www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Çağdaşlaşma Üzerine1

Hocam, dilerseniz sohbetimize önce "çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma" kavramları ile başlayalım. Çünki bilindiği üzere, bu kavramlar pek de kısa sayılamayacak olan yakın tarihimizin temel bir yönelişini ifade etmekte oldukları gibi, hâlihazırda da aktüalitesini korumaktadır. Sizce, bu kavramlar neyi ifade etmektedirler? Soruyu biraz daha açarak soracak olursak; acaba "çağdaşlık", aynı fizikî zamanı paylaşmanın mı bir ifadesi olmaktadır, yoksa kendisinden daha üstün ya da ileri olan yahut öyle olduğu iddia edilen bir seviyenin mi? Bu durumda, bu üstünlüğün kriteri ne olmaktadır, veya olmalıdır? Ve bu çerçevede olmak üzere, "çağdaşlaşmak" ne gibi bir mânâ ve muhteva kazanacaktır?
Toplumun rehberi olan, olması gereken aydınların kafaları karışık olursa bu dillerine de vuruyor ve bir kavram kargaşası ve/veya karmaşası oluşuyor. Sıralamada bunun tersi de doğru olabilir; önce kültürü dejenere etme ve değiştirmeye memur ajanlar (hakîkî ve hükmî şahıslar) çeşitli vâsıtaları kullanarak kelimelerin ve terimlerin kavramlarını bozuyorlar, kavram alanlarına yabancı unsurlar sokuyor, sonra bunları asıl kavramların yerine geçiriyorlar, bu olgunun arkasından da kafaların karışması geliyor. Sonra tavuk-yumurta misali bu iki olgu yanyana yürüyüp gidiyor. Bugün İslâm dünyasında düşünen, yazan, yöneten, aydın bilinen kimseler, biraz da bu kavram kargaşası yüzünden sonu gelmez bir kördöğüşünün içinde bulunuyorlar. Bu kargaşanın tipik örneklerinden birini de "çağdaşlık" teriminde görüyoruz. Belki de kasten (itici yanını örtmek için) kavram açık ve seçik olarak belirlenmeden "çağdaşlık" terimi kullanılıyor ve tartışılıyor. Çağdaşlıktan "aynı fizik zamanı paylaşma" mefhumunun kastedilmediği açık; çünkü aynı fizik zamanı paylaşan toplumlar, milletler, bölgeler ve kişiler "çağdaş olan" ve "çağdaş olmayan, çağdışı, çağın gerisinde..." tasnîfine tâbî tutuluyorlar. Şu hâlde çağdaşlıktan kastedilen, "aynı zamanı paylaşmak ve yaşamak" değil, "belli bir zamanda yaşanması gereken kültür ve medeniyet seviyesini yaşamak" oluyor. Tabîî bunun arkasından hemen, "hangi kültür ve medeniyet seviyesi" sorusu geliyor. Batı kültür ve medeniyetinin temsilcileri, bir yandan çoğulculuk şarkıları söyleyip hoşgörü sloganları atarken diğer yandan etkili faaliyetler göstererek bütün dünyayı tek bir kültür ve medeniyet potasına sokup yeniden şekillendirmek (şekillerini bozmak da diyebiliriz) için çaba gösteriyor. Bu teşhis doğru ise çağdaşlığın ölçüsü, Batı kültür ve medeniyeti, Batılı dünya görüşü ve yaşama biçimi oluyor. Bu ölçüye göre iyi not alanlar çağdaş, kötü not alanlar ise çağdışı damgasını yiyorlar. Meseleye siyâsî perspektiften baktığımızda çağdaşlık bayrağını ellerinde tutan Batının, bütün dünyayı bu mânâda çağdaş kılmak istemesi de oldukça şüpheli bir konudur. Çünkü özel menfâat ve sömürü temelleri üzerine kurulmuş ve bu temellerde güçlenip yükselmiş Batı ekonomisi, geri, çağdışı kalmış, sömürülebilir toplumlara muhtaçtır. Bu temel politikanın ihmâl edilemez gereği, alternatif güçleri ve oluşumları zayıflatmak, belli bir seviye veya seviyesizlikte tutmaktır. Yani sömüren çağdaşlara gerekli bulunan "sömürülen çağdaşlar" yaratmaktır.
"Üstünlüğün sağlam kriteri ne olmalıdır?" sorusunun cevabı Batıda izâfîdir (burada izâfî terimi, yoktur, kelimesine oldukça yakın bir mânâda kullanılmıştır); toplum, daha doğrusu toplumu her an yeniden yaratıp yönlendiren sahte tanrılar (aydınlar, yöneticiler, düşünürler, san'atçılar, kitle iletişim patronları, sermaye çevreleri, reklâmcılar...) neye yüksek, seviyeli, iyi ve çağdaş diyorlarsa o öyledir ve değişmeye açıktır. Bu değişme, yüce insânî değerler ve insanın aşkın boyutu bakımından tam bir çöküş, kokuşma ve biyolojik boyuta mahkûm olma istikâmetinde de olsa -kavram kargaşası bağlamında- bunun adı "gelişme"dir. Bizim medeniyet ve kültürümüzde "üstünlüğün kriteri", insanın bütün boyutlarını, unsurlarını ve kâbiliyetlerini en üst seviyede ve kâmil mânâda ifade eden "takvâ"dır. Takvâ, kâinâtın gözbebeği olarak yaratılmış bulunan insanın kendini ve yaratanı tanıması, iman ve amel-i sâlih (her konuda davranışın en iyisi, güzeli, insana yakışanı) sâyesinde fıtratını koruması, biyolojik boyuta (esfelu's-sâfilîne) düşerek insanlığını zâyî etmekten kurtulmuş bulunması hâl ve ahlâkını ifade eder. Fert olarak ve toplum olarak insanların en üstünü takvâ ahlâkını temsil edenlerdir. Bu ahlâkı temsil edenler uçak yerine deveye binseler de, çatal yerine ellerini kullansalar da, kadın-erkek ilişkilerine sınırlar koysalar da... medenîdirler, yüksek seviyelidirler -eğer çağdaşlık bu ise- çağdaştırlar; çünkü kâmil mânâda insandırlar, bırakın bir bomba atarak binlerce günahsız insanı imhâ etmeyi, komşuları aç iken yatamazlar, kurdun yediği koyundan kendilerini sorumlu bilirler, başkalarının zararına kazanç sağlayamazlar, sömürmeyi insanlık suçu sayarlar....

"Çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma" kavramları bizde umûmiyetle "Batılılık" ve "Batılılaşma" ile eş-anlamlı olarak kullanılmaktadır. Bize bunun genel bir analiz ve kritiğini yapar mısınız?
İslâmî edebiyat ve terminolojide hikmet ve edeb, her şeyin yerini bilmek, her şeyi yerine koymak, sünnetullaha, kâinât düzenine uygun davranmaktır. Türk toplumunu örnek olarak aldığımızda, onyedinci asrın sonlarından itibaren başlayan yenilgilerin sebepleri gerçeğe uygun olarak bilinememiş (şeyin yeri bilinememiş) ve buna bağlı olarak da uygun tedbirler alınamamış (şey yerine konamamış), ilâhî düzenin bir parçası olan "iyi sonuçların uygun araçlarını bulup kullanma" mânâsındaki ilâhî kanun uygulanamamıştır. Askerî mağlûbiyetlerin gerisinde yatan sapmaların ve aksaklıkların neler olduğu konusunda doğru teşhisler konamadığı için tedâvî çareleri de yanlış olmuş, altyapıdan başlayacak bir köklü ve kökten ıslâhât yerine, gâlip devletlerin ve toplumların askerlik ve harb sanatlarını taklit yolu seçilmiştir. Tanzimat'a doğru bunun fayda vermediği görülünce idârî düzen ve hukukta taklit kapısı açılmıştır. Tanzimatın mimarı M. Reşit Paşa'nın bir gazeteciye söylediği şu sözler, bu tavrın ve yaklaşımın tipik ifadesidir:
"Bugün Avrupa gerek sınâî kudreti ve ilmî seviyesi ile, gerek her şehrinde görüp hayran kaldığım refah ve umrân ile, gerek maârif hayatı, hukûkî ve ictimâî nizâmı ile beşerin vâsıl olabileceği en mükemmel bir sosyeteye mâliktir."
".... bu hakikaten kuvvetli ve temeddün etmiş sosyeteye dühûl etmekten başka çare-i halâsımız yoktur."
"Tanzimatın mânâsı, öteden beri an'anevî olarak seyredip gelen idarî nizâmımızı, bir küll hâlinde, Avrupâî bir zemine istinad ettirmekten ibarettir."
"Aklımız yettiği kadarınca mezkûr seviyeye erişebilmek ve devr-i müstakbelde (gelecekte) Avrupa ailesinin lâakal mütevâzı bir ferdi olabilmek gâyesiyle bazı tedâbîr ve ıslâhâta tevessül ettik (tedbirler aldık, ıslâhât yaptık)".
Meşrûtiyette Batıdan kanun-i esâsî (anayasa) ve bazı kurumlar alınarak -reddedip etmeyeceğine bakılmaksızın- bünyeye eklenmiş, kurtuluş bu mânâda Batılılaşmada aranmıştır. Cumhuriyet dönemi ise mâzînin tam olarak inkârı, bütünüyle mahkûm edilmesi, bütün menfî oluşumlardan öz kültürün sorumlu tutulması ve bütün kurumları, araçları ve amaçları ile Batı kültür ve medeniyetine girme hareketi şeklinde tecellî etmiştir. Dün "Batı medeniyetinin seviyesine ulaşmak ve onu aşmak" şeklinde ifade edilen amaç bugün "çağı yakalamak ve çağ atlamak" şeklinde ilân edilmektedir. Osmanlıda (son devirlerde) alternatif kültürü çağdaş söylem ile ortaya koyacak, hastalığı teşhis edecek, doğru teşhise dayalı doğru reçeteler sunacak yeterli aydınımız bulunmadığı için Batı taklitçileri giderek güçlenmiş ve kendilerinin de içinde bulundukları güzelim gemiyi batırmışlardır. Günümüzde İslâm dünyasında ve Türkiye'de alternatif öz kültürümüzü adım adım keşfeden, doğru teşhisleri ve reçeteleri ifadelendiren İslâm düşünürleri yetişmiştir, yetişmektedir. Artık Türkiye'de tek seslilik değil, çok seslilik vardır ve bu farklı ses, ülkenin ve dünyanın yararına olmak üzere gün geçtikçe güçlenecektir. Çünkü insanlık, bilerek (farkında olarak) veya bilmeyerek bir farklı sesin, bir başka mesajın arayışı içindedir. Bu alternatif düşünceye (sese) göre çağdaşlık başka, Batılılaşma başkadır. Çağdaşlık, bir toplumun, kendi kültür ve medeniyetini çağın insanına, benimsenebilir, yaşanabilir, kulak asılabilir bir üslûb içinde sunma ve bizzat yaşayarak -bir alternatif kültür hâlinde- temsil etme kâbiliyetine ulaşmasıdır. Batılılaşma ise kendine yabancılaşma ve yok olmadır; çünkü hem müslüman, hem de Batı kültür ve medeniyetinin bir parçası olmak, tarihî tecrübeye ve beşerî ilimlerin verilerine göre de mümkün değildir.

"Çağdaşlaşma" bizde üzerinde pek de kolay mutabakât sağlandığı iddia edilemeyecek olan konulardan birisi ve belki de bir çok ihtilâfın kesiştiği bir düğüm noktası, bir kavşak. Bir kısım aydınımız onu tam ve katıksız, tavizsiz bir Batılılaşma olarak algılarken başka bir kısmı da Batı dünyasından sadece birtakım tekniklerin iktibas edilmesi olarak kabûl ediyor. Tabiîdir ki bu durum ortaya bir "kimlik" problemini de getiriyor. Bize bu anılan görüşleri, ihtilâf sebeplerini, doğru ve/veya yanlışlarını açıklayıp tahlil eder misiniz? Bu meyanda kimlik konusunu da ele alarak, çağdaşlaşma ve kendi kimliğimiz arasında bir zıtlaşma olup-olmadığını irdeler misiniz?
Çağdaşlaşabilmek için üç farklı yaklaşım üzerinde durabiliriz: Batılılaşma, Batıdan bazı şeyler alarak eksikleri tamamlama ve alternatif bir medeniyeti canlandırma, ihyâ etme.
a) Batılılaşma, bir müslüman toplum için kendinden çıkma, baştanbaşa değişme, kimlik değiştirme mânâsına gelir. Müslümanların böyle bir değişmeyi, başkalaşmayı, kimlik değiştirmeyi isteyip istemedikleri, böyle bir talebin meşrû olup olmadığı bir yana -ki asla istenemez ve meşrû değildir- bunun mümkün de olmadığına yukarıda işaret edilmiştir. Böyle bir yola girildiğinde elde edilecek sonuç önce iki câmi arasında -daha doğrusu kilise ile câmi arasında- kalmış, ne ona, ne berikine mensup kozmopolit bir toplum ortaya çıkmasıdır. Birkaç nesil sonra ise yutulma ve yok olma sonucu kaçınılmazdır. Hem bir başka kültür ve medeniyete entegre olmak, hem de kendisi olarak kalmak ancak mantıkî çelişkiye örnek olarak düşünülebilir; bir toplumun, kültürünü koruyarak çağdaşlaşması için düşünülemez.
b) İkinci yaklaşım, bütün ıslâhât teşebbüsleri boyunca denenmiş bulunan yoldur. Değişen husus, alınıp alınmayacak unsurlar ile bunların dozunun belirlenmesinden ibârettir. Konu üzerinde kafa yoran ıslâhatçılar ve düşünürler içinde "yalnız müsbet ilim, metodoloji ve teknoloji" diyenlerden tutun, "din hariç her şey" diyenlere kadar çeşitli görüş ve düşünce sahibi olanlara rastlamak mümkündür. Birinci yaklaşımı benimseyenlere "köktenci Batıcılar" denirse, bunlara da "sentezciler" demek mümkündür. Eğer sentez formülünde Batıdan alınacak unsurlar hâkim ise "sentezci Batıcılar", yerli kültürün unsurları hâkim ise "sentezci .....lar" terimlerini kullanabiliriz.
Batıdan bazı şeyler alarak çağdaşlaşma yaklaşımı İslâm toplumu için düşünülüyorsa öncelikle çözümlenmesi gereken problem, "İslâm kültür ve medeniyetinin bir başka kültür ve medeniyetten neyi alıp sindirebileceği ve neyi alamayacağı" meselesidir. Kültür ve medeniyet ilk bakışta insan eseridir. İnsanların eserleri fert ve toplum olarak maddî ve mânevî ihtiyaçlarından doğar. Hem ihtiyaçların oluşumunda, hem de uygun bir şekilde karşılanmasında, bütün insanlar arasında ortak bulunan biyolojik, psikolojik, sosyal, ekonomik faktörler rol oynadığı gibi toplumdan topluma değişen inançlar, düşünceler, örf ve âdetler, değerler de rol oynamaktadır. Kültür ve medeniyetlerin temel faktörleri bütün insanlar arasında ortak bulunanlar çeşidinden olsaydı farklı kültürlerden bahsetmek mümkün olmazdı. Mâdem ki farklı kültürler vardır, öyleyse kültürlerin temel faktörleri de ortak değildir; toplumlara özgüdür, özgündür. Bu mânâda "inanç, düşünce, bilgi ve değerler" düzlemini ele aldığımız zaman Batı toplumları ile İslâm toplumları arasında büyük farkların, hattâ uçurumların bulunduğu görülecektir. İslâm toplumları Allah'a, insanı ve kâinâtı Allah'ın yarattığına, insanın dünya hayatına geçici olarak ve denemek için gönderildiğine, kesin bilgi kaynağının ilâhî vahiy olduğuna, aklın idrâk kapasitesinin sınırlı bulunduğuna, akıl ve diğer beşerî bilgi kaynaklarının kendi sınırlı alanlarında geçerli olduğuna, en iyi hayat düzeninin (siyâsî, iktisâdî, hukûkî, sosyal, ahlâkî...) Allah'ın peygamberler göndererek, kitaplar indirerek öğrettiği düzen olduğuna, bu ilâhî öğretinin ışığında aklı ve ilmi olanların yapacakları tefsir ve yorum (tevil) ile yeni meselelerin çözülebileceğine ve yeni ihtiyaçların karşılanabileceğine inanırlar. İslâm kültür ve medeniyeti bu inanç, düşünce, bilgi ve değerler sistemi üzerine kurulmuştur ve bu kültür, temellerine aykırı olan bir unsuru bünyesine alıp sindiremez, reddeder. Batı kültürü Allah'ın varlık ve birliği konusunda en azından şüphe içindedir, vahiy yerine aklı ve beşerî bilgi kaynaklarını koymuştur, sekülerdir, lâiktir, insanın Allah tarafından insan olarak yaratıldığı ve kâinâtın gözbebeği, yeryüzünde Allah'ın halîfesi olduğu inancında değildir, değerler sistemi oynaktır, izâfîdir, insanın aşkın boyutundan habersizdir, bütün bunların bir uzantısı olarak amaçları dünya hayatı ile sınırlıdır. Bu kültürün toplum için öngördüğü hiçbir düzen, İslâm toplumunun bünyesine uymaz, sinmez, sindirilemez. Bilim ve teknolojiye gelince bunları da toplumun kültür bütününden soyutlamak, karşılıklı etkileşimin dışında tutmak doğru değildir. Bilim ve teknolojiyi de yabancı, seküler ve gayr-i ahlâkî unsurlardan temizleyerek İslâmlaştırmak ve gerekiyorsa, zarûret varsa bundan sonra almak gerekir.
c) Öz kültürü canlandırma yaklaşımı son yıllarda İslâm aydınlarının gündemini işgal etmektedir. Buna göre İslâm kültür ve medeniyeti bir bütündür, savunma mecbûriyeti ve hayatî zarûretler bulunmadıkça yabancı kültürlerden, bilim ve teknolojiden bir şey olduğu gibi alınmaz. İslâm kültürünün kendi dinamikleri iyi işletildiği takdirde o kendini yeniler, her çağın ihtiyacına cevap verir (çağdaştır), asırlar boyunca bu kâbiliyetini isbat etmiştir, duraklama ve gerileme çağlarında olandan İslâm sorumlu değildir, saltanat ve bilimsel donukluk (ictihad yerine taklid) sorumludur. İslâm ümmeti içindeki tefrîka ve fitne sorumludur. Bunlara Moğol istîlâsı gibi bazı dış âmiller de eklenince İslâm medeniyet ve kültürü bir duraklama dönemine girmiştir. Duraklamanın sebeplerine doğru teşhis konur, çözüm için ana kaynaklara dönülür, iyi bir eğitim programı yapılır, tefekkür ve ictihad devreye sokulursa İslâm toplumları aradıklarını kendi kültür ve medeniyetlerinde yeniden keşfeder ve bulurlar. Bu kültürde insanı ve evreni -Allah'ın âyetleri olarak- inceleyip keşfetmek, kâinâtta hâkim bulunan ilâhî kanunları bulup ortaya koymak, insanların dünyaya geliş amaçlarını gerçekleştirme fırsatı elde edebilmeleri için onlara hayatı kolaylaştırmak; yani tefekkür, ilim, teknik ve teknoloji azamî ölçüde teşvik edilmiş, bunların ihtiyacı giderecek ve ümmetin varlığını koruyacak ölçüde gerçekleştirilmesi farz kılınmış, bir mânâda ibâdet telâkki edilmişir. Ümmet bu anlayış, inanç ve ibâdet sevkiyle işe koyulduğunda öz kültürünü yabancı ve çürütücü yamalardan kurtarıp ihyâ etme ve insanlığa "alternatif bir kültür" olarak sunma imkânına sahiptir.

Hayli uzunca sayılabilecek bir süreden beridir ki özel hâlde Türkiye ve Türk dünyası, genel hâlde ise topyekûn İslâm dünyası bir medeniyet problemi ile yüzyüze, karşıkarşıya bulunmaktadır. "Bizler" hep kaybeden taraftayız, "onlar" ise kazanan tarafta. Acaba sizce, bu çok temelli krizin, hep kaybeden taraf olmanın kökünde yatan aslî saikler, âmiller nelerdir?
Medeniyet problemi ile oyunu kaybetmeyi hem kavram, hem de problem olarak ayrı düşünmek gerekiyor. Medeniyetin problemi, hattâ krizi yalnızca müslümanlar ve İslâm medeniyeti için değil, Batılılar ve Batı medeniyeti için de söz konusudur. Bilhassa İkinci Dünya Harbinden sonra insanlığın Batı medeniyetine karşı güveni sarsılmış, çekici perdenin altında bir canavarın bulunduğu farkedilmiş, ahlâk ve mânevîyata dönülmezse medeniyetin çökeceği haber verilmiştir. Müslümanlar cephesinde medeniyet bunalımı daha eskilere gider. Bugün bunalımın farkedildiği, çıkış yolları arandığı, taklîdin fayda vermediğinin anlaşıldığı için öze dönme çarelerinin araştırıldığı dönemi yaşıyoruz.
Medeniyetler arası mücadelede kazanma ve kaybetme meselesine gelince burada belirleyici faktör oyunu kurallarına göre oynamaktır. Batı amacı belirlemiş, kuralları koymuş, oyuncuyu yetiştirmiş, oynuyor ve kazanıyor. Doğu amacını yitirmiş, kendi kuralları yok olmuş, oyuncusunu yetiştiremiyor, karşı tarafın kuralları ve oyuncularının yönlendirmesi ile oynuyor ve kaybediyor. Burada da problem "kendine dönmekte, kendi olmakta" yatıyor. Kendine dönmenin ilk şartı, kültürler ve medeniyetler arasındaki farkın şuûruna varmak, kendine ait olanın değerini bilmek ve kendine güvenmektir. Karşı tarafa hayranlık ve taklit psikolojisini terketmek, madalyonun arka yüzünü (Batı madeniyetinin çirkin yüzünü) görmek, kendi değerlerine sahip çıkmaktır. Bunun da yolu, İslâm toplumlarının aydını, yöneticisi ve halkıyle bir eğitim seferberliği ilân ederek yepyeni bir program ile bir eğitim sürecinden geçerek kendi medeniyetini ihyâ kıvâmına gelmesidir. Hâsılı mesele insan meselesidir; medeniyeti kuran ve geliştiren insandır; İslâm insanı kendi medeniyetini, Batı insanı da kendi medeniyetini oluşturur, yeniler, yaşatır, yıkar...
Objektif bir nazarla bakınca şu hakikatı kabûl etmemek imkânsız görünüyor: Şu andaki dünyanın kurucusu Batıdır, kurallarını koyan da odur. Onun da temelinde yatan şey, Rönesanstan başlayan uzun bir süreç ve müteakip safahâtı olan ilmî ve fennî terakki, sınaîleşme, kısaca söylenecek olursa, dünyevî güçtür. Öğrenmek istediğimiz husus şu: acaba bu saydıklarımız niçin Hristiyan-Batı dünyasında oldu da Müslüman-Doğu dünyasında olmadı?
Maddî ve mânevî gücün tarih boyunca hep Batı dünyasında olduğunu, Doğu-İslâm dünyasının hep zaafı temsil ettiğini söylemek vâkıaya uygun değildir. Asırlarca maddî ve mânevî gücü elinde tutan İslâm dünyası olmuş ve onlarda bu güç insanlığın hayrına kullanılmıştır. O dönemde baskı, zulüm, cehalet ve mağlûbiyet Batıda idi. Batı, Roma'nın resmîleştirdiği, imparatorlarla din adamlarının elele vererek bozdukları ve emellerine âlet ettikleri Hristiyanlıkta aradığını bulamadığı gibi, yaşadığı olumsuzlukların sebepleri arasında bu şekliyle dînin de bulunduğunun farkına vardı. Önünde iki şık vardı; ya dînini değiştirmek (meselâ müslüman olmak), yahut da eski (klâsik) değerlerine dönüp buradan hareketle yeni bir medeniyet oluşturmak. Çoğu savaş ilişkileri içinde yarım yamalak tanıdığı İslâm ona cazip gelmedi, aslında yaşadığı din macerası, diğer dinlere karşı da bir reaksiyon meydana getirmişti. Rönesans Hristiyanlık öncesi medeniyete dönüşün, aklı ve san'atı dînî sultadan kurtarışın ilk adımı oldu. Arkasından Reform, daha sonra Aydınlanma devirleri geldi. Bütün bu devirler boyunca Batı insanı dîne karşı (daha doğrusu kiliseye karşı) oynamış, önünden bu engeli kaldırmaya çalışmıştır. Sonunda kilise, servet ve sultasının büyük bir kısmını terkederek kendi duvarları arkasına çekilmeyi, kilise dışındaki hayata karışmamayı kabûl etmek mecbûriyetinde kalmış, böylece varlığını muhâfaza etmiştir, etmektedir. Batı insanı ise Allah ve fizik ötesi ile ilgisi bulunmayan bir aklın rehberliğinde ilerlemiş, bugünkü medeniyetini kurmuş ve geliştirmiştir. Bu medeniyetin aklı vardır, fizik dünya ile ilgili bilgisi vardır, insanlar için hayatı kolaylaştıran teknolojisi vardır; ancak dîni, vicdanı ve ahlâkı yoktur, evrensel ve ebedî amaçları yoktur, et, toprak ve maddî zevkin ötesine uzanan aşkınlığı, derinliği, mânevîyatı yoktur.
Müslüman câmiada, Batıda olmayan unsurlar kısmen vardır (kâmil mânâda vardı, fakat değeri bilinmediği, sahip çıkılmadığı, mücevher boncuk karşılığında satıldığı için azaldı, fakirleşti), Batıda olan güç unsurları (bilim, teknoloji, kalifiye eleman) kısmen (yetersiz ölçüde) vardır. Bu yetersizliğin, yokluğun sebebi din (İslâm) değildir; çünkü İslâm, kendi düşmanlarını caydıracak güce (bilim, teknoloji, servet, insan...) sahip olmayı mensuplarından bir farz olarak istemektedir. Şu hâlde var olan değerlerin yitirilmesi, gerekli gücün elde edilememiş olması başka sebeplere dayanmaktadır. Biz bu sebeplerin başında, İslâm insanının dînini anlama ve uygulamadaki kusurunu görüyoruz.

İslâm dünyasının tarihin belirli bir döneminde yüksek bir seviyede bulunmasına mukabil daha sonraları bu seviyesini kaybetmesinde, felsefe geleneğinin terk edilmiş olmasının katkıları var mıdır, varsa veya yoksa, bunu lûtfen derinlemesine bir tahlil ve tenkîde tâbî tutar mısınız?
İslâm medeniyeti felsefenin değil, dînin medeniyetidir. Bir medeniyetin temelindeki inanç, bilgi ve değerler ya akla dayanır, yahut da vahye dayanır. Akla dayanıyorsa bu medeniyette felsefe geleneğinin öneminden söz edilir. Vahye dayanıyorsa ağırlık ictihad ve cihadın üzerine biner. İslâm dünyasının yüksek seviyeye gelmesini ve bu seviyede olmasını sağlayan felsefe geleneği değildir (çünkü bu gelenek geniş fetihler yapıldıktan ve önemli seviyeler elde edildikten sonra oluşmuştur), bunu sağlayan ictihad ve cihaddır. Bizim felsefecilerimizin yaptığı başta eski Yunan felsefesi olmak üzere Mısır ve Hind felsefesini anlamak, işlemek ve İslâm'ı bunlara uyumlu hâle getirmek (buna göre yorumlamaya çalışmak) olmuştur. Bundan da müslümanlardan ziyade Batılılar faydalanmışlardır; Rönesans ve Reform hareketlerinde bu çalışmaların önemli etkileri ve katkıları olmuştur. Asıl yapılması gereken alternatif İslâm felsefesini (düşünce sistemini) oluşturmaktı; bizim felsefecilerimizin bunu yapabildikleri kanâatini taşımıyorum. Bu kapı hâlâ fatihlerini beklemektedir; Kitâb ve Sünnet'te nakledilen vahiyden; felsefe, kelâm, tasavvuf ve fıkıh geleneğinden faydalanarak İslâm düşünce sistemini (alternatif sistemi) ortaya koyacak kafalara, engin gönüllere ihtiyaç had safhadadır.
Başta Gazzâlî olmak üzere bazı İslâm âlimlerinin felsefeye cephe almaları kanâatime göre fazla mübâlağa edilmiş, koca bir medeniyetin duraklayıp gerilemesinde bu faktöre ölçüsüz yükleme yapılmıştır. İslâm kültür ve medeniyetinin oluşumunda, gelişmesinde ve yaşamasında vahyin, aklın, kalbin ve amelin rolleri vardır. Bu unsurlar birarada ve bir âhenk içinde fonksiyonlarını îfâ etmelidir. Birine fazla yükleme yapılıp diğeri ihmâl edildiğinde veya yerinden kaydırıldığında önemli krizler doğar. İslâm medeniyet krizinde işte bu ihmâl, mübâlağa ve kaydırmaların önemli yeri vardır. Gazzâlî, İbn Teymiyye, İmam-ı Rabbânî, Şâh Veliyyullah, Molla Sadra gibi müceddidler bu sapmalara karşı çıkmış, âhengi yeniden kurmaya çalışmışlardır. Bu karşı çıkışlara reaksiyon tavrı (psikolojisi) karıştığı için bunlarda da bazı ifratlar olabilmiştir. Gazzâlî vahyin, ilhâmın ve kalbin ihmâline başkaldırmıştır. İbn Teymiyye aklın ve ilhâmın haddini aşmasına ve atâlete karşı çıkmıştır. İmam-ı Rabbânî şerîat ile tasavvuf (vahiy ve bunun metodolojik yorumu ile ilhâm, zevk ve keşif) arasında bozulan dengeyi düzeltmeye çalışmıştır. Şâh Veliyyullah, Molla Sadra bir alternatif düşünce sistemini kurmaya çaba göstermişlerdir. Bütün bu gayretler teori ve pratikte başarıya ulaşabilse ve unsurlar arasındaki âhenk yeniden kurulabilseydi bugün İslâm dünyası bir başka yerde ve seviyede olurdu.

Sizce, günümüzde Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel ve kuşatıcı olarak bütün İslâm dünyasının temel problemleri nedir/nelerdir? Bu problemlerin aşılması için neye/nelere ihtiyaç vardır? Sözgelimi bir İslâm Rönesansı, yahut bir İslâm Aydınlanması mı lâzımdır ve tabiî olarak bu 'Rönesans', 'Aydınlanma' kavramlarının mânâ ve muhtevası nasıl olmalıdır?
Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel olarak da İslâm dünyasının temel problemlerini kimlik bunalımı, bilimde ve teknolojide geri kalış, ekonomik olarak da kalkınmamışlık şeklinde sıralamak mümkündür. Bu problemlerin çözümü için girişilmesi gereken fikrî ve amelî hareket, Batıda olandan; yani Rönesans ve Aydınlanmadan farklı olmalıdır; çünkü bu hareketler öncesinde Batının durumu ve içinde bulunduğu problemler ile bugün İslâm dünyasının içinde bulunduğu durum ve problemler aynı değildir. Batılı toplumlar bozulmuş bir dînin, bu dîni istediği gibi yorumlayıp kullanan kilisenin, kilise ile işbirliği yaparak halkı sömüren, köleleştiren iktidar ve servet sahiplerinin zulmüne, nefes aldırmayan baskısına isyan etmiş, başkaldırmışlardır. Aydınlanma bu isyanın fikrî yönünü, Fransız İhtilâli amelî yönünü temsil etmektedir. İslâm dünyasında mevcut problemlerden sorumlu olan -en azından bir asra yakındır- ne dindir, ne de toprak ve servet sahiplerinin zulmü ve baskısıdır. Sorumlu önce Batının sömürgeci tutumudur, sonra -siyâsî sömürgecilik nihayete erince- yine Batının yetiştirip İslâm dünyasında işbaşına getirdiği ve ekonomik sömürmede maşa gibi kullandığı bir kısım aydınlar ve yöneticilerdir. Aslında toplumu kendine getirecek, yabancılardan bünyeye sızmış bulunan mikropları temizleyerek hastayı ayağa kaldıracak olanlar bu aydınlardı; ne yazık ki İslâm dünyası, kendi aydınlarının inâyetine mazhar olacak yerde ihânetine marûz kalmıştır. (İhâneti gerçekleştirenlerin kimi kötü niyetlidir, hâindir; kimi ise iyi niyetlidir, toplumu için iyi olanı bulmakta hatâya düşmüş, yolunu şaşırmıştır; ıslâh için, iyileştirmek için ağaca, uygun aşılar yapmak yerine hurmaya çam aşılamaya kalkmıştır.) Misal olarak Türkiye'yi alalım: Yetmiş yıldır bu ülkede "siyâsette, hukukta, eğitimde, ekonomide ve sosyal hayatta" Batı modeli uygulanmaktadır. Artık ne medreseler var, ne tekkeler var, ne şerîat var, ne de saltanat var. Bu dönem içinde en az iki yeni nesil (iki Cumhuriyet nesli) yetişti. Batılılaşma (bu mânâda çağdaşlaşma) yetmiş yıl boyunca devlet politikası olarak takip edildi. Bütün bunlara rağmen hâlâ bilimde, teknolojide ve ekonomide Avrupa'nın en geri ülkesinden daha geri isek, kapılarında boynu bükük bekliyor, bizi içeri almaları için yalvarıyorsak ortada bir yanlış var demektir. Ölçüsüz vaadlerle iktidara gelip bir şey yapamayınca durmadan geçmiş iktidarları suçlayarak kendine mâzeret arayan siyâsîler gibi, bizim aydınlarımız da durmadan şerîati, Osmanlı'yı suçlayacak, geçmişi karalayacak yerde akıl ve insâf ile olanları bir "yeniden gözden geçirmelidirler", "nerede yanlış yaptık" diye düşünmelidirler.
Bizim, her alanda kalkınmamız, güçlenmemiz, kazanabilmemiz için Batılı olmaya değil, biz olmaya ihtiyacımız vardır. "Biz olmak", kimliğimizi bulmak, kimlik bunalımını aşmaktır. Kimliğimiz bellidir; biz müslümanız, İslâm ümmetiyiz. Tarihî zarûretlerle ayrı millî devletler oluşturmuş bulunsak da yeniden ümmet câmiasını -şu veya bu şekilde- kurabiliriz. Yapılacak şey, yanlış yoldan dönmek, yeniden müslüman olmak, müslümanca davranmak ve yaşamaktır. Bunun için gerekli eğitim programını ve seferberliğini yapmaktır. Evet yol budur; çünkü müslüman olmak kâinatta her şeyi doğru tanımak, yerine koymaktır, Allah'ı tanımak ve O'na iyi bir kul olabilmek için kendini ve kâinatı her an yeniden düşünmek, okumak ve keşfetmektir (düşüncedir, ilmî araştırmadır, bilim üretmektir), insanın rûhu ile bedeni, aşkın boyutu ile toprak boyutu arasında ideal dengeyi kurmaktır, toplumda sosyal adâleti ve refahı gerçekleştirmektir, dünyada hak ve adâletin (insan hak ve hürriyetlerinin) hâkim olmasını sağlamaktır (bunun için çalışmaktır, cihaddır), maddî ve mânevî değerleri korumak, rûhu ve tabîatı temiz tutmaktır... Bütün bunları yapmayan, yapmak istemeyen, gerçekleştirmenin tedbirlerini almayan, bilmeyen, öğrenmeyen ... müslüman değildir (adı müslüman olmak yetmez). Müslümanların elinde yetiştirilecek insan, işlenecek yeraltı ve yerüstü servetleri, yollarına ışık tutacak Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet, kendilerine örnek olacak Kâmil İnsan Son Peygamber (s.a.v.) vardır. Müslümanlarda eksik olan şuurdur, kendini ve değerini bilmemektir, kendisi için ve kendinden olan yöneticidir, aydındır. Eğer zinde güçler fırsat verirse dünyanın şurasında veya burasında örnek bir İslâm toplumu oluşacak, kültürünü ve medeniyetini tecdîd ederek yaşayacak ve dünyaya örnek olacaktır (alternatif medeniyet).

Çağdaş dünya, tarihin belirli bir döneminde Batıda filizlenip bugünlere ulaşan ve hep Batının tekelinde kalan bir oluşum sürecinin ürünü olarak teşekkül etmiş bulunmaktadır. İslâm dünyasının dışında ve onun pek katkısı olmadan teşekkül eden bu dünyaya karşı İslâm'ın bir alternatifi var mıdır? Şöyle de sormak mümkün gibi görünmekte: Bugünkü dünyanın ahvâl ve şerâiti tahtında hem millî ve hem de dînî kimliğimizi koruyarak, yani Müslüman ve Türk kalarak yaşamak mümkün müdür, bu ne demektir, nasıl olacaktır?
Müslüman-Türk-çağdaş vasıflarını kimliğinde toplamış ve bütünleştirmiş bir toplum olarak var olmak ve varlığı sürdürmek mümkün değil, zarûrîdir. Zarûreti isbat için tersine bir gidiş ve oluşu tasavvur edelim: a) Müslümanlıktan vazgeçmek: Millî varlığımız ve kültürümüz dînimizle rûh-beden, et-kemik misâli birleştiği, kaynaştığı için dînimizi bırakarak millî varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildir. b) Bir ırka, bir kavme mensup bulunmak, dil, renk, şekil ve kültür olarak kavmî özellikler taşımak kişi ve toplumların seçimine tâbi değildir; bu tabîî ve ilâhî bir takdirdir, oluştur. Birçok âyet ve hadîs Allah Teâlâ'nın insanları bu mânâda farklı yaratmasının hikmetlerini dile getirmektedir. Şu hâlde bu ilâhî ve tabîî özelliklerden sıyrılmak, toplum olarak bir başka kavim ve millet olmak da mümkün değildir (yahut böyle bir tasavvur, bir milletin yok olmasının tasavvurudur.) c) Çağdaşlığın ölçüsü bilim, teknoloji ve insânî değerlerdir. Bilimde ve teknolojide geri kalmak arkasından fakirlik ve zayıflığı getirir; fakir ve zayıf olanlar tarih boyunca olduğu gibi bugün de güçlüler (medenî ve çağdaş olanlar) tarafından sömürülmekte ve yutulmaktadır. Şu hâlde bu mânâda çağdaş olmadan da var olmak mümkün değildir. İnsânî değerler, insanların varoluş sebepleridir; bu değerlerin ideal tablosu İslâm'dır; bundan vazgeçmek ondan vazgeçmektir, bunda geri kalmak, İslâm'da sınıfta kalmaktır.
Bir de bu üç vasfın birarada olup olmayacağına, varlıkları arasında bir çatışma bulunup bulunmadığına bakalım: Hem müslüman, hem de Türk, Arab, Fars, Berber, Zencî, Hindî.... olmak tarih boyunca mümkün olmuştur. İslâm ümmeti çeşitli kavim ve milletlerden oluşmuş, bu kavimler, millî özellikler, millî özelliklerden kaynaklanan farklı renk ve çizgilerle İslâm Medeniyetini zenginleştirmiş; hem bir kavme, hem de bir ümmete mensup olarak (bu iki mensubiyet birbiri ile çelişmeden) hayatlarını sürdürmüş ve gelişmişlerdir.
İslâm'a, Kitab ve Sünnet'in açık beyanlarına göre din kardeş-liğini bozmamak şartıyle fert ve toplulukların maddî ve mânevî değerlerini korumaları, yakından uzağa önceliklere yer vererek topluluk haklarına riâyet etmeleri teşvik edilen bir husustur.
Bilim, teknik ve insânî değerler açısından ilerlemek, gelişmek, medeniyete katkıda bulunmak belli bir milletin, kavmin ve ırkın tekelinde değildir. Böyle düşünen ırkçı görüşler tarihe karışmıştır. Kavimler, milletler birbirini engellemez, sömürmez, asimile etmeye çalışmazlarsa, aksine destekler ve yardımlaşırlarsa her millette (insan oldukları için) gelişme, kalkınma, kültür oluşturma ve insanlığa değerler sunma kâbiliyeti vardır.
"Din terakkiye mânîdir, değildir" tartışması, Batılılaşma âfetinin haberci rüzgârı olarak ortaya çıktı; Ziyâ Paşa'nın deyişi ile "Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı". "Din terakkiye mânîdir" diyenlere göre hem müslüman olmak, hem de ileri, gelişmiş, çağdaş olmak mümkün değildir. Bu tartışmaya girmeden önce çağdaşlaşmaktan maksadın ne olduğunu açıkça ortaya koymak şarttır. Çağdaşlaşmak madalyonun iki yüzü ile (hem bilim, teknik, teknoloji, ekonomik kalkınma, insan hakları, hayatı kolaylaştırıcı icatlar, keşifler..., hem de stres, terör, cinsel özgürlük, ahlâksızlık, dinsizlik, sekülarizm, kirlilik, tene ve toprağa mahbûsiyet, Allah yerine kendine tapınma... ile) Batılılaşma, Batı standartlarını yakalama ise, buna hem milliyet, hem de din mânîdir, engeldir, ikisi bir arada olamaz. Çağdaşlaşmaktan maksat, madalyonun güzel, insana yakışan yüzünü temsil etmekse -ki bu da ya alternatif değerler üretmekle, yahut da bünyeyi, öz kültürü koruyucu tedbirler alınarak, buna özen gösterilerek yapılacak zarûrî iktibaslarla gerçekleşir- buna İslâm mânî değildir. Mânî olmadığını geçmişte isbat etmiştir. Günümüzde insanlığın selâmetini, mutluluğunu ve gerçek mânâda (madde ve mânâda) gelişmesini; müslümanların kendi değerlerine dönerek, dinamiklerini kullanarak alternatif kültür ve medeniyetlerini tecdîd etmelerinde, yeniden insanlığa sunmalarında görüyoruz. Bu yeniden doğuş imkânı İslâm insanında bilkuvve mevcuttur, fiilen mevcûdiyeti, gün ışığına çıkması ise şuura, gayrete, eğitime, rehberliğe ve güce bağlıdır.



1. Yeni Toplum, Mart, 1992.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler