www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İslâm Âleminin Meseleleri 20

İslâm âleminin bugünkü meseleleri nelerdir?
İslâm âlemi çok geniş bir coğrafyada bir milyar civarında nüfusun ve 46 ülkenin temsil ettiği büyük bir âlemdir. Bağımsızlığına yeni kavuşan devletlerle daha da büyümüştür ve büyüyecektir. Bu âlemin meseleleri ciltlere konu teşkil edebilecek vüs'attedir. Burada benim en önemli olarak telâkki ettiğim üçüne temas etmek isterim: tefrika, geri kalmışlık, kültür değişmesi (erozyonu).
a) Tefrika: İslâm dünyası akîde ve ideoloji farklılığına, ırk ayrımına, dar mânâda millî menfâat tercîhine, gaflet, cehâlet ve taassuba dayalı bölünüşler, parçalanışlar içindedir. Akide farklılığını inanç mezhebleri temsil etmektedir; bu çerçevede Sünnî, Şiî (Caferî, Zeydî, İsmâîlî....), Hârîcî farklılaşmaları vardır. İdeoloji sâhasında, tam olarak batılılaşma veya çağdaşlaşmadan başlayarak yarı müslüman, yarı Batılı, yahut tam müslüman bir toplum olmayı hedefleyen ideolojilere kadar uzanan önemli farklılıklar mevcuttur. İslâm'ın bunca açıklamalarına ve çabalarına, insanlığın asırlarca süren mücadelelerine rağmen hâlâ etnik farklılıklar, İslâm'ın getirdiği birlik ve kaynaşmayı aşarak devam etmekte, tefrika sebebi olarak varlığını sürdürmektedir. İslâm bütün mü'minleri kardeş ilân ettiği hâlde, ülkeler öncelikle veya sadece kendi menfâatlerini düşünmekte, bunun gereği, diğer kardeş ülkelerin zararına da olsa yerine getirilmektedir. Bu davranış kendini daha ziyade milletlerarası andlaşma ve bloklaşmalarda, ticaret ve dayanışmalarda göstermektedir. Bütün bu tefrika unsurlarına cehâlet, gaflet ve zaman içinde hasıl olan taassup eklenince tefrika kronik bir hâl almakta ve tedâvisi güçleşmektedir.
b) Geri kalmışlık: İslâm imanı, ahlâkı ve talîmatının getirdiği yeni dinamizm ve hızla gelişen İslâm dünyası Ortaçağın sonuna kadar hârikalar başarmış, bütün dünyaya insanlık, ilim ve medeniyet dersi vermiştir. Sonra gelen mirasyedi nesiller eldeki büyük maddî ve mânevî servetin sarhoşluğu içinde dinamizmlerini kaybetmişler, dünyada olup bitenleri takip etmekten vazgeçmişler, gününü gün eden bir zihniyetle har vurup harman savurmuşlar, yukarıda temas edilen tefrika sebeplerini güçlendirerek birbirlerine düşmüşler, güçlerini yitirmişlerdir. Bu arada onlardan öğrendiklerini geliştiren Batılı toplumlar Rönesans, Reform, imparatorlukları deviren ihtilâl ve inkılâplar gibi büyük işler yapmış, değişimler geçirmişler, bilgilenmiş, güçlenmiş, dayanışmış ve kalkınmışlardır. İslâm dünyası çok geç uyanmış, etrafında gördüklerinden şaşkınlığa düşmüş, içinde bulunduğu hâlin suçlusunu aramaya başlamış, hâin akıl hocalarının saptırması ile suçu dînine yüklemiş, "İslâm'ı geri kalmanın sebebi olarak" ittihâm etmiştir. "Sebep İslâm'dı, değildi" tartışması hâlâ sürüp gitmekte, reçeteler de bu ihtilâf içinde farklı ve yetersiz olmaktadır. İslâm dünyası, bilgide, teknolojide ve ekonomide geridir. İmanda, ahlâkta, insanlıkta (dînini uyguladığı, geleneğini devam ettirdiği ölçüde) hâlâ dünyanın en ileri toplumlarını teşkil etmektedir. Geri kalmış sâhalarda başarılı olmanın yolu ve çaresi, müslümanların kendi köklerine uygun aşılamaları yapmaları, kör taklitten kurtulmaları, iyi ile kötüyü, eskiyen ile eskimeyeni, alınacak ile atılacağı belirleyen vahyin sesine ve İslâm'da olgunlaşmış akıllarına başvurmalarıdır. İslâm müslümanlara, çağdaş toplumların askerî, ekonomik ve teknolojik seviyelerine gelmeleri hedefini değil, bunu geçmeleri ve insanlığın hayrına kullanmaları hedefini göstermektedir.
c) Askerî ve siyâsî sömürgecilik çağı kapandıktan sonra ileri toplumlar, geri kalmış toplumlara kültür ihrâcı yoluna, daha doğrusu onların kültürlerini dejenere ederek hâkim olma, sömürme stratejisine ve taktiğine başvurmuşlardır. Bugün dünyada amansız bir kültür savaşı hüküm sürmekte, ekonomik ve teknolojik güce sahip olanlar, zayıf olanların kimliğini değiştirmekte, onları kendilerine bende kılmaktadırlar. İleri toplumlar mektepleri, iletişim araçları, san'atı, basını, turisti ve diğer milletlerarası ilişkileri ile geri kalmış toplumlara girmiş, onları kendi öz kimliklerinden çıkarmış, kozmopolitleştirmiş, câmi ile kilise arasında bocalayan bînamazlar hâline getirmişlerdir. İslâm dünyasında kullanılan âletlerden görgü kurallarına, eğlenceye, kılık kıyafete, sosyal ve siyâsî nizâma kadar uzanan Batı taklitçiliği bu olgunun en açık belirtisidir. Bu savaşta İslâm dünyasının kazanma şansı hayli zor olmakla beraber imkânsız değildir. Hâlâ öz değerlerine bağlı müslümanların, zihinleri karıştırılmış kardeşlerine sevgi ve anlayışla yaklaşmaları, küçük cemâatler hâlinde yakın ve sıcak temaslarla, hayatın iniş ve çıkışlarını, müslümanca, kardeşçe beraber yaşamaları, doğruyu, iyiyi, güzeli bulmada yardımlaşıp dayanışmaları birçok güçlüğü aşmalarına, zoru başarmalarına yardımcı olacaktır. Bu çabayı müslümanlar, başkalarından beklemeyecek, bizzat kendileri ortaya koyacaklardır. Bunun için de önce "kendilerine gelmeleri", "kendileri olmaları" gerekmektedir. Müslümanın kendine gelmesi, kendi olması için bütün bilgi kaynakları değişmemiş, bozulmamış olarak mevcuttur, başvurulacak canlı yol göstericiler de yok değildir.
Kredi, tahvil ve sosyal güvenlik kurumları (Emekli Sandığı, Bağ-Kur, Sosyal Sigortalar Kurumu) hakkında bilgi verir misiniz?
a) Kredi (borç mal veya para almak) faizli ve faizsiz olmak üzere ikiye ayrılır. İslâm dîni faizli borç alışverişini yasaklamıştır. Şahsî ve ailevî hayatı için krediye ihtiyacı olan kimselerin bu ihtiyacını, elinde fazlası olanlar, bir karşılık beklemeden, Allah rızâsı için karşılayacaklardır (karz-ı hasen). Eğer böyle hamiyetli kimseler bulunmazsa, ihtiyaç sahibi zarûrete düşmüş sayılacağı için faizli kredi alabilir; bununla yiyecek, içecek, ilâç, mesken vb. edinebilir. Bu durumda günah, darda kaldığı için faizli kredi alan kimseye değil, onu dara düşüren ve darda bırakan topluma aittir.
Eğer kredi ihtiyacı yatırım, ticaret, şirket gibi kazanca, servet arttıran maksatlara yönelik ise bunları yapmak isteyenler, faizli kredi yerine, kâr ve zararda ortaklık esasına göre sermaye toplayacaklardır; İslâm'ın tercîhi budur. Bu sâyede hem servet tabana yayılacak, hem de faizin sebep olduğu mâliyet enflâsyonu (hayat pahalılığı) önlenmiş olacaktır. Günümüzde kâr ve zararda ortaklık, hisse senetleri ile gerçekleşmektedir. Bir işletme veya şirketin hisse senedini alanlar, buraya kâr ve zararda ortak olmakta, meşrû bir iş yapmaktadırlar; yeter ki hisse senedi ile ortak olunan kuruluş gayr-i meşrû işler (içki imâlâtı, faizcilik vb.) yapmasın.
b) Tahvil ihraç etmek, faizle ödünç almaktır, tahvil satın almak ise faizle ödünç para vermektir; bu sebeple her ikisi de dînimize göre caiz değildir.
c) İslâm, kendi ülkesinde yaşayan bütün insanları yoksulluk, hastalık, işsizlik, kazâ ve felâketler karşısında sigortalamaktadır. Burada kullandığımız sigortalamak tâbiri yanıltıcı olabilir; çünkü bugün bir kimsenin sigortalı olabilmesi için önceden belli bir ödemede bulunması gerekir. İslâm'da böyle bir şart yoktur. Devlet (toplum), bütün vatandaşların zengin babası gibidir. Çocukları varlıklı olduklarında devlete mâlî destek sağlarlar, yoksul düştükleri, muhtaç oldukları zaman da devlet onlara elini uzatır. Bu el uzatma, herkese ihtiyacı kadarını vermekle olmaktadır. Günümüzdeki sosyal güvenlik kurumlarına bu esaslar açısından baktığımızda bazı sakatlıklar, dengesizlikler, haksızlıklar göze çarpmaktadır; şöyle ki:
1) Sigortalı olabilmek için kişi, ihtiyaç içinde olsa, aldığı, kazandığı kendine yetmese bile prim ödemek mecbûriyetindedir.
2) Geri ödeme yapılırken kişilerin ihtiyaçları değil, vaktiyle yaptıkları ödeme ve girdikleri derece esas alınmakta, zengine daha çok, fakire daha az verilmektedir.
3) Hem çalışmayan (emekli olan), hem de ekonomik durumu iyi olan kimselere, kendilerinden kesilen primler kadar ödeme yapıldıktan sonraki ödemeler ya başkalarından (bunların içinde fakirler de vardır) alınan primlerden, yahut da devletin katkısından yapılmaktadır. Her iki kaynaktan, böyle kimselere ödeme yapmak helâl olamaz. Şu hâlde sosyal güvenlik sistemi "zenginden alınıp ihtiyacı olanlara âdil ve dengeli bir dağıtım yapma" esası üzerine kurulmalıdır. Bugün mevcut olan sosyal güvenlik sistemlerine bağlı bulunan, emekli olarak bunlardan maaş alan kimseler, kendilerinden prim olarak kesilen meblâğı (işverenin ve devletin katkısı dahil) aldıktan sonra durumlarına bakmalıdırlar; eğer başka kaynaklardan hâsıl olan gelirleri geçimlerini karşılıyorsa, bundan sonra alacaklarını fakirlere vermelidirler.

Türkiye'de gerçek ilim adamının az yetişmesinin sebepleri nelerdir?
Dînî ilimler sâhasında istenilebilen seviyeye henüz varılmamış olmasının iki sebebi üzerinde durulabilir:
a) İlim geçmişten geleceğe bir bayrak yarışıdır, nesillerin birbirini tamamlayarak geliştirdikleri ortak bir değerdir. Cumhuriyet inkılâbı dînî hayat ve din ilimleri bakımından toplumun geçmişle ilişkisini büyük ölçüde koparmıştır, din ilimleri tahsîli veren kurumları kapatmış, yenilerini de yıllarca açmamıştır. Böylece araya bir fetret, bir boşluk girmiş, nesiller arasındaki bağ kopmuştur. Bugün Türkiye'de din ilimleri ile meşgul olanlar bir yandan aradaki boşluğu doldurmak, diğer yandan bugünü yakalamak için çaba sarfetmektedirler.
b) Mârifet iltifâta tâbidir. İltifâtın en önemlisi uygulamadır. Bir toplumda, millî eğitimde, düşünce, iman, ahlâk ve diğer sosyal sâhalarda bir ilmin verileri ne kadar uygulanıyorsa o ilim o kadar gelişme şansına sahiptir.
Din dışı sâhalarda büyük ilim adamları veya yeterli sayıda ilim adamı ve teknokrat yetişmemesinin sebepleri arasında şunlar zikredilebilir:
a) Beyin göçü.
b) Adına uygun, gerçek mânâda "millî" bir eğitim sisteminin kurulamamış olması.
c) Sistemin, programların, kitapların, öğretim ve yönetim kadrolarının parti politikaları, farklı ideolojiler istikâmetinde durmadan değiştirilmesi ve millî eğitimin bir yaz-boz tahtası hâline getirilmiş olması.
d) Kâbiliyetli öğrencilere ve ilim adamı namzetlerine vaktinde ve yeterli desteğin sağlanmaması.
e) İlim adamı olmak için gerekli bulunan gayret ve fedakârlığı sağlayacak motivasyonun, aşk ve heyecanın bulunmaması.

Şu anda İmam-Hatip Liseleri müslüman halkımızın ihtiyacına cevap verebiliyor mu? Veremiyorsa öğrencilerin iyi yetişmeleri için neler yapılmalıdır?
Müslüman halkımız genel olarak okullardan ne bekler? Önce bu soruya cevap arayalım. Benim bu toplum içinde yarım asırlık hayatım içinde edindiğim bilgi ve intibâa göre milletimiz okullardan, çocuklarını "adam etmesini" istemektedir. Onlara göre adam olmak, kimliğini kaybetmeden milletin bugününde faydalı olabilecek formasyonu kazanmaktır. Türkiye'de millî eğitimde yapılan yanlışlıklar yüzünden insanımız, okula gönderdiği çocuğunu bir gün tanıyamaz hâle geliyor. Aynı imanı, değer hükümlerini, dünya gürüşünü paylaşmadıklarını tesbit ediyor. Meşhur hikâyedir: Adamın biri oğluna "sen adam olmazsın" der dururmuş. Oğlu okumuş, bir vilâyete vâli olmuş, babasına haber göndermiş ki, gelip kendini görsün, adam günlerce yolculuk yaparak oğlunun huzuruna çıkmış, oğlu "olamazsın diyordun, bak ben vâli oldum" deyince babası, "ben sana vâli olamazsın demedim, adam olamazsın dedim, babanı ayağına çağırdığına göre yine de adam olamamışsın" cevabını vermiş. Bugün de babalar, anneler bakıyorlar ki, okumuş oğulları onların dinlerine, dillerine, san'atlarına, zevklerine, gelenek ve göreneklerine, ahlâk ve adâb anlayışlarına yabancı hâle gelmiş. İşte bu durum karşısında "Acaba aradığımızı başka bir yerde bulabilir miyiz?" diyerek İmam-Hatip Liselerine yöneliyorlar ve aradıklarını kısmen de olsa orada buluyorlar. Bu durum millî eğitimimizdeki çarpıklığın giderilmesine kadar devam edecek, İmam-Hatip Liseleri olmazsa başka çarelere başvurulacaktır. Çarpıklığın giderilmesinin ilk şartı bu ülkenin aydınlarının bazı konularda ortak görüş sahibi olmaları, aynı düşünce ve değerlendirmeyi paylaşmalarıdır. Bizim kimliğimiz nedir? Biz yirminci asırda yaşayan Müslüman Türk milleti miyiz, çağdaş dünya vatandaşı mıyız? Ne kadar müslüman, ne kadar Türk, ne kadar çağdaş olacağız? Çocuklarımızı hür bir ortam içinde, her türlü baskıdan uzak bir şekilde eğiteceğiz, yeteneklerini tam olarak ortaya koymalarına imkân sağlayacağız; buraya kadar tamam, fakat hiçbir yönlendirme yapmayacak mıyız? Yapacaksak bunun yönü ne olacaktır? Bu sorulara ortak bir cevabımız var mı? Varsa bunun programı nerede? Yoksa biz çağdaş müslüman Türk insanını nasıl yetiştiririz? Bir san'atçı kalkıyor, dogmatik düşünceye karşı savaş vereceklerinden bahsediyor ve bunu söylerken İslâm imanına dayalı düşünceyi kastediyor. Bir gazete köşe yazarı kalkıyor, "millî ve mânevî değerler denilen şeyler, bizi asırlardır geri bırakan ilkel alışkanlıklarımızdır" diyor. Öte yandan bakanından genel müdürüne birçok aydın da "millî ve mânevî değerlerimizi yaşatacağımızdan" bahsediyorlar. Yarın iktidar değişse bu cümleler de değişecektir. İşte bu olgunun adı kaostur ve öncelikle buna bir çare bulmak gerekir.
Din görevlisi olarak İmam-Hatip mezunları henüz istenilen kıvama gelememişlerdir. Bu hedefe ulaşmak o kadar güç değildir. Bu okullara fakirler ile kırsal bölge vatandaşları yanında hâli vakti iyi olan müslümanlar da ilgi gösterirler, yönetici ve öğretmenleri iyi seçilir, yeterince kurslardan geçirilerek yetiştirilirse iyi sonuçlar elde edilebilir.

İslâm Ortak Pazarı ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Bu konuyu, İslam'ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabımın 1988 tarihli baskısında genişçe işledim. Burada bir özetleme yapmak gerekirse şunları kaydetmek mümkündür: Avrupa Topluluğu Yahudilik, Hristiyanlık dinleri ile Grek ve Roma medeniyetleri temeli üzerinde bulunan Avrupalıların oluşturdukları bir birliktir. Bu birlik başlangıçta yalnızca ekonomik gibi göründü ise de zaman içinde gelişti ve "Avrupa Birleşik Devletleri" oluşumuna doğru adım adım ilerlemeye başladı. Bu birliği oluşturan devletler hukuk, ekonomi, dış siyaset, savunma konularında bağımsızlıklarından kısmen veya tamamen vazgeçmektedirler. Bu sâhalardaki bağımsızlık şüphesiz toplum hayatını ve kültürünü derinden etkileyecek ve -zaten ortak yönleri farklı yönlerine galip olan- Avrupalılar, "Avrupa Devleti vatandaşı" hâline geleceklerdir. Müslümanların Avrupalılar ile bu ölçüde bütünleşmesi önce imkânsız gibidir; bu imkânsızın mümkün hâle geldiğini düşünürsek bu takdirde bu entegrasyon, İslâm kimliğinden vazgeçmek mânâsına gelmektedir.
İşte bu tehlikeyi gören sorumlu kişiler haklı olarak İslâm Ortak Pazarı üzerinde düşünmeye başlamış, bunu gerçekleştirebilmek için de önemsiz sayılmayacak adımlar atmışlardır. İslâm Konferansı Teşkîlâtı ile bu teşkîlâta bağlı bulunan "ekonomik, ticarî, teknik, ilmî işbirliği komiteleri" bu adımların önemli örnekleridir. Bize göre İslâm Ortak Pazarı mümkündür, zarûrîdir, müslüman toplumların menfâatinedir. Zorlukları yenmek gerekir. Zorlukların başında, İslâm ülkelerinin gerçek mânâda (siyâsî olduğu kadar ekonomik ve askerî) bağımsızlığa kavuşmaları, kendi geleceklerini kendilerinin belirleyebilecekleri bir rüşde ulaşmaları, öz kültürlerine yabancılaşmamış kimseleri iş başına getirmeleri vardır. Bunlar yapılabildiği takdirde ve ölçüde İslâm Ortak Pazarı da hayal olmaktan çıkacak, mutluluk veren bir gerçek olarak doğacaktır.

İmam Hatip Lisesi mezunu öğrencide hangi tür eserler bulunmalıdır?
Türkiye'de kitap yayını, bir kişinin takip etmesi güç olacak ölçüde sür'atlenerek genişlemektedir. Dün verdiğimiz liste bugün (bir-iki yıl içinde) eskimekte, yenilenmeye ihtiyaç göstermektedir. Böyle bir yazıda yeterli bir liste vermek oldukça zordur. Ancak yukarıda adı geçen kitabımda "Va'z kaynaklarının tavsif ve tenkidi" başlıklı bir yazı vardır . Bu yazının sonlarına doğru bir kitap listesi de verilmiştir. Bu listeden başlangıç olarak yararlanmak mümkündür.

İmam-Hatip Lisesi öğrencilerimize tavsiyeleriniz nelerdir?
İmam-Hatip mezunlarının ilk dönemlerine mensup birisi olarak kendim, vazifelerimi hatırlamak istiyorum. Dileyen mezunlar bunları, kendileri için de bir hatırlatma olarak kabûl edebilirler:
a) İnsanlar âhirete inansın inanmasın bir gün ölecek, bu dünyadaki hayatlarını tamamlayacaklardır. İnanmayanlar için bundan sonrası ebedî bir yokluk ve hiçliktir. İman edenlere göre ise asıl hayat bundan sonra başlamaktadır. Bu hayatın mutluluk veya bedbahtlık içinde geçmesi, insanın dünya hayatında elde ettiklerine bağlıdır. İman eden, elinden geldiğince Allah'a kulluk etmeye çalışan insanlar, O'nun sonsuz lütfu ile ebedî hayatı, tarif edilemez bir mutluluk, hayal edilemez bir zevk içinde geçirecekler, bütün güzelliklerin ve kemâlâtın kaynağı olan Allah'a kavuşacaklar, O'nun en büyük Kulu ve Sevgilisi (s.a.v.) ile beraber olacaklardır. Dünyada hiçbir menfâat, makâm, zevk ve arzu bu ebedî mutluluğun zerresine denk olamaz. Bizim burada vazifemiz Allah rızâsını kazanmaktır, bunun da yolu hayatımızı İslâm'a göre yaşamaktır.
b) İslâm'a hizmet insanlığa hizmettir. Çünkü insanlara, neye nasıl inanacaklarını, Allah'a nasıl kulluk edeceklerini, birbirlerine nasıl davranacaklarını.. bazen genel prensipler, bazen detaylar ile anlatan ve en doğru bir şekilde anlatan İslâm'dır. İnsanlara bu ilâhî mesajı ulaştırmak, anlamalarını ve yaşamalarını sağlamaya çalışmak İslâm'a ve insana hizmettir ve bundan daha değerli bir hizmet düşünülemez.
c) Hizmetin başarılı olmasının şartı bilmek ve yaşamaktır. Bilmeyen yahut bildiğini yaşamayan (ilmi ile amil olmayan) kimseler başkalarına İslâmî hizmeti götüremez, başarılı olamazlar. Şu hâlde işe gerçek İslâm'ı öğrenmekle başlamak ve öğrendiğimizi yaşamak gerekecektir. Öğrendiğimizi yaşamanın içinde "başkalarına öğretmek, hayatın iniş ve yokuşlarını, acı ve tatlılarını, nimet ve külfetlerini başkaları ile birlikte yaşamak, âdil ve insânî ölçüler içinde paylaşmak" da vardır. Bir müslümana göre bütün insanlar, Allah'ın yarattığı kulları olarak ve O'na kulluklarını gerçekleştirme istidâdı taşıdıkları için değerlidir, kardeştir. Allah'a iman ve kulluk edenler ise daha yakın ve öz kardeştirler. İnsanlar, kardeşlerinin dert, problem ve sevinçleri karşısında duygusuz, tepkisiz olamazlar. Müslümanın vazifesi dertleri azaltmak, ihtiyaçları karşılamak, dünyada gerçekleşebilecek mutluluğu gerçekleştirmek ve bütün insanların Allah'a kulluk ederek ebedî hayatı kazanmalarını sağlamaya çalışmaktır. İşimiz, mesleğimiz ne olursa olsun, hangi şartlar içinde bulunursak bulunalım asıl vazifemiz bu hizmete katkıda bulunmak, kendimizi buna göre hazırlamak ve her an yenilemektir.



20. Müşahede dergisi, 1990.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler