www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Garbın İçyüzü

Bundan önceki fasılda, İslâm'ın manevî esaslarını kısaca anlatmaya çalıştık. Kolayca anlıyoruz ki İslâm medeniyeti, tarihin tanıdığı ilâhî devlet şekillerinin en tam ve kâmil şeklini vermiştir. Din bakımından ele almak veya din açısından bakmak İslâm'da herşeye hâkim olan ve her kaidede görülen özelliktir. Bu gidişle, Garb medeniyetinin gidişini karşılaştırırsak meselelere bakış ve yaklaşıştaki bu büyük fark bizi hayrete düşürür.
Bütün faaliyet ve çabalarında bugünkü Garba hâkim olan gaye, "maddî fayda" ve aktif genişlemedir. Onun asıl hedefi, hayatı, onda bulunan manevî gerçeğe bağlamadan gizli taraflarını keşfetmek ve işlemektir. Hayatın mânâ ve gayesi, davâ olarak Garblı gözünde çoktan beri amelî önemini kaybetmiştir. Onun gözünde önemli olan bir tek dâva vardır: Hayata verilebilecek şekiller; ister bugün olduğu gibi beşer için tabiata tam mânâsiyle hâkim olma yolunda ilerlemek mümkün olsun, ister olmasın, Garb, bu ikili imkâna müsbet cevap vermektedir (yani tabiata hâkim olabileceğini kabul etmektedir.) Burada, İslâm ile birleştiği bir nokta vardır; Allah Kur'ân-ı Kerîm'de Âdem ve zürriyeti hakkında şöyle buyurur: "Ben, yeryüzünde bir halîfe (ona hâkim) yaratacağım" (Bakara: 30). Bu âyet, insan için dünyada hâkim olma ve ilerlemenin mukadder olduğunu anlatır. İslâm'ın görüş noktası ile Garb'ın görüş noktası, insan terakkisinin nev'i bakımdan farklıdır:
Bugünkü Garb, ilmî düşüncenin gelişmesi ve maddî ilerleme yoluyla bütün beşer için rûhî bir gelişmenin de mümkün olacağı görüşündedir. Halbuki İslâm görüşü, bu otomatik Garb görüşüne tamamen aykırıdır. İslâm, bütün beşerin rûhî imkân varlığını, gizli bir vasıf olarak kabul ediyor. Yani bu imkân -husûsî bir tabiat (seciye) olması bakımından- insanın bünyesine konmuştur.
İslâm'a göre, bir ağacın gelişmesi sırasında olduğu gibi, umûmî olarak insan tabiatı da, olgunlaştırıp yükseltmek için tatbik edilecek bir ameliyeye boyun eğmez. Halbuki Garb, bunu kabul eder. İnsan tabiatının İslâm'ın kabul ettiği husûsiyeti -ki bu tabiattan maksat "insânî rûh"tur- şundan ileri gelir: Bu tabiat (rûh) yalnız canlı bir organizma toplamından ibaret değildir.
Bugünkü Garb'ın, madde bilgisinin artması ve maddî refah seviyesinin yükselmesiyle insanın rûhî ve manevî terakkisinin paralelliğini kabul ederek düştüğü hatâ, ancak diğer bir temel hatâyı da işlemek suretiyle mümkün olmuştur: Organik hayata ait kaideleri böyle olmayana da uygulamak. Bu da Garblıların, bedenden ayrı, başlıbaşına ve ona benzemiyen bir rûhun varlığını inkâr etmelerine dayanır.
Bu bakımdan, mutlak âlemin varlığını çeşitli yönlerden kabul esasına dayanan İslâm'ın, rûhun varlığını münakaşa götürmez bir gerçek olarak telâkki ettiğini görürüz. Her ne kadar maddî ve rûhî gelişme arasında bir tezat ve çelişme yoksa da bu ikisi, insan hayatının tamamen birbirinden ayrı iki tarafını teşkil eder. Birinin diğeriyle müsbet veya menfî bir (paralel varlık) alâkası yoktur. İkisinin birden bulunması da, bulunmaması da mümkündür.
İslâm bir yandan açıkça bütün insanlar için -toplu halde- maddî ve dış terakkinin imkânını kabul edip ve bunu da teşvik eylerken, diğer taraftan aynı açıklıkla, cemiyetin kalkınmasıyle ferdin de rûhen yükselip olgunlaşacağını reddediyor. İslâm'a göre rûhî ilerleme ve yükselmenin yapıcı unsuru her insanın ancak kendindedir. Rûhî ve manevî ilerlemenin mümkün olan tek grafiği, ferdin doğumuyla ölümü arasında uzanır. Biz manevî kemâle, cemiyet halinde ilerleyemeyiz. Herkesin, manevî hedefine doğru bizzat ilerlemesi, her ferdin, zamanı gelince bu gayreti, kendisi için yeniden başlatması gereklidir.
İnsanın, rûhî ve manevî ilerleme yollarında bizzat ve kendi başına gösterdiği çaba, İslâm'ın apaçık olan sosyal muhit ve sosyal yardımlaşma anlayışıyla doğrudan doğruya kuvvet ve muvâzene (denge) kazanır. Cemiyetin vazifesi, hayatı öyle düzenlemektir ki ferd, ilerleme çabalarında en az güçlük ve en çok teşvikle karşılaşma imkânını bulsun. İşte İslâm hukukunun (yani şerîatın), insan hayatının maddî ve rûhî, ferdî ve içtimâî yönlerine aynı önemi vermesinin sebebi budur.
Böyle bir telâkki ve anlayış, daha önce de geçtiği gibi, insan rûhunun varlığı ve insan hayatı için mutlak bir hedefin mevcudiyeti hakkında müsbet bir inancı bulunmasına bağlıdır.
Halbuki modern Garb, ruhun varlığını amelî bir gerçek olarak inkâr ettiği için onca hayatın gayesinin de pratik bir önemi kalmamış, hayat hakkında "mutlak düşünce ve telâkkisini" arkasına almıştır.
"Dinî düşünüş" daimâ şu inanç üzerine dayanır: Ortada, mutlak, manevî ve şümûllü (kapsamı geniş) bir kanun vardır ve biz beşer olarak kendimizi bu kanunun gereklerine uydurmaya mecburuz.
Halbuki modern Garb millî, sosyal ve iktisadî gereklerden başka hiçbir şeye uymayı ve tâbi olmayı lüzumlu görmez. Onun gerçek ma'bûdu, rûhânî çeşitten olmayıp maddî refahtan ibarettir. Garbın gerçek muâsır felsefesi, kendini ifade gücünü "kuvvete itibar"dan almaktadır. Bu ikisi de eski Roma medeniyetinden ona miras kalmıştır.
Burada Roma medeniyetini -az da olsa- akrabalık yönünden muâsır Avrupa materyalizminden mes'ul olarak bahis konusu etmek, ilk İslâm imparatorluğu ile Roma imparatorluğu arasında yapılmış bir çok karşılaştırmaları duymuş olanların kulağında hayretle çınlayabilir. Mazîdeki idârî ve siyasî görünüş bu iki medeniyette (İslâm ve Roma) birbirine pek yakın olunca, bugünkü Garb ile İslâm arasında temel görüşlerdeki bu fark nasıl mümkün olabilir?...
Bunun cevabı basittir: Bu iki medeniyet birbirine benzer ve yakın değildi. Herkesin delil olarak kullandığı o meşhur mukayese, yeni nesil zihniyetinin gıdâlandığı sathî ve asılsız görüşlerden biridir. Zira İslâm ve Roma imparatorlukları arasında, çeşitli milletler ve dağınık topraklar üzerinde yayılmış olmaktan başka hiçbir ortak şey yoktur. Bu iki imparatorluk devam ettikleri müddetçe, kendilerini yönelten, birbirinden farklı kuvvetlere tâbi olmuşlardır. Vazifeleri de, birbirine zıt tarihî hedefleri gerçekleştirmektir. Biz bu iki imparatorluğun doğuşunda da büyük fark görüyoruz: Roma İmparatorluğu doğdu ve olgunluk ve coğrafi sâhasında ideal sınırına ulaşabilmek için bin yıllık bir zamana ihtiyaç gösterdi. Halbuki İslâm imparatorluğu -Hunlar ve Gotların akınlarıyle sonuçlanmak üzere- bir asır içinde çöktü. Öyle ki, mimârî ve edebî eserlerden başka bir izi kalmadı. Bazılarının, Roma imparatorluğunun vârisi sandığı Bizans imparatorluğu, bir zamanlar Roma imparatorluğunun bir parçası olan topraklar üzerinde hüküm sürmüş olmaktan başka bir mânâda vâris değildir.
Hilâfetle ifade edilen İslâm imparatorluğu, yukarıdakinin aksine bazı sınır değişikliklerine ve uzun hayatı boyunca kendisini idare eden birçok âilelerin birbirini takip etmesine tâbi olmuşsa da, temeli ve kuruluşu daima ayni kalmıştır. Dıştan İslâm imparatorluğuna karşı açılan savaşlara gelince, Roma imparatorluğunun maruz kaldığı savaşların hepsinden daha çetin ve şiddetli olan Moğol istilâsı bile, halifeler imparatorluğunda devam edegelen siyasî hayatı ve içtimâî nizamı sarsamamıştır. Bununla beraber mezkûr istilânın gelecek asırlardaki iktisâdî ve fikrî duraklamaya yardım ettiği şüphesizdir.
Roma İmparatorluğunun tarihe karışması için kâfi gelen bir asra karşılık, Osmanlı hilâfetinin ilgasıyle mühürlenen "İslâm İmparatorluğunun siyâsî çöküşü," on iki asırlık, ağır yürüyen bir çökme devresine ihtiyaç göstermiştir. Bugün gördüğümüz "İslâmî sosyal bünye"nin çözülmesi de ancak bu çöküşten sonra başlıyabilmiştir.
Bu durum bizi, zarurî olarak şu sonuca götürüyor: İslâm âlemindeki manevî ve içtimâî dayanışma, dünyanın sosyal nizam yolundan denediği herşeyin üstünde olmuştur.
Asırlar boyu mukavemetle kendini gösteren Çin medeniyetinin kudreti dahi, bu babda mukayeseye konu olarak ele alınamaz. Çin, bir kıt'anın ucunda bulunmaktadır. Geçen yarım asra kadar (modern Japon kalkınmasına kadar) her rakip devletin el atabilmesinden uzak kalmıştır. Cengiz Han ve nesli tarafından yürütülen savaşlar bile, neredeyse Çin İmparatorluğunun sınırlarına bile varamamıştır.
Halbuki İslâm imparatorluğu üç kıt'aya kol atmış, bütün hayatı boyunca, büyük kuvvet ve canlılık taşıyan düşman devletlerle sarılı bulunmuştur. Tarihin doğuşundan bu yana Yakın Şark, birbirine zıt içtimâî kuvvet ve fikirlerin mihrâkı ve krateri olmuştur. Fakat İslâm sosyal nizamı hiç değilse yakın zamanlara kadar sarsılmadan dayanmıştır.
Bu parlak manzaranın sebeplerini araştırmak için uğraşmamız gerekmiyor: Kur'ân-ı Kerîm'in dinî talimâtı bu sağlam temeli kurmuş, Allah Rasûlünün (s.a.) sünneti de bu büyük sosyal nizamın etrafına çelikten bir çerçeve olmuştur.
Roma İmparatorluğu, varlığını koruyacak böyle bir manevî unsurdan mahrumdu ve sür'atle yıkıldı.
Bu iki büyük imparatorluk arasında başka bir fark daha vardır: İslâm imparatorluğunda imtiyazlı bir millet ve cemiyet yoktu. Burada kuvvet; İslâm meş'alesini taşıyanların, "yüce dînî gerçek" kabul ettikleri bir mefkûreyi neşretmenin emri altında idi.
Roma İmparatorluğunda hâkim mefkûre ise yalnız ana vatanın menfaati için diğer milletleri kuvvet yoluyle mağlûp etmek ve köklerini kazımaktı. İmtiyazlı sınıfın refahı için Romalılar, şiddete başvurmakta kötülük, zulümlerinde vahşet ve gerilik görmezlerdi. Meşhur "Roma adâleti" yalnız Roma'lılara ait bir adâletti. Apaçıktır ki bu görüş ancak, medeniyyet ve hayat hakkında sırf maddî (materyalist) bir anlayışa dayanabilir: Fikrî bir zevkin düzene koyduğu, bununla beraber bütün manevî kıymetlerden uzak bir anlayış. Romalılar gerçekten dîni tanımamışlardır. Resmî ilâhları, şekil ve renk değiştirmiş Yunan hurafelerini taklitten öteye geçmez. Bu ilâhlar, sosyal geleneği korumak için varlıklarına ses çıkarılmayan, fakat gerçek hayata girmelerine asla izin verilmeyen gölgelerden ibarettir. Onların vazifesi istendiği zaman arrâflarının (mümessilleri) dilinden kafiyeli sözler söylemektir. Dolayısıyle de kendilerinden, beşere ahlâkî dinler göndermeleri beklenmezdi.
Modern Garb medeniyeti işte bu zemin üzerinde yeşerip gelişti. Tekâmülü esnasında şüphesiz başka faktörler de ona tesir etmiştir. Aynı zamanda bu medeniyet, kendisine Roma'dan geçen mirasın birçok taraflarını değiştirmiştir. Fakat değişmeyen bir gerçek varsa o da, bugün Garblının hayat ve ahlâka bakışında realite olan herşeyin Roma medeniyetine ait ve râci oluşudur. Nasıl eski Roma'da hâkim olan fikrî ve sosyal hava -farazî değil, gerçek olarak- dinden uzak ve sırf faydaya bağlı idiyse, modern Garb'da da durum tamamen aynıdır.
Avrupalı, gerçek (mutlak) dinin asılsız olduğuna dair bir delile sahip bulunmadan, hattâ böyle bir delile ihtiyaç da duymadan, bir yandan dine tolerans gösterip sosyal bir örf (görenek) olarak onu teyid ederken, öte yandan umumiyetle gerçek ve mutlak ahlâkı, pratik kıymetlerin dışında bırakmaktadır. Garb medeniyeti, doğrudan doğruya Allah'ı inkâr etmiyor. Fakat, günlük düşünce nizamı içinde onun fayda ve yerini de kabul etmiyor. İnsandaki fikrî aczden (yani hayatın tümünü kavrıyamamasından) bir meziyet çıkarılmış, böylece Avrupalı, yalnız müsbet ilimlerin çerçevesi içine giren fikirlere amelî (pratik) bir önem vermeye meyletmiştir. En azından insanın sosyal münasebetlerine, elle tutulur şekilde tesir eden fikirler bu "pratik önem" sınırına girebilmektedir. Allah'ın varlığı meselesi ne birinci ne de ikinci anlayışa uymadığı için Avrupalı aklı, onu pratik kıymetler dairesinden çıkarmıya meylediyor.
Burada akla şöyle bir soru geliyor: Bu görüşle Hıristiyanlık düşüncesi nasıl uyuşur? Batı medeniyetinin manevî iskeleti olduğu kabul edilen Hıristiyanlık, İslâm'da olduğu gibi, mutlak ahlâk üzerinde kurulmuş bir akide (inanç sistemi) değil midir?
Bunun böyle olduğu şüphesizdir. Ancak, bugünkü Garb medeniyetinin, Hıristiyanlık mahsûlü olduğuna inanmak kadar da ağır bir hatâ olamaz. Garb'a hâkim olan gerçek fikir temellerini, eski Romalıların, hayatı her türlü mutlak bakıştan uzak bir menfaat meselesi olarak anlayışında aramalıdır. Bu görüşü şöyle ifade etmek de mümkündür: İlmî tecrübe ve matematik ölçü ile, ne insan hayatının aslı ne de cesedin ölümünden sonra hayatın ne olacağı hakkında belli bir bilgiye sahip değiliz. Bu sebeple bizim için iyi olan şu davranıştır:
a) Bütün kuvvetlerimizi maddî ve fikrî imkânlarımıza tahsis etmek.
b) İlmî delillerin sınırını aşan problemler üzerine kurulmuş manevî kaideler ve mutlak ahlâkın kendimizi bağlamasına imkân vermemek.
Şüphe yok ki bugünkü Garb'ın husûsiyetini teşkil eden bu görüş ne Hıristiyanlık dîni düşüncesinde, ne İslâm'da, ne de başka bir dinde kabul görmez; çünkü aslında dînî değildir. Böylece, bugünkü Garb medeniyetinin mahsûllerini Hıristiyanlığa bağlamak büyük bir tarihî hatâ olur. Garb medeniyetinin bugün diğerlerini geçmiş bulunduğu maddî ilimlerin ileri seviyesinde gerçekten Hıristiyanlığın küçük bir hissesi vardır(!) Çünkü bu mahsûl (ilmî terakki), Avrupa'nın Hıristiyan kilisesi ve onun dünya görüşüyle uzun boylu mücadelesinden doğmuştur!
Avrupalı ruhu, hayat ve tabiatı hakir görerek asırlar boyu dînî bir nizamın yükü altında ezilmiş kalmıştır. Böyle bir nizamın, dünya bilgileriyle ilgili gayret ve çalışmaların gelişmesini, yeryüzündeki hayatın güzelleştirilmesini teşvik etmiyeceği meydandadır. Gerçekten Avrupalı fikri, uzun zaman insan hayatını yanlış anlamaya mahkûm bırakılmıştır. Kilisenin herşeye muktedir ve hâkim bulunduğu Ortaçağ boyunca ilmî araştırma sâhasında, Avrupa için bir ilerleme imkânı meydana gelmemiştir. Böylece sonunda, Lâtin ve Yunan felsefelerinin bütün mahsûlleriyle gerçek ilgisini kaybetmiştir. Halbuki bu mahsûl, daha önce yine Avrupa kültüründe fışkırmıştı.*
Avrupa'lı düşünce kaç kere baş kaldırmış ise kilise onu her defasında mağlûb etmiştir. Ortaçağ tarihi, kilise ruhu ile Avrupa dehâsı arasındaki bu güçlü mücadele ile dopdoludur.**
Hıristiyan kilisesinin vurduğu bağlardan Avrupa aklının kurtuluşu, Arapların Garb'a naklettikleri kültür faktörüne büyük ölçüde borçlu bulunan Rönesans zamanında mümkün olabilmiştir.
Eski Grek ve onları takip eden Helen kültüründe iyi olan ne vardıysa Araplar onu ilimlerine katmış ve ilk İslâm imparatorluğunun kuruluşunu takip eden asırlarda geliştirip arttırmışlardır. Ben, Arap ve Müslümaların, Helen fikrinin mahsûllerini kabul etmelerinin onlara mutlak olarak fayda verdiğini söylemek istemiyorum; çünkü bu böyle olmamıştır. Helen kültürünün, gerçek mânâsıyla Müslümanların İslâmca ilerlemeleri yolunda meydana getirebildiği bütün engellere rağmen, aynı kültür Araplar vasıtasıyla Avrupa'nın kalkınması yolunda kuvvetli bir faktör olmuştur.
Ortaçağ, Avrupa'nın yapıcı gücünü öldürmüştü: İlimler donmuş, hurâfeler hâkim olmuş, sosyal hayat iptidâî ve tahayyül edemiyeceğimiz kadar kabalaşmış idi. İşte bu sırada, önce Haçlıların Şark'a saldırması ve Garb'taki Müslüman İspanya üniversiteleri vasıtasıyle, sonra da Ceneviz ve Venedik cumhuriyetlerinin yaptığı ticarî münasebetler yoluyla İslâm tesiri dünyaya yayılmaya başladı. Bu nüfûz, Arap medeniyetine karşı kapanmış kapıları çalıyor ve zorluyordu.
Avrupa mütefekkir ve âlimlerinin dehşetle açılmış gözleri önünde yeni bir medeniyet boy gösteriyordu. İşlenmiş, yüksek, hayat dolu ve kaybolmuş, Avrupalılar tarafından tamamen unutulmuş kültür hazinelerine sahip bir medeniyet... Fakat Arapların yaptığı, sadece eski Yunan ilimlerini diriltmekten ibaret değildir. Onlar kendi başlarına yepyeni ve orijinal bir ilim dünyası yarattılar. Yeni araştırma yolları bulup bunları geliştirdiler, sonra da hepsini çeşitli yollarla Garb'a naklettiler. "İçinde yaşadığımız yeni ilim asrı, Hıristiyan Avrupa'da değil, Dimaşk, Bağdad, Kahire ve Kurtuba gibi İslâmî merkezlerde doğdu" dersek mübalâğa etmiş olmayız.
Bu nüfûzun Avrupa'daki tesiri çok büyük olmuştur. İslâm medeniyetine yaklaşmakla Avrupa semasında parlak bir akıl nûru doğdu. Bu nur onu yeni bir hayat ve ilerleme iştiyakı içine soktu.
Avrupa tarihi, İslâm kültürü ile canlı temasın doğurduğu yenilik asrına "yeniden doğuş asrı" (Rönesans) demekle, İslâm medeniyetinin kıymeti hakkında ancak âdil bir itirafta bulunmuştur. Çünkü bu az bir şey değil, Avrupa'nın doğuşu demektir.1
İslâm âleminde kaynayıp coşan yeni cereyanlar Avrupa aydınlarına, Hıristiyan kilisesinin geniş otoritesine karşı yeni bir azimle mücadele etme imkânını verdi. Bu mücadelenin ilk tezahürü, çeşitli Avrupa memleketlerinde takrîben aynı zamanda başlayan reform (dinî ıslâh) hareketleriyle kendini gösterdi. Bunun da gayesi, Hıristiyan düşünce metodunu yeni hayatın gereklerine göre biçimlendirmek ve ayarlamaktı.
Bu hareketler, girdikleri yollarda basîretli ve hikmetli idi. Eğer gerçekten manevî bir başarıya ulaşabilseydi Avrupa'da, ilim ile dînî düşünce arasında tam bir uygunluk meydana getirebilecekti. Fakat Ortaçağ kilisesinin bıraktığı fena sonuçlar, dînî bir reformun düzeltip gideremiyeceği kadar derin izler meydana getirmişti. Çok geçmeden, dünyalık hedefler peşinde koşan milletler arasında siyasî bir çekişme halini alan "reform", bu durumu nasıl ıslâh edebilirdi? Asırlar ve zamanlar geçtikçe Hıristiyan din düşüncesinin manevî otoritesi yavaş yavaş zayıflıyordu. Onsekizinci asırda, Fransa'da "Fransız ihtilâli", diğer memleketlerde de bu ihtilâlin tesiriyle kilisenin otorite ve hâkimiyeti tamamen yok edildi.
Bu sırada bize öyle görünüyor ki, eğer Ortaçağda kilise istibdâdından kurtulmuş yeni bir manevî medeniyet mevcut olsaydı onun için Avrupa'da gelişme sebep ve imkânları bulunacaktı. Onsekizinci asrın sonlarında ve ondokuzuncu asrın başlarında felsefe, edebiyat ve mûsikî sâhalarında, manevî bakımdan Avrupa'nın en iyi ve kuvvetli şahsiyetleri yetişmiştir. Fakat bu yeni din anlayışı pek az kişiyi aşamamıştı. Buna karşılık Avrupa ahâlisinin büyük ekseriyeti, insanın tabiî davranış ve faaliyetleriyle ilgisi bulunmayan dînî inançların esaretinde uzun yıllar geçirdikten sonra doğru bir din görüşüne çarçabuk yol bulamaz durumda idi. Bu yüzden, mezkûr inançları reddettikleri gibi, bunlarla beraber bütün halinde dini de reddettiler.
Bundan sonra büyük teknik asrının
başlaması ve başdöndüren maddî ilerlemenin gürültüsü, insanları yeni menfaatlerin peşine taktı. Bu asrı takip eden büyük dînî boşluğu meydana getirmekte işte bütün bu sebeplerin tesiri vardır. Bu boşluk içinde Garb medeniyeti cidden üzücü bir yol tuttu. Tabiî bunun üzücü oluşu, dini insan hayatının en kuvvetli gerçeği olarak görenler için bahis mevzûudur.
Batı düşüncesi, önceki kilise esaretinden kurtulunca, ondokuz ve yirminci asırlarda hududu çiğneyerek tedrîcen, insan üzerinde rûhî ve manevî otorite namına ne varsa hepsine düşman kesilmeye yöneldi. Bu gizli korku sebebiyle ve rûhî (manevî) otoritenin ikinci defa galebesini dâvet eden kuvvetlerin avdet etmemesi için Avrupa, prensip ve pratik bakımdan dine zıt olan herşeyde öncü ve lider oldu. Avrupa, Roma'ya bağlı mirasına dönmüştü.*
Bir kimse, "Avrupa'ya, bu terakki zirvesine ulaşma imkânını veren, Hıristiyanlıkta gizli olan üstünlük değildir" derse bu ona çok görülemez. Çünkü bu ilerleyiş, aslında aklî kuvvetlerin Avrupa'da kilise prensiplerinin tümüne karşı direnmesi ve mücadelesinin eseridir.
Hıristiyanlıkla bugünkü Avrupa medeniyetinin husûsî alâkalarını derinliğine burada incelemek mümkün değildir. Ben burada iki sebep arzetmek istiyorum. Zannederim bunlar, bu medeniyetin, dine karşı -bütün anlayış ve yollarıyle birlikte- şiddetle cephe almasının en önemli sebepleridir:
Bu sebeplerden birisi Avrupa'nın, insan hayatı ve onun zâtî kıymeti hakkındaki bütün materyalist görüşüyle birlikte Roma medeniyetine vâris olmasıdır.
İkincisi, Hıristiyanlığın dünyayı hakir görmesine ve insandaki meşrû faaliyetlerle tabiî arzuları öldürmesine karşı insan ruhunun isyan ve ihtilâlidir.
Bu isyan tam mânâsiyle zafere ermişti. Öyle ki Hıristiyan mezhebleriyle çeşitli kiliseleri, yavaş yavaş kendi inançlarıyle, Avrupa'da değişen düşünce şekli ve sosyal durum arasında, yumuşama ve anlaşma zemini kurmaya mecbur etti.*
Böylece Hıristiyanlık, dinin ilk vazifesinin gerektirdiği şekilde, kendine bağlı olanların sosyal hayatlarına tesir edip onları değiştirecek yerde, halk örfünün kararı karşısında sustu ve bizzat siyasî plânların örtüsü oldu. Bugün (Avrupa'da) ekseriyete göre Hıristiyanlığın ancak şeklî (formel) bir mânâsı vardır. Nitekim Roma tanrılarının da durumu bu idi. Onların, sosyal bünye üzerinde herhangi bir gerçek nüfuz ve tesirlerinin olmasına müsâmaha edilmez, zaten bu da onlardan beklenemezdi.
Şüphesiz Avrupa'da, dînî bir üslûpla duyan ve düşünen, medeniyetleriyle dinlerini uzlaştırmak için olanca güçlerini sarfedegelen pek az kimse bulunur. Fakat bunlar ancak müstesna bir grup teşkil ederler.
Demokrat, faşist, kapitalist, bolşevik, sanatkâr, mütefekkir ne olursa olsun sıradan Avrupalının muayyen bir tek dini vardır, o da maddî (materyalist) yükselme ve refâha tapınmak. Bunun mânâsı, hayatta, bizzat hayatı yavaş yavaş daha kolay bir hale getirmekten başka bir hedef olmadığına yahut -daha yaygın ifadesiyle- hayatın gayesinin, tabiatın zulmünden kurtulmak olduğuna inanmaktır. Bu dinin mabed ve tapınakları büyük fabrikalardır, sinemalar, kimya lâboratuarları, dans salonları, elektrik santralleridir. Bu dinin kâhinleri (din adamları) ise bankerler, altın babaları, mühendisler, sinema yıldızları, san'at öncüleri ve feza kahramanlarıdır. Bu durumda kaçınılmaz sonuç, kuvvet ve refaha erebilmek için durmadan çırpınmaktır. Bu ise silâhlarla donanmış, karşılıklı menfaatleri çarpışınca birbirini yiyip bitirmeye azimli düşman gruplar meydana getirir. Kültür bakımından bunun sonucu da, ahlâk felsefesi yalnız pratik fayda temeline oturmuş, kendilerince hayır ve şerri birbirinden ayıran en yüksek fark ve ölçüsü "maddî ilerleme" olarak kabul edilmiş bir beşer nev'i ortaya koymaktır.
Garb sosyal hayatının tâbi olduğu köklü değişme içinde menfaat üzerine kurulmuş bulunan yeni ahlâk felsefesinin tedrîcen daha çok ortaya çıktığını görüyoruz. Teknik ve millî güç, millî duygu gibi toplumun doğrudan doğruya maddî refahı ile ilgili bulunan faziletler övgü konusu olmakta, gerçek kıymetlerinin üstünde bir kıymetle karşılanmakta iken; iffet, ana baba sevgisi... gibi, bugüne kadar sırf ahlâkî değerlerinden dolayı üstün telâkki edilen faziletler, cemiyete gözle görülür maddî bir fayda temin etmedikleri gerekçesiyle kıymetini kaybetmektedir.
Cemâat ve soyların seyir bakımından âilenin sağlam temel ve bağları üzerinde titizlikle durulan asır, modern Garb'da daha geniş sınırlı bir cemiyetçilik görüşü asrı ile yer değiştirmiştir. Temeli sun'î ve otomatik olan bir cemiyete -zira Avrupa cemiyeti sür'atle sırf otomatik bir temel üzerine kurulmaktadır- oğlun babasına karşı davranışının büyük bir "sosyal" kıymeti yoktur. Yeter ki her ferd, cemiyetin kendi ferdlerine yüklediği umumî liyakat esaslarına riâyet etsin! Bu sebeple Avrupalı baba, her gün oğlu üzerindeki hâkimiyetinden biraz kaybetmekte, oğul da babasına karşı duyduğu saygıdan uzaklaşmaktadır. Böylece ikisinin karşılıklı münasebet ve bağları gevşemiş yahut "pratik gaye bakımından" yok olmuştur. Bunun sebebi, makine gibi otomatikleşmiş bir cemiyet düşüncesinin, ferdlerin birbirine karşı olan imtiyazlarını kaldırmaya meyletmişdir. Mantıkî bakımdan bu görüşün gelişeceğini gözönüne alırsak zamanla aile bağından ileri gelen imtiyazların da böylece kalkacağı ve gitgide baba-oğul arası, eski bağ ve münasebetlerin unutulacağı tabiîdir.
"Eski cinsel edep ve kâideler" adını verdikleri şeylerin çöküşü de aynı seyri takip etmektedir. İffet, temiz etekli oluş ve kıskançlık zamanla Avrupa'da, geçmişe ait bir hikâye halini almaktadır. Çünkü bunlar, sırf ahlâk yönünden ele alınmaktadır. Ahlâkî değerlerin ise (onlara göre) milletin maddî refahında doğrudan doğruya elle tutulur bir tesiri yoktur!
Böylece görüyoruz ki dinin desteklediği eski ahlâkî faziletler (İslâmî muhitlerde) yerini, insan bedeni için sınırsız bir ferdî hürriyet tanıyan ve buna davet eden Garp medeniyetlerinin faziletlerine (!) bırakmaktadır. Nefse hâkim olmak ve cinsî alâkaları kontrol etmek sür'atle önemini kaybetmiştir. Gelecekte mümkün olan bütün alâkalar -en iyi bir şekilde- ancak, insan topluluklarını ve tenâsül hayatını incelemek suretiyle elde edilecek kıymetlerden meydana gelecektir.
Burada şunu da hatırlamak yerinde ve faydalı olacaktır: Çocukların ebeveyn ile ve iki cinsin kendi aralarındaki alâka ve münasebetlerinin geçirmekte olduğu değişiklik, temeli bakımından Garb dünyasından farklı bir kültürel gelişme temsil ve takip etmiyen Sovyet Rusya'da, beklenen son hadde ulaşmıştır. Bazılarının zannı hilâfına bize öyle geliyor ki, bu komünist deneme, modern Garb'ın meyillerini gerçekleştirme hususunda fena bir başlayış ve ileri gidişten başka bir şey değildir. Nasıl bu meyiller din dışı ise, son hedefleri de elbet din dışı olacaktır.
Kapitalist Garb ile Komünist Rusya arasındaki şiddetli düşmanlık, aslında ve son hedeflerine yönelişlerinde birbirine paralel olan bu iki hareketin, yalnız "gidiş"teki farklarına ait ve râci olur. İç benzeyişleri şüphesiz gelecekte yavaş yavaş belli olacaktır. Fakat şimdiden de görünmektedir ki, gerek Garb kapitalizminde, gerekse komünizmde temel meyil şudur: "Cemiyet" adını verdikleri otomatik (makineleşmiş) bir bütünün maddî ihtiyaçları namına insanı, ahlâkî faziletlerinden ve manevî şahsiyetinden uzaklaştırmak. Burada insan, cemiyet dişlisinin ancak bir dişidir; hareket ve şahsiyeti ona bağlıdır.
Mümkün olan tek netice şudur ki, bu çeşitten bir medeniyet, dînî kıymetler üzerinde duran bir kültür için öldürücü zehirdir.
"İslâm'daki hayat ve düşünce sistemini Batı medeniyetinin gerektirdiği gibi şekillendirebilir miyiz?" şeklindeki haklı sorumuzun cevabı menfî olacaktır.
İslâm'ın hedef ve gayelerinin ilki ve en önemlisi manevî yükseliştir. Böylece ahlâkî kıymetler İslâm'da, sırf menfaat ölçüsüyle tesbit edilen kıymetlere galebe çalar. Halbuki modern Garb medeniyetinde durum tamamen bunun aksinedir. Burada maddî fayda ile ilgili kıymetler, insan faaliyetlerinin her yönüne hâkim olmaktadır. Ahlâka gelince o, hayatın karanlık bir köşesine atılmakta, toplum üzerinde herhangi bir tesiri haiz olmaksızın kendisine sırf nazarî plânda varlık tanınmaktadır. Böyle durumlarda bizzat varlık bile bir dış görünüşten ibarettir.
Muâsır Avrupa düşünürlerinin ileri gelenleri, Garb medeniyetindeki sosyal gidiş ve cereyanları incelerken mutlak ahlâka temas etmekten kaçınmalarında, kendilerine göre bu bakımdan mazur görünüyorlar. Onlar kadar derin olmayan düşünürler (yani ahlâkî görüşlerinde onlar kadar vuzuh sahibi olmayanlar) yanında mutlak ahlâk düşüncesi mahsus (duyu ile bilinen) bir şeyi temsil etmiyen matematik rakamlar (karekökleri) gibi sağır birer düşünce unsuru olarak kalmakta devam eder. Fakat bunlara (ahlâk unsurlarına) herhalde hayaldeki boşlukları doldurmak için rağbet edilmektedir. Bu boşlukları ise insan aklının kuruluş esasları gerektirmektedir.
Böyle istikrarsız bir ahlâk, şüphesizdir ki dinî düşünüş ve yaşayışla uyuşamaz. Bu sebeple de modern Garb medeniyetinin esasları İslâm dinine uygun gelmemektedir. Fakat bu durum, Müslümanların Garb'dan müsbet ve tecrübî ilimlerle bunların bazı faktörlerini almalarına engel olmamalıdır. Ancak, kültürel münasebetler buradan başlamalı ve başka konulara taşmadan yine burada bitmelidir. Müslümanların daha ileri gitmeleri -veya başka bir deyişle- Garb medeniyetini ruhuyle, hayat tarzı ve sosyal nizamıyle taklit etmeleri mümkün değildir. Ne zaman ilâhî bir devlet ve amelî bir din olarak İslâm'a öldürücü bir darbe vurulacaksa, bu taklit o zaman mümkün olabilir; aksi halde olamaz.



* Sözün özü: Avrupa medeniyeti, putperest Roma medeniyetinin temeli üzerinde durmaktadır. O, üstün gelen siyâsî faktörlerle Hıristiyanlığın yalnız dış yüzünün sıvasını atmıştır. Sonra, Garb medeniyeti bugün hâlâ materyalist ve putperesttir, kuvvetten başkasına inanmaz. Bu sebeple, onunla İslâm arasında büyük bir ayrılık görmekteyiz. O İslâm ki, ruh, ahlâk ve ideâl üzerine kurulmuş, bunlar da onda kâhir ve gerçek bir metânet yaratmıştır. İngiltere'nin ilk başbakanı ve imparatorluğun Şark hâkimiyetinin rükünlerinden biri bulunan Gladston, "Bu Kur'ân var oldukça Avrupa Şark'a hâkim olamıyacak ve kendisi de rahat edemiyecektir" derken şüphesiz bu gerçeği keşfetmiş bulunuyordu (Arapçaya çevirenin notu.)
** Ortaçağda Roma kilisesi yalnız insanlığın alnında bir utanç yaftası olan "Haçlı seferlerine" uygun zemini hazırlamakla kalmamış, aynı zamanda o sırada Endülüs'ten nurlarını saçan ilim ve sanatlara karşı amansız bir savaş ilân etmişti.
1. Ortaçağda Arapların Endülüs'te kendilerini ilim ve san'ata vermeleri, askerî yönü ihmal etmelerine sebep oldu. Bu durum kiliseye, Avrupalıları Araplar aleyhine birleştirme cesaretini verdi. Bu da, Endülüs'ü kaybetme sebeplerinden birisi olmuştur.
* Bu arada Roma mirasına yeni bir unsur daha ilâve edilmiş, Avrupalılar maddeye tapmaya başlamıştı. Tıpkı, Hz. Mûsâ'nın gaybubetinde İsrâiloğullarının, Hârun (Tevrât bunu Hârun yaptı diye gösterir. Bkz: Hurûc, Bâb: 33. Kur'ân-ı Kerîm'e göre ise buzağıyla yapan "Sâmirî" adında birisidir. Bkz: Tâhâ Sûresi: 85-88) tarafından yapılan, kadınlarının zinetlerinden dökülmüş buzağıya taptıkları gibi. Böylece madde ve servet Batı'da, kendisine tapılan -Allah'tan başka- bir mabud haline geldi. Avrupa'nın başşehirlerinde pazarlar ve Londra'da Ragnet Street, New York'ta Wall Street gibi yerler kuruldu. Sonra bu yeni tanrının kâhinleri insanları her vesîle ile sömürmeye, kendi çelik kasalarında biriktirmek için yeryüzü milletlerinin az olan paracıklarını toplayıp bir araya getirmeye başladılar. Maddeye karşı açlıkları arttıkça, milletler arasında harbler çıkarmaya ve onlara silâh satmaya başladılar. Ölen, katledilen insanların, toprak ve şehirleri harap olanların, aç, susuz, çıplak ve cahil kalanların durumu onları ilgilendirmiyordu. Dünya üzerindeki siyasî ve askerî nüfuzlarını arttırmak, bu nüfuzu da yeni milyarlık servetler uğrunda hizmete koymak için kasalarına para toplandığı müddetçe, mezkûr olay ve faciaların onlarca önemi yoktu. (A.ç.n.)
* Hıristiyanlık kendisini tehdit eden tehlikeyi hissedince, bazı merasimlerinden vazgeçmeyi ve bir takım prensiplerini yumuşatmayı, herşeyi kaybetmeye tercih etti. (A.ç.n.)

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler