www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Dünden Bugüne Dînî Tebliğ ve İrşâd
(Seminer Özeti)
Giriş:
Teblîğ ve irşâdın mânâ ve önemi:
Teblîği "hak dîni bilmeyen kimselere onu ulaştırmak, doğru bilgi sahibi olmasını sağlamak, inanması için gayret göstermek" mânâsında, irşâdı ise "hak dîni tam veya eksik olarak bilen ve ona inanan kimselerin ilim, amel, ihsan ve ihlâs konularındaki eksiklerini gidermek için gerekeni yapmak" mânâsında kullanıyoruz.
Teblîğin hedef kitlesi daha çok inanmayanlardır, irşâdın hedef kitlesi ise müslümanlardır. Müslümanların henüz ergenlik çağına gelmemiş çocuklarını da bu bakımdan müslüman saymak yerinde olur.
En azından Hz. İbrahim'den (a.s) bu yana29 adı İslâm olan hak dînin son kitabı "Kur'ân-ı Kerîm", son peygamberi de Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dir. İnsanlar çoğalıp gelişerek yaşamaya devam ettikleri halde yeni peygamberlerin gelmeyecek olması, son dînin ümmetine önemli bir yeni vazife yüklemektedir: teblîğ ve irşâd. Bu vazife gereği bilmeyen ve inanmayanlara gerçeğin bilgisini ulaştırmak, bilip inandığı halde eksiklik içinde olanları tamamlamaya çalışmak ümmete düşmektedir. Allah Rasûlü'nden (s.a.v.) ümmetine intikal eden en önemli sünnet budur. Hem irşâdı, hem de teblîği içine alan "dâvet" kelimesini kullanarak, "Allah'a çağıran (dâvet eden), inancını yaşayan ve şüphesiz ben müslümanlardanım diyen kimseden, sözce daha güzel olan kim vardır?"30 buyuran Rabbimiz buna benzer daha nice âyette irşâd ve teblîği teşvik etmiş; ... Burada bulunanlar, bulunmayanlara teblîğ etsin!" buyuran Allah Rasûlü (s.a.v.) de daha nice hadîsi ile Kur'ân âyetlerini teyid buyurmuştur.
Günümüzde "din eğitimi ve öğretimi" ile irşâd, çeşitli araçlardan istifâde ederek İslâm'ı müslüman olmayanlara götürmek, öğretip anlatmak, sevdirmeye çalışmak sûretiyle de teblîğ vazifesi yerine getirilmektedir.
Bu seminerde önce tarih boyunca kullanılan din eğitimi ve öğretimi vasıtaları ile usûlleri ele alınacak, arkasından günümüzde diğer din mensupları ile müslümanların faaliyetleri gözden geçirilecek, sonunda da yapılması gerekenler üzerinde düşünülüp tartışılacaktır.

I. İslâm Tarihi Boyunca Din Eğitimi ve Öğretimi:
1. Mescit ve camilerde:
a) Peygamber Mescidi:
Rasûlullah (s.a.v.) zamanında Medine Mescidi, içinde eğitim ve öğretimin de yer aldığı şu fonksiyonlara zemin teşkil ediyordu:
1. İbâdet yeri.
2. Millet meclisi, siyâsî ve idârî meselelerin müzâkere edilip karara bağlandığı yer.
3. Milletlerarası siyâsî görüşme salonu; Benî-Sakîf ve Necrân örnekleri.
4. Eğitim ve öğretim yeri (okul); mescid en çok bu iş için kullanılmıştır.
5. Kimsesizler yurdu, geçici barınak; Suffe Ashâbı gibi devamlı kalanlardan başka, çeşitli sebeplerle evinden ayrılanlar da geçici olarak mescidde kalmışlardır; Hz. Ali'nin "Ebû Türâb" lâkabını almasına sebep eşi ile yaptığı hafif bir münâkaşa üzerine gelip mescidde yatması ve uyurken toprağa belenmesi, Rasûlullah (s.a.v.)'in onu bu şekilde bulması olmuştur.
6. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma merkezi; borçludan evlenmek isteyen bekâra, kuraklığa marûz kalmış bölge insanından yoksul düşmüş kimseye kadar her dert ve problem sahibi mescide gelir ve derdine dermân bulurdu.
7. Mahkeme salonu; genellikle davalara burada bakılır ve hükme varılırdı.
8. Geçici hastane; daha çok savaşlarda mescid hastane haline getirilmiş, gerektiğinde çadırlar kurulmuş ve yaralılar tedâvi edilmiştir.
9. Devlet misâfirhanesi; Necrân hıristiyan toplumunun temsilcileri bir sulh için Medine'ye geldiklerinde mescidde misâfir edilmişler ve hatta burada kendi dinlerine göre ibâdetlerini de yapmalarına izin verilmiştir.31
10. Kültür ve san'at merkezi; mescidde zaman zaman Sûdanlı ve Habeşistanlılar, bizdeki kılıç kalkan oyunu gibi oyunlar oynamışlar, Hassân b. Sâbit şiirler okumuş, bunları sahâbe, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve eşi Hz. Âişe dinleyip seyretmişlerdir.32
İbâdetten istirâhât ve eğlenceye kadar birçok dînî, sosyal ve kültürel faaliyetin mescitte yapılması, fert ve toplum olarak müslümanların bütün faaliyetlerinin din dışında değil, din içinde bir bütün teşkil etmesini, hepsinin kulluk şuuru içinde cereyan etmesini sağlamış, bunun böyle olduğunun da bir göstergesi olmuştur.

b) Camiler:
Zaman içinde mescid ve camilerin fonksiyonları değişmiş, buralarda daha ziyade ibâdet, eğitim ve öğretim faaliyetleri yürütülmüş, diğer hizmetler için başka mekânlar ve kurumlar vücûda getirilmiştir.
Selçuklu devrinde, 11. asrın son çeyreğinde kurulan medreseden önce İslâm tedrîs sistemi "cami öğrenimidir". Camiler, ibâdet saatleri dışında birer okuldur. Camilerin bu fonksiyonu cumhuriyet dönemine kadar devam etmiş, medrese ve mektep öğretimine büyük katkıda bulunmuştur. Selâtîn camileri birer yüksek okul, diğer camiler ise ilk ve orta öğretim seviyesinde okullar gibiydi. Cami dersleri genellikle halka da açık derslerdi. Camide ders okutan hocaya "ders-i âmm" denirdi, ilmî hey'et önünde rü'ûs imtihânı vererek bu unvânı alan müderrisler, dersi özet halinde anlatırlar, sonra serbest olarak soru ve cevap faslı başlar, ders bu şekilde yürürdü. Herkesin serbest soru hakkı bulunduğu için müderrisin âlim ve uyanık bir kişi olması gerekirdi, aksi halde tutunamaz, karşısına çıkan bilgili ve zekî kişiler karşısında mahcup olurdu. Cami dersleri sabah, öğle ve ikindi namazlarından sonra verilirdi.33
Başlangıçtan beri camilerde hutbeler, ilim ve zikir halkaları, imamların sohbet ve nasihatleri önemli eğitim ve öğretim vasıtaları olmuştur.

2. Mahalle Mektebi ve Kur'ân Kursları:
Hemen her mahallede ve köyde vakıflar tarafından kurulmuş mahalle mektepleri ve Kur'ân kursları vardı. Bu kurumlar ilköğretim veriyorlar, Türkçe, yazı, aritmetik, Kur'ân ve genel din bilgileri okutuyorlardı.
Bazı cami ve mescitlerin yanında Kur'ân kursları "dâru'l-kurrâ" ve hıfz kursları "dâru'l-huffâz" vardı. Buralarda önce Kur'ân-ı Kerîm'in yüzünden okunması öğretilir, sonra kâbiliyeti olanlara Kur'ân ezberletilirdi.34

3. Medreseler:
Medrese, 11. asrın sonlarında Selçuklular tarafından kurulmuş ve 19. asrın başlarına kadar Osmanlılarda da esas eğitim ve öğretim kurumu olarak kalmıştır.
Medresedeki dersler, halka açık olan cami dersleri ile yine camilerdeki halka derslerinden esas olarak ayrılmıştır. Eğitimcileri, din ve devlet görevlilerini yetiştirmek üzere kurulan medreselere, bu maksada uygun yaş ve kâbiliyette öğrenci alınmış, öğrenciler vakıflar ve zenginler tarafından himaye edilerek isteyen mutlaka öğrenimini tamamlayabilmiştir. Medrese dersleri belli kitap ve programlarla öğrencilere yönelik bulunmakla beraber burada halk eğitimi de ihmal edilmemiştir. Halk bazı günler düzenlenen ikindi derslerine ve ders-i âmmların derslerine katılmışlardır. Ayrıca medrese öğrencileri, medreselerin tatile girdiği üç aylarda ülkenin dört bucağına dağılarak (cerre çıkarak) hem öğrendiklerini halka anlatmış, bir nevi staj yapmışlar, hem de öğrenimlerine devam için gerekli olan harçlıklarını çıkarmışlardır. Karahanlı ve Gaznelilerden beri merkeze bağlanan ve sistemli, sâbit (iktidarlara göre değişmeyen) eğitim politikasına tâbî kılınan medreselerde din-devlet çatışması da olmamıştır.35

4. Tekkeler:
Hz. Peygamber (s.a.v.) mescidindeki "Suffe bölümü" İslâm'da mektep ve medreselerin ilk örneği olduğu gibi, tekkelerin de ilk ve ideal örneğidir. Sonradan medreselerde öğretime, tekkelerde ise eğitime ağırlık verilmiş, fakat her iki kurumda diğer kanat da ihmal edilmemiştir.
"Başlangıçtan son devirlere kadar tekkelerin tarihi incelendiğinde bu müesseselerin her şeyden evvel bir dînî-tasavvufî eğitim ve bunu bilfiil yaşama yeri olduğu derhal göze çarpar... Kuzey Afrika ülkelerinde 11. yüzyılda tekkeler Sünnîlik çerçevesinde ve Gazzâlî'nin sistemine uygun olarak bir din ve tasavvuf eğitimi sürdürüyor ve geniş halk kitlelerinin İslâm'ı kavramasına yardımcı oluyordu... Derviş gruplarının Selçuk topraklarında açtıkları tekkelerde yürütülen yoğun bir dînî-tasavvufî eğitim faaliyeti, her bakımdan bir oluşum içinde olan 13. yüzyıl Anadolu'sunda bilhassa din ve kültür birliğini oluşturma açısından oynadığı mühim rol ile en çok göze çarpan bir vâkıadır."36
Medrese ve mekteplerin yeterince yaygınlaşamadığı zamanlarda ve göçebe topluluklar içinde tekke bu boşluğu doldurmuş, halka din öğretim ve eğitimi vermiştir.
"Nefsini tarikât zevkinden uzak tutabilen insanlar az olmuştur. Dînî imanın yanında tarikât zevk ve neşvesi, Türk toplumunun asırlar boyu mânevî gücü, teselli kaynağı ve hayat neş'esi durumunda kalmıştır. Padişah ki, insan oğlunun elde edebilmesi mümkün her türlü maddî imkânı nefsinde toplamış adam demektir, tarikât zevkinden uzak kalamamıştır... Anadolu ve Rumeli'nde mütevâzı, sevimli gönül ve san'at adamları olan, çevrelerinde san'at ve tasavvuf sevgisi telkinine çalışan şeyhler... önemli rol oynamışlardır... Cumhuriyet Türkiyesi'nde tarikâtler sadece kanunen yasaktır. Fakat her tarikât hayatını devam ettirmektedir. Zaten aksi mümkün değildir. Zira tamamen vicdan ve zevk meselesidir."37

5. Ev ve oda sohbetleri:
Daha çok kış gecelerinde ve fırsat bulunduğunda diğer gün ve gecelerde evlerde ve odalarda (toplantı, sohbet, misâfir ağırlama gibi maksatlarla, hâli vakti yerinde olan kimseler tarafından yapılmış, ayrılmış ev ve odalar) sıkça yapılan toplantılarda dînî ve tarihi kitaplar okunmuş, bunlar üzerine sohbetler yapılmıştır. Cumhuriyetin ilk otuz yılında dahi devam eden bu çeşit toplantılarda kadınlar Ahmediye, Muhammediye, Sîretü'n-Nebî, Envâru'l-Aşıkîn isimli kitapları, erkekler de daha ziyade Taberî Tarihi, Tibyân, Mevâkib ve Konyalı Vehbi Efendi tefsirleri, Ebâ Müslim-i Horasânî, Battal Gazi, Kerbelâ kitaplarını okumuşlar, bunlar üzerine konuşmuşlardır. Camilerde olduğu gibi evlerde de tarih boyunca mevlîd ve mukabele (Kur'ân-ı Kerîm hatmi) okunmuştur.
Radyo ve televizyonun sohbet kültürümüzü imha etmesinden önce eş dost akraba ziyaretlerinde de sohbetler yapılır, dînî edep ve atmosfer içinde geçmişten, gelecekten bahsedilirdi.

6. Aile ve çevre:
Batı kaynaklı hürriyet ve ferdiyet anlayışı ülkemizi istilâ etmeden önce toplumumuzda aile, komşu, mahalle, işyeri; millî ve dînî eğitim, sosyalleştirme, kültür aşılama bakımlarından önemli birer mektep görevi yapmışlardır. Eskiden herkesin diğeri üzerinde, dînî ve ahlâkî hayat bakımından kontrol ve eğitim hakkı vardı; kusur münasip bir dil ve üslûb içinde söylenir, gerekli ıslâh tedbirleri alınır ve buna kimse itirâz etmez, "sana ne, sen ne karışıyorsun, benim hürriyetim var..." demezdi.

II. Günümüzde Halkın Din Eğitimi:
Günümüzde halkın din eğitimi konusunda araştırmalar yapan bir sosyal bilimci, sosyalleşmenin bir eğitim ve öğretim sürecinden ibâret bulunduğuna şu satırlarla açıklık getiriyor: "... Manevî dînî kültür unsurları ancak eğitim ve öğretim sâyesindedir ki, yaşlı kuşaklardan genç kuşaklara aktarıldıkları gibi, aynı zamanda yeni yetişmekte olan kuşakların şahsiyetlerinin teşekkülünde önemli bir rol oynarlar. Esasen kişinin, toplumda dînî kişiliğini kazanması, bu tür bir eğitim ve öğretim sürecinden ibaret bulunan 'bir sosyalleşme'ye bağlı bulunmakta olup, gerçekte din, her şeyden önce bir eğitim ve öğretim meselesi olarak karşımıza çıkmaktadır... Buna göre dînî sosyalleşme kişinin, toplumun dînî kültür unsurları, değerleri, sembolleri ve modellerini alarak kendi şahsiyetine mâl etmesi ve böylece dînî kişiliğinin oluşmasından ibarettir..."
Araştırmacı bir batı Anadolu köyü ile Erzurum ili ve çevre köylerinde yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle ifade etmektedir: "Araştırma bölgemizde deneklere yönelttiğimiz "Dînî bilgileri nereden öğrendiniz?" sorusuna karşılık olarak elde ettiğimiz cevaplardan onların, dînî bakımdan sosyalleşmelerinde aileleri, kitaplar, hocalar, Kur'ân kursları ve okulun önemli ve temel birer ajan ve etken oldukları anlaşılmaktadır. Aynı şekilde ailenin dışında kalan sosyal çevre, kitle araçları (mass media) ve nihâyet caminin de sosyalleşmede önemli payı bulunmaktadır.38
1987 yılında İstanbul'da yapılan bir kurultaya sunduğumuz tebliğde halkın, din eğitim ve öğretimini şu kaynaklardan aldıklarını tesbit etmiştik: Diyanet İşleri Başkanlığı (Merkez ve taşra teşkilatlarında görev yapan çeşitli kademelerdeki elemanlar ve din görevlilerinin eğitim ve öğretim faaliyetleri), tarikâtler, hasta okuyanlar, radyo ve televizyon yayınları, görüntülü ve görüntüsüz basın ve yayın, sohbetler, merâsimler (nikâh, düğün, sünnet, cenâze, doğum, ölüm sonrası... yapılan merasimler, dualar ve toplantılar). Bunlara okul öncesinde aileyi, örgün eğitimde ise okulları ve kursları eklemek gerekir.
Bunlardan bir kısmını biraz daha yakından görmekte fayda vardır:

a) Diyanet İşleri Başkanlığı:
1924 tarih ve 429 numaralı kanun bir "Diyanet İşleri Reisliği" kurmakta ve buna "Yüce İslam Dîninin itikâd ve ibâdetleri ile ilgili işleri yürütme ve ibâdet yerlerini yönetme" görevini vermektedir.
1965 tarih ve 633 sayılı kanun ise "İslâm Dîninin inançları, ibâdet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, toplumu din konusunda aydınlatmak ve ibâdet yerlerini yönetmek üzere; başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur" demek sûretiyle başkanlığa "halka din eğitim ve öğretimi verme" vazifesini de yüklemiş bulunmaktadır.
Başkanlık "Din İşleri Yüksek Kurulu" ve "Dînî Hizmetler ve Din Görevlilerini Olgunlaştırma Dairesi", "Yayın Müdürlüğü", ve cami hizmet ve faaliyetleriyle bu görevi yerine getirmeye çalışmaktadır.
Bu hizmet ve faaliyetler içinde dergi ve gazete, görüntülü ve görüntüsüz yayınlar, belli günlerde tertip edilen konferans, seminer ve ihtifaller, armağanlı yarışmalar önemli rol oynamaktadır.

Cami hizmetlerine gelince:
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında sayıları on iki bin olan camiler bugün seksen bini bulmuştur. Ülkemizde bir yıl içinde bin beşyüz kadar camiin temeli atılmakta ve bunlar iki-üç yıl içinde ibâdete açılmaktadır.
Cami yapımında, yalnızca Kocatepe Camii'ne beş milyardan fazla para harcayan Türkiye Diyanet Vakfı'nın önemli katkıları bulunmaktadır. 1924 yılında bütçeden aylık alan cami görevli sayısı 3932 iken, 1.1.1988 tarihi itibarıyla bu rakam 70.717'ye ulaşmıştır.
Bugün camilerde namaz kılınmakta, hutbe ve vaaz verilmekte, cenaze namazları kılınmakta ve daha çok yaz tatili aylarında okul çocuklarına Kur'ân ve din bilgisi verilmektedir. Bütün bu faaliyetlerin din eğitim ve öğretimi bakımından önemi büyüktür. Ancak vaizlerin ve vaazlarının günümüz şartlarında yetersiz oldukları anlaşılmaktadır.39
Hutbelerin de genellikle bir merkezden hazırlanması, suya sabuna dokunmaması, cemâatin içinde yaşadığı hayat ve problemlerden uzak düşmesi etkilerini azaltıcı âmiller olarak gözükmektedir.

b) Televizyon:
Bugün ülkemizde halkın en çok seyrettiği ve etkilendiği araç televizyondur. Sohbet geleneğimizi ve okuma imkânımızı da elimizden almış bulunan televizyon sekiz kanala çıktığı ve haftada (430) saat civarında yayın yaptığı halde din eğitim ve öğretimine ayrılan saat yalnızca iki, üç kanalda ve haftada yarım saat civarındadır. Ayrıca yayınlar son derecede sansürlü, kısıntılı ve güdümlüdür. Şu halde din eğitimi ve öğretimi, en önemli ve güçlü vasıtasından mahrum bulunmaktadır.

c) Aile:
Yapılan araştırmalar çocukların üç yaşlarından itibaren dhinî eğitime reaksiyon gösterdiklerini (cevap verdiklerini), Allah ve diğer dînî konular ve objelere duyarlı olduklarını ortaya koymuştur. Ülkemizde çocukların 0-6 yaş arası hayatları aile içinde geçmektedir. Okul çağı başladıktan sonra da ailenin, çocuk üzerindeki etkisi devam etmektedir. Şu halde yarının büyükleri ve halkı olacak olan çocukların dînî bilgi ve eğitimlerinin temeli ailede atılmaktadır. Halbuki günümüzde Türk ailesi, çocuklarına yeterli din eğitim ve öğretimini vermekten bilgi ve formasyon bakımlarından oldukça uzak bulunmaktadır. Bu da öncelikle ana babaların ve özellikle yarının anası olacak olan kızların eğitim ve öğretiminin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

d) Okullar:
Ülkemizde ilk ve orta öğretimde gerek muhtevâ ve gerekse saat bakımlarından oldukça kısıtlı bir din öğretimi vardır. Bu öğretimi yapan öğretmenler, bilhassa ilk okullardakiler, bu göreve uygun bir formasyon almamışlardır. Okullarda din eğitimine gelince ülkemizde bundan, vebadan kaçarcasına kaçılmakta, isteyene okulun bir odasında namaz kılma imkânı bile verilmemektedir.
e) Diğer eğitim ve öğretim kaynakları ile bunların aksayan yönlerine yukarda zikri geçen tebliğimizde temas edilmiştir.40

III. Diğer Din ve Toplumlarda Din Eğitimi ve Öğretimi:
Yahudilerde misyonerlik (yahudi olmayanları yahudileştirme faaliyeti) yok gibidir. Dinlerinin aslında olmasa bile fiilen Yahudilik bir ırkın (İsrâiloğullarının) dîni haline getirilmiştir. Yahudilere göre diğer insanlar onlardan aşağı derecededirler ve onlara hizmet için vardırlar. Yahudiler kendi halklarını ve özellikle çocuklarını kendi din ve kültürlerine intibâk ettirme, sosyalleştirme yönünde etkin eğitim ve öğretimi sürdüren bir millettir. Toprak gaspı yoluyla gerçekleştirdikleri İsrail devleti lâik olmadığı, onlarda din ve milliyet vücut ile ruh gibi birbirini bütünlediği için din eğitimi açısından diğer toplumlarda sözkonusu olan engeller ve olumsuzluklar mevcût değildir. Yabancı ülkelerde ve toplumlarda yaşayan yahudiler ise bir yandan aileyi yahudi kültürü içinde sağlam tutmak, diğer taraftan doğumdan ölüme kadar bir yahudiyi kuşatan özel ilişkiler, çevre ve cemâat oluşturmak sûretiyle kültürlerini yaşatma ve devam ettirme imkânını elde etmektedirler.
Bir Brahman okulu olan yoga mensuplarının ve Budist rahiplerin hayat felsefesi ve yaşayışları, stresli ve bunalımlı dünyada bazı insanların ve özellikle kendi kültürüne yabancılaşan gençlerin dikkatlerini çekmekte, en azından bazı düşünce ve davranışlarında onlara uyum göstermektedirler.
Gerek misyonerlik ve gerekse kendi toplumları içinde dînî sosyalleşmeyi temin faaliyetleri bakımından en ilgi çekici din mensupları Hıristiyanlardır. Batılı din ve bilim adamlarının yaptıkları araştırma ve incelemelere dayanarak bu faaliyetleri ve sonuçlarını şu şekilde görmek mümkündür:
Almanya örneği:
"Uzun süre Almanya'da kalan bir insan, dînin bu ülkede hâlâ önemli bir toplumsal etken olduğunu bir süre sonra fark edecektir. Önemli bayram günlerinde kiliseler dolup taşar. Radyo ve televizyonlarda naklen yayınlar da vardır, sıs sık kilise hayatıyla ilgili haberler verilir. Birçok genç kiliselerin gençlik gruplarında örgütlenmiş bulunmaktadır. Üye sayısı oldukça yüksek olan Katolik ve protestan kadın konfederasyonları ve meslek kuruluşları vardır. Katolikler Kurultayı ve Protestan Kilisesi Kurultayı, kiliselerce her iki yılda bir başka şehirde düzenlenen büyük kitle toplantılarıdır. Bu toplantılara her defasında bazıları pek uzaklardan gelen binlerce insan, özellikle de genç kuşak temsilcileri katılır. Birçok sosyal kuruluş, örneğin hastaneler, huzurevleri, sakatlara mahsus bakımevleri, evlilik ve eğitim sorunlarında yardım sağlayan danışma büroları kiliseler tarafından işletilir. Çocuk yuvaları çoğu zaman mahalli kilise cemâatleri tarafından çalıştırılır. Katolik ve protestan kiliseler her yıl Almanya'da ve Üçüncü Dünya'da toplumsal sefaletle savaş amacıyla büyük bağış kampanyaları açar ve bu kampanyalarla her zaman çok büyük miktarlarda para toplanır. Piskoposlar ve önemli mevkîlerde bulunan öteki Katolik ve protestan din adamları, önemli toplumsal, beşerî ve ahlâkî sorunlar hakkında çoğu zaman kamuoyu önünde görüş bildirirler ve onların takındığı tavır büyük ağırlık taşır. Örneğin bu kişiler kısa bir süre önce işsizliğe ve yabancı düşmanlığı eğilimlerine karşı eleştirici bir tavrı takınmışlar, yabancı işçilerin aile fertlerini yanlarına aldırma işleminin kolaylaştırılmasını talep etmişlerdir. Katolik ve protestan kiliselerinin yetişkinlerin eğitimi için kurulmuş akademileri bulunmaktadır. Bu akademilerde güncellik taşıyan toplumsal, kültürel ve dînî sorunlar hakkında toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda verilen konferanslar ve yapılan tartışmalar çoğu kez derin yankılar uyandırır, kimi zaman basın da bu konferans ve tartışmaları yansıtır.
Bütün bu fenomenlerden, Almanya'da, eskiden olduğu gibi bugün de canlı bir Hristiyanlık geleneği olduğu ortaya çıkıyor. Bunun sonucu olarak müslümanlar da bu ülkede sık sık Hıristiyan dîniyle yüz yüze gelirler. Örneğin Katolik ya da protestan kilisesinin işlettiği bir çocuk yuvasında veya bir hastahanede Hristiyanlık karşılarına çıkar."41

Alman Toplumunda Müslümanlar
"Federal Almanya sadece bir sanayi devleti değil, aynı zamanda geleneklerine bağlı Hıristiyan bir toplum. Şu anda Almanya'da yaşayan nüfusun %41'i Protestan, %43'ü Katolik olmak üzere sadece %84'ü bir kiliseye bağlı. Ancak bu sayılar Almanların kiliseye yakın olmadıkları gerçeğini örtmemeli: Pazar ayinlerine 10 ile 20 kişiden ancak biri düzenli olarak katılıyor. Yalnız bunlardan yanlış birtakım sonuçlara varmamak gerekir: kiliseye uzak kişilerin yanında, inançlı insanlar da vardır. Köy ve şehir arasında olduğu gibi eyaletler arasında da Hıristiyan inanışının ve lâikliğin uygulanışı esaslı farklılıklar gösteriyor.
Buna rağmen kiliseler önemli bir sosyal unsur oluşturuyorlar: Siyasal alanda faal birçok Hıristiyan görmek olası. Ayinler televizyon ve radyodan yayınlanmakta, Hıristiyan yaşamından haberler de iletişim araçlarında düzenli olarak çıkmaktadır. Kilisenin bir başka önemli etkinliğini de boş zamanları değerlendirme, gençlik uğraşları ve yetişkinlerin eğitilmesini kapsayan çalışmalar kapsamaktadır. Bunun yanında her büyük üniversitede İlâhiyat Fakülteleri bulunmakta, eğitimci yetiştiren her yüksekokulda da din eğitimi üzerine uzmanlaşmak olası. Bu branşlarda eğitim gören öğrencilerin sayısı da bir hayli çok. Protestan ve Katolik din eğitimi her dereceden okulda, her yaş grubunda prensipte haftada iki ders olarak verilmekteyken, bu derslere katılım isteğe bağlıdır.
Sosyal kurumların çoğunluğu (hastaneler, düşkünler evleri, bakım evleri ve çocuk yuvaları) kilisenin koruyuculuğu altında bulunmaktadır. Her müslüman oturduğu mahallede bir kiliseye rastlar. Kilisenin düzenlediği organizasyonlar (Alman Protestan Kiliseler Günü / Katolikler Günü) özellikle toplumun genç kesiminden büyük ilgi görmektedir. Bu toplantılarda yapılan eleştirilerse, kilisenin homojen bir topluluk oluşturmadığını, tam aksine "liberal" görüşlerden "tutucu" görüşlere kadar birçok görüşün izlerini taşıyan bir topluluğu kapsadığını vurgulamaktadır. Bu tutum kendisini İslâm'a karşı, bir taraftan karşılıklı diyalog, diğer taraftan da olumsuzluk biçiminde göstermektedir... Hıristiyanlığın getirdiği kültür ve geleneklerle devlet ve Hıristiyan kiliseler arasında belli bazı bağlar olduğu nasıl gözardı edilemezse, anayasal olarak bu iki kurumun birbirlerinden ayrı olduğunu da vurgulamak gerekir. Aydınlanma çağının gecikmiş bir etkisi olan bu ayrılık, özellikle bu çağda ortaya çıkan lâik düşünce ve çok görüşlü toplumun pozitif anlayışından kaynaklanmaktadır. Lâikliğin uygulanmasını gerektiren en önemli tecrübe, çoğulcu bir toplumda değişik görüşlü topluluklam karşılıklı hoşgörü ve anlayışla daha uyumlu bir yaşama hakkına sahip olmalarıdır. Bu lâik düşünce geçmişten kalan bir olgu değil, halen devam etmekte olan bir süreçtir. Böylece kilise, sosyal yaşamda varolan unsurlardan sadece bir tanesi olmaktadır. Avrupa'daki bu tarihsel duruma katılması nedeniyle, İslâm da bu olgudan soyutlanamaz. Bunun sonucunda hıristiyan olsun, müslüman olsun, tek tek kişileri ve dinsel grubu da bekleyen görev lâik anlayışa karşı alınacak tavrı belirlemektir. Bu görev iki grubu da aynı şekilde etkilemektedir ve onları aynı sorunla karşı karşıya getirmektedir.
Kurumlarıyla yalnızca sosyal düzensizliği ortadan kaldırmayı amaçlayan kiliseler, inanç açısından toplumsal hayatı da eleştirerek inceleyen ve eşlik eden birer kuruluştur. Bu nedenle özellikle müslüman Türklerin hangi sorunlarla mücadele ettiğini vaktinde görebilmiş ve resmî makamları bu konu hakkında uyarmıştır."42
İsveç Örneği:
"Reform hareketi, yalnızca Katolik kiliseden kopma ile kalmadı. İsveç'te kilisenin, adım adım bir devlet kurumu durumuna gelmesine de yol açtı. Kral, bu kurumun da başı sayılıyordu, Kilise böyle bir ortamda, ülkede siyasal bir birlik kurmak yolunda, bir araç olarak kullanılıyordu. Her İsveç yurttaşı, İsveç devlet kilisesine bağlı olmak ve dinsel ayinlere düzenli bir biçimde katılmakla yükümlüydü.43
1780 yıllarında, başka bir dîne bağlı olan göçmenlere, Katolikler ve Yahudilere, kendi lokallerinde, dinlerinin gereklerini özgürce yerine getirme hakkı tanındı. Yahudiler yalnızca Stockholm, Göteborg, Norrköping ile Karlskrona kentlerinde yerleşebiliyorlardı. Yakın bir geçmişte, 1853 yılına gelinceye değin, Katolik Kilisesine geçen İsveç yurttaşları, sürgün cezasına çarpıtırılyordu. Ama 19. yüzyılın sonlarına doğru, yasalar, daha geniş dinsel bir özgürlük sağlayacak biçimde değiştirilmeye başlandı. Artık, başka bir Hıristiyanlık mezhebine geçme koşuluyla, İsveç kilisesinden çıkma olanağı da vardı. Gerçek anlamda din özgürlüğü ancak 1951 yılında sağlandı. Ama İsveç'te manastır kurma özgürlüğü, ilk kez 1977 yılında kabûl edildi.
Din özgürlüğü, her yurttaşın dilediği biçimde kendi dîninin gereklerini yerine getirebileceği anlamına gelir. Öte yandan her türlü dînin dışında kalmak da serbesttir.
19. yüzyılın dinsel uyandırma hareketleri sırasında, çok sayıda Hıristiyan, İngiltere ile Amerika'dan aldıkları örneklere uyarak, sözgelimi Methodistler ve Baptistler gibi mezhepler oluşturdular. Bu gelişmenin sonucu, devlet kilisesiyle yeni oluşan mezhepler arasında bir bölünme oldu. Ortaya ilk çıkan mezheplerden, özellikle Baptistlerden, sürekli bir biçimde kopmalar birbirini izledi. Bu gün İsveç'te çok sayıda bağımsız kilise mezhepleri ve bağımsız dinsel topluluklar vardır.
Eski Lutherci öğretiye göre insan üstüne karşı köle gibi saygılı olmak ve kendisine verilen görevleri en iyi biçimde eksiksiz yapmak zorundaydı. İşten uzak kalmak, sözgelimi grev yapmak günahtı. Yüzyılın başlarında işçiler daha iyi koşullar için savaşım vermeye başladılar. Bunun üzerine Lutheryen kilisesinin görüşü ile işçilere daha geniş özgürlükler verilmesinden yana olan sosyalist/marksist düşünceler arasında, çelişkili bir durum ortaya çıktı. Bu çelişkili durum, kuşkusuz toplumun gelişmesini, özellikle savaş sonrası dönemlerde, bir hayli etkilemiştir.
İsveç'te gözlemlenen lâikleşme eğilimi, kilisenin gücünü ve Hıristiyanlığın İsveç toplumu üzerindeki etkisini zayıflattı. Böylece dinle ilgili sorunlar, arka plâna itilmiş oldu.
Okullarda din bilgisi diye bir ders vardır. Bu derste İncil üzerine genel bilgiler verilir; İncil, tarihsel niteliği olan bir belge gibi ele alınıp incelenir. Bu eğitim aynı zamanda, dünyanın öteki kesimlerinde egemen olan dinsel inançlara ve dinsel yaşamlara da yer verir. Değişik dünya görüşleri ve insan ilişkileri de, din bilgisi dersinin kuşattığı tartışma konuları arasındadır.
Aşağı yukarı 14 yaşında, gençlere, İsveç kilisesi ile çeşitli serbest kiliseler içinde, Protestanlık öğretisi konusunda düzenlenen din derslerine katılma olanağı verilir. Bu eğitim kilisede yapılan konfirmasyon (Hıristiyan çocuğunun buluğ zamanı kilise topluluğuna girişi) töreni ile sona erdirilir. İsveç gençlerinin hemen hemen yarıdan çoğu, böyle bir eğitime katılmaktadır.
Eğer çocuklarınızın kendi dîninizde eğitim görmelerini istiyorsanız, ilgili dinsel topluluğun yetkili kişileriyle kendiniz ilişki kurmalısınız.
Günlük yaşamda da din, birçok İsveçli için önemini yitirmeye başlamıştır. Eskiden aileyi ilgilendiren çoğu konularda, kilisenin devreye girmesi bir gelenekti. Bu tür gelenekler günümüzde terkedilmiştir artık. Genç kuşağın büyük bir çoğunluğu, dînin karışmadığı bir yaşama biçimi sürdürmektedir. Ama kimi bayramlarda, eski kilise geleneklerini yaşatmak; sözgelimi Noel'den önceki dört pazar, İsa'nın doğuşunu kutlamak ve Noel gününün sabahında kilisedeki dua törenine katılmak, çoğu İsveçlinin severek yaptığı şeylerdir. Geleneklerde görülen bu değişikliklere karşın, birçok İsveçli kilise nikâhını yeğlemekte, çocuklarının da kilisede vaftiz edilmesini istemektedir. Bağımsız kiliselerin üyeleri, genellikle, hem aile yaşamında, hem de günlük işlerinde dînin gereklerini yerine getiren kimselerdir.
İnanç farklılığına karşın, çeşitli dinsel topluluklar, sözgelimi toplumsal sorunlar ve gelişmekte olan ülkelerle ilgili sorunlar çevresinde biraraya gelmektedirler. Bu topluluklarca merkezî ya da yerel, dinsel etkinlikler düzenleniyor.

İsveç'te Göçmenler Arasında İnanç ve Din
İkinci Dünya Savaşının ardından patlayan büyük göçler yoluyla İsveç'teki dinsel yaşam büyük bir çeşitlilik kazandı. Göçmen ailelerinin çoğu, anayurtlarından gelirlerken bağlı oldukları dinsel inançları İsveç'te de korumakta, bunlara sıkı sıkıya bağlı kalmaktadırlar. İsveç'te kiliselerin büyümesi, en başta üye sayısında görülen değişmelerle ölçülür. 1960 yılında Katolik kilisesinin aşağı yukarı 30.000; Ortodoks kiliselerinin ise 10.000 üyesi vardı. Oysa, 1986 yılında bu durum değişti. Katolik kilisesinin üye sayısı 180.000'e; Ortodoks kiliselerinin üye sayısı ise 93.000'e yükselmişti. (Üye sayısı, yalnızca, kiliseye gidip kayıt işlemini yaptırmış olanları gösterir. Eğer herhangi bir kiliseye bağlı olduğunu söyleyenlerin tümü kayıtlarını yaptırmış olsalar, burada anılan üye sayısı çok daha yüksek olurdu.)

Katolik Kilisesi
Orta ve Güney Avrupa ülkeleriyle Lâtin Amerika'dan gelenler, genellikle, Katolik kilisesine bağlıdır. İsveç'te, hemen hemen dünyanın her tarafından gelme Katolik insan vardır. İsveçliler arasında bile, Katolik olanların sayısı, hiç de az değildir. İsveç'te bir piskoposun yönettiği Katolik kilisesinin, 30 değişik yerde şubesi ve kilise lokali bulunmaktadır. Ayinler için, çok sayıda daha başka lokaller de vardır. Ulusal papazlar, değişik dil gruplarındaki insanlara dinsel hizmet götürmek amacıyla, ülkenin her yöresine geziler yaparlar. Kilise görevlisi kadınlar toplumda değişik görevler üstlenirler. Çeşitli yerlerde din dersleri verilir. Stockholm ile Göteborg'da eğitimlerini Katolikliğin ilkelerine göre düzenleyen temel okullar vardır.

Ortodoks Kiliseleri
Ortodoks mezhebine bağlı olanlar çok değişik uluslardan, değişik diller ve geleneklerden gelmektedir. Birkaç yerde, düzenli ayin yapılan yerler vardır. Bunun dışında, geçici olarak başka lokaller, sözgelimi İsveç kilisesinin lokallerini, kirayla tutarlar. İsveç'te, kendi ulusundan olanların dinsel gereksinimlerini karşılamak için gezici olarak görev yapan birkaç tane de Ortodoks papazı bulunmaktadır.
İsveç'teki Yunan, Fin, Estonya ve Rus Ortodoks kiliseleri, çeşitli ulusal grupların gereksinimlerini karşılayabilme amacıyla işbirliği yaparak çalışırlar. Bunların tümü, Yunan Ortodoks Başpiskoposluğu'nun denetimi altında etkinlik gösterirler. Ortodoksların ruhânî lideri olan başpiskoposun görev alanı, bütün Kuzey ülkelerini kapsamına alır.
Doğu ülkelerinin kiliseleri arasında, Süryani Ortodoks Kilisesi, Orta Doğudan gelen göçmenlerle hızlı bir biçimde büyüme eğilimi gösterdi.

Yahudi Toplulukları
Bugün İsveç'te aşağı yukarı 15.000 Yahudi yaşıyor. Bunların 9.000 kadarı, Yahudi topluluklarına üye durumundadır. İsveç'te yaşayan Yahudilerin günlük konuşma dilleri İsveççe'dir. Bununla birlikte, dinsel ayinleri İbrani dilinde düzenlenir. Üye sayısı açısından en büyük topluluklar, Stockholm, Göteborg ve Malmö kentlerinde yer almaktadır. Bu topluluklar dinsel ayinler dışında, sosyal, kültürel eğitsel ve serbest zamanları değerlendirmeye yönelik etkinliklerle de uğraşırlar. Stockholm, Göteborg ve Malmö'de Yahudi okulları ve Yahudi anaokulları vardır.

İslâm
İsveç'te bulunan müslümanlar, genellikle ya Türkiye'den ya da çeşitli Asya ve Afrika ülkelerinden gelmiştir. Değişik kültürlere bağlı olan bu insanların hepsi aynı dili konuşmazlar. Müslümanlar için belirli bir topluluk oluşturmak olağan değildir. Daha çok, burada, İsveç sistemiyle uyum içinde bulunmak için, İsveç İslâm Dernekleri Birliği (FIFS) ve İsveç İslâm Birliği (SMUF) olmak üzere, iki değişik örgüt çatısı altında toplanmışlardır.
Herhangi bir dinsel toplulukla ilişki kurmak istiyorsan, ya göçmen bürosundan ya da kilisenin nüfus kayıt işlerine bakan bölümünden gerekli bilgileri alabilirsin. Devlet Göçmen Dairesi, göçmenlerle azınlık grupları arasındaki dinsel kuruluşlarla ilgili adres listesi yayımlamıştır.

İsveç Kilisesi
İsveç Kilisesi ruhânî nitelikli hizmetleri yürütür. Bunun yanı sıra, nüfus kayıt işleri ve mezarlıklardan da sorumludur.
Kilise örgütünde, devletin büyük çapta etki gücü vardır. Kiliseyle ilgili sorunlardan İçişleri Bakanlığı sorumludur.
İsveç Kilisesi, 13 piskoposluğa ayrılmıştır. Her bir piskoposluk, kendi piskoposunun yönetimi altında, bağımsız olarak çalışır. Piskoposluğu ilgilendiren işlerde, piskopos yönetim kuruluyla birlikte karar verir. Bu piskoposluklar da kendi içlerinde papazlıklara bölünmüştür.
Bir papazlık, papaz ve kilise meclisince seçilmiş olan kilise danışmanlığınca yönetilir.
Kilise meclisinin üyeleri, siyasal seçimlerle belirlenmiştir. Seçimler üç yılda bir, Ekim ayında yapılır. İsveç Kilisesi'nin 18 yaşını doldurmuş bulunan üyeleri, kilise meclisi seçimlerinde oy kullanma hakkına sahiptir. Kilisenin yabancı uyruklu üyelerinin bu seçime katılabilmeleri, İsveç'te üç yıl oturmuş olma koşuluna bağlıdır.
1959 yılından beri, kadınların papazlık görevine atanmaları yasal bir hak olarak kabûl edilmiştir. İlk kez 1960 yılında, üç kadın İsveç'te papazlık görevine atanmıştır.
Papazlıkların, çocuklar ve gençler için etkinlikleri, koro çalışmaları ve müzikli ayinleri vardır. Değişik yaşlardaki insanlara yönelik çalışmalar arasında, yalnız, hasta ve yaşlı insanları ziyaret etmek, önemli bir yer tutar.

Danışma
Büyükçe yerlerde, aile sorunlarıyla sosyal sorunları olanlar için danışma büroları vardır. Bundan başka, kırk değişik yerde de, alkol ya da benzeri şeylere karşı alışkanlığı olan insanlara destek olmak için "RIA-büroları" diye anılan danışma büroları bulunmaktadır. Bu tür bürolar, Özgür Kiliseler Birliği ile işbirliği içinde, İsveç kilisesince, dinsel ilkelere göre yönetilir. Bir başına yaşayan ve sorunlarını birisiyle tartışmak isteyen bir kişi, telefon ederek nöbetçi papazla ilişki kurabilir.
Kilisenin düzenlediği etkinliklerden yararlanmak ve yardım sağlamak için, İsveç Kilisesi'ne üye olmak gerekmez.

Üyelik
İsveç Kilisesi'ne üye olmak isteyen biri, bunun için başvuruda bulunabilir. Başvuru dilekçesinin, nüfus kayıt memurluğuna verilmesi gerekir. Üyelikten çıkmak için de aynı yere başvurulur. Başvuru, şahsen yapılacak bir ziyaretle sözlü olarak yapılabileceği gibi, dilekçeyle de yapılabilir. Dilekçenin altını, iki kişinin tanık olarak imzalamış olması gerekir.
Bir çocuğun ana babası ya da onlardan yalnız biri İsveç Kilisesi'ne bağlıysa, çocuk da otomatik olarak doğumla birlikte kiliseye üye olur. Çocuğun üye olması istenmiyorsa, o zaman, çocuğun nüfusa kayıtlanacağı yerin nüfus memurluğuna, altı hafta içinde haber vermek gerekir.
İsveç Kilisesi'ne üye olmayan bir kimse, kilise vergisinin bir bölümünden bağışık tutulur. Ayrıca bu kimsenin, papaz seçimi ile kilise meclisi seçimlerinde oy kullanma hakkı da söz konusu olmaz. Bunun dışında, sözgelimi vaftiz ve nikâh gibi, kilisenin bedava sunduğu hizmetlerden yararlanma hakkı da yoktur.
Nüfus kaydı yapılırken aynı zamanda İsveç Kilisesi'ne üyelik için de başvurulabilir. Nüfus kütüğünde insanın hangi dîne bağlı olduğu belirtilmez; yalnızca İsveç Kilisesi'ne üye olup olmadığına ilişkin bilgi bulunur.
İsveç yurttaşlığına başvurulduğunda, dilekçede, başvuran kimsenin Protestan olup olmadığı işaretlenir. Kuşkusuz dileyen, hangi dîne bağlı olduğunu yazabilir. İsveç yurttaşlığına geçen bir kimse, eğer Protestan ise, otomatik olarak İsveç Kilisesi'nin üyesi sayılır. Bu durum elbette, üye olmak istemediğini açıkça bildirmiş olanlar için söz konusu değildir.

Kilise Vergisi
İsveç Kilisesi'nin etkinliği için yapılan harcamalar en başta kilise vergisiyle karşılanır. İsveç Kilisesi'nin dışında kalan dinler, kilise vergisinden yararlanamazlar. Ama bu dinler etkinliklerini sürdürmek için, üye sayısına ve etkinliğin kapsamına göre, devlet yardımı alırlar. Bağımsız Kiliseler Birliği 1972 yılından, öteki dinler ise 1975 yılından beri, böyle bir yardım almaktadır. Bu şekilde verilen yardımlar Eşgüdüm Kurulunca dağıtılır. Dinsel topluluklar, varlıklarını, ancak bu tür ekonomik desteklerin yanısıra üyelerinin gönüllü çalışmalarıyla sürdürebilmektedirler.

Bağımsız Kiliseler
Bağımsız Dinsel Topluluklar
İsveç'teki bağımsız kiliselerin üye sayısı, öteki İskandinav ülkelerindekinden daha fazladır. Bunlar dinsel görüşleri ve ibâdet biçimleri birbirinden farklı olmakla birlikte, temelde ortak oldukları bir yan vardır: üyelik Hazreti İsa'ya inanma ilkesi üzerine kurulmuştur.
İncil okumaya büyük önem verilir. Ayinlerde dinsel öğütler (vaaz), şarkı ve müzik geniş yer tutar. Protestan topluluklarında yalnızca inanç sahibi yetişkinler vaftiz edilir. Öteki kiliselerde ise inançlı ana babaların çocukları bile vaftiz edilebilir.
Bağımsız kiliseler etkinliklerinin büyük bir kısmını üyelerinin gönüllü katkıları ve ekonomik yardımlarıyla yürütürler. Sosyal çalışmalar, eğitim çalışmaları, çocuklar ve gençlerle ilgili etkinlikler, dernek çalışmalarının yanısıra İsveç içinde ve dışında inançlarını yayma yolunda yaptıkları misyonerlik çalışmaları, bağımsız kiliselerin başlıca uğraşılarıdır.
Üyelerin etkin çalışmaları ve işlerine büyük bir ilgiyle sarılmaları sayesinde, bağımsız kiliseler İsveç toplumunda güçlü bir duruma gelmiştir. İsveç Bağımsız Kiliseler Danışmanlığı, bağımsız kiliselerin ortaklaşa çalışma yapmasını düzenleyen bir organdır.
Bağımsız kiliseler içinde, 100.000 üyesi ile Pentikost'lar birinci sırayı almaktadır. İkinci sırada ise yaklaşık 86.000 üyesiyle İsveç Misyonerler Birliği gelir.

Vaftiz-İlk Ad
Vaftiz isteğe bağlıdır ve kural olarak çocuğun ilerdeki Hristiyanlık eğitiminin temelini oluşturur. Çocuğunu vaftiz ettirmek istiyorsan, gerekli ilişkiler konusunda nüfus memurluğundan yardım sağlayabilirsin.44
Kilise Batıda yukarıda örneklerini gördüğümüz yaygın eğitim ve sosyal hizmetler yoluyla dîne kazanma faaliyetleri yanında okul öncesi ve okul çağındaki çocuklar ve gençlerle de yakından ilgilenmektedir. Kiliseye bağlı sayısız kreş ve yuva vardır. Yine kiliseye bağlı 8-9 yıllık çok sayıda temel eğitim (ilköğretim) okulları mevcuttur. Bütün Avrupa ülkelerinde ilk ve orta öğretimde din dersi vardır ve bu dersleri ancak kiliseden selâhiyet almış öğretmenler okutabilirler. Ayrıca okul çağındaki çocuklar, velilerinin izni ile belli saatlerde kiliselerde din eğitimi görürler. Meselâ İsveç'te 14-16 yaş arasında gençlerin kilise derslerine katıldıklarını, 16 yaşlarında konfirmasyon (ergenlik çağı ve kilise topluluğuna giriş) merasimi ile cemâat olduklarını, gençlerin %50'sinin buna dahil olduğunu metinde okuduk. Fransa'da Debre Kanununa göre açılmış on bin Katolik okulu vardır (ilköğretim seviyesinde) ve buralarda iki milyon öğrenci okumaktadır. Diğer Batı ülkelerinde de kiliseye bağlı çok sayıda benzer okullar mevcuttur.

IV. Yapılması Gereken Hususlar
Tarihte, günümüzde, İslâm dünyasında ve diğer toplumlarda, halkın din eğitimi ve öğretimi için hangi araçların kullanıldığı ve nelerin nasıl yapıldığı konusunda genel bilgiler edindik. Bu bilgilerin ve elle tutulur hâle gelmiş ihtiyaçların ışığında yapılabilecek şeyler ve alınabilecek tedbirler üzerinde düşünmemiz, tartışmamız ve imkân dahilinde olup fayda getirecek olanları derhal uygulamamız millî ve dînî vazife olmuştur. Din eğitim ve öğretimi bir kültür seferberliğidir; bu seferberliğe katılmamak olamaz; fertler, aileler, devlet, kurumlar ve kuruluşlar, cemâatler, sıralanacak olan faaliyetlerin kendilerine düşenlerini seçerek hemen gerçekleştirme yolunda girmelidirler.

Örgün Eğitimde:
a) Okullarda din öğretimini mutlaka, İlâhiyat Fakültelerinden diploma, yahut selâhiyet belgesi almış öğretmenler yapmalıdır.
b) Okullarda diğer öğretmenler, çocukların dînî inanç ve kanaatlerini menfî yönde etkileyen davranışlardan uzak durmalıdırlar.
c) Ders kitaplarında, ilmî kesinliği bulunmadığı halde dîne aykırı olan düşünce ve teorilere en azından çocuklar gençlik (yüksek tahsil) çağına girmeden yer verilmemelidir. Bunlar dîne karşı din olarak propaganda edilmemelidir.
d) Okullarda abdest, namaz, oruç, örtünme gibi dînî inanç ve yaşayışın gereği olan davranışlar yadırganmamalı, engellenmemeli, dileyenler için bunlara imkân verilmelidir.
e) Müslümanlar çeşitli vakıf ve birlikler kurarak özel okullar açmalı, bu okullarda hem kaliteli bir öğretim yapılmalı, hem de dileyen müslümanların çocuklarına İslâm din eğitim ve öğretimi yapılmalıdır.
f) Halkın şiddetli arzusundan doğmuş bulunan ve büyük ölçüde halkın maddî ve mânevî desteğine dayanan İmam-Hatip Okulları hakkındaki yanlış duygu, düşünce ve beklentilerden vazgeçmeli, bu okulları sayı ve kalite bakımlarından ihtiyacı (talebi) karşılayacak seviyeye getirmeli, orta kısmını kapatmak gibi gizli ve örtülü baltalama, budama yollarına gidilmemelidir. Bu okullardan mezun olan çocuklarımızın yüksek öğretimde, bürokraside, toplum içindeki çeşitli faaliyetlerinde başarılı oldukları, millî varlığımıza ve kültürümüze sahip çıktıkları, millet ve memleket aleyhine hiçbir faaliyette bulunmadıkları apaçık ortadadır. Millet ve memleketini seven insanlarımızın bu okulların çoğalıp gelişmesi dışında yapabilecekleri bir şey olmaması gerekir.
g) Öncelikle maddî imkânları müsait olmayan aile çocuklarının öğrenimlerini sağlayacak talebe yurtları açılmalı, bu yurtlarda en azından öğrenciler, din eğitimi ve öğretimi bakımından olumsuz etkilerden korunmalıdır.
h) Türk kadını giderek daha çok çalışma hayatına girmekte, bu yüzden evinden uzak kalmakta, çalışırken çocuklarının güvenilir ellerde bakılıp beslenmesine şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaca cevap verenlerin başında millî ve mânevî değerlerine bağlı müslümanlar bulunmalı, kuracakları yuvalar, çocuk bakım ve himaye evleri ile ailelere yardımcı olmalı ve buralarda çocuklara bakım, genel eğitim ve öğretim yanında velilerinin isteğine bağlı olarak sağlıklı din öğretim ve eğitimi vermelidirler.

Yaygın Eğitim:
Yaygın eğitimde bir yandan şimdiye kadar kullanılmış olan araçları ve metodları geliştirmek, diğer yandan yenilerini bulmak ve uygulamak gerekmektedir.

A- Kullanılmakta olan araç ve metodlar:
1. Diyanet faaliyetleri çerçevesine girenler:
a) Merkez görevlileri:
Merkezde görevi veya konumu icabı halkın din eğitimi ve öğretimine katkıda bulunan görevlilerin başında Diyanet İşleri Başkanı, sonra daire başkanları, din işleri yüksek kurulu üyeleri, müfettişler... vardır. Halkımız hâlâ başkanlığa şeyhülislamlık gibi bir pâye vermekte, mensuplarının ilim ve örnekliğine güven duymaktadırlar. Bu inanış, bakış ve güven muhataplarına büyük sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumluluk duygusu içinde davranmak, aileler de dahil olmak üzere örneklik konumunda bulunulduğunu unutmamak büyük önem arzetmektedir. Halkımız Başkanlığın kapıcısına bile farklı bakmakta, ondan farklı davranışlar beklemektedir.

b) Müftüler:
Taşrada müftü, merkezde Diyanet İşleri Başkanı gibidir; halk onları böyle bilir, böyle görür. Şu halde aynı sorumluluk şuur ve duygusunu müftülerin de taşımaları tabiîdir.
Müftüler varlıklarını halka duyurmalı, hissettirmeli, müftülük ile halk arasında sıkı ve sıcak bir diyalog kurulmalı, müftülükler en azından "din eğitimi ve öğretimi konusunda faal birer danışma merkezi" hâlini almalıdır.

c) Câmi ve câmi görevlileri:
Câmiler mutlaka güzel, temiz ve çekici olmalıdır. İmkânlar bulunarak câmi çevresi bahçe haline getirilmeli, cami avlusu ve bahçesi, câmi içi kadar bakımlı olmalı, imkânlar elveriyorsa bahçenin bir bölümü de küçük çocuklara ayrılmalıdır.
(Yurt dışında, yabancı çevrelerde câmiin fonksiyonu çok daha farklıdır. Buralarda, câmi, Medîne Mescidinin yaptığına yakın şeyler yapabilmelidir. Bu hizmetlerin tamamının câmi içinde verilmesi şart değildir. Câmi içinde ibâdet, ders, sohbet, toplantı, konferans, müzakere, yardımlaşma v.b. yapılabilir. Câmiin hemen yanıbaşında (bu mümkün değilse yine câmi cemâati tarafından uygun yerlerde) kadınlar, çocuklar, çalışmayanlar, yaşlılar, gençler için uygun tesisler kurulmalıdır. Yabancı çevrede yaşayan bir aile meselâ bir tatil gününde bütün fertleriyle câmiye gelebilmeli, namaz kılmayanları da dahil olmak üzere câmi ve çevresinde kendilerini meşgûl edecek, bilgi ve becerilerini arttıracak, eğlenmelerini ve spor yapmalarını sağlayacak, çeşitli ihtiyaçlarını karşılayacak tesisler ve imkânlar bulabilmelidirler. Böylece câmi ve cemâat çevresine çekilecek olan aile fertleri zaman içinde büyük bir ihtimalle cemâate de katılacaklardır.)
İmamlar -ki, aynı zamanda hatiptirler- en önemli işlerinin, yaşama sebeplerinin imamlık (dînî hayatlarında halka rehberlik) olduğunu bilmeli, bütün ilişkilerini buna göre ayarlamalıdırlar. İmamlık bir zenâat, bir ekmek kapısı değil, çok şerefli bir ibâdet ve "halka hizmette Hakk'a kulluk" aracıdır. İmam hem bilgi, hem de ahlâkî kemâl bakımından devamlı bir gelişme çabası içinde olmalıdır. O bir halk rehberi ve eğiticisidir; rehberlik ve eğitim konusuda neler bilip bilmediğini düşünmeli, eksiklerini tamamlamak için elinden geleni yapmalı, başarılı meslektaşlarını gıpta ile takip edip örnek almalıdır. Eğer bilgi ve kâbiliyet itibarıyla bu mesleğe ehil değilse devamlı bir günah ve hıyânet (ehli olmadığı halde vazifeyi yüklenmek hıyanettir) içinde olduğunu bilmeli ve hemen işi ehline bırakmalıdır. Gece gündüz düşündüğü ve en fazla önem verdiği şey "cemâatini çoğaltmak, onlara İslâmi ve insânî fazîletleri kazandırmak, onlar vasıtasıyle câmi dışında kalanlara irşâd ve hizmet götürmek" olmalıdır. Eline geçen her imkânı (hastalık, ölüm, nikâh, mevlid, sünnet, düğün...) bunun için kullanmalı, asla şahsî mefâatini ön plâna almamalıdır.
Câmilerde, çocuklara verilen yaz kursları, dînî sosyalleşme sürecinde çok önemli bir yere sahiptir. Bunu yürüten imamlar ve müezzinler büyük bir iş ve ibâdet yaptıklarının farkında olmalıdırlar. Çocukların eğitim ve öğretimi buna uygun formasyonu gerektirir. Başkanlık ve müftülükler, kurs yapan hocaların formasyonlarını tamamlamak maksadıyla İlâhiyât Fakülteleri, Eğitim Fakülteleri, fakültelerin eğitimle ilgili bölümleri ile işbirliği yaparak kısa ve uzun süreli kurslar tertip etmelidirler.
İmamlar için söylenenlerin çoğu müezzinler için de sözkonusudur. Esasen müezzin "imam muâvini" olarak anlaşılmalı, bu fonksiyona uygun vasıflar aranmalı ve geliştirilmelidir. Müezzin günde beş kere insanlara, İslâm'ın temel inancını ilân ediyor, onları namaza, kurtuluşa (felâha), hasılı İslâm'a çağırıyor. Şu halde müezzin her şeyden önce bir tebliğci, dâvetçi, din eğitimcisidir. Bu şuur içinde hareket etmelidir. Müezzinlerin sesleri ahlâkları gibi güzel olmalı, mutlaka dînî mûsikî dersi almış olmalıdırlar. Ezânlar okunurken birbirine karışmamalı, mümkünse bir ezânın duyulduğu sâhada, aynı zamanda ikinci bir ezân okunmamalıdır. Ezân sesinin şiddeti kulakları tırmalamamalı, tatlı ve çekici olmalıdır.

d) Vâizler:
Vâiz, nazari olarak imamdan daha yüksek derecede bilgisi ve formasyonu bulunan, genellikle câmide görev yapan bir din eğitimcisi ve öğretimcisidir. Yukarıda geçen ve aynı işleri yapan görevlilerin ortak vasıfları vâizde de bulunmalıdır. Vâizi bir yandan müftünün, diğer yandan imamın yardımcısı olarak düşünmek gerekir (rütbe bakımından değilse de, yaptığı iş bakımından bu böyledir.) Mümkünse her ilde, iyi yetişmiş, mesleğinde başarısı sabit olmuş, halk eğitiminde ve öğretiminde etkili bir vâiz bulunmalı; bu vâiz diğerleri için bir örnek, danışman ve usta olarak göreve sokulmalıdır. Vâizler fert ve toplum olarak insanı, insanın problemini, dünyada ne olup bittiğini bilmeli, bunları devamlı takip etmeli, vaaz ve irşâdı ile yaşanan hayat arasında ilgi kurmalı, bu ilgiyi canlı tutmalıdır. Vâizler irşâd ve vaazları ile câmi dışına taşmalı, insanların toplu olarak bulundukları ve girebilecekleri her yere (cezaevi, huzurevi, yurt, hastahane, kıraathane, lokal, fabrika...) girmeli, girdiği ortama uygun şartlarda din eğitim ve öğretimi yapmalıdırlar.

e) Müfettişler:
Diyanet müfettişleri, her şeyden önce din eğitimi ve öğretimi faaliyetlerinin nasıl yürüdüğünü araştırmalı, incelemeli, aksaklıkları tesbit etmeli, bunları raporlar halinde ilgili birimlere ulaştırmalı, sonucu da takip etmelidirler. Din eğitimi ve hizmetlerinde, yurtta ve yurtdışında tesbit ettikleri başarıları, uygulanan yenilikleri, bunlardan mahrum bölgelere aktarmalı, başarının yaygınlaşmasına katkıda bulunmalıdırlar.

f) Basın, yayın, tanıtma ve irşâd hizmetleri:
Diyanet İşleri Başkanlığı yazılı ve sesl
i, görüntülü ve görüntüsüz yayınlar yapmakta, gazete, dergi, teyp ve video kasetleri, kitap, takvim çıkarmaktadır. Dînî günlerde ve bayramlarda, İslâm büyüklerinin ölüm ve doğum günlerinde ihtifaller, seminer ve merasimler yapmaktadır. Bunların sayı ve muhtevâ yönünden geliştirilerek devam ettirilmesi elzemdir. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı, tamamen kendi inisiyatifinde hazırlayıp sunacağı radyo ve televizyon programları hazırlamalı, mevcut sistem ve mevzûat içinde bir çözüm bularak, bulamadığı takdirde mevzûat tadiline başvurarak programlarını halka sunabilmelidir. Halihazırda her bakımdan son derecede yetersiz olan dînî programların Diyanet İşleri Başkanlığı ile bir alâkası yoktur. Bunları TRT kendi bünyesi içindeki birimlere hazırlatıp sunmaktadır.

g) Hacc hizmeti:
Uzun yıllar süren sömürü ve perişanlıklardan sonra ilgililer insafa gelmişler, müslümanların hacc ibâdetlerini organize etme ve ibâdet îfâ edilirken de rehberlikte bulunma hizmetini Diyanet İşleri Başkanlığı'na vermişlerdir. Bütün ehl-i insâfın şahitliklerine göre Diyanet bu hizmeti, eskisi ile ölçülemeyecek düzen, disiplin ve denge içinde yürütmüştür. Türkiye Diyanet Vakfı da bu hizmetin îfâsında Başkanlığa önemli katkı ve yardımlarda bulunmuştur.
Ancak son yıllarda yine şirketlerin iştihâsı kabarmaya başlamış, siyâsîler nezdinde yapılan yoğun teşebbüsler sonunda "hacc organizasyonu ve hizmetinin yeniden şirketlere devri" konusu bakanlıklar seviyesinde dahi gündeme gelmiştir. Şirketlerin bu taleplerinde hak ederek veya etmeyerek para kazanmanın ötesinde bir amaç aramak beyhûdedir. Şirketler ticarîdir, kuruluş amaçlarına uygun olarak hedefleri az verip çok almak, olabildiğince kazanmaktır. Hizmet imkânları hiçbir zaman Diyanet İşleri Başkanlığı ve T.D.V. seviyesinde olmamıştır, olamaz. Bütün bunlara rağmen bazı çevrelerin şirketlere meyletmesinin makûl ve meşrû bir açıklaması oldukça zordur.
Hacc organizasyonu ve hizmetleri Diyanet'te kalmalı, Diyanet'in talebi söz konusu olursa bu ölçüde şirketler devreye girmeli, Diyanet bu hizmeti, aynı zamanda "halkı din yönünden aydınlatma" görevi çerçevesinde iyileştirerek yürütmelidir.

2. Diyanet faaliyetleri dışında kalanlar:
a) Aile:
Ailenin, din eğitimi ve öğretimi bakımından önemine ve yeri doldurulmazlığına yerinde işaret edilmişti. Bugün ailelerimizde iki sebeple bu fonksiyon aksamaktadır: 1- Ana babaların yetersizliği. 2- Çalışan anaların yetişemezliği.
Ana babaların, genellikle çocukları sağlıklı sosyalleştirme ve özellikle de din eğitim ve öğretimi (dînî sosyalleştirme) konusunda yeterli bilgi, eğitim ve yetişmişlikten çoğunluk itibârıyla yoksun olduklarını varsayabiliriz. Bugün kitle iletişim araçlarında ana babalara, gençlere, ev kadınlarına, çalışan kadınlara yönelik programlar ve çalışmalar, millî kültürü, millî ve mânevî değerleri korumayı amaçlamıyor; aksine insanımızı kökünden koparmaya, öz kültür ve toplumuna yabancılaştırmaya, çağdaşlaştırma ve Batılılaştırma adına kozmopolitleştirmeye yönelik bulunuyor. İnsanı başı ve sonu ile maddî dünyanın bir parçası olarak gören, onun aşkın boyutunu inkâr eden bir felsefeden, bundan daha fazlasını beklemek de mümkün değildir.45 Bu gerçekler karşısında ana babalara eğitimde yardımcı olmak müslüman cemâatlere; aslını hor görmeyen, kimliğini kaybetmemiş insanımıza düşmektedir. Bu insanlarımız bir yandan demokratik ortamda yönetimi, kendi değerleri doğrultusunda tedbirlere sevkederken, diğer yandan kurdukları müesseseler, sahip olup işletecekleri iletişim araçları ile ailelere uzanacak ve onları iyi birer ana baba olarak hazırlamaya çalışacaklar, kızlarını da okutarak yarının iyi anaları ve eğitimcileri olarak yetiştireceklerdir.
Yine aynı kişi, kurum ve kuruluşlar kurup faaliyete geçirecekleri yuvalar, çocuk bakım evleri, çalışan kadınlara yardım ocakları ile iyi bir neslin yetişmesine katkıda bulunacaklardır.
b) Kitle iletişim araçları:
Mevcut kitle iletişim araçlarının bizden alıp götürdüklerini geri getirecek, bu ters gidişi durduracak araçlardan mahrum bulunuyoruz. Mevcutlar yok denecek kadar az ve yetersizdir. Bir an önce bu sâhaya ağırlıklı olarak el atmak gerekmektedir (Kitap, dergi, gazete, sesli ve görüntülü yayınlar).

c) Tarikatlar:
Sağlam İslâm anlayışına dayanan, Kitab ve Sünnet'i kendi hayalleri, nefsânî arzuları doğrultusunda yorumlayarak yoldan çıkmayan, başta Allah Rasûlü (s.a.v.) olmak üzere ilk üç nesli ve tarih boyunca yetişmiş İslâm büyüklerini uçlara kaçan yönleriyle değil, ortak vasıflarıyla örnek alan, ilmî, amelî ve kemâliyle ehliyet elde etmiş bulunan mürşitlerin yönlendirdiği tasavvuf eğitimi her zaman, insanın ruh ve düşüncesinde bir boşluğu doldurma, dînî hayatı zevk haline getirme, insana iyi bir Allah kulu olma cehdinde yardımcı olma kâbiliyetini haizdir. Günümüzde bazı tarikat faaliyetleri dînî ve millî hayatımız için zararlı oluyorsa bunu tamamına teşmil etmek (genellemek) haksızlık olur, suyu getiren ile testiyi kıranı aynı kefeye koymak kâr-ı insâf değildir. Tarikât mürşitleri ve arkadaşlarının insana tesiri çok derin ve değişiktir. Bu tesir doğru işletilince önemli sonuçlar hâsıl olur; insanı imanı, ameli, duygu ve düşüncesi ile bir bütün halinde müslüman kılar. Tarikâtler bu amaca yönelmeli, sen ben davasını -ki onlara hiç yakışmaz- bir yana bırakmalı, mensupları Allah aşkı ile yollara düşüp kimselerin ulaşamadığı yerlere ulaşmalı, oralara Allah'ın sevgi ve rahmetini taşımalıdırlar. Din âlimleri de doğru yolda olan tarikât mensupları ile işbirliği yaparak, eğri yolda olanların devre dışı kalmalarına yardımcı olmalıdırlar.

d) Cereyanlar:
Bir lider, bir fikir, bir hareket etrafında birleşen, bazen örgütlenen cereyanların, mensupları üzerinde önemli etkileri vardır. Eğer bu cereyanların dinle alâkaları varsa, özellikle mensuplarının din eğitimi ve öğrenimi üzerinde de müessir olurlar. Dînî cereyanlarda bir farklı nokta (noktalar), bir de ortak nokta (noktalar) vardır. Genellikle bunlardan birincisi (farklı noktalar), dînin amaç ve esasları bakımından azdır, önemsizdir. İkincisi (ortak noktalar) ise hem çoktur, hem de önemlidir. Fakat ne yazıktır ki, genellikle cereyan mensupları, az ve önemsiz olan farklı noktaya öncelik verir, bunu büyütür, aracı amaç haline getirir, dînin şiddetle kınadığı tefrikaya sebep olurlar. Bu yanlış tutumdan vazgeçmeleri, farklı noktaları her grubun kendisine bırakmaları, ortak noktalarda işbirliği yapmaları ve birbirlerine kardeşçe bakmaları halinde cereyanlar (cemâatlar) da birer eğitim ocağı olabilirler.


e) Dernekler ve vakıflar:
Halkımızın dînî hayatındaki problemlerini gidermek ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş birçok vakıf ve dernek vardır. Bunların her birinin şüphesiz faydalı hizmetleri olmaktadır. Eksik olan, bir plân ve program dahilinde organize faaliyettir. Aralarında birlik ve diyalog kurmak sûretiyle ortak çalışma alanları ile işbölümü sahalarını tesbit etmelerinde büyük fayda vardır. Dernekler, vakıflar ve şimdi ele alacağımız cemâatler, yukarıda sıraladığımız ve aşağıda temas edeceğimiz hizmetlere sahip çıkmalı, kimini birlik halinde, kimini de işbölümü yaparak üstlenmelidirler.

f) Câmi cemâatleri, arkadaş toplulukları:
Câmi cemâatleri, din görevlilerinden de faydalanarak bir yandan kendilerini yetiştirmek, diğer yandan çevrelerine -müslümana yakışır, öncelikle müslümanlardan beklenir- hizmetler vermek imkânına sahiptirler. Arkadaş toplulukları da böyledir. Bu cemâat ve topluluklar uygun zemin ve zamanlarda bir araya gelmeli, aralarında yardımlaşarak bilgi ve eğitimlerini tamamlamalı (bilenleri sohbete çağırmak, kitap okumak, kaset dinlemek ve seyretmek gibi vasıtaları kullanmalı), bu arada yakın çevreden başlayarak müslümanların problemlerine sahip çıkmalı, aşağıda açıklanacağı şekilde maddî ve mânevî hizmet sunmalıdırlar.

B- Henüz Devreye Sokulmamış Bulunan Vasıta ve Yollar:
Tarih boyunca, İslâm'ın insanlığa getirdiği iyilik, güzellik, fazîlet ve yardımseverliği görerek, bunlardan istifâde ederek, örnek hayata ve davranışa imrenerek müslüman olan, İslâm'a ısınanların sayısı, sözlü irşâd ve dâvet ile aynı sonucu elde edenlerden daha çok olmuştur. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) örnek ahlâkını ve davranışını görerek, bundan istifâde ederek, ihsanlarına nail olarak müslüman olmuş pek çok insan vardır. Dînimiz inananları hayır ve hasenâta, din farkı gözetmeden insana, hatta hayvana ve bitkiye hizmet etmeye, canlıların ihtiyaçlarını gidermeye teşvik etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet kaynağı bu teşviklerle doludur. Ecdadımız, bu teşviklere uyarak, amel defterlerini devamlı açık tutmak maksadıyla kendilerinden sonra da insanlara, hatta hayvanlara hizmet edecek vakıflar ve tesisler kurmuş, hayırlar yapmışlardır. Bunlardan istifâde eden insanlar, mezkûr nimetlere İslâm sayesinde, İslâm'ı yaşayan müslümanlar sayesinde erdiklerini öğrendikçe, düşündükçe bu aziz dîni ve onun mensuplarını sevmişler, mümin iseler imanları artmış, gayr-i müslim iseler İslâm'ı benimsemiş, hidayete ermişlerdir.
"Hak için halka hizmet yoluyla irşâd" diye tarif edebileceğimiz bu usûlde hizmetten maksat, halkın maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak, gereken tedbirleri almaktır. Hizmeti teşvik eden âyet ve hadîslere bazı örnekler vermek gerekirse:
"... İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın, günah (kötülük) ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın"46
"İyilik (birr) yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz değildir (insanlar ibâdet ederken müslümanlar gibi kıbleye, Hıristiyanlar gibi doğuya... dönmekle iyi insan, iyi kul olmazlar), fakat iyilik (şöyle davrananların hâl ve sıfatıdır): Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman eden, malı sevdiği hâlde, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, muhtaç olup isteyenlere ve kölelerin kurtulması uğrunda veren, namazı kılan, zekâtı ödeyen, söz verip antlaştıklarında sözlerini yerine getirenlerdir, yoksulluk, sıkıntı ve savaş hâlinde sabredip dayananlardır, işte doğru olanlar bunlardır, müttakî olanlar da ancak bunlardır."47
"İyilik ile kötülük birbirine asla eşit değildir. (Karşındakine) daha iyi olan davranışla karşılık ver (kötülüğü bile iyilikle karşıla); böyle yapınca bir de bakarsın ki, aranızda düşmanlık bulunan kimse senin sıcak bir dostun oluvermiştir."48 Bu âyet, iyiliğin, hizmetin, insanların duygu ve davranışlarına nasıl tesir ettiğini, düşmanı dosta çevirdiğini, dolayısıyle hizmet yoluyla irşâdı çok güzel bir şekilde ifâde etmektedir. Zekâttan, gönlü İslâm'a ısındırılmak (müellefetü'l-kulûb) istenen kimselere pay ayrılması da bu eğitim, tebliğ ve irşâd usûlünü teyid etmektedir.

Hadîsler:
"İnsan kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah da ona yardım etmektedir."49
"Kişi, komşusu aç iken doymasın."50
"... Filân kulumun hasta olduğunu ve onu ziyaret etmediğini bilmez misin! Eğer onu ziyaret etseydin beni yanında bulacağını bilmez misin!"51
"Müslüman müslümanın kardeşidir, ona ne haksızlık eder, ne de yüzüstü bırakır, kardeşinin ihtiyaçları peşinde koşanın kendi ihtiyaçlarını da Allah sağlar, kim kardeşinin bir sıkıntısını giderir, onu ferâhlatırsa, Allah da onun, kıyâmet günü sıkıntılarından birini giderir, kim kardeşinin bir kusurunu örterse Allah da kıyâmet gününde onun kusurunu örter."52
"Birisi bir yolda giderken yol üzerinde bir dikenli dala rastladı, (insanlara zarar vermesin diye) bunu yolun kenarına çekti, Allah onun bu amelini kabûl buyurdu ve günahlarını bağışladı."53
"Allah Rasûlü'ne (s.a.v.), görülecek bir işi olan gelince yanındakilere döner, önüne düşüp aracılık edin, siz ecir alırsınız, Allah da Peygamberi'nin sözü üzerine istediğine hükmeder ve yerine getirir"54 derdi.

Hizmet yoluyla irşâdı kim yapacak?
Hakîki ve hükmî şahıslar, kurum ve kuruluşlar, grup ve cemâatler... aşağıda önemli örneklerini sıralayacağımız hizmetlerden kendilerine uygun düşenleri, en iyi yapabileceklerini seçip yapmalı, dünya ve âhiret mutluluğu, barış, sevgi ve huzur getirecek olan bu kutlu seferberliğe katılmalıdırlar.
Başlıca hizmet yoluyla irşâd sahaları:

1. Eğitim ve öğretim:
Okul, yuva, yurt gibi faaliyetlere yukarıda temas edilmişti. Bunlara ek olarak yoksul ailelerin çocuklarının okutulması, uygun yerlere kütüphane ve okuma salonlarının açılması, halka açık ders, konferans, seminer, anma vb. faaliyetlerin yürütülmesi... zikredilebilir.

2. İslâmî yaşayışı güçlendirme:
Ülkemizde İslâm'ı yaşamak isteyenlerin karşı karşıya bulundukları çeşitli engeller ve güçlükler vardır. İbâdetlerin rahatça ve her yerde yapılabilmesi, dileyenlerin İslâmî âdâb ve ahlâka uyabilmesi, haram ve helâl sınırına riâyet edebilmesi... için gerekli teşebbüsler yapılmalı, engeller kaldırılmalı, İslâm'ı yaşama uğrunda sıkıntıya düşen, haksızlığa maruz kalanların yanında olunmalı, böyleleri yalnız bırakılmamalıdır.

3. Yoksulluk:
"Yoksul bulunan ve isteyenler için mallarınızda hak vardır."55
"Ebû Sa'îd el-Hudrî anlatıyor: Bir seferde idik. Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Kimde fazla yiyecek varsa bunu yiyeceği olmayana versin, kimde fazla binek varsa bunu bineceği olmayana versin...' Rasûlullah (s.a.v.) böylece bütün mal çeşitlerini sıraladı, öyle ki, ihtiyacımızı karşılayan miktar dışında malımız olamayacağı zan ve kanâatine vardık."56
İslâm, toplum fertlerinin ekonomik yönden eşit olmalarını şart koşmuyor, ancak sosyal adâletin gerçekleştirilmesini toplumdan istiyor ve bekliyor. Sosyal adâletin asgarî sınırı, bir toplumda yaşayan bütün insanların, "yiyecek, giyecek mesken, binek, ilâç, araç, gereç" gibi tabiî, normal, gerekli ihtiyaçlarını temin etmiş, karşılamış olmasıdır. Kişinin kendi kazancı bunları karşılamaya yetmiyorsa toplum, çeşitli kurum ve kuruluşları ile devreye girecek ve temin edecektir. Devletin gelirleri kâfi gelmediği takdirde halka başvurulacak, mallarından zekât dışında vergi alınacak, verginin miktarı sosyal adâletin sağlanmasına kadar yükseltilecek, gerekirse hiçbir kimsede ihtiyacından fazlası kalmayıncaya kadar alınacaktır.
İslâm'da kimi farz ve vâcib, kimi sünnet ve müstehab olmak üzere birçok sosyal adâlet ve yoksullukla savaş tedbiri vardır; zekât, kurban, fıtır sadakası, nafaka, komşu hakkı, vakıf, vasıyet, hayır, hasenât ve nihayet vergi bunların başlıcalarıdır.
Yoksullukla kim savaşır, yoksullukla kim ilgilenirse yoksullar da onların yanında yer alır, onlarla beraber olurlar.

4. Kimsesizlik, düşkünlük:
Her toplumda ailesi bulunmayan, yahut ailesi ile ilgisi kalmayan büyük, küçük insanlar vardır. Bunlar kimsesiz, düşkün, yalnız, bakım ve himayeye muhtaç kimselerdir. Huzurevleri, kimsesiz yurdu, yetimhane, mülteci konağı... böyleleri içindir.

5. Kazâ, felâket, beklenmedik durumlar:
Kazâ, belâ, felâket, beklenmedik hâller insanlar içindir. Müslümanlar bu durumda kalanlara el uzatacak, yaralarını saracak, mübrem ihtiyaçlarını giderecek, iş ve itibârlarını iâde edecek kurumlar ve kuruluşlar meydana getirmeli, gerekli tedbirleri almalıdırlar.

6. Haksızlığa uğramak:
Hz. Ebu Bekir halife seçilince halka ilk hitabesinde şöyle demişti: "Haksızlık eden kim olursa olsun karşımda zayıftır, hakkı elinden alırım; haksızlığa uğrayan da kim olursa olsun karşımda güçlüdür, hakkını alır teslim ederim." Bir toplumda böylesine bir hakkaniyet ve adâletin gerçekleşmesi idealdir. Realitede her zaman, her yerde bazı kimseler ya zayıf, ya beceriksiz, yahut da çaresiz olduğu için haksızlığa uğramışlardır. Haksızlık zulümdür, Allah zulmü sevmez ve müminlerden adâleti gerçekleştirmelerini ister. Müslümanlar; kadın, çocuk, işçi, maraba, yanaşma, memur, ast, yoksul... durumda olup daha güçlü olanların haksızlığına uğramış, hakları yenmiş, ezilmiş kimselerin ellerinden tutacak ve haklarını kurtaracak imkânlar hazırlamak, tedbirler almak durumundadırlar. Gerektiği zaman Allah rızâsı için hakem, şahit, aracı, koruyucu, vekil, kefil... olmak bu tedbirlerin hemen akla gelenleridir. Bu tedbirlerin kurumlaştırılması ise daha etkili ve devamlı olmalarını sağlayacaktır.

7. İşsizlik:
Bazı Batı ülkelerinde işsizlik sigortası vardır; işsiz kalanlar, iş buluncaya kadar, geçimlerini sağlayacak maaşı bu kurumlardan alırlar. İş ve işçi bulma kurumları da aynı problemi çözmeye yönelik faaliyetler gösterir. Bunların yetmediği, yetişemediği, yahut bulunmadığı yerlerde aynı fonksiyonları yerine getiren hasbî faaliyetlere ve sivil kurumlara ihtiyaç vardır.

8. Aile problemleri:
Toplum, aileyi kurmak, korumak, geliştirmek, problemlerini çözmekle yükümlüdür. Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnet'te bu yükümlülüğü koyan ve teşvik eden birçok âyet ve hadîs vardır. Bu sebeple müslümanlar:
a) Bekârları ve dulları evlendirmek,
b) Evlenme masraflarını -aciz olanlar için- karşılamak,
c) Uygun düğün şekilleri bulmak,
d) Ana babayı iyi birer eş ve eğitimci olarak yetiştirmek,
e) Çalışan kadınlara ev ve çocuk bakımında yardımcı olmak,
f) Eşler arasındaki sürtüşme ve geçimsizlikleri sevgi, huzur ve barışa çevirmek; bu mümkün olmuyorsa tatlılıkla ve en az arıza ile ayrılmalarını sağlamak,
g) Ana babalar ile çocukları arasında ortaya çıkacak çatışma ve problemleri çözmek... üzere çalışma grupları, kurum ve kuruluşlar meydana getirmelidirler.

9. Gençliğin ihtiyaçları ve problemleri:
Gençlerin bunalımları, maddî ve mânevî ihtiyaçları vardır. Bunları göz önüne alarak spor, oyun, meşrû ve nezih eğlence, boş zamanları değerlendirme, bilgi ve beceri kazanma... yerleri, tesisleri, imkânları hazırlamak milletimizin geleceği için son derecede önemlidir. Bu sayede müslümanlar, gençlerini doğruya ve iyiye yönlendirme, çeşitli zararlı etkilerden koruma imkânını da elde etmiş olurlar.

10. Moda ve san'at:
Giyimde, kuşamda, kılık ve kıyafette, âdet ve âlette durmadan değişiklik yapanlar, bunları reklâm ve propaganda ile piyasaya sürenler çeşitli amaçların peşindedirler. Bu amaçların en azından bir kısmı meşrû, millet ve memleket menfâatine hadim değildir. Müslümanların bu konuya el atmaları, kendi iman, düşünce ve değerlerine uygun modalar icâd ederek bunu çeşitli yollardan ilgililere benimsetmeye çalışmaları irşâdın önemli bir parçasını oluşturmaktadır.
Dün olduğu gibi bugün de san'at, insanların eğitilmesinde, belli duygu, düşünce ve davranış kalıpları edinmelerinde en önemli rolü oynamaktadır. Ne yazık ki müslümanların en geri ve en zayıf oldukları sahalardan biri de san'at sahasıdır. Cahiliye devri Araplarında şiir san'atı çok gelişmiş olduğu, halk şiire meftun bulunduğu için Kur'ân-ı Kerîm şiirimsi bir san'at yapısı içinde gönderilmiş, onu dinleyenler daha önce hayran oldukları şiirleri asılı oldukları yerlerden aşağıya almışlar, onların yerine Kur'ân'ı koymuşlardır.
Bugün dünyada ve ülkemizde san'at edepsizliği, hayasızlığı, ahlâksızlığı, insanın yüce ve aşkın boyutlarını budayarak onu maddî ve fânî varlığının zindanına hapsetmeyi... yaygınlaştırmak için kullanılmakta, bu menfî oluşuma vasıta olmaktadır. Başta musikî, şiir, edebî eserler, tiyatro, sinema olmak üzere san'atın, İslâm ilke ve amaçlarına ters düşmeyen bütün nevilerini ve şekillerini dînimizin ve öz kültürümüzün hizmetine vermek için hiç vakit geçirmeden harekete geçmek gerekiyor.

11. Çevre:
Batı medeniyeti, teknolojisi ve sanayii mânevî atmosferimizi kirletmekle kalmamış, havayı, yeri ve yerin altını yaşanamaz hâle getirmiştir. Kendilerini tanrı sanarak tabiata hakim olmaya kalkışanlar, Allah'ın nimet ve güzelliklerle dolu olarak yarattığı dünyamızı kendi iç dünyaları gibi çirkinleştirmişlerdir. Bugün dünyada, çevre ile uğraşan renklilere bakınca insan, ister istemez şöyle düşünüyor: İç dünyaları kılık ve kıyafetleri, yaşama şart ve şekilleri ile içleri dışlarına vurmakta olan bu insanlar mı çevremizi temizleyecek ve dünyamızı güzelleştirecekler? Yine de böyle iyi bir niyetin peşinde oldukları için onları tebrik etmek gerekiyor.
Allah güzeldir, güzeli sever. Din israfı, pisliği, insanlara zarar veren iş ve davranışları yasaklar, müslümanları bunlarla mücadele etmeye sevkeder. İnsanı, hayvanı, bitkisi ve diğer varlıkları ile dünyayı korumamızı, bir çöpü israf etmememizi ister. Bitki örtüsünü, havayı, suyu herkesin ortak malı sayar; bunların, başkalarına zarar verecek şekilde sahiplenilmesini ve kullanılmasını meneder. Bütün bunlar düşünüldüğünde dünyada, çevre korumacılığının şampiyonlarının müslümanlar olması gerektiği ortaya çıkar; fakat heyhât, İslâm nerede, müslümanlar nerede!

12. Geri kalmış bölgeler ve yöreler:
Ülkemizde, çeşitli sebeplerle geri kalmış, çağın maddî ve mânevî nimetlerinden (pisliklerinden değil) mahrum kalmış bölgeler ve yöreler vardır. Buralarda sağlık tesisleri, eğitim ve öğretim kurumları, yol, su, kanalizasyon, mesken, iş ve aş eksiklikleri vardır. Bu eksiklikler kötü niyetli çevrelerce istismar edilmekte, buralarda yaşayan halkımız milletine karşı kışkırtılmaktadır. Devletin ulaşmadığı veya ulaşamadığı noktalarda müslümanların bu eksiklere de el atmalarında, "kendilerinin nail oldukları nimetleri diğer kardeşlerine de ulaştırma" gayretlerinde büyük faydalar vardır.
Bu maddeleri daha da arttırmak mümkündür. Ancak bunlar, hatta bunların da bir kısmı bile başarılsa büyük sonuçlar elde edilecektir. Bu sonuçların, dînimiz ve dînî hayatımız bakımından hayırlı olup olmayacağı ise başaranlara bağlı olacaktır; Allah Teâlâ dünya hayatımızda sa'y (emek, çalışma, gayret) kanununu geçerli kılmıştır; sa'yeden sonuç alır. Bizim dileğimiz bunu müslümanların yapması, başarması ve bu sayede halka kendilerini, dinlerini tanıtmaları ve sevdirmeleridir. Başka dinler ve ideolojiler bu yolları işlek hâle getirmişlerdir. Boş, amelsiz lâfa insanların karnı doymuştur. Müslümanların bu hizmetlere girmeleri her şeyden önce dinleri ve ahlâklarının gereğidir; semeresi de irşâd ve hidayet, insanlığa en büyük hizmet olacaksa daha ne duruyoruz!



29. Hacc: 22/78.
30. Fussilet: 41/33.
31. M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, II, s.183.
32. Buhâri, Salât, 44-85; Diyanet Gazetesi, 1988, Sayı: 356.
33. Y. Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c. X, s. 313-314.
34. Öztuna, age., s. 308-311.
35. D. Mustafa Ergün, "Örgün Eğitimin Kurulmasında Medresenin Rolü", 1. Din Eğitimi Semineri, Ankara, 1981, s. 54-56; Krş. Öztuna, age., c. X, s.291-297.
36. Prof. Dr. Yaşar Ocak, "Selçuklu ve Osmanlı Dönemi Tekkelerinde Dînî-Tasavvufî Eğitime Genel Bakış", Seminer, Ank. 1981, s. 73 vd.
37. Öztuna, age., s. 372-374.
38. Dr. Ünver Günay, "Türkiye'de Dînî Sosyalleşme", 1. Din Eğitimi Semineri, Ankara, 1981, s. 194 vd.
39. Bekir Demirkol, "Vaizler... Üzerine Deneysel Bir Araştırma", A.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 31/283-330.
40. İst. 1987, Aydınlar Ocağı Yay., s. 237-241.
41. Rotraud Wielandt, "Almanya'da Din Dersinin Çerçeve Koşulları", Seminer Tebliği.
42. Heinz Klautke, "Almanya'da Müslüman Türkler", A.Ü. İlâhiyat Fak. Dergisi, c. 31, s. 476.
43. Bu alıntıların dili yazar ve mütercimlere aittir. Uydurukça kelimeleri değiştirmek uygun düşmeyeceği için dokunmadım.
44. İsveç Toplum Klavuzu, İsveç, 1986, s. 168-175.
45. Hükümetin aileye eğilmesi ve çalışmalarına millî değerler unsurunu katma eğilimi karşısında koparılan kıyamet maksatları apaçık ortaya koymuştur.
46. Mâide: 5/2.
47. Bakara: 2/177.
48. Fussilet: 41/34.
49. İbn Hanbel, I/274.
50. İbn Hanbel I/55; krş. Müslim, Birr, 140.
51. Müslim, Birr, 45/43.
52. Müslim, Birr, 45/58.
53. Müslim, Birr, 45/127.
54. Müslim, Birr, 145.
55. Zâriyât:51/19.
56. Müslim, Lukata, 18; Ebû Davud, Zekât, 32.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler