www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


6- Mezhebler:
Sahâbe müctehidleri yukarda sıraladığımız sebeblerle, fıkhî meselelerin bir kısmında ihtilâf etmiş olmakla beraber halk grup grup bunlardan birine bağlanıp diğerini terketmediği için bu devirde -dinî/sosyal kurumlar olarak- mezhepler doğmamıştır.

7- Sahâbe Fukahâsı:
Hz. Ebû-Bekîr (H.Ö. 51-H.S. 13/573-634):
Abdullah b. Ebî-Kuhâfe Osmân et-Teymî, Kureyş kabîlesinden, Mekke'de doğdu, asîl bir âile içinde yetişti, sayılı zenginlerden biri, aynı zamanda Arap soy kütüğü, tarihi ve siyâseti âlimi oldu. Cahiliye devrinin kötülüklerinden ve putperestliğinden nefret eden Ebû-Bekir, Rasûlullah'ın İslâm'a dâvetine tereddütsüz cevap verdi ve "ilk müslüman erkek" olarak tarihe geçti. Kendisinin bunlardan başka önemli özellikleri vardır: Rasûlullah'ın takip sırasında sığındığı mağarada ve hicrette arkadaşıdır. Allah'ın ona bahşettiği temiz fıtrat sebebiyle hiçbir zaman puta tapmamış, şarap içmemiştir. Rasûl-i Ekrem hayatta iken bütün servetini ve hayatını O'na bezletmiş, O'nun tarafından, müslümanlara namaz kıldırmak üzere imam tayin edilmiştir. O'nun vefatından sonra ilk halîfesi olmuş; ilmi, adâleti ve metaneti sayesinde İslâm'ı büyük tehlikelerden kurtarmış, Sevgili Dostu'nun vasıyetini yerine getirmiştir. Özü, sözü doğru (Sıddîk), âdil, merhametli ve cömert idi. Doğru bildiğini yerine getirirken kimsenin kınamasına aldırmazdı. İyi bir hatip, başarılı bir kumandan idi, Rasûlullah (s.a.) onu defalarca askerî birliklerin başına getirmiş, hicrî dokuzuncu yılda da hac emîri tayin etmişti; bu vazifeye getirilen şahsın otorite yanında fıkıh bilgisine de sahip olması gerekir; çünkü hac ibâdeti boyunca halka bunu öğretecek, ayrıca sorulara cevap verecektir.
Hz. Sıddîk hakkında Rasûlullah'ın ve ashâbının öğücü sözleri vardır; bunlar aynı zamanda onun özelliklerine de ışık tutmaktadır:
"Malı ve vücudu ile desteklemesi bakımından en fazla minnet duyduğum kişi Ebû-Bekir'dir. Eğer insanlardan birini dost (halîl) edinseydim Ebû-Bekir'i dost edinirdim (Allah dostluğu, başka bir dostluğa yer bırakmadığı için onu dost edinemiyorum), fakat onunla İslâm'ın getirdiği kardeşlik ve sevgi ilişkimiz vardır. Mescide açılan bütün özel kapılar kapansın, yalnız Ebû-Bekir'in kapısı kalsın."(35)
"İnsanlar Ebû-Bekir ve Ömer'e itâat ederlerse doğru yola ulaşırlar."(36)
Hz. Ömer: "Bizim görüşümüz (reyimiz) sizinkine tâbidir."
Leyl sûresindeki "Temizlenmek üzere malını hayra veren en iyi kul (etqâ) ondan (ateşten) uzak durur." meâlindeki âyetlerin (17-18) Hz. Ebû-Bekir'le ilgili olduğunda müfessirlerin ittifakı vardır. Fahruddîn Râzî, Hucurât sûresindeki "Allah katında en üstününüz, en değerliniz, en müttaki olanınızdır" meâlindeki âyet ile bu âyet arasında ilgi kurarak "Hz. Ebû-Bekir'in, ümmetin en üstün ve değerli insanı olduğu" sonucuna varmıştır.

İctihadından örnekler:
Rasûlullah (s.a.) âhirete intikal edince Hz. Ömer kılıcını çekerek "Kim Muhammed öldü derse boynunu vururum" diye bağırmıştı. Vefat sırasında Medîne dışında bulunan Ebû-Bekir gelince doğru Rasûlullah'ın bulunduğu odaya girdi, mübâret yüzünü açtı, sevgi ve saygı ile öptü ve: "Sana anam babam fedâ olsun! Ölü iken de, diri iken de güzelsin, temizsin. Allah'a yemin ederim ki O, sana iki kere ölüm tattırmayacaktır!" dedi. Hz. Ömer bunu işitince oturdu, Hz. Ebû-Bekir, Allah'a hamdu senâdan sonra şunları söyledi: "Beni dinleyin! Kim Muhammed'e tapıyor idiyse bilsin ki, Muhammed (s.a.) ölmüştür ve kim Allah'a tapıyor idiyse bilinsin ki Allah diridir, asla ölmez."(37) Hz. Ebû-Bekir bu sözlerinden sonra, delil olmak üzere şu âyetleri okumuştu: "Sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir." (Zumer: 39/30; "Muhammed ancak bir elçidir, ondan önce de Allah elçileri gelip geçmiştir, imdi o vefat etse veya öldürülse geriye dönüverecek misiniz. Kim gerisine dönerse bilsin ki, Allah'a hiçbir zarar veremez; Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir." (Âlü-İmrân: 3/144).
Hz. Âişe bu hadîseyi naklettikten sonra şu değerlendirmeyi yapmaktadır: "Bu hitabelerden her ikisiyle de (yani gerek Hz. Ömer'in sözleri ve gerekse Hz. Ebû-Bekir'in sözleri ile) Allah insanları faydalandırmıştır. Hz. Ömer halkı korkutup sindirdi, içlerinde münâfıklar vardı (karışıklık çıkarmak istiyorlardı), bu hitâbe ile Allah onların plânını bozdu, sonra Hz. Ebû-Bekir, onlara doğru yolu gösterdi ve kendilerine düşen görevi bildirdi."
Resûlullah (s.a.) âhirete intikal buyurunca Ensâr, Benû-Sâ'ide yurdunda, Sa'd b. Ubâde'nin çevresinde toplanmışlar, biri ensârdan, biri de muhâcirlerden olmak üzere iki kişinin halîfe olmasına karar vermişlerdi. Hz. Ebû-Bekir, yanında Hz. Ömer ve Ebû-Ubeyde olduğu halde ensârın toplantısına gitti, kısa süren bir tartışmadan sonra onları "yöneticinin (emîrin) muhâcirlerden, yardımcının (vezîrin) de ensârdan olması konusunda iknâ etti ve Hz. Ömer'i aday gösterdi, onun faziletlerinden bahsetti. Hz. Ömer ise "sen bizim büyüğümüz, hayırlımız ve Resûlullah tarafından en çok sevilenimizsin" dedi, elini tutarak Hz. Ebû-Bekir'e bey'at etti, onun arkasından diğerleri de bey'at ettiler ve halîfe seçilmiş oldu.(38)
Burada Hz. Ebû-Bekir'in, bir devlete iki başkan olamıyacağı şeklindeki görüşü, ensâra vezirlik vermek suretiyle müslüman guruplar arasında olabilecek sürtüşmeyi en uygun bir şekilde ortadan kaldırması, seçimin aday tesbiti ve hür irade ile olması konusundaki davranışı, gerçek İslâm cumhuriyetinin temellerini atan ictihad örnekleridir.
Hâtemu'l-enbiyâ'nın nereye defnedileceği ve namazının nasıl kılınacağı konusunda ihtilâf çıkmıştı. Hz. Ebû-Bekir: "Rasûlullah'ın (s.a.), vefat eden her peygamber, vefat edildiği yere defnedilir, buyurduğunu işittim, vefat ettiği odaya defnedelim." demesi üzerine bunu kabul ettiler. Namaz konusunda da, "müslümanlar gurup gurup odaya girip namazını kılsınlar." formülünü ileri sürdü, bunu da aynen uyguladılar.(39)
Hz. Fâtıma ile Hz. Abbâs, Hz. Ebû-Bekir'e gelerek Rasûlullah'tan kalan mirası talebettiler. Fedek'teki toprak ile Hayber gelirinden hisselerini istiyorlardı. Ebû-Bekir, "Rasûlullah'ın: "Bizim malımız miras olarak kimseye kalmaz, bizden geride kalan sadakadır, Muhammed ailesi bu maldan ancak ihtiyacını karşılar" buyurduğunu işittim dedi ve ekledi: "Vallahi ben de, Rasûlullah ne demiş, ne yapmışsa onu yaparım, bundan ayrılmam." Bu yüzden Hz. Fâtıma'nın kendisine kırılmasına rağmen Hz. Ebû-Bekir, hadîsin gereğini ve kendi anlayışını uygulamıştır.(40)
Bazı kabileler zekâtı ödemeyeceklerini bildirmişler, bu konuda devlete karşı gelmişlerdi. Halîfe Ebû-Bekir (r.a.) bunların üzerine asker sevketmek isteyince Hz. Ömer karşı çıkarak: "Rasûlullah'ın lâ ilâhe illallah diyenlerle savaşılamayacağı" konusundaki sözlerini nakletti. Ebû-Bekir, "Vallahi namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlara -birini kabul edip diğerini reddedenlere- karşı savaşacağım; Rasûlullah'a verdiklerinden bir keçi yavrusunu (oğlak) bile bana eksik vermek isteyenlerle savaşacağım." dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer düşünmüş ve şöyle demiştir: "Vallahi bu, Allah Teâlâ'nın Ebû-Bekir'in zihnini açarak doğru anlamasını sağladığı bir husustur ve ben de bunun doğru olduğu kanâatine vardım."(41)
Hz. Ömer, Kur'ân-ı Kerîm'den herhangi bir parçanın kaybolmaması için onu, parça parça yazılı olduğu mahzemeden alıp bir araya getirmeyi, Mushaf halinde muhâfaza etmeyi ilk Halîfe'ye teklif etti. Ebû-Bekir, Hz. Peygamber'in bunu yapmadığını göz önüne alarak önce buna karşı çıktı, sonra Rasûlullah'ın Kur'ân-ı Kerîm'i, bu dağınık malzemeye bizzat yaptırdığını, bunun korumaya yönelik bir tedbir olduğunu, toplamanın, Mushaf haline getirmenin de aynı maksada yönelik bir tedbirden ibâret bulunduğunu düşünerek teklifi kabul etti ve uygulattı.
Hz. Ebû-Bekir, hastalığı ağırlaşınca, ashâbın ileri gelenleri ile istişare yapmış, Hz. Ömer hakkında onların müsbet görüşlerini almış, sonra onu, kendi yerine halîfe seçmelerini istediğini bildiren bir yazı yazdırmış ve halka sunmuştu. Halkın da bunu kabul etmeleriyle, kendisinden sonra Hz. Ömer'e bey'at edildi ve önemli bir sarsıntı olmadan başkanlık konusu halledilmiş oldu.(42) Birinci halîfenin bu anlayış ve davranışı, İslâm'ın, serbest seçime dayalı devlet başkanlığı prensibinin güzel bir uygulamasıdır. Hz. Peygamberin, açıkça isim vererek bir namzet göstermemiş olması ictihada dayanmaktadır. Hz. Ebû-Bekir, Rasûlullah'ın terkini (isim vererek namzet göstermemiş olmasını) bağlayıcı bir davranış olarak görmemiş, amme menfaati gerektiriyorsa isim verme, namzet gösterme ve tavsıyede bulunmanın da başkanın görevleri arasında olduğunu düşünmüş ve bunu yapmıştır. Bunu halka arzetmek ve onların hür iradeleri ile kabul veya reddetmelerini istemekle de, kendi tasarrufunun bağlayıcı olmadığını ortaya koymuştur. Bu sebepledir ki kendisinden sonra, danışma meclisine havâle etme vb. yollar da kullanılmıştır.


35. Tirmizî, Menâkıb, 37; Tuhfe, C. X, s. 137 vd.
36. İbn Hanbel, C. V, s. 298.
37. Buhârî, Menâkıbu's-Sahâbe, 5.
38. Buhârî, Menâkıb, 5.
39. İbn Mâce, ma'a's-Sindî, C. I, s. 496; İbn Sa'd, Tabakât, C. II, s. 288, 292.
40. Buhârî, Ferâiz, 3.
41. Buhârî, Zekât, 1.
42. Süyûtî, Târihu'l-Hulefâ, s. 82; İbn Sa'd, Tabakât, C. III, s. 224.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler