www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Kur'ân'ın Getirdiği Cemiyet ve Hukuk Nizâmı
Giriş:
Kur'ân-ı Kerîm'i Son Peygamber (s.a.v.) ile insanlara göndermekten ilâhî maksat yine bu Yüce Kitâb'ın birçok âyetinde dile getirilmiştir: Gerek kaynağında ve gerekse muhtevâsında hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitâb Allah'a kul olmak isteyenler için rehberdir (2/2), diğer insanlar için de yol gösterici, doğruyu yanlıştan ayırmada ölçüdür, aydınlatıcıdır (2/184), insanlar için gerekli bir açıklama, inananlar için rehber ve öğüttür (3/138), insanları Allah'ın izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, Allah'ın yoluna ulaştırmak için gönderilmiştir,(14/1) insanlara gerçekleri hatırlatmak (74/54) ve düşündürmek için indirilmiştir (12/2), Allah'tan öğüttür, gönüllerin derdine devâdır, hidayet rehberidir ve rahmettir (10/57)... Kur'ân-ı Kerîm'in üslûbu ve muhtevâsı da bu maksada uygun düşmüştür; âyetlerin büyük bir kısmı yanlış inanç ve düşünceleri düzeltmeye, Allah'ın râzı olduğu, insanın fıtratına ve yaratılış maksadına uygun iman, ibâdet ve hayat nizâmına yöneliktir. Maksat budur, deva buradadır, üslûbun güzelliği, mûcize bilgi ve haberler ise Kur'ân'a imanı ve güveni sağlamak için birer vesiledir.
Hayatında hiçbir öğrenim görmemiş, söylediklerini öğrenecek kadar -bunları bilen- birisi ile beraber olmamış bir Ümmî (s.a.v.), Allah'ın vahyidir diye bir kitap getirmiş ve bu kitabın içindekiler makûl, doğru, tutarlı olmuş, asırlar boyu insanların yollarına ışık tutmuş, onlara en mükemmel hayat nizâmını sunmuş ise yalnızca bu vâkıa o Peygamber'in (s.a.v.) ve bu Kitâb'ın hak olduğunu, Allah'tan geldiğini, yaşayan bir mûcize olduğunu isbata kâfidir. Bu tebliğde doğrudan Kur'ân-ı Kerîm'e ve hayata bakarak Kitâb'ın bu özelliklerini ortaya koymaya çalışacağız.

I. Kur'ân'a Göre İnsan:
İnsanoğlu düşündüğü müddetçe kendini aramış, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünyada işinin ne olduğunu bilmeye, öğrenmeye çalışmıştır. Bu sorulara cevap arayanlar genel çizgileri itibârıyla iki grup oluşturmuşlar; bir grup yalnızca aklına ve duyu organlarına dayanarak bu büyük meçhulleri çözmeye çalışırken ikinci grup aynı zamanda vahye, doğru haberciye kulak vermişlerdir.
Vahye, ilâhî rehberliğe inanmayan grubun varlık problemi konusunda bugün ulaşabildikleri nokta şu olmuştur: Her şey bir tesadüfün sonucudur, canlıların ilk hücresi de böyle bir tesadüf sonu meydana gelmiş, bu, hücre tekâmül etmiş, sonunda bir çeşit maymunun boyu biçimi düzelmiş, kılları dökülmüş, kuyruğu düşmüş ve insan oluvermiştir. İnsan için metafizik bir uzantı, başka bir âlemde ebedî bir hayat söz konusu değildir, doğar, yaşar ve ölür; hepsi bundan ibârettir, bu sebeple de hayatın gâyesi olsa olsa ondan âzamî zevk almak, imkânlar elverdiği ölçüde ondan, bedenî hazlar adına faydalanmaktır. Asırlar boyu süren fikrî ve ilmî mesâîden sonra ulaşılan bu sonucun, binlerce yıl önce yalnızca aklına güvenenlerin inanç ve düşüncelerinden hiçbir farkı ve ileri tarafı yoktur; onlar da Kur'ân diliyle peygamberlerine şöyle diyorlardı: "Hayat dünya hayatımızdan ibârettir, kimimiz ölür, kimimiz yaşar, (öldükten sonra) bir daha diriltilecek de değiliz" (23/37). Yalnız başına aklın bulduğu bu çözüm yine aklı tatmin etmemiş olmalıdır ki, dünya hapishanesinde ölüme kadar mahkûm ve mahbûs olan insanlar kurtuluşu ve mutluluğu uyuşturucuda arar olmuşlar, insanın fıtrat ve tabîatında saklı bulunan metafizik endişeyi böylesi bir vâsıta ile uyutma yoluna girmişlerdir.
Kur'ân-ı Kerîm'e göre insan ne melektir, ne de konuşan hayvandır. Onu Allah Teâlâ önce özel bir çamurdan yaratmış, sonra üremesini sperm ile yumurtanın aşılanması ve sonraki gelişmeler şeklinde sağlamıştır. (32/7). Bütün insanların kökeni birdir ve bu asla hayvan değildir (4/1); yine hayvanlardan farklı olarak insan başıboş (sorumsuz, amaçsız) bırakılmamış (75/36), onun omuzlarına göklerin ve yerin taşımaktan korktukları büyük bir emânet yüklenmiştir (33/72); bu emânet tek kelime ile hilâfettir, yeryüzünde Allah'ın irâde ve hükümranlığını yaşamak, koruyup kollamaktır, Şu hâlde Kur'ân'a göre insan, "yeryüzünde hâlî olan varlıktır" (2/30). Her insan bu yüce emâneti, bu şerefli selâhiyeti taşıyabilecek şekilde donatılmış ve buna namzet olarak yaratılmıştır; çünkü onu Allah biçimlendirmiş, rûhundan ona üflemiş ve duyu organları yanında akıl ve gönül gözü gibi bilgi vâsıtaları vermiştir(32/9). Kur'ân-ı Kerîm'in insanlar için öngördüğü cemiyet ve hukuk nizâmı da bu çerçeveye; yani insanın mâhiyet ve amacına, yaratılış maksadına uygun düşmüştür.

II. Cemiyet Nizâmı:
Sünnetullah (beşerî ve ictimâî hayatın kanun ve kaideleri) gereği insan, gerek yaşamak ve gerekse yükümlülüklerini yerine getirmek ve yaratılış maksadını gerçekleştirebilmek için küçükten büyüğe doğru sosyal gruplara muhtaçtır. Kur'ân-ı Kerîm'e göre bunları aile, yakından uzağa komşular (sokak, mahalle), akraba zümresi, bölge halkı, millet (kavim), ümmet ve insanlık şeklinde sıralamak mümkündür. Bu grupları oluşturan sosyal râbıtalar farklı olmakla beraber ümmetin râbıtası olan din ve ideoloji diğerlerine de hâkim gözükmektedir. Ailede içgüdü ve sevgi, diğerlerinde ihtiyaç, işbirliği ve işbölümü gibi sosyal râbıtalar vardır; Kur'ân-ı Kerîm bütün bu râbıtaları tabiî saymış, gerek zümre içi ve gerekse zümreler arası sosyal ilişkilerde din ve ahlâk prensiplerinin hâkim olmasını, ilişkileri bu prensiplerin yönlendirmesini istemiştir. Aileden insanlık dünyasına kadar bütün zümre ve cemiyetlerde hâkim olması istenen prensipleri beş maddede özetleyebiliriz: İnsanın değeri ve saygınlığı, adâlet, genel yardımlaşma, insanlara karşı merhamet ve dostluk, insanlığın lehine ve faydasına olanların kazanılması, aleyhine olanların ortadan kaldırılması.

1. İnsanın değeri ve saygınlığı:
Kur'ân-ı Kerîm'in insana verdiği değeri, onun kökeni ve yüklendiği mukaddes vazifeler açısından ele almıştık. Şu âyet meâli ise Allah nezdinde insanın değerini daha bir açıklıkla ortaya koymaktadır: "Biz hakikaten insanoğlunu değerli (şerefli) kıldık, onları karada ve denizde (çeşitli vâsıtalarla) taşıdık (taşıma ve taşınma imkânı verdik), onlara güzel ve faydalı şeyleri rızık olarak verdik ve kendilerini yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık" (17/70).
Kur'ân-ı Kerîm'e ve onun gerek Hz. Peygamber (s.a.v.) ve gerekse müctehidler tarafından yapılan yorumuna göre bu değer insana, insan olduğu için verilmiş, bu bakımdan insanlar arasında fark gözetilmemiştir; çünkü her insan ilâhî rûhun esintisini taşımakta, Allah'ın yeryüzünde halîfesi olma kâbiliyetine sahip bulunmaktadır. Bu bakımdan hür köle, kadın erkek, müslüman gayr-i müslim, zengin fakir, üst ast arasında fark yoktur. İslâm insana böyle baktığı içindir ki:
a) O günün toplumlarına yerleşmiş bir âdet ve müessese olarak bulduğu köleliği zaman içinde tamamen ortadan kaldırmak için gerekli tedbirleri almış, o zamana kadar da köleye insanca, hatta kardeşçe muâmele edilmesini istemiştir. Sahibi köleye "kölem, kulum" demeyecek, "oğlum, yiğidim" gibi tatlı sözler kullanacaktır. Ona yediğinden yedirecek, giydiğinden giydirecek ve ağır iş yüklemeyecektir. Hiçbir hür insan köle hâline getirilmeyecek, mevcut köleler de her vesile ile hürriyetlerine kavuşacaklardır: Müslümanın kölesine tokat atması, bazı şekillerde yemin etmesi, Ramazan'da kasden oruç bozması, kazara bir şahsın ölümüne sebep olması kölesinin hürriyete kavuşmasının kaçınılmaz sebepleridir. Ayrıca devlet, zekât gelirinin bir kısmı ile köleleri sahiplerinden alıp hürriyete kavuşturmakla yükümlü kılınmış ve bizzat kölelere de sahipleriyle anlaşıp bedellerini ödeyerek hürriyete kavuşma hakkı tanınmıştır.
b) Kur'ân'a göre insanların dil ve renklerinin farklı olması Allah'ın irâdesi ve kudreti gereğidir, aynı kökten gelen insanlar arasındaki bu farklılık O'nun ilim, kudret ve san'atının bir başka alâmetidir (30/22; 35/28); üstünlük ırka, renge, soya, mevki ve servete değil; ahlâk, fazîlet ve takvâyâ bağlıdır (49/13); bilgi ve güç sahibi olanların, gelişmişlerin vazifesi, bilmeyenleri, zayıfları, geri kalmışları sömürmek değil, onlara hakkı, doğruyu, faydalıyı öğretmek, seviyelerini yüceltmeye çalışmaktır(5/2).
c) Dîni, dili, rengi, sosyal mevkiî ne olursa olsun her insan yaşama, çalışma, kazanma hakkına, inanç ve söz hürriyetine sahiptir, Allah'ın kulları bu hak ve hürriyetleri temin uğrunda mücadele etmelidirler (8/39; 2/256).

2. Adâlet:
Sosyal ilişkilerde hâkim olması gereken ikinci prensip adâlettir. Allah'ın insanlığa bahşettiği güç ve imkânların, toplum tarafından dengede tutulması, bu denge içinde herkesin hakkını alması, insanlığını gerçekleştirebilmesi mânâsındaki adâlet, Kur'ân-ı Kerîm'de bütün nevileri ile ele alınmış ve gerçekleştirilmesi istenmiştir. "Şüphesiz Allah adâleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi (yardımı) emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve taşkınlığı yasaklar" (16/90) meâlindeki âyet İslâm'ın hukuk, ahlâk ve cemiyet nizâmının temelini teşkil etmekte, "hukûkî, sosyal ve milletlerarası" nevileri ile adâleti başa almaktadır.
a) Kur'ân-ı Kerîm'in adâlet emri hukuk sâhasında "kanun karşısında herkes eşittir" şeklinde tecellî etmiş, bilhassa örnek asırlarda bu prensip aynen uygulanmıştır. İlk halîfenin ilk hitâbesinde "Güçlüler, başkalarının hakkını onlardan alıncaya kadar nezdimde zayıftır, zayıflar ise başkalarından onların hakkını alıncaya kadar nezdimde güçlüdür" buyurması; onlara bu adâlet ahlâkını kazandıran Yüce Peygamber'in (s.a.v.), hem de çok sevdiği Üsâme b. Zeyd'e karşı "Allah'ın koyduğu bir cezâyı önlemek için aracılık mı ediyorsun?" diye çıkışması ve sonra da halka dönerek "Bazılarınıza ne oluyor da Allah'ın koyduğu bir cezâyı önlemek için aracılık ediyor? Sizden öncekilerin mahvolmasına sebep yalnızca şudur ki, onlar ileri gelenlerden biri hırsızlık ederse ona dokunmazlar, arkası bulunmayan zayıf çalarsa onu cezâlandırırlardı; Allah'a yemin ederim ki eğer Muhammed'in kızı hırsızlık etse onu da cezâlandırırdım" buyurması; ikinci halîfenin, tavâf esnasında eteğine bastı diye bir genci tokatlayıp burnunu kıran bir vâlîye -gencin şikâyeti üzerine- kısas ile hükmetmesi yani gence, vâlîyi affetmediği takdirde karşılık olarak onun burnunu kırma selâhiyeti vermesi bu uygulamanın pek çok örneğinden yalnız birkaçıdır.
Hukukta adâletin İslâm'a ve Kur'ân'a özgü bir tecellîsi de cezâ konusunda hür ile kölenin farklı tutulması ve kölenin sosyal çevresi, eğitim eksikliği, üst-ben şuurunun zayıflığı göz önüne alınarak cezâsının yarıya indirilmesidir (4/25). Halbuki meselâ Roma Hukuku'nda köle zînâ ederse öldürülür, asillerden biri zina ederse mâlî cezâ ile yakasını kurtarırdı.
b) Sosyal adâlet: Kur'ân-ı Kerîm'in talîm ve telkîni çerçevesinde İslâm'ın getirdiği sosyal adâlet, toplum içinde her ferdin insanca yaşama, kabileyetlerini ortaya koyup geliştirme imkân ve fırsatını bulması ile gerçekleşmektedir. Sözün başında özetlediğimiz Kur'ân'ın insan anlayışı ve insanları değerlendirirken kullandığı ölçü, müslüman toplumlarda sınıfların oluşmasını önlemiştir. İslâm, toplum içinde bir sosyal sınıf teşkil etmemek üzere "fakirlerin, zenginlerin, ilim, fazîlet ve beceri bakımından farklı insanların" bulunmasını tabîî bulmakta, bunda büyük hikmetlerin bulunduğuna işaret etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in istediği fakirliği ortadan kaldırarak bütün insanlar arasında ekonomik eşitlik sağlamak değil, fakirlerin tabîî ihtiyaçlarını temin etmek ve fakirliğin insanlar üzerindeki olumsuz tesir ve sonuçlarını, etkili tedbirlerle önlemektir. Bu tedbirlerin başlıcaları şunlardır:
aa) Çalışma imkânı olanlara iş bularak çalışıp üretmelerini ve bu yoldan ihtiyaçlarını gidermelerini sağlamak.
ab) Toplumun vasıfsız emekten mühendisliğe, eğitime, yönetim ve askerliğe kadar çeşitli iş ve faaliyetlere ihtiyacını göz önüne alarak fertlerin, ehil ve kâbiliyetli bulundukları sahada çalışıp verimli olmalarını sağlamak.
ac) Çalışarak, kâbiliyetini geliştirerek ihtiyaçlarını gideremeyenlerin insana yakışan bir hayat ve refah seviyesinde yaşamalarını sağlamak. Bunun da en önemli kaynakları beytülmâl (devletin hazinesi, malvarlığı), zekât ve yakınlar arasındaki nafaka mükellefiyetidir.
c) Milletlerarası adâlet: İslâm toplumunun diğer toplumlarla ilişkisi iyilik ve dostluk, adâlet ve misilleme, anlaşmalara sadâkat temelleri üzerinde kurulmuştur.
Birinci temel şu âyete dayanmaktadır: "Allah Teâlâ sizi, din sebebiyle sizinle savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara karşı iyi ve âdil davranmaktan menetmez; şüphesiz Allah âdil olanları sever; Allah sizi ancak din sebebiyle sizinle savaşan ve sizi yurdunuzdan çıkaranları dost edinmekten meneder; onlarla dostluk kuranlar zâlimlerin tâ kendileridir." (60/8). İslâm'da, diğer milletlerle iyi ilişkilerin bozulmasına, barış hâlinin savaşa dönüşmesine sebep, onların halka zulmetmeleri, din ve vicdan hürriyetini tanımamalarıdır. İslâm ümmeti, yüklendiği emânet gereği bu duruma müdahale etmek ve zulmü ortadan kaldırmakla mükelleftir (8/39). Karşı tarafın zulmü veya saldırısı sebebiyle savaş hâli ortaya çıkınca ilişkinin ikinci temeli olan misilleme ve adâlet de kendini gösterir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adâletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma karşı duyduğunuz kin sizi âdil davranmamaya itmesin. Adâlete riâyet edin, takvâya en yakışanı da budur, Allah'ın haklarına saygı gösterin, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (5/8) "Size tecavüz edene (haklarınızı çiğneyenlere) siz de aynı ölçüde (misli misline) karşılık verin..."(2/194)
Şu üç âyet hem ahde vefâ, anlaşmalara sadâkat prensibini getirmekte, hem de insanlığın çeşitli milletlere ayrılmasının, kimilerinin diğerlerinden daha güçlü olmasının hikmetlerine işaret etmektedir: "Andlaşma yaptığınız zaman Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tutarak yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayın, şüphesiz Allah yapacaklarınızı hakkıyle bilmektedir. İpliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan (kadın) gibi olmayın. Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha fazla (güçlü) olduğu için yeminlerinizi aranızda hıyânete âlet etmeyin, Allah bununla (size verdiği güç ile) sizi imtihan etmektedir ve şüphesiz kıyamet gününde, ihtilâf ettiğiniz konuları size açıklayacaktır. Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptığınız işlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz" (16/91-93)

3. Yardımlaşma:
Kur'ân-ı Kerîm'in ve buradan hareketle İslâm'ın müslümanları kimi yerde yükümlü kıldığı, kimi yerde teşvik ettiği yardımlaşma dar aileden insanlık ailesine kadar bütün insanları kucakladığı içindir ki buna "genel yardımlaşma veya insânî yardımlaşma" demek uygun olacaktır.
Ailede eşler ve çocuklar yardımlaşır, hayatın acısına, tatlısına beraberce göğüs gerer ve dengeli, âdil bir işbirliği içinde yükleri paylaşırlar. "Kadınların yükümlülükleri (vazifeleri) ölçüsünde hakları da vardır" (2/228). "Kadınlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz" (2/187). "Kendileriyle huzur bulmanız için size kendinizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi O'nun varlık işaretlerindendir" (30/21). "De ki, Rabbim, onlar (anam ve babam) beni küçük iken nasıl bakıp büyüttüler ise sen de onlara rahmetinle muâmele buyur" (17/24).
Komşular, fark gözetmeksizin aralarında yardımlaşırlar: "Allah'a kulluk edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş, dost, akrabaya), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın..." (4/36). Âyetin emrettiği ihsan ve iyilik "iyi geçinme, yardımlaşma, ortak ve meşrû menfâati kollama, zararı defetme, dayanışma" gibi bütün ihsan nevilerini içine almaktadır. Bunu hak etmek için de yalnızca komşu olmak yeterli görülmüştür. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: "Komşu üç kısımdır: Müslüman ve akraba olan komşunun 'akrabalık, komşuluk ve müslümanlık' hakları vardır; müslüman olan komşunun 'müslümanlık ve komşuluk' hakları vardır; müslüman olmayan komşunun da 'komşuluk' hakkı vardır."
İslâm toplumunun fertleri bu sıfatları ile yardımlaşırlar. Toplumun, maddî ve mânevî bakımlardan güçlü olması, faydalıyı celbedip zararlıyı defedebilmesi, ihtiyaç duyulan bütün sektörleri kurabilmesi ve hizmetleri üretebilmesi için yardımlaşması, işbirliği yapması, devletin de bunu sağlaması farzdır. İslâm toplumu (ümmeti) var oldukça hiçbir fert aç, açık, çıplak, borçlu, yolda, esir, muhtaç ve mahrum kalmayacaktır; kalırsa bundan bütün toplum fertleri sorumludur. Bu hükümleri getiren âyet ve hadîsler sayılamayacak ölçüde zenginlik arzetmektedir.
İslâm ümmetinin de aralarında bulunduğu ümmetler (milletler) topluluğu, aralarında yardımlaşacaklardır. Milletlerarası adâleti açıklarken zikrettiğimiz âyetler yanında şu âyet meâli, bu prensibe ışık tutmaktadır: "Ey insanlar! Şüphesiz sizi, bir erkek ile bir dişiden yarattık ve tanışmanız için büyük, küçük topluluklara ayırdık. Allah nezdinde en değerliniz, O'nun haklarına en fazla saygı göstereninizdir" (49/13). İyilik konusunda yardımlaşmayı emreden nasslar yanında bu âyet de toplumların birbiri ile tanışmasını, dayanışmasını ve bilgi alış verişinde bulunmasını istemekte; kabîle, kavim, millet şeklinde bölünmeleri bu hikmete bağlamaktadır.

4. Dostluk ve merhamet:
Buraya kadar zikredilen âyetler ve benzerleri ile bunları açıklayan hadîsler, toplumun fertleri, zümreleri ve toplumlar arasındaki ilişkinin dostluk ve merhamet esaslarına dayanmasını istemekte, uygulama da bunu desteklemektedir. Aile fertleri, yakınlar ve komşular birbirine dosttur ve merhamet duygusu beslerler. Bütün müminler dostluktan da öte birbirinin kardeşidir ve birinin derdi, acısı hepsinin derdi, acısıdır (49/10), diğer millet ve ümmetler de birbiri ile akrabadır; çünkü aynı kökten gelmişlerdir, bir tek ümmetin zamanla ayrılmış, ihtilâfa düşmüş kollarıdırlar (2/213); şu hâlde aralarındaki ilişki dostluk ve merhamet esaslarına dayanmalıdır.

5. Toplumun hayrına olanı sağlamak, aleyhine olanı yok etmek:
Çağımızda sosyal ilişkiler faydacılık (menfâat) felsefesine dayanmaktadır. Ancak faydalıyı zararlıdan ayıran ölçü akıl ve maddî hazdan ibarettir; bu ölçüler de insanlığı sonunda bireycilik ve egoizm bataklığına saplamıştır. Allah'ın yeryüzünde insan kullarına sunduğu tükenmez servet ve nimetin dağılımındaki adâletsizlik ve bu yüzden çekilen acılar, akıtılan kanlar yalnızca maddî haz ve menfâat ölçülerinin tabîî sonucu olan egoizmin acı meyvalarıdır. İslâm dîni de talimâtında, emir ve yasaklarında fayda-zarar prensibini (maslahat prensibini) esas almıştır. Ancak onu, beşerî sistemlerden ayıran husus ilâhî irşâda (vahye) dayanması, aklını ve haz duygusunu vahyin kontrolüne vermesidir. İslâm'a göre de cemiyet ve hukuk nizâmının gâyesi şu beş değeri korumaktır: "hayat, akıl, nesil, din ve mal". İslâm'da vahyin kontrolünde bulunan akıl ve nefis bu beş değer arasında gerekli dengeyi kurmuş; daha da önemlisi bu değerleri korumayı hayatın gâyesi değil, asıl maksada vesîle ve hadim kılmıştır. Bütün bunlar kul ve Allah'ın halîfesi olabilmek için gereklidir, her şey Allah'ındır, O'ndan gelmiştir ve O'na dönecektir. Bu iman ve anlayış içinde menfâat prensibi, fertten insanlık ailesine kadar genişleyen toplulukları ve halkları çerçevesi içine almış, egoizm ve sömürü yerine âdil paylaşma ve dengeli faydalanma esaslarının hâkim olması öngörülmüştür.
İlişkilerini işte bu esasların yönlendirdiği İslâm toplumunun toplum-fert arası dengeye yaklaşımını, "her şey insan için, insan da Allah içindir" şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu yaklaşım içinde toplumun gâyesi, ibâdet eğitimi içinde ahlâk ve karakteri oluşmuş iyi fertler (Allah kulları, halîfeleri) yetiştirmek, bunların oluşturduğu ve devam ettirdiği toplumda haya temeline dayalı sosyal ahlâkı hâkim kılmak ve bu değerleri kontrol eden bir efkâr-ı umumiyye meydana getirmektir. Bütün ibâdetler birinci amaca, hayâ duygusunu korumaya yönelik emir ve tedbirler ikinci hedefe, emr bi'l-ma'rûf, nehy ani'l-münker müessese ve uygulaması da üçüncü gâyeye yönelik bulunmaktadır.

III. Hukuk Nizâmı
İslâm'a veya genellikle dinlere karşı peşin hükümlü olanların Kur'ân Hukuku hakkında düşünceleri özetle şöyledir: "Bir akıllı insanın, çevredeki hukuklardan faydalanarak, içinde bulunduğu ilkel toplumu derleyip düzenlemek, bir nizâma kavuşturmak için koyduğu kaideler ve çözümler mecmuâsı olup bugün için eskimiş ve ölü hukuklar arasına girmiştir." Bu kanâati yazılarında ve kitaplarında ileri süren bazı müsteşrikler ile onların yerli uyduları, diğer konularda inandırıcı delil ve vesîka aradıkları hâlde bu konuda yalnızca zan, tahmin, peşin hüküm ve genelleme gibi zayıf ve yanıltıcı bilgi ve muhâkemelere dayanmaktadırlar. Mezkûr yazarlar bunun yerine tarafsız ve ilmî mukayese metodunu kullansalardı, varacakları sonuç İslâm hukukunun "orijinal ve ilâhî bir hukuk" olduğundan ibâret bulunacaktı. Evet bu hukuk orijinaldir ve ilâhîdir; çünkü onun ana kaynağını getiren Peygamber (s.a.v.) bir ümmîdir, öğrenim görmemiştir ve bir hukuk öğrenecek kadar da bunu bilenler ile beraber olmamıştır. Ayrıca dünden bugüne mevcut İslâm hukukunun prensiplerini getirmiş ve uygulamış başka bir hukuk da mevcut değildir; bu hükmümüzün delili, bir kısmına aşağıda temas edeceğimiz İslâm hukûkunun benzersiz hüküm ve prensipleridir. Ondört asırdır yaşayan, bugün dahi onu uygulayanlara hukuktan beklenileni eksiksiz olarak veren bir sisteme uygun vasıf "mûcizedir"; yani Kur'ân Hukuku, beşerin benzerini getiremeyeceği bir "mûcize hukuk"tur. İslâm Hukûkunun değişmez nasslara dayalı kısmı eskimez niteliktedir; çünkü insanlık hangi medenî noktaya varırsa varsın, insan değişmedikçe ve başka bir şey olmadıkça ona uygun düşecek olan genel ve ebedî prensipleri ihtivâ etmekte, teferruâta inmemektedir. Bu hukûkun değişmeye ve gelişmeye açık kısmı ise yorum ve ictihadların ürünü olan kısımdır. İctihada izin veren, onun kapısını, ebediyete kadar ehil olanlara açan yine Kitab ve Sünnet olduğuna, ictihad bu iki kaynağın ışığı altında cereyân edeceğine göre her yeni ve değişen hüküm, yine İslâmî ve ilâhî vasfını koruyacak, aynı zamanda değişen toplum ilişkilerine de uygun düşecektir.
İslâm Hukûku'nun temel prensipleri, İslâm toplum düzeni ve ilişkilerine yön veren prensiplerden ayrı ve farklı değildir; aynı prensipler hem toplum ilişkilerini yönlendirmekte, hem de hukuk kaidelerine hâkim bulunmaktadır.
Esasen hukuk, ictimâî bir müessesedir ve toplum düzeninin bir uzantısından ibârettir. Genellikle toplum hukûku yapmakta, hukûka kaynak olmakta, hukuk da toplumun ilişkilerinden bir kısmını (hukuk sâhasına ait olanları) düzenleyip kaideleştirmekte, bu kaideleri adâlet gâyesine yönelik olarak uygulamaktadır. Özellikle İslâm hukûkuna geldiğimizde bu hukûku da düzenleyip kanunlaştıran ve uygulayan toplumdur; ancak İslâm toplumu bunu yaparken birinci derecede vahye (Kitab ve Sünnet'e) dayanmakta, örf, âdet, mesâlih gibi kaynakları da bu çerçeve içinde kullanmaktadır.
Söz uzadığı için burada yapabileceğimiz iki husûs vardır;
A- Kur'ân Hukûku'nun devamlı yaşama ve toplum bünyesine uygun yeni hukuk kaideleri üretme kâbiliyeti taşıyan genel prensiplerine örnekler vermek. B- Bu hukûku diğerlerinden ayıran önemli özelliklere işaret etmek.
A- Kur'ân Hukûkunun Genel Prensipleri:
1. "Ey iman edenler! Akitlere riâyet ediniz (akitlerin hükümlerini yerine getiriniz)" (5/1). Bu âyet bir yandan akit hürriyeti prensibini getirmekte, diğer yandan da akit-borç ilişkisine, akitlerin bağlayıcılığına, buradan hareketle hukûkî istikrar ve güvene temel teşkil etmektedir. "Akit serbestisi prensibini getirmektedir" dedik; çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnet'te akitleri isim isim sayıp sınırlayan, bunlardan başka akit yapılamaz diyen bir nass yoktur. Bu âyet de insanların o zaman yapmakta oldukları ve Kur'ân prensiplerine uygun düşen, daha sonra da yapacakları bütün akitlere meşrûiyet tanımakta, bunlara riâyet edilmesini istemektedir.
2. "Allah emânetleri sahiplerine ulaştırmanızı ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi kesin olarak emretmektedir." (4/58)
3. "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, âdil şahitler olun, bir topluluğa karşı duyduğunuz kin sizi adâletten ayırmasın, âdil olun, takvâya en yakışanı da budur...."(5/8)
4. "Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticaret dışında mallarınızı aranızda bâtıl (meşrû ve hukukî olmayan yoldan elde edip) yemeyin."(4/29) Amme nizâmı, umûmî ahlâk ve âdâba aykırı olmamak üzere borçlanma ve değerlerin el değiştirmesi karşılıklı rızâya dayanacaktır; hukûka aykırı olan ve karşılıklı rızâya dayanmayan alacak ve kazançlar meşrû değildir. Burada hukuk-ahlâk ilişkisi kurulmuş ve çağdaş hukûkun simgesi olan "akit ve tasarrufların şekle değil, irâde ve rızâya bağlı olması" prensibi getirilmiştir ve bu ondört asır önce getirilmiştir.
5. "Reşid oluncaya kadar yetimin malına, en güzel usûl dışında yaklaşmayın, sözünüzü yerine getirin, insan verdiği sözden sorumludur" (17/34)
6. "Şahitliği gizlemeyin (bildiğiniz konuda doğru şahitlik edin), şahitliği kim gizlerse onun kalbi günah işlemiştir." (2/283).
7. "İçinizden adâlet sahiplerini (dürüst ve âdil olanları) şahit tutun." (65/2)
8. "Onların (İslâm toplumunun) işi aralarında danışma ile yürütülür." (42/38).
9. "(Ey Peygamber!) Sorumlu olduğun işte onlarla danışma yap" (3/15) İstibdadı önleyen, toplumun yönetime katılımını sağlayan, en iyi ve en uygunun bulunmasına zemin hazırlayan iki âyet...
10. "Borçlu darda ise eli genişleyene kadar ona mühlet vermelidir. (2/280)
İslâm'ı faizci, faydacı, sömürücü kapitalist sistemden ayıran hüküm ve uygulamalardan bir örnek daha; "darda kalana yeni bir yükleme yapmadan mühlet vermek ve kolaylık göstermek."
11. "Darda kalana (başka çâresi olmayana), sınırı aşmamak, aşırı gitmemek kaydıyla günah yoktur." (2/173)
Bir ârıza sebebiyle kanunun uygulanmasının mümkün olmadığı, uygulamanın daha büyük zarar doğurduğu durumlarda günaha ve isyâna sapmadan müslümanlara genişlikler getiren âyet....
12. "Bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Rasûl'e (s.a.v.) götürün." (5/59)
Bu âyet de problemlerin çözümünde iki ana kaynağa başvurulması, bunların sarâhat ve delâletinden faydalanılması yolunu açmaktadır.
13. "İyilik ve takvâda yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın." (5/2)
Fazîlet toplumunun çerçeve kanunu.
Kur'ân-ı Kerîm, hukuk problemlerinin çözümünde Allah Elçisine (s.a.v.) de başvurulmasını emretmekte, böylece o'nun getirdiği çözümler ve ifade buyurduğu kaideler de Kur'ân Hukûku içinde yer almaktadır. İşte bazı örnekler:
"İslâm'da ne doğrudan zarar vermek, ne de misilleme olarak zarar vermek vardır."
Zarara uğrayanın telâfi için başvuracağı yol mahkemedir, İslâm'ın adâletidir.
"Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar."
"Allah'ın kitabına (Kur'ân Hukûku'nun genel prensiplerine) aykırı olan şartın hükmü yoktur."
"Kanlarınız, mallarınız, canlarınız birbirinize haramdır, dokunulmazdır."
"Ümmetim yanılması, unutması ve zorlaması sebebiyle yaptıklarından -günah ve cezâ bakımından- sorumlu kılınmamıştır."
"Vârise vasiyet yoktur (hükümsüzdür)."
"Katil, öldürdüğü kişiye vâris olamaz."
"Kefil olan ödemekten sorumludur."
"Delil dâvâcıya, yemin dâvâlıya aittir."
"Prensiplerimize uymayan hüküm ve uygulama reddedilir."
"Kan bağı sebebiyle evlenmesi haram olanlar süt bağı (emme ve emzirme) sebebiyle de birbirine haram olurlar."
"Sarhoşluk veren her nesne haramdır, alınması yasaktır."
"Menfâat sağlayan her kredi faizdir."

B. Kur'ân Hukûkunun Bazı Özellikleri:
1. Her hukuk, toplum ile fert, fert ile diğer fertler arasındaki hak ve borç ilişkilerini düzenlemek ister. Ancak beşerî hukuklar bunu yaparken toplumda yerleşmiş değer hükümleri, âdetler ve uygulamalardan hareket ederler, bu sebeple de bazen bu düzenlemeler ahlâka, yahut dîne aykırı olabilir. Meselâ kumar, zînâ, faiz ile ilgili düzenlemeler böyledir. İslâm hukûku ise bu düzenlemeleri yaparken ahlâk ve din esaslarını topluma değil, toplumu bunlara uydurmayı, tâbî kılmayı hedef edinir. Bu sebeple belli zaman ve zeminlerde âdet hâline gelse ve hoş görülse dahi hakların kötüye kullanılmasını, rüşveti, kumarı, faizi, stokçuluğu, haksız kazancı, sömürüyü, fahiş fiyatı... yasaklar ve bunları önleyen tedbirler getirir.
2. Diğer hukuk sistemleri çağlarının felsefesinden müteessir olmuşlar, kimi zaman ferdi, kimi zaman toplumu merkez olarak almışlar, bu ikisinden birinin menfâatine ağırlık verdiklerinde diğerini ihmâl etmişlerdir. Kur'ân Hukûku daha başından itibaren fert ile devlet ve toplum arasındaki dengeyi en âdil ve uygun biçimde kurmuştur; hem ferdi topluma ezdirmemiş, hem de gerektiği ölçüde toplumun menfâatini gözetmiş ve korumuştur.
3. Bugün hukuklar genellikle lâikleşmiş, dînin hukûka etkisini engellemiş, hukuk-ahlâk ilişkisini de asgarîye indirmişlerdir. İslâm Hukûku ise din ve ahlâk ile içiçedir; bu üç müessese çözülmez bir örgü ve bozulmaz bir bütünlük içindedir. Bu sebeple beşerî hukuklarda kanunu ihlâl eden kişinin vicdan ve imanında bir rahatsızlık meydana gelmez; hatta bazı hâllerde bunu kitabına uyduranlar için ihlâl ve yan çizme mârifet sayılır. Halbuki bir müslüman kanunu ihlâl ettiği, kanun gereği olan bir hakkı îfâ etmediği zaman hukuk yanında hem ahlâk bakımından kusurludur, hem de din bakımından günah işlemiştir; bu üç müeyyide onu mutlaka rahatsız edecek ve itâata sevkedecektir.
4. Beşerî hukuklarda suçların cezâsı dünyevîdir; dünyada çekilir, yahut affa uğrar ve biter. İslâm Hukûku'nda suçların bir dünyada, bir de âhirette cezâsı vardır. Bunların biri diğerini engellemez, birinin affedilmesi diğerini düşürmez.
5. Beşerî hukuklarda hak ve hukuka riâyet eden kişilerin yaptırımdan kurtulmak ve iyi bir vatandaş olmaktan öte elde edecekleri mükâfat yoktur. İslâm hukuk kaidelerinin nihâî olarak vâzıı Allah olduğu için buna itâat edenler aynı zamanda Allah Teâlâ'ya kulluk (ibâdet) etmekte ve bu yüzden sevap kazanmakta, en büyük emel olan Allah rızâsını elde etmektedirler. Müslümanın imanına göre Allah rızâsını elde etmek demek ebedî mutluluğu kazanmak demektir. Bu da hukuk düzeninin korunması bakımından önemli bir teşvik unsurudur.
6. Diğer hukuk sistemlerinin asırlarca süren mücadelelerden, isyan ve ihtilâllerden sonra tanıdığı birtakım hak ve hürriyetleri Kur'ân Hukûku başından beri kabûl ve ilân etmiştir: Hukûkun üstünlüğü, kanun karşısında eşitlik, suçun şahsîliği, ve kanunîliği, akit hürriyeti, kadın hakları ve özellikle kadına şahsiyet ve mülkiyet hakkı, saltanat ve istibdat yerine bey'at ve meşveret, din, vicdan, söz ve düşünce hürriyetleri, mülkiyet, çalışma, seyâhat ve sosyal güvenlikten yararlanma hakları bunlar arasındadır.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler