www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Hz. Ömer (H.Ö. 40-H.S. 23/584-644):
Ebû-Hafs Ömer b. el-Hattâb el-Kuraşî, el-Adevî. Hulefâ-i râşidîn'in ikincisi, "Emîru'l-mü'minîn" lâkabının ilk sahibi, adâlet ve cesâret timsâli, büyük sahâbî. Câhiliye devrinde Kureyş'in ileri gelenlerinden idi, kendisini diğer kabilelere elçi olarak gönderirlerdi. Kureyş'i temsil eder, gerektiğinde onları tehdit ve ikaz da ederdi. Rasûlullah (s.a.) Ebû-Cehil ile Ömer'i kastederek "Ya Rabbi, İslâm'ı bu ikisinden biri ile güçlendir" diye duâ ederdi, bu duânın bereketi ile Hz. Ömer, hicretten beş yıl önce müslüman oldu. İbn Mes'ûd'un ifade ettiği üzere, Hz. Ömer müslüman oluncaya kadar müslümanlar, Kâbe'nin yanında namaz kılamazlardı, bundan sonra ortaya çıktılar ve orada namazlarını kılar oldular. İslâm'a hizmetin gerektirdiği meşgale dışında Sûriye-Hicaz arasında dış ticaret ile meşgul olurdu. Hz. Ebû-Bekir vefat edince, onun tavsiyesi ile müslümanlar kendisini halîfe seçtiler ve bey'at ettiler. Halîfe bulunduğu müddet içinde Sûriye ve Irak'ın fethi tamamlandı, ayrıca Kudüs, Medâin, Mısır, Cezîre fethedildi. Ondan önce Araplar, bazı önemli olayları kullanarak tarih belirlemeye çalışırlardı, ilk olarak onun zamanında hicrî tarihe göre takvim başlatıldı. Basra ve Kûfe şehirleri, beytülmal, dîvan onun zamanında kuruldu. Kendisi bizzat sokaklarda ve pazar yerinde dolaşır, âsâyiş ile meşgul olur ve anlaşmazlıkları hükme bağlardı. İslâm tarihinin ilk hâkimi (kadısı) idi. Ona bu görevi, Hz. Ebû-Bekir halîfe iken vermişti.
Hz. Ömer'in karakterini ve manevî gücünü göstermesi bakımından şu hadîs önemlidir: Rasûlullah'ın (s.a.) yanında Kureyş kadınlarından bir gurup vardı, O'nunla konuşuyorlar ve daha fazla hak isteyerek seslerini, O'nun sesinden fazla çıkarıyorlardı. Bu sırada Hz. Ömer geldi ve Rasûlullah'ın huzuruna girmek için izin istedi, bunu duyan kadınlar hemen kalkarak örtülerini büründüler, Rasûlullah izin verdi, Hz. Ömer içeri girdi, bu sırada Rasûlullah gülüyordu. Hz. Ömer "Allah, gülmeni eksik etmesin Yâ Rasûlullah!" diye sebebini merak ettiğini ima etti, Rasûlullah (s.a.): "Yanımda olup, senin sesini işitince hemen örtülerini bürünen kadınların bu hali tuhafıma gitti" buyurdular. Hz. Ömer, Peygamberimize "Siz, çekinmelerine daha lâyıksınız" dedi, kadınlara da "Ey kendilerinin düşmanı kadınlar! Rasûlullah (s.a.)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz!" diye çıkıştı. Kadınlar: "Evet sen daha katı ve kabasın" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah, Hz. Ömer'e dönerek "Evet, ey Hattâboğlu! Allah'a yemin ederim ki şeytan, hiçbir zaman senin bir yola girdiğini görmez ki, hemen yolunu değiştirip kendisi başka bir yola girmesin!" buyurdu.(43)
Ebû-Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Sizden önceki milletlerde muhaddesler (Allah'ın, doğru bilgiyi kalbine koyduğu, kendisine ilham ettiği kimseler) vardı; eğer ümmetimde böyle bir kimse varsa bu, Ömer'dir."(44)
Bu özelliğinden olmalıdır ki Rasûlullah'ın ve ashâbının ictihada dayalı birçok hükümlerine Hz. Ömer itiraz etmiş, kendisi bu konularda farklı görüş ileri sürmüş ve vahiy Hz. Ömer'i tasdik etmiştir.(45)
"İşte güçlü olmak, bugünün işini yarına bırakmamaktır." "Emanet, için dıştan farklı olmamasıdır", "Allah'tan korkun (O'nun haklarına saygı gösterin), bilin ki takvâ, sakınmakla olur, sakınanı da Allah korur." sözleri ona aittir.
Bir ateşperestin hançeri ile şehid olduğunda seksen altı bin dirhem borcu vardı, oğluna, evini satarak bu borcu ödemesini vasıyet etti, o da, babasının evini satarak borcunu ödedi.

İctihad ve tasarruflarından örnekler:
Rasûl-i Ekrem (s.a.) rüyasında kana kana süt içmiş, sonra süt kabını -içmesi için- Hz. Ömer'e vermişti. Bu rüyayı nasıl yorumladığı kendilerine sorulunca "süt, ilimdir" buyurmuşlardı.(46) Allah Teâlâ'nın, sevgili Rasûlü aracılığı ile Hz. Ömer'e sunduğu ilim, onun ictihad ve tasarruflarında kendini göstermiş, bunlar, asırlar boyu ilim ve idare adamlarına örnek olmuştur:
Süyûtî, Hz. Ömer'in öncülük ettiği (ilk olarak O'nun gerçekleştirdiği) tasarruflarını şöyle sıralamaktadır: Mescidin genişletilmesi, beytülmalın kurulması teravih namazının cemâatle kıldırılması, alkollü içki içenlerin -seksen sopa vurularak- cezalandırılması, müt'a nikâhının resmen yasaklanması, divanın kurulması (halkın, belli bir sisteme göre defterlere yazılarak ganimetten alacaklarının belirlenmesi ve dağıtımı işini yürüten dairenin kurulması), toprağın ölçülmesi, kıtlık sebebiyle dışardan deniz yoluyla yiyecek getirtilmesi, vakıf tesisi, miras hukukunda "avl" kaidesinin uygulanması (payları küçülterek bütün hak sahiplerinin pay almasının sağlanması), at varlığından zekât alınması...(47) Süyûtî'nin bu listesine şunları da eklemek mümkündür: Irak topraklarının gâzilere dağıtılmayıp eski sahiplerinin ellerinde bırakılması ve gelirinden bütün müslümanların faydalanmalarının sağlanması, bir kıtlık yılında hırsızlık cezasının uygulanmaması, bir temizlik müddeti içinde veya bir mecliste, birden fazla boşamanın geçerli sayılması, iskân politikası (yeni şehirler kurularak arapların buralara yerleştirilmesi, yahûdi ve hristiyanların yerlerinin değiştirilmesi...), tayin edilen büyük memurlardan mal beyanının istenmesi ve görevleri sona erince mal varlıklarının kontrol edilmesi, fazla bulunan malın devlet adına alınması, halîfe seçiminde şûrânın devreye sokulması ve meşveret usûlünün vazedilmesi, cizye ve gümrük vergilerinin konması...
Bu örneklerin bazılarını açmakta fayda vardır:
Hz. Ebu Bekir gibi Hz. Ömer de, ilgili âyetin âmir hükmünü yerine getirerek işlerini meşveret (danışma) ile yürütmüş, bunun için Medîne'de daima bir heyet bulundurmuş, bunların Medîne'den ayrılmalarına -zaruret bulunmadıkça- izin vermemiştir. O devirde bu heyetin belirlenmesi biraz da tabîî olmuştur; imanı, ilmi, ahlâkı, İslâm'daki kıdemi ve hizmeti bakımından mesafe almış, başkalarından daha ileri bir seviyeye gelmiş kişiler halkın itimadını kazanmış olduklarından, şûrânın da tabîî üyeleri haline gelmişlerdir. Hz. Ömer'in danışmanlarla pekiştirdiği ve uyguladığı önemli ictihadlarından biri yeni fethedilen toprakların statüsü ile ilgilidir. Sûriye'den sonra Irak toprakları da fethedilince Hz. Ömer, bu toprakların, menkul ganimetler gibi savaşa katılanlar arasında paylaştırılmamasını, eski sahiplerinin ellerinde bırakılmasını ve bu toprakların gelirlerinden vergi (harâc) alınmasını, alınan harâcın, mevcut ve gelecek bütün müslümanların menfaatleri için sarfedilmesini uygun gördü. Ancak bu kanâatini açtığı zaman sert tepkilerle, itirazlarla karşılaştı. Bilâl b. Ebî-Rabâh, Abdurrahmân b. Avf gibi sahâbîler, halîfenin buna hakkı olmadığını, beşte biri alındıktan sonra geri kalan toprakların, taşınır ganîmetler gibi gazilere dağıtılması gerektiğini, bunun Kur'ân emri olduğunu (Enfâl: 8/41) ileri sürüyorlardı. Halîfe ise "Fethedilen topraklar gazilere dağıtılırsa yetimlerin, dulların, fakirlerin hali nice olur, sınırları ve bu toprakları kim korur?" diyordu. Meseleyi ashâbın ileri gelenleri ile istişare etti; Hz. Alî, Osman, Talha ve İbn Ömer gibi ashâb onu desteklediler. Sonra Ensâr arasından seçtiği on büyük ile istişare etti ve onların da tasviplerini aldı. Bütün bunlardan sonra kararını vererek ictihadını uygulama safhasına koydu. Böylece İslâm tarihinde yeni bir toprak rejimi, yeni bir vergi, yeni bir sosyal adâlet vâsıtası ortaya çıkıyor, ileride "askerî ıktâ", "mîrî arâzî" vb. isimlerle devreye girecek olan toprak rejimlerinin de temeli atılmış oluyordu.(48) Hz. Ömer'in bu ictihadını fey (Haşr: 59/6, 7) ve enfâl (Enfâl: 8/1) âyetlerine dayandırdığını ileri sürenler olmuştur. Kanâatimize göre lâfzî yorum kaideleri müctehidi bu sonuca götüremez; çünkü ganîmet âyeti (Enfâl: 8/41), düşmandan alınan malların -beşte birinin devletçe alınıp özel yerlerine sarfedileceğini, geri kalanların ise gazilere ait bulunduğunu ifade etmektedir. Dağıtmanın taşınır mallara, devlet adına vakfetmenin taşınmazlara ait olduğuna ait naklî bir delil de yoktur. Bu sebeple Hz. Ömer gâî yorum ile (Şâri'in maksadını göz önüne alarak) bu sonuca varmıştır: Aslında bütün mallar ve bu arada ganimet Allah'a aittir. O'nun mülküdür, bunun bir kısmının savaşanlara dağıtılması teşvik maksadına, bu da dinin ve ülkenin korunması gayesine yöneliktir. Bu teşvik kayıtsız şartsız uygulandığında asıl maksada aykırı düşecek ve gerek toplumun ve gerekse ülkenin zararına olacaksa uygulamayı maksada göre ayarlamak gerekir... Hz. Ömer'in, kendisine itiraz edenlere karşı âyet okumayıp, "yetimler, dullar, fakirler ne olacak, sınırları ve malları kim koruyacak" demesi de bu kanâatimize delil teşkil etmektedir.
Hz. Ömer yalnızca danışma yapmak, işleri danışma esasına göre yürütmekle kalmamış, aynı zamanda danışma meclisinin kuruluşu ve işleyişi ile ilgili kaideler de koymuştur. Yaralanıp vefat edeceği anlaşılınca kendisinden, bir halîfe namzedi göstermesi (istihlâf yapması) istenmişti. "Bu iş için, Allah Rasûlü'nün kendilerinden hoşnut olarak gözlerini kapadığı şu altı kişiden daha lâyıkı yoktur" dedi ve "Hz. Alî, Osmân, Talha, Zübeyr, Abdurrahmân b. Avf ve Sa'd b. Ebî Vakkâs"ın isimlerini saydı; "bunların hangisi seçilirse benden sonra halîfe odur" dedi. Kendi oğlu Abdullah'ı da, seçilmemek şartıyle onlara müşavir olarak tayin etti. İslâm tarihinde "şûrâ üyeleri: ashâbu'ş-şûra" diye anılan bu altı kişiye de şu talimatı verdi: Aranızda danışma yapın ve halîfe namzedini tayin edin. Eğer altı kişi, ikişerli üç gurup halinde ihtilâf ederlerse yeniden şûraya başvurun. Dört kişi bir tarafta, iki kişi bir tarafta olursa çoğunluğun reyini kabul edin. Şûrâ üçer kişilik iki gurup halinde ihtilâf ederlerse, başkan Abdurrahman b. Avf'ın bulunduğu tarafın reyini kabul edin ve uygulayın... Ayrıca Ebû-Talha'yı çağırtarak "yanına elli kişilik bir güç almasını, şûrânın güvenlik içinde çalışmasını ve üç gün içinde işlerini bitirmelerini sağlamasını" istedi. Bilindiği üzere Hz. Ömer tarafından kurulan bu ilk "başkan namzedi tesbit şûrası" danışma sonunda Hz. Osman üzerinde karar kılmışlar ve kendilerinden başlamak suretiyle ümmet ona bey'at etmiştir.(49)
Hz. Ömer zamanında fetihler çoğalmış ve devletin geliri de önemli ölçüde artmıştı. Daha önceleri gelirler, devletin hissesi çıkarıldıktan sonra dağıtılırdı; devletin hissesi de, Kur'ân-ı Kerîm'in talimâtına göre -Rasûlullah ailesine, muhtaç yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve ordunun ihtiyacına- sarfedilir, geriye bir şey bırakılmazdı (beytülmal da yoktu). Hz. Ömer çeşitli kaynaklardan elde edilen gelirlerin sarfı zaman alacağı ve bunları bir müddet elde tutmak gerektiği için beytülmalı (devlet hazînesini) kurdu. Dağıtılması gereken malın tesbiti, dağıtılacak kişilerin ve hisselerinin hesaplanması vb. işler bir teşkilâtın kurulmasını zaruri kılıyordu. Halîfe bu konuyu istişâre etti. İşleri olduğu gibi bırakmasını ileri sürenlere karşı, Sûriye ve İran'da gördüklerinden bahseden ve onların yaptığı gibi gelir ve gideri, hak sahiplerini, askeri yazıp tesbit edecek, gerekli kontrolleri yapacak bir kurumun meydana getirilmesini teklif edenlerin görüşlerini kabul etti ve "dîvân" adıyle bunu gerçekleştirdi.(50)
Hz. Ömer'in, devletin fonksiyonu, insan hakları ve hürriyetleri, insanların eşitliği, sosyal adâlet ve dayanışma konularındaki şu sözleri, düşünce ve tasarrufları günümüzde dahi çok ileri bir seviyeyi temsil etmektedir:
Dağıtılacak mal gelmişti, Hz. Ömer kalabalığın hücumuna uğrayan malın dağıtımına bizzat nezaret ediyordu, geriden Sa'd b. Ebî-Vakkas geldi (İslâm'dan önce ve sonra büyük itibar sahibi, ileri gelen kişilerden biri olarak) halkı yardı ve Hz. Ömer'e ulaştı, Halîfe kırbacı ile onu geri iteledi ve şöyle dedi: "Sen Allah'ın yeryüzündeki otoritesinden çekinmeksizin ilerleyip geldiğin için sana, Allah'ın otoritesinin senden çekinmeyeceğini göstermek istedim."
Dîvanı kurup askerleri ve hak sahiplerini yazdırmaya başlayınca kendi kabilesinden bir gurup gelerek "Sen halîfesin, kendini ve kabileni, Hz. Peygamber'den hemen sonraki sıraya yazdırman gerekir" dediler. Hz. Ömer Onlara şu cevabı verdi: "Beni manen iflâs ettirmek için sırtımdan geçinmek mi istiyorsunuz?.. Araplar, Rasûlullah (s.a.) sebebiyle (O'nun sâyesinde) şeref kazanmışlardır. Ona soy bakımından ne kadar yakın olursak olalım, Allah'a yemin ederim ki, diğer milletler iyi amel (iş, ibâdet, davranış) ile gelir de biz amelsiz gelirsek, kıyamet gününde onlar, Hz. Peygamber'e bizden yakın olacaklardır. Kişi soya (kan bağına) bakmaz, Allah'ın rızası için amel eder; amelinin geride bıraktığı kimseyi, soyu sopu ileri götüremez."
Birisi, Hz. Ömer'e "Sen yiyecek, giyecek ve binecek şeylerin en iyisine lâyıksın" demişti, ona şu cevabı verdi: "Benimle halkın misali, birlikte yola çıkan bir guruptur; bunlar yiyeceklerini toplayıp içlerinden birine teslim etseler ve yiyecek işini sen idare et deseler, bu kişi, kendisi için, diğerlerinden farklı şeyler ayırabilir mi?" Muhâtabı "Hayır Ey Mü'minlerin Emîri!" dedi ve Hz. Ömer devam etti: "İşte biz de onlar gibiyiz. Ben memurlarımı sizi dövsünler, namus ve şerefinize dil uzatsınlar, haksız yere malınızı alsınlar diye tayin etmedim; onları tayin edip size gönderdim ki, Allah'ın Kitâbını ve Peygamberimizin sünnetini size öğretsinler. Her kime memuru haksızlık ederse, hakkını alabilmem için -izin almadan- doğrudan bana başvursun." Amr b. Âs sordu: "Bir vâlî, halktan birini tedib etse (âsayiş vb. için re'sen cezalandırsa) ona kısas uygular mısınız yâ Emîre'l-mü'minin?" Halîfe cevap verdi: "Rasûlullah kendini bile kısasen cezalandırmaya teşebbüs eder de ben vâlîye kısas uygulamaz olur muyum?"
Hz. Ömer aynı talîmatı, her hac mevsiminde toplantıya çağırdığı bürokratlarına şöyle tekrarlardı: "Ey insanlar! Ben memurlarımı sizi dövsünler, mallarınızı ellerinizden alsınlar diye göndermedim; onları, aranızda düzen ve âsâyişi sağlamaları ve hakkınızı size paylaştırmaları için gönderdim..."
Şu levhalık sözler de Hz. Ömer'e aittir:
"Benim herhangi bir memurum birisine haksızlık eder de ben bunu öğrendiğim halde düzeltmezsem, haksızlığı ben yapmış olurum."
"Fırat kıyısında bir deve zâyi olup ölse, Allah'ın bunu benden sormasından korkarım."
Büyük Halîfe, vefatından dört gün önce şunları söylemişti: "Allah sağlık verirse -yapacağım düzenleme ve uygulamalar sonunda- Irak'ın dullarını, benden sonra hiçbir kimseye muhtaç olmayacak duruma getireceğim."(51)
Adâletin tevzîi için ilk defa kadı (hâkim) tayin edip gönderme tasarrufu da Hz. Ömer'e aittir. Bu arada Ebû-Mûsâ el-Eş'arî'yi de Basra'ya kadı olarak göndermişti, ona yazdığı bir mektup,(52) İslâm kazâ müessesesi ve muhâkeme usûlünün prensiplerini, çerçeve halinde ifade etmektedir; tasarruflarının son örneğini işte o çerçeve teşkil edecektir:
"Şüphesiz kazâ (adâletin tevzîi) kesin bir farz (ödev) ve uygulanmış, uyulmuş bir sünnettir. Sana bir dâva getirildiği ve iddiâ açıklandığı zaman dinle ve anla, durum ortaya çıkınca hükmet ve hükmü icra eyle; çünkü icra ve infâz edilmedikçe hakkı açıklamanın bir faydası yoktur. Davranışın, huzurunda verdiğin yer ve adâletin bakımından insanları birbirine eşit tut ki, asâlet sahibi, kendisi için başkasına haksızlık edebileceğini ummasın, zayıf (yoksul, arkasız) olan kişi de, adâletinden ümidini kesmesin. Şâhit ve delil getirmek dâvacıya, yemin ise dâvalıya ait (bir yükümlülüktür.) Haramı helâl, helâli de haram kılan neviden olmamak üzere müslümanlar arasında sulh (anlaşma) caizdir. Daha önce hükmedip de bugün yeniden düşündüğün (ictihad ettiğin ve doğrusunu bulduğun) zaman, daha önce başka türlü hükmetmiş olman, seni doğruya dönmekten alıkoymasın, çünkü hakkın kıdemi vardır (hak her şeyden öncedir) ve hakka dönmek, bâtılda kalmaktan hayırlıdır. Kitâb ve Sünnet'te hükmü bulunmayan bir mesele gelir de üzerinde tereddüt edersen onu iyice anlamaya çalış, sonra onun emsâli ve benzeri olan hâdiselerin hükmünü araştırıp öğren ve hadiseleri, benzerlerine kıyas ederek hükme bağla. Mahkemede ortaya çıkmamış bir hakkı veya delili olduğunu ileri süren kişiye, ona ulaşabileceği bir süre ver, eğer delilini getirebilirse onun hakkını başkalarından alır, kendisine verirsin, şahit ve delil getiremezse aleyhine hükmetmek senin için helal olur; şüpheyi ortadan kaldıracak ve körlüğü giderecek en iyi usul budur. İffete iftira etmekten mahkûm olmuş, yahut yalancı şahitlik yaptığı sabit olmuş, yahut da -şahitlik edeceği kişi ile kendi arasında- akrabalık, yakınlık bulunan kişiler müstesnâ olmak üzere, müslümanlar, birbirine karşı şahitlik bakımından udûl (dürüst, şahitliğe ehil) kabul edilirler. Allah Teâlâ (iyi niyetle yapılan) yeminleri bağışlamış, delil ve şahitler sâyesinde kişiye yöneltilen haksızlık ve suçlamaları gidermiştir. Dâvanın taraflarına karşı sabırsız davranmaktan, can sıkıntısından, oflayıp poflamaktan sakın; çünkü hakkın, kendine ait yerlere yerleşmesi (muhâkeme sonunda hakkın yerini bulması) sebebiyle Allah kişinin sevabını artırır ve şânını yüceltir. Allah'ın selâmı üzerinize olsun."


43. Buhârî, Menakıb, 6.
44. Buhârî, age, 6.
45. Hz. Ömer'in muvâfekatı diye ifade edilen böyle yirmi küsur örnek vardır; bak. Aynî, Umde, C. II, s. 318; A. Na'îm, Tecrîd Terc., C. II, s. 346. Süyûtî, Târîhu'l-hulefâ, s. 122 vd.
46. Buhârî, Menâkıb, 5.
47. age. s. 136 vd.; Krş. İbn Sa'd, Tabakât, C. III, s. 281-284.
48. Ebû-Yûsüf, K. el-Harâc, s. 24 vd; H. Karaman, İslâmın Işığında..., C. I, s. 138 vd.
49. İbn Sa'd, age., C. III, s. 61, 338; İbn Haldûn, Mukaddime, C. II, s. 612.
50. İbn Sa'd age., C. III, s. 295; İbn Haldûn, age., Kahire, 1401, C. II, s. 676; Süyûtî, age., s. 143.
51. Son kısmın kaynağı: İbn Sa'd, Tabakât, C. III, s. 287, 293, 295, 305, 337.
52. Bu mektûbun, gerçekten Hz. Ömer tarafından yazdırılmış olup olmadığı konusunda farklı görüşler ve iddiâlar vardır. Zâhiriyye mezhebi salikleri -mektup kıyâsa cevaz verdiği için- bunun uydurma olduğunu ileri sürmüşlerdir. Genellikle ulemâ, mektubun Hz. Ömer'e ait olduğunu kabul etmişler, İbn Kayyim gibi bazıları bunu yüzlerce sayfa şerhetmişler ve üzerine hükümler bina etmişlerdir. Bize göre, mektubu bizzat Hz. Ömer yazdırmamış bulunsa dahi o devirde ortaya çıkmış ve uygulamayı aksettiren bir metin söz konusudur ve mektup bu bakımdan da büyük önem arzetmektedir. İddiâlar ve metin için bak. İbn Haldûn, Mukaddime, A. Vâfî neşri, 682. dipnotu.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
Hayrettin Karaman'ın son aylardaki iftiralara cevaplarının listesini üstteki "Son Yazılar" kısmında bulabilirsiniz.
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Twitter Sayfası:

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler