www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Birlik, İhtilâf, Tefrika ve Şûra Üzerine

İhtilâf kavramını tanımlayarak "ihtilâf rahmettir" sözünü biraz açar mısınız?
İhtilâf bir konuda farklı görüş ileri sürmektir; yahut bir konuda birbirinden farklı birkaç görüş ve hükmün bulunması hâlidir. Bu hâl caiz olan bir konuda meydana gelmiş ise ve farklı görüş sahipleri, ümmetin birliğini bozacak şekilde taassuba düşmemiş bulunurlarsa yalnızca ihtilâftan bahsedilir, fakat tefrikadan bahsedilemez, yani bu görüş ve fikir ayrılığına tefrika denemez. Görüş ayrılığı, Kitâb ve Sünnet'in açıkça hükmünü ortaya koyduğu, ümmetin üzerinde ittifak ettiği bir sâhada veya konuda ortaya çıkarsa, yahut ictihada açık sâhada ortaya çıktığı hâlde farklı görüşlere meşrûiyet tanımayan bir taassuba düşülmüş olursa "dînin caiz görmediği" tefrika meydana gelmiş olur. İmam Şâfiî bu iki kavramın önemli farkını şu cümleler ile dile getiriyor: "Allah'ın Kitâbında, yahut Peygamberi'nin (s.a.v.) dilinde açık ve kesin delil ile ortaya koyduğu hükümde -bunu bilen kimsenin- ihtilâf etmesi, farklı bir görüş ileri sürmesi caiz değildir. Te'vîle (yoruma) açık olan, yahut kıyas yoluyla ulaşılan bir konuda, yorum veya kıyâsın götürebileceği bir mânâyı ortaya koyarsa, bu kimseye, kesin ve açık nassa karşı görüş ileri sürmüş muâmelesi yapılamaz.. Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de, kesin ve açık olarak ortaya konmuş hükümler üzerinde ihtilâfa düşenleri -yalnızca bunları- kınamıştır."44 Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de örtünmeyi farz kılmış, avret yerlerini açmayı yasaklamıştır; bu konularda farklı görüş ileri sürülemez, farklı hükümlerden bahsedilemez. Kur'ân-ı Kerîm'de faiz açık ve kesin olarak haram kılınmıştır; faizin haram olup olmadığı tartışılamaz, farklı görüş ileri sürülemez...
Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnet kaynağında özellikle ve açıkça hükmü açıklanmamış konulara gelince ictihad (kıyas, istihsan, istıslâh....) devreye girer. Bu konularda farklı görüşler ileri sürmek, farklı ictihadlarda bulunmak caizdir. Böylece ortaya çıkacak olan birden fazla görüş ve hüküm, ümmet için genişliktir, rahmettir; çünkü ülü'l-emir bunlardan herhangi birini tercih ederek kanunlaştırabilir, yani ülü'l-emrin önünde birden fazla seçenek vardır. Fertler de -kendileri müctehid değil iseler- bunlardan biri ile amel ederek kulluk vazifelerini yerine getirmiş olurlar. Sıkıntıya düştüklerinde, ehlinden fetvâ alarak başka görüş ve ictihadları da uygulayabilirler.
Yukarıdaki kâideye Kur'ân-ı Kerîm'den bir örnek vermek gerekirse yine faiz konusunu ele alabiliriz: Birçok âyet faizi, "ribâ" adıyla yasaklamıştır. Ancak hangi maddelerin nasıl mübâdele edildiğinde faizin gerçekleşeceğini detaylarıyla açıklamamıştır. Rasûlullah (s.a.v.) de altı maddenin (buğday, arpa, altın, gümüş, hurma, tuz) adını zikrederek bunların bazı mübâdele şekillerinde faizin gerçekleştiğini anlatmışlardır. Bu altı maddenin dışında kalan maddelerden hangilerinin faizlik madde olduğu konusu ise ictihada bırakılmıştır. İşte bu maddeleri belirlerken ileri sürülecek farklı görüşler ve ictihadlar caizdir, meşrûdur, tefrika değildir.

"Rabbânî metod şudur" gibi çıkışlar ne zaman başladı? Buna niçin ihtiyaç duyuldu?
Rabbânî metoddan maksat "İslâm'a göre hak olan, doğru olan, Şâriin maksadına uygun bulunan" demek ise bunu iki ayrı sâhada gözönüne almak gerekir: a) Uygulamak üzere dîni anlamak için en uygun metod, b) Bilinen dîni uygulamayı önleyen engelleri ortadan kaldırmak için en uygun metod.
Yaşamak ve uygulamak üzere dîni anlamak için en uygun metod Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) ve onun ashâbının ortaya koyduğu metoddur; çünkü bizzat kendileri şöyle buyurmuşlardır: "....Size takvâyı, siyah bir köle bile olsa başkanınıza itâati ve onun sözünü dinlemeyi tavsiye ediyorum; zira benden sonra yaşayanlarınız birçok ihtilâfa şahit olacaktır. Bu durumda size benim yolumu ve doğru yoldan ayrılmayan halîfelerin (temsilcilerimin) yolunu salık veririm, buna sımsıkı sarılın, bundan asla ayrılmayın. Uydurulup dîne sokulan şeylerden uzak durun; çünkü her uydurma bid'attir ve her bid'at sapıklıktır."45 Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hem Kur'ân-ı Kerîm'in en selâhiyetli açıklayıcısı, hem de hadîsleri ile açıklamalar yanında ek bilgiler verici, kanun ve kâide koyucudur. Onun eğitim ve öğretimi ile yetişen ashâb, dîni doğru anlama ve uygulamanın zengin örneklerini vermişler, onları takip eden nesillerde yetişen âlimler (müctehidler) ise bu örneklerin ışığında metodolojinin temellerini atmış ve geliştirmişlerdir. Ashâb, tâbi'ûn ve üçüncü neslin kâideleştirip uyguladıkları bu metod, Sünnet'i temsil ettiği için, bunu benimseyenlere Ehl-i Sünnet denilmiştir. Hem kaynaklar, hem de anlama ve uygulama prensipleri bakımından onların yolunu benimseyenler doğru yoldadırlar, bu yoldan sapanlar ise -iddiâları ne olursa olsun- doğru yoldan sapmış sayılırlar.
Doğru ve uygun metodu bularak ve kullanarak dîni doğru bir şekilde anladıktan ve ortaya çıkan ihtiyaçları, ilk üç nesil çizgisinde yeni çözümlere kavuşturduktan sonra sıra uygulamaya gelecektir. Eğer ortada uygulamayı engelleyen bir durum varsa, en uygun yoldan bu engellerin kaldırılması gerekir. İslâm ümmeti, hem gerçeği öğrenmek, hem de uygulamakla yükümlü kılınmıştır. Uygulamada engel çıkarsa bunları ortadan kaldırmak için de, engellerin özelliklerine göre hikmeti, öğüdü ve en uygun vâsıta ile mücadeleyi emretmiştir.46 Bu en uygun usûl ve vâsıta ilmî araştırmalar, denemeler ve danışmalar ile bulunacaktır; yani bir ictihad konusudur. İslâm'ın genel prensipleri içine giren ve özel bir hükmü ile de çelişmeyen her yol için "Rabbânî" demek mümkündür. İyi niyet ve ehliyet ile bulunmuş, ileri sürülmüş, denenmeye başlanmış yollardan yalnız birisi için, onu uygulayanların "Râbbânî yol sadece bizim yolumuzdur" demeleri ilmî ve dînî dayanaktan yoksun olduğu gibi, aynı zamanda tefrika sebebidir.
Dîni doğru anlama ve yorumlama metodu söz konusu olduğunda müctehidlerin çok sayıda bulunduğu çağlarda "tek doğru benimkidir" şeklinde bir çıkışa rastlamak mümkün değildir. İmam Ebû Hanîfe'nin "Benim bulduğum en güzel hüküm budur, kim daha iyisini bulursa elbette ona uymak gerekir" cümlesi hemen bütün müctehidlerin ortak yaklaşımını ifade etmektedir. Hicrî dördüncü asırdan itibaren gittikçe sertleşen ve katılaşan taklit çağlarında, önce "bizim mezhebimizin bütün hükümleri doğrudur, ama nazarî olarak yanlış olma ihtimali de vardır; diğer mezheblerin bütün hükümleri (bizimkine aykırı olan ictihadları) hatâlıdır, ama teorik olarak doğru olmaları ihtimâli vardır" şeklinde formüle edilen kanâat hâkim olmaya başlamıştır. Taassupla beslenen bu kanâat zaman içinde mezhebler arası fiilî kavgalara kadar tesirini sürdürmüştür. Günümüzde fıkıh mezhebleri sâhasındaki taassup büyük ölçüde giderilmiştir. İslâm düşüncesi ve inancı sâhasına geldiğimiz zaman, Emevîlerden itibaren yabancı kitapların tercüme edilmesi ile İslâm dünyası Yunan düşüncesi ile tanışmış, ortaya tasavvuf, felsefe ve kelâm okulları çıkmıştır. Bunların herbiri, kendilerine mahsus metodun doğruya götüren yegâne metod olduğunu iddiâ etmişler, bazı zamanlarda bu iddiâ sertleşmiş ve karşılıklı olarak birbirlerini tekfir (İslâm'dan çıkmakla itham) noktasına gelmiştir. İbn Rüşd, İbn Haldûn, Şâh Veliyyullah, İmam-ı Râbbânî, Molla Sadra, Sıddık Hasen Han, İkbâl gibi telifçi, uzlaştırıcı, birleştirici zâtların zuhûruna rağmen İslâm düşüncesi sâhasındaki ayrılıkların hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz.
İslâm'ın belli bir coğrafyada uygulanması ve engellerin kaldırılması konusunda en uygun yol ve usûlün ne olduğu konusundaki tartışma daha çok sömürgecilik devrinden sonra ortaya çıkmıştır. Bundan önceki devirlerde yol olarak cihad ve emr bi'l-ma'rûf nehy ani'l-münker vardır. Cihadı devlet, emir ve nehyi ise ulemâ yürütüyordu. İslâm ülkeleri birbiri ardından sömürge yönetiminden kurtulup bağımsızlıklarını elde edince, ülkelerdeki sömürge artıklarını temizlemek ve yeniden İslâmî hayata dönmek için neyin nasıl yapılması problemi ortaya çıktı. Tartışma ve uygulamalardan çıkan sonuca göre yolları şöyle sıralamak mümkündür: Engellere karşı, silâhlı çatışmaya kadar varan fiilî mücadele, partiler demokrasisi içinde siyâsî örgütlenme yoluyla mücadele, siyasete girmeden dâvet, tebliğ ve eğitim yoluyla mücadele. Bu sonuncusunu da bir yandan tarikatler, diğer yandan tarikat dışı gruplar yürütmektedir. Bu sâhadaki çekişme hâlen şiddetini korumakta, bu yollardan birini tutanlar, diğerlerini suçlamakta, tek çıkar yolun kendilerinin yolu olduğunu hararetle savunmaktadırlar. Aynı hedefe yönelik, iyi niyetli, hesaplı ve kitaplı gayretleri meşrû görmek, bu gayret gruplarını kardeş bilmek, ortak noktalarda yardımlaşmak ve dayanışmak şeklinde ifade edebileceğimiz bir ortam henüz hiçbir yerde gerçekleşmemiştir.

Metod farklılıklarının birey ve toplum üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir? Bunlar bölünmelere yol açar mı?
Metod farklılıkları normal ve meşrû boyutlarında kalsaydı ferd ve toplum için faydalı olur, ilim ve kültürü zenginleştirir, müslümanlara alternatifler sunar, zaman ve zemine göre uygun olanı seçme ve dayanışma imkânları sağlardı. Fakat ne yazıktır ki, metod farklılıkları, bilgisizlik, menfâat, cehâlet, ihânet gibi sebeplerle meşrû sınırda kalamamış, boynuz kulağı geçercesine maksadı aşmış, hizmet yolu ve vâsıtası, hizmet konusunun önüne geçmiş, yolların herbiri âdetâ ayrı birer din hâline gelmiştir. Bu gelişmenin ferd ve topluma verdiği zararlar ise saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Bunların başında, İslâm'a uyanan ferdlerin karşılaştıkları kaos, zihin karışıklığı ve şaşkınlık gelmektedir. Hemen bunun arkasından gelen ikinci ve ictimâî bir zarar da müslüman cemâatler arasında birleşme ve dayanışma imkânlarının ortadan kalkması, insanlığa İslâm'ın kurtarıcı, mutlu edici mesajını ulaştırma yarışı yerine, birbirini yok etme savaşının hâkim olmasıdır.

Gruplarla aynılaşan metodlar âlimlerin tartışması sonucu mu ortaya çıktı ve bu gruplaşmalar ondan sonra mı başladı?
Gruplara karşı tarafsız, samîmi ve ehliyetli âlimler ile yapılan danışma ve bu âlimler arasındaki tartışmadan yalnızca ve sadece hayır, bereket, gerçek, uzlaşma, en uygunu bulma sonuçları elde edilir. Bugün ortada olan olumsuz sonuçlar, mezkûr şartlara uygun danışma ve tartışmanın yapılmamış olmasından doğmuştur. Bir kişi veya grup, samîmî veya gayr-i samîmî bir maksatla ortaya çıkıyor, maksadına ulaşmak için bir yol belirliyor, buna taraftar kazanıyor, başkaları ile mücadele etmeye başlıyor. Bütün bunları yaparken gözünü ve kulağını, yalnızca işine geleni duymaya ve işitmeye açıyor. Tenkit ve uyarılara şiddetle, insafsızca tepki gösteriyor. Hâsılı işe ilimden, ulemâdan başlayan yok denecek kadar nadirdir.

İstîlâ fıkhı nedir, nerede uygulanır?
Kitapta, Sünnet'te, usûl ve fürû olarak fıkıh kitaplarında "istîlâ fıkhı" diye bir terim yoktur. Fıkıh kaynakları İslâm ve harb ülkesinden, savaş, barış ve andlaşmalardan, zarûret hâllerinden bahseder. Soru ile ilgili olan fıkıh bahisleri bunlardır. Yabancıların İslâm ülkesini istîlâ etmeleri hâlinde ferd ve toplum olarak müslümanların nasıl hareket edecekleri, dînî yükümlülüklerini nasıl yerine getirecekleri konusu fıkıh'ta, tek başlık altında değil, yeri geldikçe dağınık olarak işlenmiştir. Bu cümleden olarak istîlânın, ülkeyi İslâm ülkesi olmaktan çıkarıp çıkarmadığı, mahkemelerin hükümlerinin bağlayıcı, geçerli olup olmadığı, cuma ve bayram namazlarının kılınıp kılınmayacağı.. tartışılmış, İslâm'ın maksadı ve zarûret prensibi çerçevesinde çözümler getirilmiştir. Yine fıkıh kitaplarında, meşrû yönetime başkaldıran, isyan eden gruplara (buğât) karşı alınacak tedbirler, bunların hâkimiyeti sağlamaları hâlinde müslümanların yükümlülükleri konusu ele alınmış ve tartışılmıştır. Gerek istîlâ ve gerekse başarılı olmuş isyan ve ihtilâl hâllerinde müslümanlara düşen görev, âlimlerin etrafında toplanmak, onlara danışarak fitneyi en az zarar ve en fazla kazanç ile savuşturacak, ülkede yeniden meşrû düzenin hâkim olmasını sağlayacak tedbirleri bulmak ve uygulamak, her hâlde birliği bozmaktan ve bölücülükten uzak durmaktır.

Türkiye'de, hareket metodlarındaki ihtilâflar nelerdir ve nasıl halledilir? İttifak edilen noktalar varsa bunlarda nasıl bir eylem gerçekleştirilebilir?
Osmanlı'dan sonra Türkiye lâik, demokratik cumhuriyet rejimini benimsemiş, dînin bir vicdan meselesi olduğunu ve devlet işlerine karıştırılmaması gerektiğini ilân etmiştir. Devlet ve toplumun idaresinde, dünya işlerinde dînin devreden çıkarılamayacağını, lâikliğin İslâm ile bağdaşmadığını ileri sürenler emellerine ulaşmak için çeşitli yollara başvurmuşlardır. Bunlar arasında önce imanı kurtaralım diyenler, hür ve demokratik ortamdan yararlanarak önce düşüncemizi ve inancımızı anlatalım, karşı tezleri çürütelim, kamuoyu oluşturalım diyenler, bunu mektep, kurs, basın-yayın, parti... vâsıtaları ile yapalım diyenler olmuştur. Benim tesbit edebildiğim kadarıyla yol olarak şiddet ve ihtilâli öne süren bir grup mevcut olmamıştır. Bu arada İslâm'ın, lâik demokratik cumhuriyet ilkeleri ile bağdaşan bir din olduğunu ileri süren ve bu çizgide bir toplum uzlaşması yolu arayanlar da vardır. Farklı görüşler daha bir süre tartışılacak ve varlıklarını muhâfaza edecektir. Çözüm yine ilimdedir, ilmî araştırma ve danışmalardadır, birlik ve beraberliğin bozulmamasındadır, hoşgörünün kaybedilmemesindedir. İslâm'a inanan bütün gruplar bu dînin yüceliğinde, gerçekliğinde, gelecek nesillere aktarılmasının gerekliliğinde, eğitim ve öğretimin kaçınılmaz olduğunda, iman, ibâdet ve ifade hürriyetinin kısıtlanamayacağında birleşmektedirler. Şu hâlde bütün grupların el ve işbirliği ederek birleştikleri bu noktaları gerçekleştirmek için ortak çaba sarfetmeleri mümkün, hatta zarûrîdir. Sarfedilecek ortak çaba sonunda dîni inancı, ifadesi ve yaşayışı sebebiyle hiçbir müslüman bu ülkede farklı muâmele görmemeli, öğrenimden, resmî görevlerden, mevkî ve rütbeden mahrum olmamalı, kınanmamalı, kamu düzenini bozmadıkça, başkalarının hak ve hürriyetlerine tecavüz etmedikçe her yerde ve şartta ibâdetini serbestçe yapabilmelidir. Türkiye'de bunlar yok mu, engelleniyor mu diyenlerin şu noktalar üzerinde düşünmeleri gerekecektir: Bu ülkede, askerî veya sivil bütün öğretim kurumlarında okuyan öğrenciler istedikleri zaman Kur'ân-ı Kerîm'i okumak ve kendileri için ayrılan uygun bir yerde (namaz odasında) tek başlarına veya cemâat olarak namazlarını kılmak, oruçlarını tutmak hürriyet ve imkânına sahip midirler? Sırf ibâdet ettiği, belli kitap veya gazete ve dergileri okuduğu, İslâm'a böylesi uygundur diye inanıp giyindiği, sakal bıraktığı, kıravat takmadığı.. için büyük mahrumiyetler yaşayan, eziyetler çeken, işinden, aşından, tahsilinden uzaklaşan insanlar var mıdır, yok mudur? Bu ülkenin aydınları, yahut aydın geçinenleri çifte standart kullanarak "Batıda demokrasi ve lâiklik şöyledir, böyledir, ama bu bizim ülkemizde uygulanamaz, biz şeriatçileri engellemek için din, vicdan ve fikir hürriyetine de belli ölçülerde müdahale etmek ve kısıtlamak durumundayız" diyorlar mı, demiyorlar mı? Ondört asırdan beri cemâatle kılınan, böyle kılınması Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından hararetle tavsiye edilen bir namaz, bugün yine cemâatle kılınınca "bu bir siyasî eylemdir, irticadan da ötedir, ibâdetle alâkası yoktur, önlenmelidir" diyenler var mı, yok mu? Bu soruları daha da çoğaltmak mümkündür.

İslâmî bir şûrâ kurulabilir mi? Şûrayı oluşturacak vasıfta insanımız var mı?
Bu soruya vereceğimiz cevaba da temel teşkil etmesi için büyük hadîs âlimi Buhârî'nin Sahih'inden bir parça aktaralım:
"Allah Teâlâ 'Onların (müslümanların) işi aralarında danışma ile yürür' buyuruyor. Danışma gerçeğin ortaya çıkmasından ve karar vermeden önce olacaktır; çünkü Allah Teâlâ, Peygamberi'ne (s.a.v.) hitaben 'Bir kere azmettin mi artık Allah'a güven' buyurmaktadır. Allah Rasûlü (s.a.v.) kararını verince, insanların Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) önüne geçmesi (kararına karşı çıkmaları) mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.), Uhud savaşı öncesinde, şehirde kalıp savunma yapmak, yahut şehirden çıkıp düşmanı yolda karşılamak konusunda ashâbı ile istişarede bulundu, onlar çıkmasını uygun bulduklarını söylediler, zırhını giyip çıkmaya karar verince de şehirde kalalım dediler. Rasûlullah (s.a.v.) kararını verdikten sonra onlara eğilim göstermedi ve 'Bir peygambere, zırhını giydikten sonra -Allah aksini hükmedinceye kadar- onu çıkarıp koyması yakışmaz' buyurdu. İftirâcıların Hz. Âişe'ye attıkları yalan konusunda Alî ve Üsâme ile istişarede bulundu, onların söylediklerini dinledi, sonunda Kur'ân (ilgili âyetler) gelince farklı görüşlere aldırmadan Allah'ın emri ile hükmetti ve iftiracıları cezâlandırdı. Rasûlullah (s.a.v.)'den sonra gelen imamlar (başkanlar, halîfeler) de, en uygun ve kolay yolu bulmak ve uygulamak üzere güvenilir ilim sahipleri ile serbest (mübâh, ictihada açık) konularda istişarede bulunurlardı. Ancak Kitâb ve Sünnet'in açık hükmü ortaya çıkınca, tıpkı Allah Rasûlü (s.a.v.) gibi, onlar da hiçbir kimsenin farklı görüşüne aldırmadan onu uygulamaya koyarlardı... Genç olsun yaşlı olsun Kur'ân âlimleri (kurrâ), Hz. Ömer'in danışma meclisinin üyeleri idiler. Allah'ın hükmü ortaya çıkınca Hz. Ömer orada durur, bir milim öteye geçmezdi."47
İmam Buhârî'nin naklettiği âyetler ve hadîsler ile örnek neslin uygulaması, İslâmî şûrânın prensiplerini koymaktadır. Buna göre müslümanların her işleri danışma ile yürütülecektir, sorumluluk taşıyan yöneticiler güvenilir ve âlim kişiler ile istişare edecek, yakın çevrelerinde bu kişileri bulunduracaklardır. İstişare Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) hükümlerini, maksatlarını ortaya koymak, hakkında özel talimat (âyet, hadîs) bulunmayan konularda müslümanlar için en uygun, en faydalı düzenleme ve uygulamayı bulmak için yapılacaktır. Allah'ın ve Rasûlü'nün (s.a.v.) hükmü apaçık ortaya çıkınca, yahut istişareden sonra karar verilince artık muhâlefete kulak asılmayacak, uygulamaya geçilecektir. Muhâlifler de -kendi şahsî kanâatlerini muhâfaza hürriyetine sahip olmakla beraber- cemâatten ayrılmayacak, ortak hareket edeceklerdir.
Şûrâyı oluşturacak kişilerin üç önemli vasıfları olacaktır: İlim, güvenilirlik ve müslümanlık. Ülkemizde müslüman, İslâma hizmette samîmî ve güvenilir, konusunda âlim kişiler elbette vardır. Bunlara, diğer İslâm ülkelerinden aynı vasfı taşıyan başka âlimler de katılabilir. Böyle bir şûrâ oluştuktan sonra çeşitli grupların temsilcileri de bu şûraya -belli statülerde- katılabilirler. İslâm'ın ve müslümanların önemli meseleleri bu şûrada tartışılır, karara bağlanır, bu karar din ve vicdan açısından bağlayıcı olur. Aksine fikirler geçerliliğini kaybeder, asla baş çekme, bölünme sebebi olamaz.

Türkiye'deki olay ihtilâf mı, tefrika mı?
Bu iki kavramın farklarını ilk sorularda vermiş olduk. Türkiye'deki ayrılıkların, farklılaşmaların bir kısmı ihtilâf, bir kısmı da tefrika içinde yer almaktadır. İhtilâf caizdir, fakat tefrika haramdır. İhtilâfı tefrikadan ayırmanın yolu da şûrânın kurulmasıdır. Şûrâ bir konuda, İslâm'a göre doğru, hak ve uygun olanı belirledikten sonra, grupların buna karşı tutumları, onların ihtilâf mı, yoksa tefrika mı içinde olduklarını ortaya koyacaktır.

Mesele lider kim olacak mıdır, yoksa metod ne olacak mıdır?
Mesele görünüşte metod ne olacaktır, gerçekte ise lider kim olacaktır meselesidir. Doğrusu liderden metoda gelmek değil, metoddan lidere gitmektir. Çünkü İslâm vahye dayalı bir dindir. Bu dinde neyin doğru, güzel, uygun, hak olduğu, bazen çerçeve hâlinde, bazen de detaylara inilerek vahiy tarafından; yani Allah'ın kullarına bildirmesi yoluyla bilinmektedir. Burada yeniden keşfedilecek bir Amerika yoktur. Kıta bir bütün olarak keşfedilmiştir, yapılacak şey, onun üzerinde bugün neler yapılacağı ve nasıl yapılacağını belirlemektir. Bu husus, liderin şahsından bağımsız olarak ortaya konacak, sonra plânı, programı en iyi bir şekilde uygulayabilecek, uygulamaya riyâset edecek kişi (lider) bulunacaktır. Deneme sonunda liderin başarısızlığı ortaya çıkarsa bundan program etkilenmeyecek, yalnızca lider, bir başkası ile yer değiştirecek ve hizmet devam edecektir.



44. İmam Şâfiî, Risâle, s. 560-561.
45. Ebû Dâvûd, Sünnet, 5.
46. Nahl: 16/125.
47. Buhârî, İ'tisâm, 28.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler