece iyi takdir ederek şöyle buyurmuştur: "Kim bir topluluğa kendini benzetirse onlardan olur." (Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i, Ebû Dâvûd'un Sünen'i...)
Bu meşhur hadis yalnız manevî bir işaret değil, bilâkis Müslümanların, taklid edecekleri medeniyetin rengine, kaçınılmaz olarak gireceklerinin müsbet ifadesidir.
Bu bakımdan sosyal hayatta "mühim" olanla "mühim olmayan" arasındaki esaslı farkı görmemiz imkânsızdır. Meselâ "giyim tarzını" sırf haricî (dışla ilgili) bir şey olarak görmek ve insanın fikrî ve manevî hayatı namına bundan dolayı korku duyulmaması gerektiğini farzetmekten daha büyük bir hatâ olmaz. Zira bu, umumî olarak herhangi bir milletin, muayyen bir yönde uzun zaman gelişen zevkinin sonucudur. Bu giyim modası, o miletin estetik (bediî) anlayışı ve zevkleriyle bağdaşmış durumdadır. Moda (giyim tarzı) teşekkül eder, sonra da o milletin meyil ve özelliklerinde meydana gelen değişmelere uygun olarak durmadan değişikliğe uğrar.
Meselâ bugünkü Avrupa giyim modası Avrupa'nın fikrî husûsiyetlerine tamamen uyar. Müslüman da Avrupa elbisesini giymekle -haberi olmadan- kendi zevki ile Avrupalı zevkini birleştirmiş olur. Sonra da fikrî hayatını, nihayet yeni elbisesiyle uyuşacak tarzda bozar. Bunu yapmakla Müslüman, kendi milletine ait kültürel imkânlardan, onların an'anevî zevkinden uzaklaşmış, yabancı medeniyetin ona giydirdiği "fikrî kölelik" elbisesini kabullenmiş olur.
Bir Müslüman giyinişinde, âdetlerinde, hayat tarzında Avrupa'yı taklid ederse, ortaya koyduğu dâvâ ne olursa olsun, Avrupa medeniyetini tercih ettiği ortaya çıkmış olur.
Bir medeniyetin, manevî değerlerine hayran olmadan, felsefî, fikrî ve bediî (estetik) bakımlardan taklid edilmesine fiilen imkân yoktur. Dînî yönelişe (hayatın dine göre tanzimine) karşı olan bir medeniyeti hem beğenmek, hem de tam bir Müslüman olarak kalmak yine mümkün değildir.
Yabancı medeniyeti taklid meyli, aşağılık duygusunun neticesidir. İşte Garb medeniyetini taklid eden Müslümanların tutuldukları hastalık başka değil, yalnız budur.
Bunlar, Garb medeniyetinin kuvveti, teknik gücü ve parlak görünüşü ile İslâm âlemini sarmış bulunan acıklı ve perişan durumu mukayese ediyor, sonra, "zamanımızda yaşamak için, Batı'nınkinden başka bir yol yoktur "inancına varıyorlar.
Ve sen, bizim kusurumuz yüzünden İslâm'ı yermenin bugün bir moda haline geldiğini görüyorsun. En iyimsenir durumda bile, aramızda akıllı geçinenler, bu gidişe şöyle bir mazeretle meşrûiyet vermek ve kendilerini de, başkalarını da inandırmak istiyorlar: "İslâm, Garb medeniyetini kolayca bünyesine sindirebilir."
Müslümanın, İslâm'ı yaşatabilmesi için başı dik olarak yaşaması gereklidir. Başka insanlardan ayrı ve farklı olduğunu fiilen gerçekletirmesi lâzımdır. Böyle olduğu için de iftihar etmesi zarûrîdir.
Devamlı olarak bu ayırıcı vasfı koruması, diğer kültür kadroları içinde erimeye kalkışarak, mensup olduğu İslâm kültüründen itizâr1 edeceği yerde, bütün insanlığa bu farkı iftihar ve cesaretle ilân etmesi onun boynuna borçtur.
Maamâfih, bizim bundan maksadımız, Müslümanların hariçten gelen her sese kulap kapamaları lâzım geldiğini ifade etmek değildir. Zira herhangi birimiz, zaruri olarak kendi medeniyetini yıkmadan, başka bir medeniyetin yeni ve müsbet bir eserini daima alabiliriz. Bu konuda Avrupa'nın kalkınması en güzel örnektir. Biz tarihte Avrupa'nın, ilim ve onun vasıtalarıyla ilgili hususlarda Arapların tesirlerini nasıl rahatça aldıklarını gördük. Fakat onlar, Arap kültürünün ruhunu (manevî değerini) ve dış görünüşünü (şeklini) almamış, felsefî ve estetik istiklâllerini asla fedâ etmemişlerdir. Arapların kendi zamanlarında Helen tesirlerini kabul edişleri tarzında, Avrupa da, Arap tesirlerini, kendi toprağına nemâ gübresi olarak almıştır. Her iki durumun da sonu; kendine güvenme ve başkalarına hayran olmama duygularıyla dopdolu olarak, gerçek medeniyet için yeni ve büyük bir gelişme olmuştur.
Hiçbir medeniyet, mâziye bağlılığını ve kendine güvenip dayanma duygusunu kaybettikten sonra varlığını korumaya veya gelişmeye muktedir olamaz.
Fakat, Avrupa'yı taklid ve Garb'ın ideâl fikir ve düşüncelerini iktibâs meyli gün geçtikçe artan İslâm âlemi, kendisini mâzisine bağlayan ilgileri tedrîcen kesmektedir. Bu sebeple o, yalnız kültürel istiklâlini değil, aynı zamanda rûhî ve manevî istiklâlini de kaybediyor; tıpkı arza bağlı kökleri derindeyken kuvvetli olan bir ağaç gibi... Fakat Garb medeniyetine meyil, onun köklerini topraktan mahrum ediyor; o da gıdâsını kaybetmesi sebebiyle yavaş yavaş çöküyor; yaprakları dökülmüş, dalları kurumuş... Ve gövdesinin dibinde, onu yere düşmekle tehdid eden tehlike görünüyor.
Şu halde, Garb medeniyeti, İslâm âlemini fikrî ve içtimâî uykusundan uyarmak için uygun bir yol ve çâre olamıyacaktır. İslâm âleminin bu uykusu, dînî davranışların cansız ve ahlâkî tesirden uzak birer âdet haline gelmesini intac etmiştir. O halde Müslümanlar, bugün çok muhtaç oldukları fikrî ve rûhî uyarıcıyı nerede aramalıdırlar?
Bunun cevabı, bunu sormaktan daha kolaydır; hattâ cevap, sorunun içinde gizlidir!
İslâm, çok kere işaret edildiği gibi yalnız kalbin inancından ibaret değildir. O aynı zamanda, ferdî ve içtimâî hayat için sınırları belli ve son derece açık bir yol ve metoddur da... Müslümanların, ahlâkî temellerinde ona taban tabana zıt bir kültür edinmeleriyle yıkılması mümkün olduğu gibi; onu kendi öz hakikatine ircâ etmek, bütün taraflarıyle ferdî ve içtimâî yapımızı kurduğu asıl unsuru, bir kıymet olarak tanınıp kendisine nisbet edildiği zaman da dirilir.
Çarpışan yeni görüşler ve karşılaşan kültür cereyanlarıyla dolu olan şu asırda İslâm, boş bir şekil olarak kalamaz. O'nun sun'î uykusu geçmiştir; ya kalkmak ve kalkınmak ya da ölmek durumundadır.
Bugün Müslümanların karşılaştığı problem, yolların ayrılış noktasına gelmiş bir yolcunun problemiyle aynıdır. Yolcu, olduğu yerde duraklayıp kalabilir; fakat bu, onun açlıktan ölümü göze aldığını gösterir. O, üzerinde, "Garp medeniyetine gider" yazılı yolu da seçebilir; fakat bu takdirde ebedî olarak mâzisine veda etmesi gerekmektedir. Yahut da üzerinde "Gerçek Müslümanlığa" yazılı yolu seçer. İşte bu yol, kendi mâzileri ve kudretleriyle canlı bir geleceğe doğru ilerleme imânı taşıyanları kendisine çeken tek yoldur.



1. Bu aynı zamanda idareci ve liderlerin, milletlerine hizmeti bir yana bırakarak, şahsî menfaat çekişmelerine dalmalarına râci'dir. Yukarıda geçen "fakîh" İslâm hukuku âlimi demektir. Düşünce açısının darlığı bütün fakîhler için değil, ancak bazı mukallidler için bahis mevzûudur.
* Müslümanların gerilemesinden mesûl olanlar; bilginler, münevver gençler, din ve memleketi menfaatlerine âlet eden liderler... dir. Hiçbirisi bu mesûliyetten kendisini kurtaramaz. Bunların hepsi, her yerde, müslümanların siyasî, iktisadî ve ilmî gerileyişlerinden mesûldür.
1. Said Halîm Paşa'nın İslâmlaşmak isimli kıymetli eseri de bunlardandır.
1. Bunu kusur kabul ederek özür dilemek.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler