www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Şer'î Nikâh Mevzuunda Bir Açıklama
1974'lerden beri iki gazete aleyhimizde bir yıpratma kampanyası açmış bulunmaktadır. İmam-Hatip Okullarına -açıldığı günden beri- karşı olan bir zümrenin sahibi bulunduğu iki gazetede yüzlerce yazı çıktı. Akıl ve havsalaya sığmaz iftiralar edildi; sûizan, töhmet, küfür, tahkir, yalan ve tahrifin en çirkin örnekleri verildi. İyi niyetli okuyucuları için bir tavzih gönderdik. İşlerine gelmeyen yerlerini es geçerek, istedikleri kısımları ele aldılar, sözü en uzak mânâsına çektiler ve günahlarına devam ettiler. Şartlanmış kişilere birşey anlatmanın mümkün olmadığını anlayarak sükûtu tercih ettik; böylece fitnenin büyümemesini sağlamaya çalıştık. Bu günahkâr kişiler, kendilerine kimsenin inanmayacağını bildikleri için bir destek aramış, onu da bulmuşlardı; bu destek Ezherli bir Hoca idi. Anlayamadığımız, keşfedemediğimiz sebeplerle karşımıza çıkan bu hoca, biz ziyaretine gittiğimiz zaman susuyor, başkaları gittiği zaman aleyhimizde bülbül kesiliyordu. Bir zamanlar resmen hocalarımız arasında bulunduğu için saygıda kusur etmedik ve karşısına çıkmak istemedik. Son def'a bizi Ehl-i Sünnet düşmanlığı" ile itham edince ve bu ithamı, mahut gezetelerden birisi8 neşredince sükûtun câiz olmadığı kanâatine vardık. Başlatan mezkûr hoca olduğu için mesûliyet de ona aittir; Resûlullah (sav) böyle buyurmaktadır.9 Cevabımızda elimizden geldiği kadar şeytana ve nefse fırsat vermemeye azmettik. Üstâdın söylediklerini ve yaptıklarını ilmin ve İslâm'ın ölçüsüne vurduk. Maksadımız gerçeği anlatmak ve müslümanları kötü zandan, gıybet ve iftirânın zararından kurtarmaktır.

Salkım ve Talkın Meselesi:
"Ele verir talkını kendi yutar salkımı" diye bir söz vardır. Başkalarına İslâm dersi veren hocaların herkesten önce onu titizlikle yaşamaları gerekir. Halbuki mezkûr yazısında Üstâd aşağıdaki âyet ve hadîslere aykırı davranmış, İslâmı yaşamamıştır:
"Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir topluluğa fenâlık edersiniz de sonra ettiğinize yanarsınız."10
Bu âyette Allah Teâlâ: "İç yüzünü, doğru olup olmadığını araştırmadan bir söze inanıp ona göre hareket etmeyi" yasaklamıştır. Üstad, bir hasım gazetenin haberini doğru kabul etmiş, kitabımızı okumadan, bizimle görüşüp haberin sıhhatini tahkik etmeden hücûma geçmiştir.
"Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur."11
Bu âyet de yukardakini te'yid etmektedir. Bizim ne yaptığımızı, ne dediğimizi bilmeden, öğrenmeden kaleme sarılmış ağza alınmayacak sözler söylemiştir.
Resûlullah (sav) "Gıybet nedir bilir misiniz?" diye sordu. Ashâb: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dediler. "Kardeşini, onun hoşlanmadığı bir vasıf ile zikretmendir" buyurdu. "Kardeşimde dediğiniz vasıf varsa ne buyurursunuz?" denilmesi üzerine: "Eğer dediğin sıfat kardeşlerinde varsa işte o zaman gıybet olur. Yoksa, ona iftirâ etmiş olursun"12
Allah Teâlâ'nın gıybet ve iftirâyı yasak ettiğini her müslüman bilmektedir.13 Bizim durumumuz gıybetin câiz olduğu sahaya girmez. İftirâ ise hiçbir halde câiz görülmemiştir.
Üstad bize Ehl-i Sünnet düşmanı ve mecnun demiştir (cinnet). Bunlardan birincisi büyük bir iftirâ, ikincisi ise hakarettir. İslâm hakareti de yasaklamıştır.14 Müslüman, Ehl-i Sünnet düşmanı olamayacağına göre bu sözde tekfir mânası da vardır, bir müslümanı tekfir edenin dinden çıkmış olacağını da Resûlullah (sav) haber vermişlerdir.15
İslâm, hiçbir kimseye serbest günah işleme imtiyazı vermemiştir. İftirâ, gıybet, hakaret, müslümana eziyet, sû-i zanna sebebiyet... ağır ve büyük günahlardandır. Bunları işlerken Üstadın vicdanı nasıl isyan etmedi, elleri nasıl titremedi, dili nasıl tutulmadı hayret ediyorum; demek hepsi âhirete kaldı; yazık, hem ne kadar yazık!

Eksik Haber, Yanlış Anlama:
Üstad, 27 Ekim 1976 tarihli Ufuk gazetesinde bir haber okuyor, bu habere göre, biz Mukâyeseli İslâm Hukuku isimli kitabımızda, "nikâhın dinî bir akit olmadığını" yazmışız. Bu haber kasten eksik verilmiş ve tahrif edilmiş olmasına rağmen aslını araştırmıyor, kitabı okumuyor ve bizi çağırtıp sormuyor; okumadığı ve sormadığı için yanlış anlıyor; gereksiz, yersiz bir münâkaşa açıyor. Şimdi hem haberin eksikliğini, hem de anlayışın yanlışlığını, münâkaşanın yersizliğini isbat için kitabımızdan nakiller yapalım:
İslâm hukukunun üstün vasıflarını göstermek için mukayeseli olarak yazdığımız mezkûr kitabımızda, hukuk tarihi boyunca dünyada rastlanan evlenme (nikâh) nevîlerini anlatırken husûsî ve medenî evlenme nevîleri yanında bir de dinî evlenmeden bahsediyor ve şu bilgiyi veriyoruz:
"Bunda evlilik kudsî bir muâmele telâkki olunarak dine bağlanmış, ruhânî uzuvların iştirâkiyle yapılacak merasim ve evliliğin takdîsi şart koşulmuştur.
Hıristiyanlık başlangıçta, Roma hukukundaki "karşılıklı rızânın evlilik için kâfi olacağı" prensibini benimsemişti. Ancak zamanla, hasseten katolik kilisesinde evlenme akdinin râhip tarafından takdîsi şartı buna inzimam etti. Gerçi akit yine karşılıklı rıza ile vücuda geliyordu, fakat râhibin takdîsi de gerekli bulunuyordu. 10. Asırdan 1573 yılına kadar durum böylece devam ederken mezkûr tarihte toplanan Trento Rûhânî Meclisi "nişanlılardan birinin râhibi ile iki şâhid huzurunda karşılıklı rızanın beyanını" şart koştu. 1907 Tarihli papazlık emirnamesi ile 1917 tarihli kilise kanunu bir ıslâh daha getirerek "râhibin tehdid altında kalmadan tarafların irade beyanlarını kabul etmesi"' esasını tanzim etmiştir. Modern devletlerin lâik evlenme hukukunda evlenme akdi, katolik kilise hukukundaki şekle göre tanzim edilmiştir.
Protestanlık, evlenmeyi mukaddesattan sayan inancı reddederek bunu devletin teşriî faaliyetine tâbî saymakla beraber dinî nikâh, râhibin evlenme akdini takdîsi esası tekredilmemiştir." (s. 234)
Bu bilgiyi verdikten sonra İslâmî evlenmeye geçiyor ve şunları kaydediyoruz:
"Esas ve şartlarını dinî nassların ve bunlara müstenid ictihadların tesbit etmiş olması, evliliğin dinî bir akit olmasını icabettirmez. İslâm'da ruhbanlık ve din adamlığı gibi bir mukaddes sınıf mevcut olmadığı gibi evlenme akdinin imam tarafından veya camide yapılması da şart değildir. Bugün belediye dairelerinde kıyılan nikâhların çoğu -süt akrabaları arasında evlenmeler, iki şâhidin de kadın olması gibi bazı istisnâları bir tarafa- İslâm hukuku bakımından da mûteber bir evlenmedir.
"İslâm tarihinde bazı zaman ve yerlerde evlenme akdinin câmilerde yapılması, akdin Allah'ın nimetlerine şükür, karı-koca arasındaki hak ve vazîfelere dair âyet ve hadîsler gibi husûsları muhtevî bir hutbe ile başlaması, akdin sıhhatinin şartlarından olmayıp "evliliğin önemli bir medenî akdi olduğuna dikkati çekmek, kudsiyetini telkin etmek" gibi tâli gayelere bağlı bir sünnettir." (Aynı eser, aynı yer.)
Hukuk tahsil edenlerin ve bu satırları okuyanların kolayca anlayacağı üzere biz burada "İslâmî evlenme, dinî evlenme nev'inden değildir" derken hristiyanlıktaki dini evlenmeyi; yâni din adamının takdîs etmesi şart olan dinî evlenmeyi kastediyoruz. Yoksa Üstadın anladığı gibi "İslâm'a göre evlenmenin din ile alâkası yoktur" demiyoruz. Bunu nasıl diyebiliriz?! Daha doğrusu böyle bir mânâ nasıl çıkarılabilir ki kitabımız baştan sona bunun aksini söylemekte, İslâm hukukunda evlenme akdini anlatmaktadır.

Nakiller Eksik, Tercümeler Yanlış:
Üstad nikâhın dinî olduğunu isbat edebilmek için onun yarı ibâdet olduğunu isbata çalışıyor, bunun için nakiller veriyor.
Evvelâ İslâm'a göre "dinî" mefhumunu ibâdete bağlamak hatâlıdır. İslâm'da ibâdet de muâmelât ve ukubât da, ahlâk ve âdâb da dinîdir; müslümanın her davranışı "farz, vacip, müstehab, mübah, haram, mekruh" hükümleri içinde yer alır ve hepsi dinîdir. Nikâh kadar alış-veriş, kira, ortaklık, günlük yaşayış... da dinîdir; İslâm bütün bunları tanzîm eden umûmî, husûsî hükümler getirmiştir. İbâdet mevzûuna gelince bu, geniş çapta niyete bağlıdır. İnsan -günlük ibâdetlerini yaptıktan sonra- helâl rızık peşinde koştuğu, cemiyete karşı mesûliyetini yerine getirdiği müddetçe ve bunları yaparken haramdan kaçınmaya, Allah rızasını kazanmaya niyet ettiği sürece, hem maddî kazanç sağlar, hem de ecir alır; yânî ibâdet yapmış olur. Üstad "dinî" kelimesine "taabbüdî" mânâsını veriyorsa bu daha da başkadır; taabbüdî "illetini aklın kavrayamadığı" demektir ve nikâhın ancak bazı şartları taabbüdîdir.
Üstad, nikânın dinî olduğunu isbat için nakiller veriyor. Bu nakiller, asıl kaynaklarında, nikâhın dinî olduğunu isbat için değil, -çünkü bu bellidir, isbata ihtiyaç yoktur- neden "namaz, oruç..." gibi ibâdetlerden hemen sonra yazıldığını açıklamak için kaydedilmiştir. Müellifler "nikâh bazı yönleriyle ibâdetlere yakın olduğu için onlardan hemen sonra zikredilmiştir" şeklinde açıklamalar yapmışlardır. Cihâd ile mukayeseleri de bu mânâ ve maksada bağlıdır. Üstad acele ile bu nakillerde bazı hatâlar da yapmıştır; şöyle ki:
a) "Bize Âdem Aleyhisselâm zamanından bugüne kadar meşrû olup cennette de devam edecek ibâdet yalnız nikâhla iman olmuştur" sözü, üstadın dediği gibi İbn Âbidîn'de değil, Alâuddîn Haskefî'nin Dürru'l-muhtâr'ındadır. İbn Âbidîn bu sözleri söylememiş, bilakis itiraz etmiş, nikâhın bizzat ibâdet olmayıp sebep olduğu iyi netîceler dolayısıyle ibâdet mânâsı taşıdığını ve cennette devam eden başka ibâdetlerin bulunduğunu ifâde etmiştir.16
b) Fethu'l-kadîr'den tercüme ettiği "Nikâh ibâdetlere daha yakındır. Hattâ nikâhlanmak sırf ibâdet kastıyla evlenmekten daha efdaldir" şeklindeki anlaşılmaz cümlesinin doğru tercümesi -zannederim- şöyledir; "O (nikâh) ibâdetlere (diğer muâmelâttan) daha yakındır. Hattâ sırf ibâdetle meşgul olmak için evlenmeyi terketmekten ise evlenip onunla meşgul olmak (âile kurmak, sorumluluk taşımak) daha efdaldir."17
Hz. Âişe'den rivâyet edilen "Resûlullah (sav) bu nikâhı ilân edin! Onu mescidlerde akdedin ve onun için tef çalın" hadîsi -Üstâdın dediği gibi- nikâhın ibâdet olduğuna değil, aksine delâlet eder; çünkü ibâdet ilân edilmez ve ibâdet için tef çalınmaz. Mescidde akdedilmesine gelince; Resûlullah (sav) zamanında birçok işin mescidde yapıldığını ilgililer bilirler.
Hâsılı nikâh her İslâmî muâmele gibi dinîdir, iyi niyetle ve güzel netîcelere sebep olmasıyla ibâdete de yakındır, ecir kazandırır; ancak bu, nikâhın namaz, oruç gibi ibâdet olmasını da gerektirmez, imam tarafından câmide kıyılmasının şart olmasını da gerektirmez. Nitekim öteden beri ülkemizde nikâh câmilerde kıyılmaz. Şu halde nikâh (evlenme) akdi, hristiyanlıktaki mânâsında dinî olmadığı gibi, namaz ve oruç mâhiyetinde ibâdet de değildir.

İslâm Hukukuna İftira mı?
Bizim, Mukayeseli İslâm Hukuku isimli kitabımızda kaydettiğimiz "...Bugün belediye dairelerinde kıyılan nikâhların çoğu -süt akrabaları arasında evlenmeler, iki şahidin de kadın olması gibi bazı istisnâları bir tarafa- İslâm Hukuku bakımından da mûteber evlenmedir..." (s. 236) sözümüzü eksik bir şekilde naklettikten sonra şöyle diyor Üstad: "...Bu da işkembe-i kübrâdan verilmiş bir fetvâdır; üstelik İslâm hukukuna da iftiradır..."
Kitabımızın nikâh bahsinde biz, gayet açık bir şekilde şunları ifâde ettik: İslâm, nikâh için kaideler ve şartlar koymuştur. Bunlar arasında câmi, imam, duâ vb. yoktur; yâni bunlar evlenmenin mûteber olmasının şartları değildir. Nikâhın asıl unsurları taraflar, icâb ve kabul, şâhidlerdir. (Hanefîlere göre) mehir bile nikâhın sıhhat şartı değildir; mehir konuşulmadan kıyılan nikâh mûteberdir; sonradan mehir takdir edilir... İşte bu sıhhat şartları nerede gerçekleşirse nikâh orada, o anda tahakkuk eder. Bu yerin muhtarlık, belediye, ev, cami olması farketmez. Başında "filânın verdiği selâhiyete dayanarak..." denmiş olması da onun sıhhatine mâni değildir. Nikâhı kıyanların, bunun İslâmî bakımdan da nikâh olduğunu bilmeleri, buna inanmaları kâfidir. Hattâ fukâhanın bir hadîse dayanarak ifâde ettiklerine göre tarafların şaka yoluyla şartları yerine getirmeleri; yâni "seninle evlendim..." demeleri bile İslâm'a göre nikâhtır. Buna göre nikâha niyet etmeleri, yaptıklarının nikâh olduğuna inanmaları bile şart değildir. Ancak İslâm'ın şart koştuğu husûslar gerçekleşmez ise -İslâm'a göre- nikâh sahîh olmaz. Nitekim -Süt kardeşlerinin evlenmesi, iki şahidin de kadın olması gibi istisnâlar- diyerek buna işâret etmişizdir.
Üstâd iddiâsını isbat için iman, câmi, duâ şartlarının delillerini; yahut da muayyen bir yerde "filânın verdiği salâhiyete dayanarak sizi karı-koca ilân ediyorum" demenin mun'akid olmuş bir nikâhı bozacağını isbat eden delilleri zikretmelidir. O bunları zikredecek yerde -bir İslâm Kanunu olan- Mecelle'nin delil olamayacağını isbata çalışmıştır.
Mecelle Delil Olmaz mı?
Mecelle Hanefî Mezhebinin en mûteber kaynaklarından derlenmiş ve Osmanlılar devrinde resmiyet kazanmış bir İslâmî kanun mecmûasıdır. En az Hanefî fıkıh kitapları kadar mûteberdir. "Mecelle Delil Olamaz" başlığı, üstâdın sadık dostları mahut gazeteciler tarafından konmuş olsa gerektir; biz hüsn-i zan ederek böyle demeyi tercih ediyoruz.

İsbat Delilleri:
Üstâd, bizim cevap vermemizi isteyerek birtakım deliller sıralıyor ki bunları şu maddelerde özetleyebiliriz:
1. Medenî nikâh şer'i nikâhın yerini tutsa idi Medenî Kanun şer'i nikâh kıymaya müsaade etmezdi.
2. Belediye nikâhında, nikahın rüknü olan mâzî sîgası yoktur.
3. Belediye reisi nâmına kıyılan nikâh şer'î olamaz.
4. Nikâh ibâdettir; belediye evlendirme salonu mâbed değildir, onun için burada kıyılan akit dînî bir îbadet değildir.
5. Nikâh istisnaî bir akittir, şakası da ciddîdir; Mecelle kaideleriyle istidlâl edilemez, maksada bakılamaz.
6. Mezkûr nikâh mûteber olsaydı biz de ona mûteber derdik...

Cevap:
1. Medenî Kanun'un resmî akitten sonra dinî nikah kıyılmasına izin vermesi halkın örfüne riâyet ile kanunun yürümesini sağlamak için olsa gerektir. Yoksa Mecelle'yi ilga eden ve İslâm hukukunu yürürlükten kaldıran bir sistemin, kendini inkâr ederek "benim kanunum mûteber değildir, siz nikâhınızı kıyın" demesi düşünülemez. Ayrıca Medenî Kanun'un ifâdesinden şer'î bir hükme varılamaz. Yâni Medenî Kanun'un, "şu akit İslâm'a göre mûteber değildir" demesiyle onun öyle olması gerekmez.
2. Evlenme akdinde tarafların "evlendim, tezevvüc ettim..." gibi mazî sıygası (di'li geçmiş kipi) kullanmaları nikâhın rüknü değil, rüknün şartıdır. Rükün icâb ve kabuldür. İcâb ve kabul rızâ ve irâde beyânıdır. Bu beyânın en az birinin mâzî sîgası olmasını başta Hanefîler olmak üzere bazı fukahâ şart koşmuştur. Fakat bazı fakîhler bunun taabbüdî olmadığını, örf ve âdete bağlı bulunduğunu, bir ülkede başka sîgalar kullanılıyor ve bu da evlenmede irâde beyânı olarak anlaşılıyor ise bu sıygaların mûteber olacağını ifade etmişlerdir.
Muâsır İslâm hukuku âlimlerinden Prof. Mustafa Sibâî (el-Ahvâlu'ş-şahsiyye), Prof. Senhûrî (Mesâdiru'l-hak), Prof. M. Yûsuf Mûsa (Nazariyyetu'l-akd), Prof. Mustafa Ahmed Zerkâ (el-Fıkhu'l-İslâmî fî sevbihi'l-cedîd), Prof. Abdulkerîm Zeydân (el-Medhal) de aynı görüşü tercih etmişlerdir. Esasen İbn Âbidîn, Bedâyi'u's-sanâyi, Fethu'l-kadîr gibi mûteber fıkıh kitaplarımızın nikâh ve büyü' bahisleri mukayeseli ve düşünülerek okunursa bu neticenin çıktığı görülecektir.18 Hanefî fukahâsı mâzi sîgasını şart koşarken şu gerekçeyi ileri sürmüşlerdir: Akdin esası (zihinde) meydana gelen karar ve rızâdır; bu ise önce meydana gelir, sonra söylenir; şu halde söylenirken "evlendim" şeklinde geçmiş zaman sıygası kullanmak gerekir. Muzârî kullanırsa bu evlenmek için söz vermeye ve pazarlığa da delâlet edebilir... Ancak alış-verişten farklı olarak evlenmede pazarlık olmayacağı için taraflardan birinin muzârî veya istikbal sîgası kullanması câiz görülmüştür.
Bizim anlayışımıza göre bu mütâlâa Arap dili gözönüne alınarak ileri sürülmüştür. Arapça'da şimdiki zaman (hal) için husûsî bir sîga (kip) yoktur. Muzârî sîgası "geniş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zamanı" içine alan bir sîgadır. Bir kimse "etezeveccü" deyince bunun mânası "evlenirim, evleniyorum, evleneceğim" demektir; yâni üçüne de delâlet eder; yalnız birine delâlet için karîne lâzım gelir; sîgalardan birinin mâzî olması işte bunun için istenmiştir; yoksa Şâri' böyle emrettiği için değil; yânî mesele ictihâdîdir ve örfe bağlıdır. Türkçe'ye gelince, hal için husûsî sîga vardır: "Şimdiki zaman sîgası" Türkler bütün akitlerde "alıyorum" sîgasını da kullanırlar. Bu sîga pazarlığa veya gelecek için sözleşmeye değil, o anda yapılan akde delâlet eder. Türkçe'de va'd ve pazarlık için iki ayrı sîga daha vardır; geniş zaman (alırım) ve gelecek zaman (alacağım). Şu halde şâhidler huzurunda, evlenmek için biraraya gelmiş taraflara "filân ile evlenmeyi kabul ediyor musun?" deyince onlar da "evet" derlerse Türkçe'de bunun bir tek mânâsı vardır; o da "o anda bu sözlerle, evlenme akdinin yapıldığı"dır.
Netice itibâriyle İslâm hukukuna göre mâzi sîgası rükün değil, üzerinde ihtilâf edilmiş bir rükün şartıdır bazı fakîhler kendi zamanlarındaki örfe bakarak maziyi şart koşmuşlar, bazıları ise örf değiştiği için şart koşmamıştır. Bizim bahsimiz muayyen fâkihlere ve örflere göre değil, İslâm hukukuna göre nikâhın sıhhatidir.
3. Belediye nikâhı belediye reisi adına kıyılmaz; nikâh eşler adına kıyılır. Burada bahis mevzûu olan, evlenme akdi merâsimini idare ve ilân selâhiyetidir. Kanun bunu muayyen hükmî şahıslara vermiştir. Kime verirse versin bu neticeyi değiştirmez. Çünkü başta ve sonda söylenen sözlerin, sahih olarak yapılmış akdi bozacağına delîl yoktur. Şahidler huzurunda tarafların irade beyânları ile akit (İslâmî nikâh) vücuda gelir; gelmez diyen delîl getirmelidir.
4. Nikâh, mâbedde yapılması şart olan bir ibâdet değildir; her yerde yapılabilir. Ayrıca İslâm'a göre belediye evlendirme salonunda ibâdet yapmak da câizdir; meselâ orada namaz kılınabilir; buna hiçbir şer'î mânî yoktur.
5. "Bir işten maksad ne ise hüküm ona göredir", kaidesinin nikâha tatbik edilemeyeceği, çünkü "niyet şaka da olsa nikâhın sahih olacağı, nikâhın diğer akitlerden müstesnâ bulunduğu" söyleniyor. Bir kere: "Nikâhın şakası da ciddîdir" hükmünü ifade eden hadîsin sıhhati ihtilâflıdır. İmam Şâfiî'nin "şaka yoluyla yapılan nikâhı sahih saymadığı" nakledilmiştir. Bununla beraber hadîs sahih de olsa mevzûumuzla alâkası yoktur. Belediye dairesinde şaka değil, nikâh yapılmaktadır. Hadîs böyle bir nikâhı istisnâ etmemiştir, "bu nikâh sahih değildir" dememiştir.
"Elfâz ve mekâsıd' hakkındaki Mecelle kaidesine gelince; bununla alâkalı cevabımız yukarıda 2. maddede geçmiştir. Ayrıca nikâh meselesinde niyete bakılmayan yerler olduğu gibi bakılan yerler de vardır. Meselâ kinâî lafızlarla yapılan nikâh akdinde niyet esastır.
6. "Şayet mûteber olsa idi biz de mûteber derdik" sözü çok büyük bir söz. Bunu mutlak müctehidler bile söylememiş, "bizim vardığımız netîce budur, daha iyisini bulan onu uysun" demişlerdir. Üstâdımız kendisini doğrunun ölçüsü sayıyor ve tasdîkinden geçmeyen hükme bâtıl damgası vuruyor. Kusura bakmasınlar biz kedilerinde böyle bir kuvve-i kudsiyye görmüyoruz. Ma'sûm (günah ve hatâdan beri) olmayan herkes yanılabilir; Üstâd da bu herkesten biridir.

İctihadı Kim Yapıyor?
Biz fıkıh kitaplarımıza bakıyoruz; burada nikâh için ortaya konmuş esaslar ve şartlar görüyoruz; bunların belediye dairelerinde kıyılan nikâhlarda bulunup bulunmadığına bakıyoruz; bulunduğu takdirde ve hallerde nikâhın -İslâm dinine göre de- sahih olduğunu söylüyoruz. Belediye müzâyede salonunda -İslâm'ın koyduğu şartlara uyan- satış nasıl sahih ise nikâhın da böylece sahih olduğunu, bu bakımdan aralarında fark olmadığını ifade ediyoruz.
Hoca ise fıkıh kitaplarındaki şartlar tahakkuk etse dahi bu nikâhın sahih olmadığını, çünkü ibâdet olduğunu, orada ibâdet yapılamayacağını, belediye başkanı adına kıyıldığını... söylüyor. İmdi bunlardan hangisi ictihaddır? Bizim kanaatimize göre Üstâdın yaptığı ictihaddır; çünkü fıkıh kitaplarına göre sahih olana o, "sahih değildir" demekte, nikâhın sıhhati için bazı yeni şartlar koymaktadır.
Aslında biz, İslâm'ın koyduğu şartlara uygun olarak kıyılan ve sahih olan belediye nikâhından sonra dahi bir din âliminin kontrolü altında yeni bir nikâh akdinin yapılmasına karşı değiliz; hatta İslâmî şartlara uygun olmayan, bu şartlara riâyet edilmemiş bulunan akitler olabileceğinden, bu ikinci akdin ihtiyatlı bir davranış olacağını da söyleriz. Ancak "ihtiyaten yapılsın" demek başka, "birincisi sahih olmadığı için ikincisi yapılsın" demek başkadır. Sahih olarak vücut bulmuş bir akde "sahih değildir" demek, hakka bâtıl demek gibidir ve helâle haram, hakka bâtıl demek câiz değildir.


Serzeniş:
Biz ne ictihad ediyor, ne de bunun altında eziliyoruz. Bizi ezmemekle beraber üzen, mektebimizde hocalık etmiş, bu müesseselerin ni'metiyle perverde olmuş, cemiyet içinde itibar kazanmış bir zâtın içine düştüğü anlaşılmaz durumdur. Bir hoca nasıl olur da binlerce mensûbu içinde bulunduğu bir müessesenin kapanmasını temennî eder, onun Ehl-i Sünnet düşmanları yetiştirdiğini iddiâ eder ve başlangıçtan beri müesseseye karşı olanlarla elele verir? Nasıl olur da felâketli günlerinde etrafında pervâne kesilen, hiçbir zaman hürmette kusur etmeyen talebelerini, iki yüzlü, iftirâcı, bölücü, kindâr bir zümreye değişir?! Herkes onu dinlemeye hazır, her -İslâmî- mevkute onun yazılarını basmaya müheyyâ iken ısrarlı bir şekilde o zümrenin gazetelerinde yazar, onlara beyânât verir? Mahûd zümre birinin yanına bin katarak talebelerini mânen katlederken vicdânı sızlamaz, iman ve ahlâkı isyan etmez!"
İslâm nasîhattir. Nasîhatin yaşı yoktur. Bu sebeple biz de cevabımızı bununla noktalamak istiyoruz:

Muhterem Üstâdımız!
1. Elhamdülillah müslümanız, Ehl-i Sünnet ve cemâat mensûbuyuz, Mâturîdi ve Hanefîyiz; bu bahtiyar cemâatin başında Resûlullah (sav) ve sahabesi, tâbiûn ve etbâ vardır; onlara düşman olmaktan Allah'a sığınırız, Onlar bizim aşk ve muhabbetimizin hedefleridir. İşte bu ikrârımızdır; buna aykırı zan ve töhmetler iftirâdır, günahtır; kendinize yazık edip bu ağır vebâlin altına girmeyin, bu büyük günahları işlemeyin.

2. Şüpheleriniz olursa, size bir ters haber gelirse hemen bize haber gönderin, koşarak gelir, aslını öğrenmenize yardımcı oluruz. Anlamadan, dinlemeden, araştırmadan ağzınızı açmak ve kaleminize sarılmaktan sakınınız. Fitne katilden daha çetindir; sözlerinizle fitneye sebep oluyorsunuz; bundan sakınınız ve huzur-i Rabbilâlemînde her kelimenizden sorguya çekileceğinizi unutmayınız.

3. Benden sonra tûfan meselince, milletimizin gözbebeği bu kudsî ilim yuvalarına hücumdan, onları haksız yere ve ölçüsüzce kınamaktan vazgeçiniz ve biliniz ki dar günlerinizde yine etrafınızda yalnız onları ve ivazsız, garazsız müslümanları bulacaksınız.
Allah ehl-i hakka nusret, ehl-i dalâle hidâyet, ehl-i hatâya isâbet lûtfeylesin!



8. Ufuk, 12 Ocak 1977, sayı: 388 ve ayrıca Büyük Gazete 19 Ocak 1977.
9. Müslim, el-Birru ve's-sıle, nu: 68).
10. Hucurât: 49/6.
11. İsrâ, 17/36.
12. Müslim rivâyet etmiştir.
13. Hucûrât: 49/12.
14. Riyâzu's-salihîn, 2. cilt, II, s. 18 vd.
15. Buhârî, Edeb, 73, Müslim, İman, 111.
16. İbn Âbidîn, Reddu'l-muhtâr, Kahire, 1307, c. II, s. 280.
17. İbnu'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, Bulak, 1315-17, c. II, s. 339.
18. Meselâ Hidâye'de bey'in (satış akdinin) hem icâb, hem de kabûlünün mâzi (dili geçmiş) sîgasıyla olması şart koşulmuştur. Şerhe baktığımızda "her iki taraf istikbâl (muzârî) sîgası kullansa ve bununla hâli kasdetseler beyi tamam olur" denildiğini görüyoruz. Selef hep mâzi kullandıkları halde neden muzarî de olur denmiş? Çünkü bu teabbüdî değildir, maksad irâde beyânıdır; hal kastedilirse muzâri ile de olur...

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler