www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Recim cezası ve kocanın tedip hakkı üzerine bir söyleşi
..., recim cezasının öldürme ile sonuçlanmasına karşı çıkıyor. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Sualinize cevap vermeden önce bir iki noktayı açıklığa kavuşturmakta fayda görüyorum: 1. İslâm için yazan, çizen, konuşan ve çaba sarfeden kişilerin gündeme getirecekleri konuları hikmete uygun bir sıralamaya tâbî tutmaları gerekir. Karşı taraftan bir sataşma olmadıkça bugünkü hayatımızda yeri olmayan, başka zaman ve zeminlerde düşünülmesi gereken konular gündeme gelmemelidir, 2. Günümüzde hakim olan sosyal ve kültürel şartlar içinde duygu ve düşüncesi şekillenmiş olan kişilere recim cezası ağır gelebilir ve muhtemelen sayın yazar bu yüzden mezkûr ceza üzerinde düşünmek ve onu yumuşatmak, bu suretle bazı kişilerin fitneye düşmelerini (imanlarının tehlikeye girmesini) önlemek istemiş olabilir.
Halbuki konuyu İslâm'ın bütün ahkâmı ile oturduğu bir zeminde görüşecek olursak durum değişir. Burada evli bir kimsenin zina etmesi için tabiî sebepler ortadan kaldırılmıştır. İslâm'ın bir bütün olarak yaşandığı zeminde evli olan kişi, eşinden memnun değilse ayrılabilir. Memnun olmayan erkek ise ayrılma yanında ikinci bir eşle daha evlenme imkânına sahiptir. Bunun da ötesinde -savaş sonucu alınan kadın esirler cariye statüsüne sokulmuş ise- bunlardan alma imkânına sahiptir. Ayrıca kişileri zinaya sevkeden bütün tahrik vasıtaları yasaklanmıştır. Duvarlarda, sinema ve televizyonda, gazete ve dergilerde... kişiyi fuhşa çağıran manzaralar yoktur. Kadın örtünmüş, karşı cinsle ilişki zarûret seviyesine indirilmiştir. Bütün bu şartları gerçekleştirdikten sonra aileyi kesin olarak korumak isteyen İslâm, evli şahısların zinasını kesin olarak yasaklamakta ve bu yasağa uyulmasını sağlamak için de en ağır ceza olan recmi koymaktadır. Bekârlık bir tahrik sebebi olduğu için bekârın zinasının cezası daha hafif olmuştur. 3. Recme sebep olan evlinin zinasını önlemek için alınan tedbirlere rağmen birisi bu fiili işlerse cezanın uygulanabilmesi için mahkemde isbat gereklidir. İsbat ve cezanın uygulanması öyle şartlara bağlanmıştır ki bunların gerçekleşmesi hemen hemen imkânsızdır. Tarih boyunca recim cezasının uygulanmasında görülen nedreti (azlığı) bu noktada aramak gerekir. Bu şartlar konurken âdetâ recim ezasının, uygulanmaktan ziyade caydırıcı bir müeyyide olması düşünülmüştür.
Şimdi suâlinize geliyorum: İslâm'da bir hüküm ictihad ile ortaya konmuş olursa buna bir başka müctehid karşı çıkabilir. Recim cezası ve bu cezanın ölümle sonuçlanacağı hükmü ictihada değil nassa dayanmaktadır. Aşağıda bir kısmını vereceğimiz hadîsler sağlam ve kesin hüküm ifade eden hadîslerdir. İctihad yoluyla bunlara karşı çıkmak mümkün değildir. Hemen işaret edelim ki recim cezası her şeklinde ölüm sonucu doğurmaz. Öldürünceye kadar cezanın uygulanması suçun şahitlerle isbat edilmiş olmasına bağlıdır; bu ise -yukarıda işaret edildiği üzere- çok zordur; çünkü fiilin işlendiğini açık-seçik olarak dört müslüman, erkek, ahlâklı, sağlam, ergenlik çağında... kişinin görmesi, bir celsede şahitlik etmeleri, infaza kadar şahitlik ehliyetlerinin devamı... gereklidir. Eğer suç şahitlerle değil de zina edenin itirafı ile isbat edilmiş ise cezanın infazı sırasında suçlunun kaçması, kendini cezaya teslim etmemesi ölüm cezasını düşürür. Bu durumda suçlu takip edilerek öldürülmez.

Recim ile ilgili rivâyetleri nasıl değerlendirebiliriz?
Hadîs âlimleri bu konu ile ilgili rivâyetlerin tevatür derecesine yaklaştığında, sağlam ve açık olduğunda birleşmişlerdir. Bu hadîslerin sened bakımından sahih olmadıkları iddiâ edilemeyeceği gibi te'vil edilmeleri de mümkün değildir; çünkü ifadeleri açık ve seçiktir, bir kısmı uygulama ile ilgili bulunmaktadır; yani Hz. Peygamber (sav) bu suçu işleyen bazı şahısların recmedilmesini emretmiş ve bu emir yerine getirilmiştir.

Recim konusunda farklı düşünce ve mezhebler var mıdır?
Sünnî mezheblerin tamamı recim cezasının meşrûiyetinde (hukukîliğinde) birleşmişlerdir. Gayr-i Sünnî mezhebler içinde yalnızca Hâricîler ile bazı Mu'tezile âlimleri bu cezayı -Kur'ân'da bulunmadığına dayanarak- kabul etmemişlerdir.
Bazı muâsır âlimler de recm cezasının İslâma ait devamlı bir ceza (hadd) olmadığı devletin değiştirebileceği "tazir" nev'inden bir ceza olduğu kanaatindedirler.

Hz. Ömer'in bu konuda âyet bulunduğuna dair sözleri hakkında ne dersiniz?
Hz. Ömer'in, sağlam ve mûteber kaynaklarda yer alan sözleri aynen şöyledir: "Allah Teâlâ Muhammed'i hak din ile göndermiş ve kendisine kitap indirmiştir. O'na gönderdiği âyetler içinde recim de vardı; onu okudum, üzerinde düşüdüm ve ezberledim. Bizzat Resûlullah (sav) recim cezasını uyguladığı gibi kendisinden sonra da biz bu cezayı uyguladık. Korkarım zaman geçtikçe 'recim cezasını Allah'ın kitabında görmüyoruz' diyerek Allah'ın gönderdiği bu cezayı terketmek suretiyle dalâlete düşecek kimseler bulunacaktır. Kadın ve erkek evlenip birleştikten sonra zina ederler ve bu da şahitler, yahut, itiraf, yahut da hamilelik ile sabit olursa recim uyulanır; bu gerçek bir dinî hükümdür. Recim hakkındaki âyet şudur: Evli erkek ve evli kadın zina ettiklerinde Allah'tan caydırıcı bir ceza olmak üzere bunları kesin olarak recmedin; Allah azîz ve hakîmdir."34
Bu rivâyet hem konumuzla hem de nesih konusu ile ilgilidir. Bilindiği üzere nesih, Allah ve Resûlü (sav) tarafından konmuş bir hükmün yine kendileri tarafından kaldırılmasıdır. İslâm âlimlerinin bir kısmı hükmü bırakıldığı (devam ettirildiği) halde tilâveti (Kur'ân'dan bir âyet olarak okunması) kaldırılmış olan metinleri de nesih içinde mutâlâa etmişler; Hz. Ömer'in zikrettiği metni de buna örnek olarak göstermişlerdir. Sayısı çok az olmakla beraber bu neviden nesih de vardır. Şu halde yukardaki metnin Kur'ân âyeti olarak okunma vasfı kaldırılmış, ancak hükmü geçerli kılınmıştır. Bize göre lafzı Kur'ân'dan çıkarılmış, âyet olduğu halde Kur'ân'a yazılmamış bir metin olamaz. Ancak bu rivâyet dışında birçok sahih hadîs recim cezasını teyit etmektedir. Her hükmün Kur'ân olması gerekmez. Resûlullah'ın (sav) görevlerinden biri de sünneti ile boşlukları doldurmak, açıklama ve detaylar getirmektir. Namaz, oruç, hacc, zekât gibi İslâm'ın şartı mahiyetinde olan ibâdetlerimizin de -kaç rekat olacağı, nasıl kılınacağı, nasıl yapılacağı, nasıl ve neden, ne kadar verileceği gibi- hükümleri Kur'ân'da yoktur; bütün bunları bize getiren ve açıklayan sünnettir.

İslâm kamu hukukunun çok erken bir dönemde yozlaştığı iddiâsını nasıl karşılıyorsunuz?
İslâm kamu hukukunun başlıca kaynakları Kur'ân-ı Kerîm, Sünnet, İcmâ, Râşid Halîfeler ile bu yolda gidenlerin uygulamaları ve örftür. Bunlardan bir yozlaşma ve bozulma sözkonusu değildir. Ancak Emevîlerden itibaren hilâfetin saltanata dönüşmesi -kaynaklarda ve İslâmî hükümlerde değil- uygulamada ilk yozlaşmadır. Bunu uzun İslâm tarihi boyunca İslâm amme hukukundan yan çizen yöneticilerin yozlaşmış uygulamaları takip etmiştir. Bunlar tarihî birer gerçek olmakla beraber bir başka gerçek de İslâm amme hukukunun kaynakta ve nazariyede bozulmamış, yozlaşmamış bulunduğudur.

Kur'ân'da yer alan şekli ile kadına öğüt vermek, yatağını terketmek, dövmek tedbirlerinin birbiri ardınca uygulanması şer'î mecburiyet midir?
Nisâ sûresinin 24. âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Zâten saliha kadınlar itâatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve dövün. Eğer size itâat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür."
Âyet'te tedbirler hafiften ağıra doğru sıralanmış ve itâat ettikleri takdirde başka bir yol aranmaması emredilmiştir. Bu düzenleme ve ifadenin hükmü, mezkûr tedbirlerin sıra ile uygulanması ve biri fayda vermediği takdirde diğerine başvurulmasıdır. Aksine düşünenler varsa da doğru olan anlayış budur. Burada üzerinde durulması gereken birkaç husûs vardır:
1. Âyetin başında aile reisliğinin erkeğe verildiği, bunun da biri tabiî, diğeri ekonomik iki sebebe bağlandığı ifade edilmiştir. Tabiî sebep yaratılıştan verilen kabiliyetlerdir; bunlar aile reisliği görevinin erkek tarafından yürütülmesine uygun düşmektedir. Buna mukabil meselâ çocuğun küçük yaşlarda bakımı ve eğitiminde öncelik kadına aittir; onun kabiliyetleri de buna uygun düşmektedir. Ekonomik sebep ise ev geçimini temin yükümülülüğünün erkeğe ait oluşudur. Kazanan ve geçindirmekle yükümlü olanın harcamaya nezaret etmesi tabiî haktır.
2. Yukarıdaki sebeplerle kendisine aile reisliği verilen erkeğin kadını tedip hakkı sınırsız değildir. Kadın kocasına ancak meşrû olan isteklerinde itâat eder. Meşrû olmayan isteklerine itâat etmez ve bundan dolayı kocasının te'dip hakkı sözkonusu olamaz. Başta namus olmak üzere korunması gereken şeyleri korumamak ve kocasının meşrû isteklerine karşı çıkmakta direnen kadına karşı kocası te'dip hakkını kullanır. Bu hak birinci derecede öğüt vermektir, bu fayda etmezse yatakları ayırmaktır; bu da fayda vermez, ancak buna rağmen koca aile yuvasını dağıtmayı istemezse dövmeyi denemektir. Burada dövme kelimesi başka bir tabir olmadığı için kullanılmış, ancak sonuçta dövme demeye bin şahit gerekecek sınırlarla kayıtlanmıştır. Sövmek yasaktır, yüze ve tehlikeli yerlere vurmak yasaktır, iz bırakacak şekilde dövmek yasaktır.
Bütün bunların yanında Hz. Peygamber (sav) bütün ömründe bir defa bu hakkı kullanmamış, ümmetine de:
"Hayırlı olanlarınız asla kadınları dövmez",
"Bazılarınız eşlerini köle gibi dövmekten utanmıyor mu? Sabahleyin kadını dövüp akşam koynuna almak nasıl olur?" buyurmuşlardır.
3. Yukarıda sıralanan kayıt ve sınırlar içinde kadını dövmek İslâm'da sevilmeyen, başka çare kalmazsa, kullanılmasına izin verilmiş olan bir tedbirdir. Bunu denemeden önce boşanarak aile hayatına son vermek de imkân dahilindedir; ancak kadının kabalarına vurulacak bir iki tokat aile hayatını kurtaracaksa denenmeye değer mi sorusu vardır; buna cevap verecek olan da kocadır. Ancak sebep ve sonuç ne kadar meşrû olursa olsun "dövme" tabiri sevimsizdir; bunun içindir ki İslâm'da ona, zarûret halinde (ve muhtemelen geçici olarak) cevaz verilmiş, fakat tavsiye edilmemiş, sevimli bulunmamıştır. Bu noktada sudan bahaneler ve meşrû olmayan sebeplerle karısını döven her millet ve seviyeden çok sayıda kişinin bulunduğu, böyle bir vakıanın gözardı edilemeyeceği de unutulmamalıdır. Denebilir ki İslâm bu konuda da orta yolu tutmuştur.

"Her bir fiil ve tedbir erkeğin nefsî müdâfaasıdır" şeklinde bir yorum var, buna katılıyor musunuz?
Bu yorumu tam olarak anladığımı söyleyemem. Nefsi müdâfaadan maksat "meşrû müdâfaa" ise te'dip hakkını meşrû müdâfaa olarak değerlendirmek bize göre mümkün değildir. Burada müdâfaadan ziyade "namusu, şerefi, ailenin düzen ve devamlılığını korumaktan" sözedilebilir.
Erkek bu koruma görevini yaparken başka çare kalmamış ise, aile hayatına son vermeden önce isterse bir de bu mânâda tedip hakkını kullanmasına izin verilmiştir.
Âyetin başında zikredildiği üzere iyi bir kadın zâten böyle tedbirlerden uzaktır. Yoldan çıkan ve bunda ısrar eden kadınlar ise baştan bu tedbiri göze almış ve kabullenmiş demektir.
Kocanın bu hakkı kötüye kullanması halinde ise kadının hakem ve hâkime başvurarak haksızlığı ortadan kaldırma hakkı mevcuttur.



34. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. IX, s. 35; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. VII, s. 111.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler