www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İşçi-işveren hakları / teknoloji
Bir derneğin, uzunca bir mektupla sorduğu bu mevzûu aşağıda kısaca cevaplandırmaya çalışacağız:

A. İslâm'da işçi hakları ve işçi-işveren münasebetleri
İslâm'da bu meseleye bakarken işçi ve iş mefhumunun tarihî seyrini gözden uzak tutmamak gerekir. Klasik İslâmî eserlerde grev, lokavt, sendika, işçi-işveren ilişkileri ile alâkalı sistematik bilgi arayanlar ve bulamayınca da bu durumu garipseyenler, müesseselerin tarihinden habersiz olanlardır. Bilindiği gibi işçilerin toplandığı, büyük işçi kitlelerinin vücut bulduğu yerler büyük işletmeler ve fabrikalardır. Bu büyük işyerlerinin kurulması ise bilhassa sanâyi inkılâbından sonra olmuştur. Sanâyi inkılâbı 18. asrın ortalarında başlayıp gelişmiştir. Daha önce işçilerin -bugünkülere nisbetle çok az sayılarda- bulunduğu yerler çiftlikler, zirâî ve ticârî faaliyetler, basit atölyeler ve küçük işyerleridir. İslâm'ın doğup geliştiği yerde mahdut olan zirâî faaliyet köleler, ortakçılar ve az miktarda işçi ile yürütülürdü. Ticârî faaliyetler ise daha ziyade ortaklık esasına göre yürütülür ve gerektiğinde köle kullanılırdı. Bu sebeple hadîs ve fıkıh kitaplarımızın mudârabe, müzâra'a, icâre, mukâtebe gibi bahislerinde işçi-işveren münasebetlerine kısmen temas edilmiş ve o günün şartları içinde gereken hükümler vazedilmiştir. Millî tarihimizde ise esnâf teşkilâtı ve bu teşkilât ile alâkalı mevzûat ile Mecelle, kanunnâme ve nizamnâmeler boşluğu doldurmuştur.
İslâm her yer ve zamanda beşer hayatının bütün cephelerini düzenleyen bir nizam, bir hayat düzenidir. Ancak bu düzenleyiş, her asrın ihtiyacı olan yönetmeliklere kadar inen ve bunları binlerce yıl öncesinden vazetmeye kalkışan bir usûl ile yürütülmemiştir. İslâm'ın ana kaynakları umûmî prensipler vermiş ve o günün şartlarına göre bazı teferruat ve uygulama örnekleri göstermiştir. Bunlardan faydalanarak her asrın muhtaç olduğu müesseseleri kurmak, mevzûâtı düzenlemek işi âlimlere (müctehidlere) bırakılmıştır.
İmdi bu umûmî girişten sonra işçi hakları ile alâkalı İslâmî esasları sıralayabiliriz:
1. İslâm'da işçinin şahsiyet, şeref ve haysiyeti korunmuş, emeğin ve işin değeri yüceltilmiştir. Bu cümleden olarak bazı peygamberler, peygamberliklerinden önce işçilik etmişler; yâni bazı peygamberleri Allah Teâlâ işçiler arasından seçmiştir.10 Kezâ Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz "sırtıyla odun taşıyıp satarak geçinmenin, el açmaktan kat kat şerefli ve hayırlı bir iş olduğu"nu ifade buyurmuştur.11
2. Ücretin âdil bir şekilde takdir edilmesi emredilmiş, emeğin boşa gitmemesi için tedbirler alınmıştır. Bu münasebetle "çıkacak mahsûlün belli bir miktarına karşılık çalışma" menedilmiş; birşey çıkmaması halinde işçinin mutazarrır olması önlenmiştir.
3. İşçinin ücretinin tam ve zamanında ödenmesi teşvik edilmiş, hakkının zâyî edilmemesi istenmiştir? İşçiye hakkını vermeyen kimseyi kıyâmet gününde kendi hasmı sayan Resûl-i Ekrem'dir (sav). Şöyle buyurmuştur.
"Kıyâmet gününde üç kimsenin hasmı ben olacağım: Benim nâmıma söz verip yerine getirmeyen, insan ticareti yapan; hür insanı satıp parasını yiyen ve bir işçiyi tutup işini gördüğü halde ücretini ödemeyen."12
Nebiyy-i Ekrem (sav) bize geçmiş milletlerden bir kıssa anlatıyor: Bir mağarada kapanıp kalan üç kişi en iyi amellerini vesîle kılarak Allah'a yalvarmaya karar veriyorlar ve bunlardan birisi şöyle niyaz ediyor: Ya Rab! Ben üç işçi tutmuş, bunlardan ikisinin ücretini ödemiştim; üçüncüsü ücretini almadan bırakıp gitmişti. Onun hakkını işletip arttırdım, birçok malı oldu. Bir müddet sonra bana geldi ve "Ey Allah'ın kulu, ücretimi ver!" dedi. "Gördüğün deve, sığır, koyun ve hizmetçiler hep senin ücretinden hâsıl oldu" dedim: "Benimle alay etme!" diye mukabele etti: "Seninle alay etmiyorum" dedim, bütün malını alıp gitti, hiçbirşey bırakmadı. "Rabbim bunu sırf senin rızân için yaptı isem bizi kurtar!" dedi, mağarayı kapatan kaya yuvarlandı ve kurtuldular.13
Ve şöyle buyuruyordu Hâtemü'l-Enbiyâ (sav):
"Teri kurumadan işçiye ücretini veriniz!"14
4. İşçiye güçlük çıkarılmaması, ağır yük yüklenmemesi ve yardımcı olunması telkîn edilmiştir.
Hz. Şuayb (as), Hz. Mûsâ (as) ile sekiz yıllık bir iş akdi yaparken ona şöyle diyordu:
"Sana güçlük çıkarmak, seni yormak istemiyorum; inşâallah beni iyi (işverenlerden) bulacaksın!"15
Zayıfların sığınağı Sevgili Peygamberimiz (sav) de şöyle buyurmuştur: "...onlara güç yetiremeyecekleri şeyleri teklîf etmeyin; teklif ederseniz de yardım edin."16
5. Hayatî tehlike arzeden işlerde işçiye, iş akdini fesih hakkı tanınmıştır.
6. Mal ve servet sahipleri işletemedikleri âtıl mal varlıklarını, ehliyetli kişilere vererek işletmeye ve böylece işsizliği önlemeye teşvik edilmişlerdir. (Müzâra'a, müsâkat vb.)
7. "Kastî kusuru olmadan elinde mal zâyî olan işçi bunu ödemez; işveren bunu şart koşarsa akid fâsid olur‚" denmiştir.
8. Şu ve benzeri hallerde işçiye akdi fesih hakkı tanınmıştır:
a) Hastalık,
b) Akit esnasında mümeyyiz çocuk olan işçinin büyümesi (bülûğu),
c) İşverenin şartlardan birini hükümsüz sayması...
d) İşçinin darda kaldığı için ucuza anlaşmış olması.
9. Bazı durumlarda işçinin uzvî kayıpları, işverenin tazmînat ödemesine sebep kılınmıştır.
10. Gençliğini bir işyerinde bitiren işçi yaşlanınca veya hastalık sebebiyle verimsiz hale gelince onun işten çıkarılması yerine hafif işlerde kullanılması tavsiye edilmiştir.
11. Hafta tatili: İslâm hukukunda bir yahûdî ile aylık iş akdi yapılırsa Cumartesi günleri, hıristiyan ile yapılırsa Pazar günleri müstesnâ sayılır. Buna kıyâsen müslüman işçiler için hafta tatili hakkından ve bu hakkın Cuma günü kullanılmasından bahsedilmiştir.
12. Emeklilik: İslâm ülkesinde bütün vatandaşlar yoksulluk, ihtiyarlık, iflâs, felâket... karşısında devletin himaye ve sigortası altında yaşarlar. Bu bakımdan yaşlanmış işçi ve memurlar için ayrıca emeklilik müessesesine ihtiyaç duyulmaz. Ancak bu şümûllü sosyal sigortanın işlemediği yerlerde işçilere, memurlara ve esnâfa mahsus emeklilik müesseseleri de kurulabilir.
İşçinin haklarına karşılık sorumluluk ve vazifeleri de vardır:
a) İş ve görev başında iyi niyet;
b) İşverenin kazancına göz koymamak;
c) İş ve görevi bir emânet olarak kabul etmek ve emânete hıyânet etmemek;
d) İşyerini ve malzemeyi kendi malı gibi korumak;
e) İşverinin başarısına -aktif bir şekilde- yardımcı olmak... bu vazifelerin başlıcalarıdır.
Hâsılı, İslâm'ın hakkaniyet, adâlet ve sözleşme ile alâkalı umûmî prensipleri, işçi ve işverenle alâkalı husûsî hükümleri, işçi hakları ve karşılıklı ilişkileri en âdil ve mâkul bir şekilde düzenlemeye yeterlidir.

B. Sendika
Muayyen bir meslek mensuplarının meslekî hak ve menfâatlerini korumak maksadıyla vücuda getirdikleri teşekkülden ibâret olan sendikayı sanâyi inkılâbından sonra kapitalist sistemler zarûrî kılmıştır. Ortaçağda esnaf teşekkülleri mesleklerini ve mensuplarını koruyor, azâlarına ekonomik ve sosyal yardımlar temin ediyordu. Zamanla bu teşekküller maksatlarından uzaklaştı, yetersiz hale geldi. Liberaller iş hayatındaki teşekküllere karşı olduklarından işçi teşekkülleri vücut bulamıyor ve işverenler işçileri rahatça istismar ediyorlardı. Mücadele işçilerin zaferiyle sonuçlandı. Bu defa işçi teşekkülleri kuruldu; karşılıklı menfâat mücâdelesi giderek hız ve şiddet kazandı. Günümüzde demokratik idarelerde bu teşekküllerin vücut ve mücâdelesi tabiî ve kânunîdir.
Görülüyor ki ortada bir karşılıklı menfâat çekişmesi vardır. İşçi hemcinsleriyle birleşerek işverenden hakkını almak istiyor. İşveren de birlikler vücuda getirerek ve başka imkânları da kullanarak az vermekte direniyor. Liberalizm ve kapitalizm iş hayatına müdahale etmiyor; yahut da müdahaleyi asgarî sınırda tutuyor; işçi ile işveren karşı karşıya kalıyor, kuvvetli zayıfı sömürmek istiyor, zayıf kuvvetlenmek için çâre arıyor, birleşik teşekküller kuruyor; sesini duyurup sosyal ve iktisâdî hayatta tesirini hissettirince devlet, sosyal adâlet hedefine yönelmek, tedbirler almak, müdahaleyi arttırmak mecburiyetinde kalıyor...
Halbuki İslâm'da devlet tam mânâsıyla sosyal devlettir ve sosyal adâlet onun baş hedefidir. Çalışanın normal olarak geçim şartlarını sağlamak devletin görevleri arasındadır. Bunu gerektiği zaman önce ücrete müdahale, asgarî ücreti tayin ile gerçekleştirir. Bu yeterli olmadığı takdirde devletin kaynaklarını kullanır, vatandaşın ihtiyacını temin eder. Buna göre İslâm devletinde hak aramak, adâlet sağlamak için teşekkül kurmaya gerek yoktur. Devlet vazifesini yapmıyorsa bu takdirde işçi ve esnâf teşekkülleri kurulabilir; ancak bu teşekküller politikanın âleti olamaz, gayelerinin dışına çıkamazlar. Nitekim bir doktrin olan ihtilâlci sendikalizm, yeni bir ekonomik ve sosyal nizam kurmak için sendikadan istifade eder. Bununla, hak ve menfâat koruyucusu sendikacılığı birbirinden ayırmak gerekir.

C. Grev:
Grev, bir teşebbüsün bir kısım işçilerinin, bütün işçilerinin, yahut bir bölge veya memleket işçilerinin, işverenler, âmme makamları ve âmme efkârı üzerine baskı yapmak, arzularını kabul ettirmek üzere anlaşarak işi bırakmaları demektir. Grevde işi bırakmak, işten ayrılmak mânâsında değildir; grevin sonunda işe devam fikri mevcuttur. 16. Asırda işçilerin, güçleşen hayat karşısında, ücretlerin arttırılması için birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Ancak asıl grevler 19. asrın başlarından itibaren garp memleketlerinde sık sık tekrarlanır olmuştur.
Grev sebepleri çeşitlidir. Çoğu işçi hakları ve menfâatleri ile ilgili olmakla beraber bazan bu sınırın aşıldığı görülür. Grevi gerektiren sebepler liberal ve kapitalist sistemlerin bünyesinde mevcuttur; bu sebeple de mezkûr sistemleri benimseyen rejimler grev hakkını kanunlaştırmışlardır.
İşçi hakları ve sendika ile alâkalı cevaplardan anlaşılacağı üzere İslâmî toplumda greve ihtiyaç duyulmaz. Ayrıca "Doğrudan doğruya ve karşılıklı olarak zarar vermek yoktur"17 prensibi buna mânîdir. İşçi, ücretinden memnun değilse ilgili mercîlere başvurarak arttırılmasını ister; bu mercîiler tarafsızdır; ücret uygun görüldüğü halde râzı olmuyorsa işi bırakır. İşçi işsizliğe karşı devletin sigortası altındadır. Amma hem işi bırakmamak, hem çalışmamak, hem de ücret almak islâm hukukuna uygun düşmez. Baskı yoluyla akit İslâm'ın "karşılıklı rızâ" prensibine aykırı düşer.
İçinde yaşadığımız sistemde grev, usûl ve mevzûata uygun olmak şartıyla, kanûnî ve meşrûdur. Bu sistemin zarûrî neticesidir. İslâmî idarede görülen aksaklıkları gidermek için başvurulan "emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l münker'i greve benzetmek mümkün değildir; gaye ve metod bakımından arada büyük farklar vardır.18

D. Teknik ve teknolojik gelişme:
Bir işi başarmak için başvurulan bilgi, usûl ve vasıtalara teknik deniyor. Teknik ilmin iş sahasına uygulanmasıdır. Teknoloji ise geniş mânâsıyla san'at ve zanâatlar ilmidir. İlk insandan günümüze kadar teknik ve teknoloji durmadan gelişmiş, terakkî etmiştir ve dünya hayatı devam ettikçe de gelişecektir; çünkü daha az emekle daha çok verim ve kazanç elde etmek, kolaylık, rahat ve refâhı arttırmak, dünya hayatında insanoğlunun başta gelen hedefidir.
İslâm, hayatın dünyadakinden ibâret olmadığını, dünyanın ebedî hayata bir geçiş mâhiyetinde bulunduğunu, bu geçişte ne ekilirse ebedî hayatta onun biçileceğini, mü'minlerin asıl hedeflerinin ebedî hayat olması gerektiğini, fakat dünyadaki nasiplerini de unutmamaları lâzım geldiğini... beyân ederek umûmî hayat plânını verdikten sonra insanları dünya işlerinde, özellikle meşrû işlerin tekniğinde serbest bırakmıştır. Resûlullah'ın (sav), "Siz dünya işinizi daha iyi bilirsiniz."19 buyurması bu kısma aittir.
"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı zînet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? Bunlar dünya hayatında inananlarındır. Kıyâmet gününde de yalnız onlarındır."20 âyeti de buna işâret etmektedir. Teknik gelişme İslâm'ın yayılması, muhafazası ve hedefleri ile alâkalı ise duruma göre teşvik veya emredilmiş, hattâ farz kılınmıştır. "Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atları hazırlayın."21 âyeti de bu kısma ışık tutmaktadır.
Bu ve benzeri nasslardan hareket eden İslâm âlimleri (özellikle Usûl âlimleri) müslümanların ihtiyaçlarını üç gruba ayırmışlardır:
a) Din, hayat, nesil, mal ve aklın varlık ve korunmasını sağlayan ihtiyaçlar; bunlar zarûrîdir, vazgeçilmez ve mutlaka temin edilir.
b) Hayatın rahat ve kolay cereyanını sağlayan imkânlar. Bunlar ikinci derecede kalmakla beraber İslâm bunları da temin için hükümler getirmiştir. "Allah sizin için kolaylık diler; ve size güçlük (olsun) istemez."22 meâlindeki âyet ile benzerleri bu imkânlardan istifâdeye temel teşkil etmektedir.
c) Güzel ahlâk, isrâfa varmayan refâh, Allah'ın verdiği nimetlerden ve güzelliklerden meşrû bir şekilde istifâde ile ilgili imkânlar ve ihtiyaçlar.
Bütün bunlar gözönüne alınınca İslâm'ın teknik ve teknolojik gelişmeyi tevşik ettiği, bu gelişmeleri gerçekleştirmek görevi ve gelişmelerden istifâde hakkının başkalarından önce mü'minlere düştüğü ortaya çıkmaktadır. Resûl-i Ekrem'in (sav) ve Büyük Halîfelerinin hayat ve tatbikatları, yükseliş çağlarında müslümanların teknolojik seviye, buluş ve uygulamaları da bunu göstermektedir. Ancak müslümanlar en güzel nakışları Kâbe örtüsü ve seccâdelerde işlemiş, harikulâde yazıları Kur'ân-ı Kerîm'i yazmak için geliştirmiş, en büyük mimârîyi ve inşaat tekniğini mâbedlerde tatbîk etmiş, insan ruhunun en derin sahalarına nüfûz eden şiirleri Allah ve Resûlullah (sav) için söylemiş, kulaktan gönüle en kısa yolu keşfeden emsalsiz seslerle ilâhî aşkın terennümlerini bestelemiş ve Kelâmullah'ı okumuş, heykeltraşların yontamayacağı vücudu, devlerin bükemeyeceği bileği İslâm düşmanlarını yenmek için geliştirmiş, denizde atı, karada gemiyi, Allah rızâsı için, O'nun hükümrânlığını dünyaya yaymak için yürütmüştür. Evet müslümanlar tekniği geliştirecek, teknolojide başkalarını geride bırakacaklardır; fakat sonunda makinaya esir olmayacak, makinayı esir alacaklardır. Teknolojik gelişmenin mahsulleriyle insanlığa dehşet, korku ve ölüm değil, ebedî saâdet ülkesinin huzurunu götüreceklerdir.



10. Buhârî, İcâre, 2.
11. Buhârî, Zekât, 50. Büyu', 15, Tirmîzî, Zekât, 38.
12. Buhârî, İcâre, 11.
13. Buhârî, İcâre, 12.
14. İbn Mâce, Mişkât, c. II, s. 131.
15. Kasas: 28/27.
16. Müslim, Eymân, Hadîs, nu. 1661-1663.
17. Suyûtî, Câmi'u's-sağir.
18. Daha geniş bilgi için İslâm'da İşçi-İşveren Münâsebetleri isimli kitabımıza bakınız.. Bu kitabın üçüncü bölümüne de ilâveli olarak konmuştur.
19. Müslim, Fedâil, nu. 140-141.
20. A'râf: 7/32.
21. Enfâl: 8/60.
22. Bakara: 2/185.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler