www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İslam Hukuk Tarihi Adlı Eserimiz Üzerine Bir Tartışma

Mahut zümrenin bir kolu tarafından çıkarılan Ufuk gazetesi, 17 Ocak 1979 tarihli nüshanın19 10'uncu sayfasını, bizim bir kitabımıza ayırarak şu başlığı atmıştır: "Yüksek İslâm Enstitüsü'nde okutulan İslâm Hukuk Tarihi isimli eser sapık fikirlerle dolu..." Kitabın kapak resminin altına da şu başlık atılmıştır: "Fıkıh öğretmeni Hayreddin Karaman'ın yazdığı kitapta, müctehidler küçük görülmekte, cüceler devleştirilmektedir. Fâtih'in hocasına da Rûm'dan dönme deniliyor." Sonra tam bir sayfayı kaplayan yazıda, on madde halinde kitabın sapık(!) fikirleri teşhir edilmektedir.
Aşağıdaki satırlarda bu ittiham ve iddiâları cevaplandırmaya çalışacağız:

1. "Kitabın 73. sayfasında İmam-ı A'zam küçük gösterilmiş ve hakkında uydurma şeyler söylenmiştir. Şöyle ki: Bu sahifede İmam-ı A'zam'ın hadîs ilminde zayıf olduğu, kendi reyiyle sahih hadîsleri reddettiği, Ebû Hanîfe'ye göre sahih hâdislerin sayısının sadece 17 civarında olduğu (...) gibi bir takım saçmalıklar yer almaktadır. Bunlara da bazı mûteber olmayan eserler kaynak gösterilmiştir. Ehli ilim olan ve Ehl-i Sünnete bağlı bulunan müslüman bunun yanlış olduğunu bilir, ama yeni okuyan ve istikbalin din adamı, vaizi, müftüsü olacak talebelerin bunu anlaması zordur... gerekli tenkide maksatlı olarak yer verilmediği anlaşılmaktadır." deniliyor.

Cevap:
İlmî bir eserde şahısların hayatı inceleniyorsa yalnızca lehinde söylenenler ve övgüler yazılmaz. Hakkında bilinen ve söylenenlerin tümü ele alınır. İlim süzgecinden geçirilir ve neticeye varılır. Biz de İslâm Hukuk Tarihi isimli kitabımızda, kendisine büyük bir sevgi ve saygı beslediğimiz İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe'nin, hadîsler karşısındaki tutumu hakkında söylenenleri üç satırda özetleyerek verdikten sonra on satırda bunları tenkit ve reddettik. Aleyhindeki sözleri mûteber olmayan eserlerden değil, İbn Sa'd, Hatîb el-Bağdâdî, İbn Haldûn gibi mûteber kaynaklara dayandırdık. Kitaptaki satırları aynen aşağıya alarak takdiri okuyuculara bırakıyorum.
"Bazılarına göre Ebû Hanîfe hadîste zayıftır (İbn Sa'd), bazılarına göre reyi ile sahih hadîsleri reddeder (Hatib Bağdâdî), bazılarına göre de onun nezdinde sahih olan hadîs sayısı 17 veya 50 civarındadır (İbn Haldûn).
Çeşitli mezheplerden tarafsız âlimlerin tahkikatı göstermiştir ki Ebû Hanîfe, hadîs ilmi üzerinde meşhur muhaddisler kadar mütehassıs değilse de "ictihad şûrâsı"nda, bu mevzûuda kendisine yardımcı olan hadîs hâfızları vardır. İçtihadında, bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadîs kullanmıştır.
Bazı hadîslerin reddine gelince: Bunları, Hz. Peygambere (sav) ait oluşlarında şüphe bulunduğu, başka bir deyişle Ebû Hanîfe'nin, hadîsin sıhhatini tesbit için ileri sürdüğü şartlara uymadığı için reddetmiştir. Yoksa Ebû Hanîfe, değil sahih hadîsleri reddetmek, mürsel ve zayıf hadîsleri dahi kıyasa tercih ederek tatbik eylemiştir."(s. 73)
Görüldüğü üzere bu iki paragrafta Ebû Hanîfe aleyhine söylenen sözler reddedilmiş, vârid olmadığı isbat edilmiştir. Kitapta bu kısmın kaynakları da gösterilmiştir.

2. "Sahife 126'da Şâfiî'nin Hanefî arkasında, Hanefî'nin Şâfiî arkasında namaz kılmadığı, hatta kız alış-verişi bile yapmadıkları; Bağdat'ta Şâfiîlerle Hanbelîlerin, Isfahan'da Şâfiîlerle Hanefîlerin defalarca vuruştukları, birbirinin evlerini yağma ettikleri; İmam Taberî'nin, Hanbelî görüşlerini eserine almadığı için taşlandığı, ölünce de evine gece gizlice gömüldüğü şeklinde yalan ve iftiralar yer almaktadır" deniyor.

Cevap:
Beş yıl önce Diyanet Dergisi'nde neşrettiğimiz, bilâhare kitabımıza da koyduğumuz "İslâm Tarihinde Mezheb Kavgaları" başlığını taşıyan makalemizde en mûteber kaynaklara dayanılarak -geçmişte kalmasını temenni ettiğimiz- bu acı gerçekler dile getirilmiş ve günümüzde tekrarlanmaması için İslâmî ölçüler içinde müsâmaha ve kardeşlik çağrısı yapılmış, taassuptan kaçınılması tavsiye edilmiştir. İslâm Hukuk Tarihi'nde de -tarihî devresi içinde- mezheb taassubunun ortaya çıkışı ve zararları anlatılırken aynı gerçeklere kısaca temas edilmiştir. Bu satırlara yalan ve iftira diyen yalnızca kendi cehaletini ve utanmazlığını teşhir etmiş olur.
Değişik mezhebden olanların -bazı devirlerde- birbiri arkasında namaz kılmadıkları gerçeğinin nazarî vesikasını -muteberliğini Sabah Gazetesinin de tasdik ettiği- Hulâsatü't-tahkîh isimli eserden20 verelim: "Eskiden beri âlimlerimiz (Hanefî ulemâsı) başka mezhepden olan imama (meselâ Hanefî cemâatin Şâfiî imâma) uyarak namaz kılmasının câiz olmadığı konusunda dört görüş halinde ihtilâf etmişlerdir:
a) Eğer imam, ihtilâflı konularda ihtiyâta riâyet ederse (cemâatin mezhebine uygun hareket ederse) arkasında namaz kılmak câizdir, aksi halde câiz değildir. Ekseriyet bu görüşü benimsemiştir; Helvânî, Serahsî, Sadru'l-İslâm, Ebu'y-Leys, Kadıhan, Tümürtâşî, Sadru'ş-şehîd, Tâcuşşerî'a, Bâbertî, Zeylâ'î, İbn Hümâm ile Hidâye, Kâfî, Tatarhaniyye, Mudmerât, Nihâye isimli eserlerin yazarları bunlar arasındadır.
(Yâni bu fıkıh bilginlerine göre Hanefî, -kendi mezhebine göre abdest alıp namaz kılan- bir Şâfiî'ye uyarak namaz kılamaz).
Bu görüşün dayanağı şudur: Namazın sahih olmasında esas, imamın mezhebi değil, cemâatin mezhebidir. Buna göre cemâat-ten birisi, kendi mezhebine göre namazı hükümsüz kılan bir fiilin imam tarafından işlendiğini görürse -bu fiil imamın mezhebine göre namaza zarar vermese bile- bu imama uyup namaz kılamaz...
Eğer imam, bütün ihtilâflı noktalarda ihtiyatlı davranır, cemâatin mezhebine uyarsa, ona uyarak namaz kılmak mekruh mudur, değil midir? Uyan kötü bir iş yapmış olur mu, olmaz mı?
Hidâye şerhi Kifâye'de, Miftâhu's-sa'âde ve el-Mecma' şerhinde kaydedildiğine göre bu namaz mekruh olur. Kadıhan fetâvâsına göre Hanefî, ihtiyata riâyet eden Şâfiî imamın arkasında namaz kılsa kötü bir iş yapmış olur (isâet etmiş olur). Başka kitaplar da aynı şeyi yazmıştır ve tercih edilen görüş budur.
b) Eğer imamın, uyan kimsenin (muktedînin) mezhebine aykırı düşen bir fiil ve hali bilinmiyorsa ona uymak câizdir; Hâherzâde ve Alî es-Suğdî bu görüştedir.
c) İmam, ihtilâflı noktalarda ihtiyata riâyet etse dahi ona iktidâ etmek câiz değildir; çünkü imam, cemaâtin mezhebine göre hareket ederken bunu farz niyetiyle yapmamaktadır.
d) Böyle bir imama uyarak namaz kılmak kayıtsız şartsız câizdir. Bu görüş, Cessâs'ın bir sözüne dayanmaktadır; cumhûra muhâlif olduğu için mûteber sayılmamıştır..."
Bu satırları okuyan ve fıkıh bilginlerinin, başka mezhebden olan imama uyarak namaz kılmayı -bu imam, cemâatin mezhebine uysa bile- en azından mekruh saydıklarını görenler, bizim mi, yoksa cehline bakmadan kitabımızı tenkide kalkışan şahsın mı yalancı ve iftirâcı olduğunu anlamakta güçlük çekmeyeceklerdir.
Aynı gazetenin 9 ve 16 Şubat tarihli nüshalarında özet olarak: "Bizim bazı yerlerde eften püften kaynaklar gösterdiğimiz, halbuki mezheb taassubunun sebep olduğu kötü neticeleri anlatırken hiçbir kaynak göstermediğimiz, bu bilgileri kendilerinin de hiçbir kaynakta görmedikleri... kaydedilmiş ve bizden kaynak göstermemiz" istenmiştir.
Kaynakları zikretmeden önce gazetenin ısrarlı ve kasıtlı bir hatâsı üzerinde durmak istiyoruz: Biz, yazarın iddiâ ettiği gibi mezheblere çatmıyor, onları kötülemiyor, mezheblerin fitne ve fesada sebep olduğunu ileri sürmüyoruz; bunlar tamamen uydurma ve iftiradır. Bizim kötülediğimiz, daha doğrusu sebep olduğu elim neticeleri açıkladığımız şey "mezheb taassubu"dur. Mezheb ve mezhebe intisâb haktır, câizdir; amma taassub câiz değildir; çünkü taassub bilmeden, bir temele dayanmadan, haksız yere inat, ısrar, iddiâ ve davranış demektir ve bunların dinde yeri yoktur.

Kaynaklar:
İbn Abdisselâm, el-Kavâ'id, Karaçelebi ktp. nu. 87, vr. 105/b.
Zebîdî, İthâfu's-sâde (İhyâ şerhi), c. I, s. 282.
Füllânî, İkâzu'l-himem, Hind tab'ı, s. 75.
Ahmed Emîn, Zuhru'l-İslâm, c. II, s. 4-5.
İbn Sübkî, Tabakâtü'ş-Şâfiîyyeti'l-kübrâ, Kahire 1965, c. III, s. 389-405; c. IV, s. 234 vd.; c. V, s. 340-344.
İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't-târîh, Beyrut, 1966, c. X, s. 33, 124-126.
Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Tarihi..., İst., 1969, s. 241-242.
Süyûtî, Târîhu'l-hulefâ, Kahire, 1952, s. 384-424.
Yâkût, Mu'cemu'l-buldân, Beyrut, 1957, c. I, s. 209, c. III, s. 117.
İtkânî, Mukaddime fî raf'i'l-yed..., Fâtih ktp., nu. 2269, vr. 91/a.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, Kahire 1351-1358, c. XI, s. 146.
Bu kaynaklara daha başkalarını da eklememiz mümkündür, fakat "biz bu sözleri hiçbir kaynakta görmedik" diyenleri daha fazla utandırmak istemiyoruz. Ancak bütün kitaplarımızda İslâm hukukunun ölmez gerçeklerini ve değerlerini müdâfaa ettiğimiz halde bunları görmezlikten gelip "Hıfzı Veldet'e dayanarak İslâm hukukunu tenkit ediyor" iftirasını yazabilenlerin utanacaklarını da sanmıyoruz.

3. "Sahife 152'de İbn Teymiyye ve talebesi İbni Kayyim'in büyük müceddid oldukları, yanlış fikirleri belirtilmeden açıklanmaktadır" deniyor.

Cevap:
Zikredilen yerde yazdığımız aynen şöyledir:
"Leh ve aleyhinde çok mübâlâğa edilmiş olmakla beraber bilgili ve insaflı İslâm ulemâsına göre İbn Teymiyye büyük bir İslâm âlimi ve mücahididir. Her insan gibi onun da ictihadî hataları olabilir ve vardır; ancak eserlerinden müstağnî kalınamaz."
Buna göre:
a) İddiâ edildiği gibi İbn Teymiyye ve İbn Kayyim'in "büyük müceddid oldukları" söylenmemiştir.21
b) Hataları bulunduğu belirtilmiştir.
4. "Sahîfe 160'da komünist fikirlerinden dolayı idam edilen Şeyh Bedreddin'in değerli bir İslâm âlimi olduğu fikri sinsice verilmektedir" deniyor.

Cevap:
Kitabımızda, bir fıkıh devresinin fıkıh bilginleri sıralanırken Şeyh Bedreddin'in de kısa biyografisi verilmiş, eserleri kaydedilmiş, hakkında hiçbir değerlendirme yapılmamıştır (yânî büyük bir İslâm âlimi olduğu söylenmemiştir). Mûteber kaynaklar onun fıkha dair eserlerini övgü ile zikretmişlerdir.22 İslâm hukuk tarihinde bizi ilgilendiren Bedreddin'in fıkıh sahasındaki yeri ve eserleridir. Onun idâm sebebi saltanat dâvasına kalkışması ve devlete başkaldırmasıdır. Komünizmin, dünyanın başına belâ olmasından asırlarca önce yaşamış bir âlimin bu yüzden idâm edildiğini ilk defa Ufuk'ta okumuş olduk. Eğer vesikalarla isbat ederlerse biz de "bu yüzden idam edilmiştir" deriz. Ancak sinsice bir fikir vermek bizim değil, iftira ve yalanı meslek haline getiren Tekinoğlu ve benzerlerinin işidir.

5. "Sahife 166'da Molla Hüsrev'in aslen Rum ve sonradan dönme olduğu iftirası yer almaktadır" deniyor.

Cevap:
Molla Hüsrev'in, ihtidâ etmiş Rum bir aileden geldiği, menşei hakkındaki üç rivâyetten biridir; biz, kaynaklarına bakarak bu rivâyeti daha sağlam gördük ve 'aslen Rum olup, ailesi23 ihtida ettikten sonra..." diyerek bunu zikrettik. İnancımıza göre İslâm, kişinin geçmişini siler, İslâm'a uymayan mâzisi ile alâkasını keser.24 Rum, Ermeni, Yahudi, müşrik kim olursa olsun müslüman olunca geçmişi, artık onun için bir kusur teşkil etmez. Aksine İslâm'ı ailesinde ve muhitinde hazır bulup alışkanlık ve telkin ile alan, benimseyen kimseye nisbetle, şuurlu bir şekilde, düşünerek, bilerek, mukayese ederek hidayete kavuşan kimse daha ziyade takdire lâyıktır. Nice sahâbe ve evliya vardır ki önce kâfir iken müslüman olmuş, sonra bu mertebelere gelmiştir. İmdi ister Molla Hüsrev, ister onun ailesi olsun, önce rum iken müslüman olmuş iseler, bu onlar için bir kusur değil, şeref ve kemâldir. Meseleyi millî duygular açısından ele aldığımız zaman da durum böyledir: Bizim milletimize katıldıktan sonra büyük vasıflar kazanmış kimseler bizim büyüklerimizdir, başka milletlerin değil; çünkü bu vasıfları bize katıldıktan sonra elde etmişlerdir. Bu konuyu tenkit mevzûu yapan ve kusur sayanlar gayr-i müslimlere İslâm'ın kapısını kapamak mı istiyorlar?!

6-8. maddelerde M. Abduh, Reşîd Rizâ, Hamîdullah, Mevdûdî, Mahmut Şeltût'e İslâm âlimi ve muceddid dediğimiz ve bunların sapık fikirlerinden hiç bahsetmediğimiz kaydedilmektedir.

Cevap:
Burada adı geçen şahıslara âlim ve müceddid demek sapıklık olmadığı gibi ilmî hata da değildir. Doğu'da ve Batı'da yazılmış birçok eser bu zevâtı aynı sıfatla zikretmektedir.
Bunların sapık fikirlerine biz tesadüf etmedik; eğer o talihsiz satırların yazarı görmüş ise ortaya kor, ehliyetli kişiler tartışır ve gerçekten sapık fikirler olduğu anlaşılırsa reddedilir. Aynı zamanda siyasetle iştigâl etmiş İslâm âlimleri hakkında yazılanlara daha çok dikkat etmek gerekir; çünkü tarafları da, muhâlifleri de mübâlâğâya, ifrata düşebilirler. En iyisi incelenen kişinin öncelikle kendi eserlerinin okunması, sonra leh ve aleyhinde yazılanların görülmesi, nihayet bunların ilim ve insaf ölçüleri içinde değerlendirilerek neticeye varılmasıdır.

9. Maddede zikredilen (kitabın 201. sayfasında) yazarlara dayanarak biz Mecelle'yi tenkit etmedik. Kitabımızın ilgili bölümünde Mecelle'yi anlatırken onun hakkındaki tenkitler ile bu tenkitlere verilmiş cevaplara işaret ettik. Gözler silinip, peşin hüküm, kin, fesat, fitnecilik gibi çapaklar temizlenerek mezkûr satırlar okunmuş olsaydı sonradan utanılacak şeyler yazılmazdı. Yeri gelmiş iken işaret edelim ki Mecelle veya bir fıkıh kitabının bir yerini tenkit etmek yasak, günah ve ayıp değildir; yeter ki tenkit, ehli tarafından, iyi niyetle yapılmış olsun ve tenkit edilen kısım nassa değil, ictihada dayanmış bulunsun. Bu nihayet bir müctehidin diğerini, bir âlimin, diğer âlimi tenkit etmesi demektir.
9 Şubat 1979 tarihli nüshada "...bununla vehhabiliği yayabileceğini zannetmektedir ama bunda yanılmaktadır..." deniliyor.

Cevap:
Benim Vehhabî olduğum ve Vehhâbiliği yaymağa çalıştığım iftirasının patenti de bu zümreye (Sabah ve Ufuk gazetelerindeki yazılar) aittir. Ne bu kitabımda ve ne de başka kitap ve yazılarımda vehhâbî olduğumu ifade eden veya bu mezhebin propagandasını yapan tek satır mevcut değildir. Bu mezhebin ifratlarına işâret etmekle beraber "sapık ve kâfir" demediğim için bize bu iftirâ revâ görülmüştür. Bize göre asıl Vehhâbilik propagandası yapanlar, yerli yersiz bu mezhebden bahsederek halkın ilgisini çeken ve kişileri rastgele Vehhâbilik ile damgalayan Ufuk ve benzeri yayın organlarıdır.
Biz -elhamdülillah- müslümanız; Resûlullah (sav), sahabe, tâbiûn, etbâ ve sonraki Ehl-i Sünnet ulemânın yolundayız, bu yola dâvet eder, karınca kararınca bunu anlatmaya çalışırız.
Adı geçen gazetede, Tahir Tekinoğlu imzasını taşıyan yazıda, İslam Hukuk Tarihi isimli kitabımızla ilgili tenkitleri aynen zikretmiş ve kısaca cevaplandırmış bulunuyoruz. Şimdi tekrar yazının ana başlığına dönebiliriz. Yazar bu başlıkta "Y. İslâm Enstitüsü'nde okutulan İslâm Hukuk Tarihi adlı eser sapık fikirlerle dolu..." diyordu. Biraz aşağıda da bizim müctehid olduğumuzu, kitabın da ders kitabı olarak okutulduğunu zikrediyordu:
1. Müctehid olmak ayıp değil, şereflerin en büyüğüdür ve müslümanlar her asırda müctehid derecesindeki âlimlere muhtaçtır, bunları yetiştirmek müslümanların vazfeleri cümlesindendir. Ancak bizim müctehidlik tasladığımız veya böyle bir iddiada bulunduğumuz, mezkûr gazetelerin bazı naylon yazarları tarafından uydurulmuş bir iftiradan ibarettir.
2. Yüksek İslâm Enstitülerinde okutulan bir tek ders kitabı mevcut değildir. Her hoca kendi enstitüsünde ve sınıfında, yazdığı veya tercih ettiği bir kitabı, ders notunu okutur. Ders kitabı orta öğretimde olur. Benim kitabım da bir ders kitabı değildir.
3. "Sapık fikirlerle dolu..." sözü tutarsız, mübalağalı bir iftiradır. Yazarın bütün tenkitleri isabetli olsa bile bunlar kitabın ikiyüzde birini teşkil eder; şu halde kitap bunlarla dolu değildir.
Ayrıca "sapık fikir": İslâm inancına, Ehl-i Sünnet prensiplerine ters düşen, aykırı olan fikir, inanç ve düşünce demektir. Gazetenin, kitabımızdan seçtiği örneklerin bu mefhumla (sapıklıkla) hiçbir alâkası yoktur. Yazdıklarımıza doğru veya yanlış denilebilir; yanlış ise sapıklık değil, ilmî hatâdan bahsedilir. Tarihe malolmuş şahısları değerlendirirken veya hayat hikâyelerini yazarken hatâ etmiş oluruz. Verdiğimiz cevaplarla bu neviden bir hatanın da bulunmadığı ortaya konmuştur.
Eline kalemi alıp üç sayı boyunca aleyhimizde atıp tutan, ağzına geleni söyleyen kişi ya hatâyı sapıklıktan, yanlışı iftirâdan, akı karadan ayıramayacak kadar cahildir; yahut da yaptığını bilerek yapan bir düzenbaz, fitneci, iki yüzlü, Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz bir bahtsız kişidir. Birincisi (bilgisizlik) belki affedilebilir, amma ikinci ihtimal varid ise affedilemez. Bu durumda bize düşen, karşımızdakilere isbat fırsatı tanımaktır. Ya Allah'tan af, bizden de helâllik dileyerek birinci ihtimali doğrulamış, yahut da günah yolunda ısrar ile ikinci ihtimali isbat etmiş olacaklardır. Cevabımızı burada noktalıyor ve bekliyoruz.



19. Aynı gazete 9 ve 16 Şubat 1979 tarihli nüshalarında iftirâ kampanyasını sürdürmüştür.
20. Risâle Abdulğâni Nablüsi'ye ait olup Işık Kitabevi'nce neşredilmişti; s. 12-15.
21. Aslında bu iki zâta müceddid demek de sapıklık değildir; müceddidler arasında daima bunlar da zikredilmişlerdir. Ancak biz, bu eserde böyle bir ifade kullanmadık, muharrir bunu uydurmuştur.
22. Keşfü'z-zunûn, Osmanlı Müellifleri vb.
23. Kitabımızda tashih hatâsı olarak "ailesi" kelimesi düşmüştür. Menşei hakkındaki diğer iki rivâyet "Türkmen ve Fransız"dır (İ.A.). Bizim tercih ettiğimiz rivâyet Ziriklî'nin A'lâm'ı, Lüknevî'nin el-Fevâidu'l-behiyye'si ve Şemseddin Sâmî'nin Kamûs-i a'lâm'ına dayanmaktadır.
24. Bir hadîsin meâli de böyledir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned).

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler