www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Şî'a'da İmamlık ve Velâyet-i Fakih Anlayışı115
İmamlık:
M. el-Huseyn, Aslu'ş-Şî'a ve usûluhâ isimli eserinde (Necef, 1965) Şîîlerin imamet anlayışını şöyle açıklamaktadır:
"İmâmî-Şîîler iman esaslarına bir beşinciyi daha eklemişlerdir ki bu da imamete inanmaktır; yani imametin, peygamberlik gibi ilâhî bir mevki (mansıb) olduğuna iman etmektir. Nasıl Allah, kullarından dilediğini peygamberlik ve elçilik için seçer ve onu nas yerine geçen mucize ile destekler ise (Rabbin dilediğini yaratır ve seçer...) aynı şekilde imamlık için de dilediğini seçer ve "onu sözle (nas ile) belirlemesini, peygamberin yaptığı işleri, ondan sonra yapması için onu tayin etmesini" peygamberine emreder. Şu farkla ki imama, peygambere geldiği gibi vahiy gelmez; imam, ilâhi bir yönlendirme ile din bilgi ve hükümlerini peygamberden alır. Sonuç olarak peygamber Allah'tan alıp bildirmekte, imam da peygamberden alıp bildirmektedir. İmamet makamı oniki imamda zincirleme olarak gerçekleşmiştir, bunların herbiri kendisinden sonra gelecek olanı belirlemiş ve tayin etmiştir (nasb). Şî'a imamın, peygamber gibi, günah ve hatadan korunmuş olmasını (masum olmasını) da şart koşmuşlardır; aksi halde ona güvenilemeyecekti. "Seni insanlara imam kılacağım. 'Neslimden gelecek olanları da' dedi, Allah, zalimler benim ahdimi elde edemezler' buyurdu" meâlindeki âyet116, iyi düşünenler için imamın masum olması gerektiğini açıkça ifade etmektedir.117 İmam aynı zamanda her fazilette yaşadığı çağın en üstünü, her ilimde en bilgini olacaktır. Çünkü imamı göndermekten maksat insanları, ilim ve iyi davranışlar (amel-i sâlih) yoluyla kemale erdirmek, ruhlarını arındırmak ve ahlâklarını güzelleştirmektir. "Cahillere âyetleri okumak, onları eğiterek yüceltmek, Kitab'ı ve hikmeti öğretmek için resûl gönderen O'dur."118 Kendisi eksik olan başkasını tamamlayamaz, yokluk içinde olan başkasına birşey veremez. Buna göre imam, üstün vasıflar bakımından Peygamberin (sav) altında, diğer insanların ise üstünde bulunmaktadır. Buraya kadar zikredilen vasfları ile imamete inananlar, Şîîlere göre "özel mânâda mü'mindirler". İmâmet dışında kalan imam esaslarına inananlar (imamete inanmayanlar) ise "genel mânâda mü'mindirler". Genel mânâda mümin olanlara da müslüman olarak muâmele edilir kanları, malları, namusları dokunulmazdır, korunurlar, gıybetleri yapılmaz... İmâmete inanmadılar diye İslâm'dan çıkmış olmazlar; ancak âhirette dereceleri, imamete inananların gerisinde olur."119
"Allah nezdinde akitler, nesneler ve davranışların herbiri için "helâl, haram, caiz, sahih, bâtıl..." şeklinde bir hüküm vardır. Bunları kullara zaman içine yayarak bildirme hikmeti bir kısmının bildirilmesini geriye bırakmıştır. Hükümleri bildirilmeyen, saklı tutulan husûsları Peygamber (sav), kendisinden sonra imam olmalarını vasiyet ettiği kişilere bildirmiştir. Her vasiyetli imam, bu bilgileri, kendisinden sonra gelene, zamanı geldiğinde açıklaması için aktarır..."120

Velâyet-i Fakih:
"İran anayasasının beşinci maddesine göre İmam Mehdî kayıp bulunduğu müddetçe121 İran İslâm Cumhuriyeti'nde iş ve ümmetin velâyeti (devlet ve ümmetin yönetimi), halkın çoğunun tanıdığı ve liderliğini kabul ettiği âdil, takvâ sahibi, çağı bilen, cesur, tedbirli ve yönetici fakihe (müctehid derecesindeki hukuk âlimine) ait olacaktır.
107. Maddeye göre fakihlerden birisi mezkûr çoğunluğu elde edemezse şartları taşıyan üyelerden kurulu yönetim kurulu veya yönetici (kaid) bu sorumluluğu üslenecektir.
Velâyet-i fakih (hukuk uzmanının yönetim ve tasarruf yetkisi) gerek Ayetullah Humeynî'nin düşüncesinde ve gerekse bizzat Şîî mezhebi hukukçuları arasında en fazla tartışma götüren bir teoridir. Mezkûr beşinci madde velâyet-i fakihi benimsemenin yanında kayıp İmam Mehdî'ye de işaret etmektedir. (Bu imam, İmâmî Şiîlerin inancına göre onikinci imamdır, yeryüzü zulüm ile dolduktan sonra o gelecek ve dünyada adâleti hâkim kılacaktır). Bu konu, İmâmî-Şîîler ile -genellikle Şîîlerin imam anlayışlarını ve özellikle de imamın kaybolmasından sonra ortaya çıkmasını kabul etmeyen- Sünnîler arasında uzun tartışmalar doğurmuştur...
Velâyet-i fakih konusu, en açık biçimde, bizzat Ayetullah Humeynî tarafından, el-Hukûmetu'l-İslâmiyye isimli eserinde ortaya konmuştur. Bu düşünce veya teorinin dayanağı şudur: Onikinci İmam'ın kaybolmasından tekrar ortaya çıkarak, zulümle kaplanmış yeryüzünü adâletle doldurmasına kadar müslümanların, İslâmî bir hükûmetten mahrum kalmaları mâkul değildir (düşünülemez). Bu konuyu Humeynî şöyle dile getiriyor: İmamımız Mehdî'nin büyük kayıplığından günümüze kadar bin yıldan fazla zaman geçti. Ümmetin menfâati (maslahat), beklenen İmam'ın gelmesini gerekli kılıncaya kadar daha binlerce yıl geçebilir. Bütün bu zamanlar boyunca İslâm'ın uygulanması duracak mıdır? Daha açık bir deyişle Allah, İslâm dininin ömrünü ikiyüz yıl olarak mı sınırlamıştır? (Peygamber'in (sav) zamanından İmam'ın kaybolduğu zamana kadar geçen müddet ile mi sınırlamıştır?). Birinci kaybolmadan sonra İslâm'ın her şeyini kaybetmesi olacak şey midir?"
Humeynî bu sorulara şu cevabı veriyor: "Böyle bir görüşü benimsemek, bana göre İslâm dininin geçerliğini kaybettiğine (mensuh olduğuna) inanmaktan daha kötüdür."122
Beklenen İmam yeniden ortaya çıkıncaya kadar ümmetin hükûmetsiz kalmaması için yöneticide aranacak şartlar, Humeynî'ye göre İslâmî idarenin özelliğinden kaynaklanmaktadır? Akıl, ergenlik çağı, yönetim becerisi gibi genel şartlar dışında burada önemli iki şart söz konusudur: 1. İslâm hukukunu bilmek, 2. Adâlet. İslâm hukukunu bilmek ve adâlet vasıfları imamlığın temel şartlarıdır. Bir şahıs tabiat ilimlerini, müsbet ilimleri yetirince bilse, bu konularda beceri sahibi olsa da İslâm hukukunu bilmese bu bilgiler onu -İslâm hukukunu bilen ve adâlet içinde yaşayan- kimseden öne geçiremez ve onu başkanlığa ehil kılmaz.123
Humeynî, kayıp imamın yönetiminin -geçici olarak- yerini tutacak olan fakihin yönetimini (velâyet-i fakihi) şöyle tarif ediyor: "Âlim ve iyi ahlâk sahibi bir hukukçu (fakih) hükûmeti kurmaya muvaffak olursa, o da toplumu Peygamber'in (sav) yönettiği gibi yönetir. Halkın da onu dinlemesi ve itâat etmesi gerekli (farz) olur. Bu başkan fakih, halkı yönetme ve yönlendirme bakımından Allah Resûlü'nun (sav) ve müminlerin Emîri'nin (Hz. Alî'nin) selâhiyetlerine sahiptir. Sonra Humeynî fakihin müslümanlar üzerindeki tasarruf hakkı (velâyeti) ile vasilerin küçükler üzerindeki tasarruf haklarını mukayese ediyor ve şu sonuca varıyor: "Hz. Peygamber (sav) ve Emîru'l-mü'minîn'in tasarruf hakkı ile İmam kayıp iken fakihin tasarruf hakkı farklı değildir."124
Esâsu'l-hukûmeti'l-İslâmiyye isimli eserini İran devriminden sonra kaleme alıp neşreden Şîî yazar Kâzım Hâirî de velâyet-i fakih konusunu incelemiş ve Humeynî'nin yukarıda özetlenen görüşünü teyit etmiştir. Hâirî ayrıca velâyet-i fakih ile şûrâyı mukayese etmiş ve şûranın (danışmanın) İslâmî yönetim esaslarından biri olmadığı sonucuna varmıştır... Biz burada şûra meselesi ile meşgul olmayacak, önce velâyet-i fakih düşüncesine karşı çıkan Şîî âlimlerin görüşlerini verecek, sonra da kendi görüşümüzü arzedeceğiz.

Şiî âlimlere göre velâyet-i fakih:
Bazı çağdaş Şîî âlimler, Humeyni'nin velâyet-i fakih düşüncesine karşı çıkmışlardır. Bu âlimlerin bir kısmı, imparatorluk yönetiminin yıkılması için yapılan devrimde İran halkının yanında olmuşlardır; bunların gerek ihtilâlin yönlendirilmesi ve gerekse zaferden sonra önemli hizmetleri geçmiştir. Mezkûr düşünceye karşı çıkan âlimlerin bir kısmı ise İrân dışında olup bunların da devrimin yönetimi ve desteklenmesinde açık tavırları olmuştur.
Birinci grubun içinde, İran'daki Şîî âlimlerin büyüklerinden biri olan Ayetullah Şerîatmedârî vardır ve şöyle demektedir: "Bizim peşinden koştuğumuz, gerçekleştirmek istediğimiz, yönetimi bizzat halkın üstlenmesidir. İslâm Cumhuriyeti budur. Çünkü bir şahsın, yahut bir sınıfın idareyi ele alması, halkı yönetmesi caiz değildir. Serbest seçimlerle temsilcilerini seçmek halkın hakkıdır. Halkı idare etmek isteyen her hükûmet, cumhurbaşkanının tayininden sonra bir de parlamentonun güvenoyunu almak zorundadır. Parlamento kanun çıkarırken çoğunluğun oyuna riâyet edecektir; çünkü halkın büyük ekseriyeti müslümandır ve kanunların İslâm'a aykırı olması caiz değildir."
İkinci grupta yer alan âlimlerden biri meşhur Şîî âlim Muhammed Cevad Muğniye'dir. Bu zatın, vefatından kısa bir süre önce neşrettiği kitabı, Humeynî ve İslâm Devleti adını taşımaktadır. Müellif kitabının giriş kısmında Humeynî'ye karşı olan sevgi, takdir ve araştırma sonucu ulaştığı inancını dile getirmiş ve onu hem soy, hem de şahsiyet bakımından Cemâleddin Efgânî'ye benzetmiştir. M. Cevâd'ın bu eserinin ana konusu Humeynî ile paylaşmadığı, ondan farklı düşündüğü iki meseleden oluşmaktadır: 1. Velâyet-i fakih, 2. İslâm devletinin mâlî sistemi, burada bizi ilgilendiren konu birincisidir. Bu konuda Humeynî, fakîhin velâyetini, Peygamber (sav) ve Masum imamların velâyetleri (tasarruf ve yönetim selâhiyetleri) gibi genel kabul ederken M. Cevad bu velâyeti daha dar sınırlar içinde kabul etmektedir.
M. Cevad, Humeynî'nin bu konudaki düşüncesini reddederken şöyle demektedir: "Günahtan ve hatadan korunmuş Peygamber (sav) ve İmam'ın sözü ve emri tam olarak vahiy gibidir; o kendi kafasından konuşmaz.125 Bunun mânâsı şudur ki masûm imamın; büyük, küçük âlim, cahil herkes üzerinde kendisine itâat edilme ve onları temsil etme hakkı vardır. Masum İmam mevcut oldukça maddî ve mânevî otorite, hâkimiyet yalnızca kendisine aittir. Böyle olmasa idi o veli olmaz, velâyet altında bulunmuş olurdu; biliyoruz ki hata ve günahtan kurtarılmış, arınmış bulunan imamın üzerinde (üstünde) yalnızca Büyük Yaratıcı ve Yönetici (Allah) vardır. Bu böyle olunca, masûm imam kayıp bulunduğunda onun tasarruf hakkı (velâyeti) tam olarak fakihe geçer, denebilir mi?! Masûm imamın hükmü her türlü şüphe ve tereddütten uzaktır, onun hükmü delilin konusu değildir, bizzat delildir, o hüküm konusunun dışı ile değil, içi ve özü ile ilgilidir. Fakihin hükmüne gelince bu delil konusudur, dış görünüşe dayanmaktadır; yalnız bu kadar da değildir, fakihin hükmü unutma, böbürlenme, aldanma, şahsî duygular, çevrenin tesiri, sosyal ve ekonomik şartların değişmesinden etkilenebilmektedir."126
M. Cevad kitabında, kendi görüşünü teyit eden ve geçmiş devirlerin Şîî ulemâsına ait bulunan bazı ifadeleri de nakletmektedir:

1. Ensârî'nin el-Mekâsib isimli eserinden:
"Fakihe de tıpkı imama olduğu gibi itâat edileceğine dair bir delil mevcut değildir. Muhtemeldir ki âlimlerin önemini belirtmek için söylenmiş bulunan "fakihler de imamlar gibidir" sözünden bu hayalî sonucu çıkarmış olalar. Fakat sözün başı, sonu, konusu insaf ile incelenirse görülecektir ki bu söz, dini yayma konusunda âlimlerin rolüne işaret için söylenmiştir; yoksa fakihler, imamlar ve peygamber gibidir denilmek istenmemiştir. Özet olarak imama itâat edildiği gibi fakihe de itâatin farz olduğunu isbat imkânsız gibidir.

2. Mirzâ Nâînî'nin Munyetu't-tâlib isimli eserinden:
"İmamın kayıp oduğu süre içinde fakihin fetvâ verme ve kazâ (mahkeme ederek hüküm verme) selâhiyetinin bulunduğu bellidir. Kazâ selahiyeti çerçevesinde giren dâva konusu şeyi dâvalıdan almak, borcunu ödememekte direnen borçluyu hapsetmek, bazı hisbe (asayiş vb.) hizmetlerini yürütmek de böyledir. Problem amme velâyeti (genel yönetim, devlet başkanlığı) selahiyetinin bulunup bulunmadığı konusundadır. Âlimlerin yeri ve önemini anlatan bazı rivâyetlere dayanarak fakih için amme velâyeti hakkının bulunduğu sonucuna varanlar olmuştur. Fakat bu rivâyetlerin, iddiâ edilen selâhiyeti isbat etmediğini sen de bilirsin. İmamlar için bahis mevzûu olan velâyetin fakihler için de var olduğunu isbat konusunda delillerin yetersiz bulunduğunda şüphe yoktur."
Bazı araştırmacılar velâyet-i fakihin, küçükler üzerindeki kayyim, vasî vb. velâyetine kıyas edilmesini şöyle tenkit etmişlerdir: Peygamber'in (sav) mü'minler üzerindeki velâyeti, veli ve vasîlerin kısıtlılar üzerindeki velâyetine benzemez. "Peygamber'in (sav) müminlere kendilerinden daha yakın ve velî olması" hiçbir şekilde mü'minlerin kısıtlı oldukları mânâsını ihtiva etmez. Eğer böyle olsalardı onlara hiçbirşey farz olmaz ve belli cezalar uygulanmaz, kendilerinden, reşit olanlara mahsus itâat beklenmezdi; aksine mü'minlerin itâatı, küçüğün velîsine, bunamış birinin kayyimine itâati gibi olurdu...

Velâyet-i fakih konusunda bizim görüşümüz
(Prof. el-Avvâ'nın görüşü):
Bir kısmını yukarıda verdiğimiz sözlerden anlaşıldığına göre velâyet-i fakih, Şîî fıkhında çok eskiden beri konuşulan bir meseledir. Şîî âlimler, fakihin hakkı olan velâyetin nasıl bir velâyet olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir: Velâyet-i fakih devlet başkanlığı selâhiyetini de içine alan genel bir velâyet midir, yoksa müftülük ve hâkimlik haklarından ibaret olan özel bir velâyet midir? İşte bu husûs tartışılmıştır.
Öyle anlaşılıyor ki, ikinci görüş (fakihin yalnızca müftülük ve hâkimlik selâhiyetini taşıdığı görüşü) Şîî âlimlerin tercih ettikleri ve inandıkları görüştür. Bunu şundan anlıyoruz ki, Ayetullah Humeynî İran'dan uzaklaştırılıp Necef'e geldiğinde verdiği derslerin başında, Şîî âlimlerin -o güne kadar hâkim olan- velâyet-i fakih konusundaki görüşlerini tenkit ederek; şöyle demektedir: "Velâyet-i fakih apaçık, ilmî bir görüştür, hatta bunu isbat için delil getirmeye bile ihtiyaç yoktur. İslâm dinini inanç ve nizam olarak bilenler bunun açık bir gerçek olduğunu anlayıverirler. Fakat genel olarak sosyal durumumuz ve özel olarak da ilim müesseselerimiz bu konuyu anlaşılmaz hale getirmişlerdir."127
Bizim inancımıza göre Ayetullah Humeynî'nin "ilmî, müesseselerin durum ve tutumundan" maksadı, Şîî âlimlerin, fakihin selâhiyetini (velâyet-i fakihi) yalnızca fetvâ verme ve muhâkeme etme (iftâ ve kazâ) ile sınırlama temayülleridir. Şîî toplum, Onikinci İmamın kaybolmasından itibaren, zulüm ile dolan dünyayı yeniden adâlete kavuşturmak üzere (İslâmî hükûmeti kurmak üzere) onun gelmesini beklemişlerdir. Fakat Şâh ve onun kuvvetlerine karşı İran halkının mücadelesini yönlendiren Humeynî, gerek Necef'te ve gerekse dışarıda olup onun etrafında kenetleşen gençleri, öğrencileri ve İran'daki taraftarlarını ikna etmek üzere siyâsî mücadelesine Şî'a fıkhından bir dayanak bulmak mecburiyetinde idi. Humeynî, Şâh'a ve onun hükûmetine karşı yürüttüğü devrim hareketinin dayanağını velâyet-i fakih nazariyesinde buldu. Kendisi bu nazariyeye siyâsî açıdan baktı, önceki âlimlerin ona verdiklerine ek yeni boyutlar getirme teşebbüsünde bulundu. İşte bu yeni boyut onun el-Hukûmetu'l-İslâmiyye isimli kitabı ile diğer kitap ve konferanslarında kendini göstermektedir. Görünen odur ki, velâyet-i fakih teorisine bu siyâsî boyutu kazandıran ilk şahıs Humeynî'dir; yahut -başka bir deyişle- o velâyet-i fakih teorisini ele almış ve bundan, Şîî mezhebini, içine saplanıp kaldığı "İslâm hükûmetini kurmak üzere Mehdî'yi bekleme" donukluğundan kurtaracak siyasî bir teori oluşturmuştur. Bu velâyetî fakih teorisine göre Humeynî'nin sıraladığı ve bizim de yukarıda naklettiğimiz şartları taşıyan fakihler (İslâm hukuk âlimleri) İslâm'ın hâkim olduğu ve şeriatin uygulandığı bir yönetimi kurmak ve yürütmekle yükümlüdürler.
Bizim vardığımız sonucu destekleyen bir husûs da Humeyni'nin teorisini tenkit eden bazı Şîî âlimlerin şu sözleridir: "Humeynî İmam'ın kaybolmasından kendi zamanına kadar geçen zaman içindeki bütün ilmî çevreleri itham etmektedir. Oniki asır içinde gelip geçen bunca fakih, hadîsçi, râvî, âlim, sünnet hâfızı ve müctehid içinden hiçbirini istisna etmemektedir. Bu müddet içinde Şî'a fıkhının binlerce yıldız âlimi gelip geçmiştir. Humeynî'nin iddiası doğru kabul edilirse bunlardan hiçbiri, ellerinin altında iken velâyet-i fakihe uzanmamış, onu talep etmemişlerdir. Bu büyüklerin hepsi mi uyku içinde idiler, yoksa uyandılar da korkularından böyle bir talepte bulunmaya cesaret mi edemediler?"
Bize göre Humeynî ile velâyet-i fakihi fetvâ ve kaza ile sınırlayan diğer Şî'a âlimleri arasındaki görüş ayrılığının temeli amaç farkıdır. Bundan maksadımız Humeynî'nin, Şâh'a ve onun yönetimine baş-kaldırdığı günden itibaren hedef aldığı belli siyasî amaç Şâh idaresinin yerine geçecek ve İran'da İslâmî bir devlet kuracak olan İslâmî bir yönetimin iş başına gelmesidir. Bu amacın önüne geçen ve gerçekleşmesini önleyen engel inanç ve düşünce ile ilgili idi. Şîîler, başında masûm İmam bulunmadıkça kurulacak bir hükûmete "İslâmî" denebileceğini bir türlü kabule yanaşmıyorlardı. Onlara göre bu imam henüz dönmemişti ve kendilerine düşen, İslâm devletini kurmak üzere onun dönmesini beklemekten ibaretti. Humeynî Şîî mezhebinden gelen bu engeli ortadan kaldırabilmek için siyâsî bir bakış noktasından hareket ederek, Şîî mezhebinde masum İmam'ın kayıp bulunmasına rağmen İslâm devletinin kurulmasını mümkün kılacak bir velâyet-i fakih teorisi geliştirmek zorunda kaldı.
Çağdaş Şî'a âlimlerini, hatta Şâh'a karşı kendisi ile birlikte mücadele veren âlimlerin mücadelesini, Humeynî'nin mücadelesinden, dinî ve siyasî liderliğinden ayıran özellik Humeynî'nin mezkûr siyâsî görüşü ve amacıdır. Kendisinden naklen anlatıldığına göre Âyetullah Şerîatmedârî de Şâh'a karşı mücadele ediyordu; ancak onun mücadelesinin hedefi Şâh'ı düşürmek değil, babasının iptal ettiği bir anayasa maddesine işlerlik kazandırmak idi. Bu maddeye göre İran parlamentosunda Şîî müctehidlerden bir grup bulunacak ve bunlar, parlamentonun çıkardığı kanunları İslâmî uygunluk bakımından kontrol hakkına sahip olacaklardı. Humeynî'ye gelince onun gayreti açıkça Şah'ı düşürmeye, hareketi de İslâmî bir yönetim kurmaya yönelik idi.
Özetlemek gerekirse: Humeynî'nin siyasî temayülü ve hedefi onu, velâyet-i fakih nazariyesini, İslâm idaresini kurmak için masum İmam'ın yerini alacak yeni bir biçimde ve kılıkta ortaya koymaya sevketmiştir. Humeynî, Şî'a âlimlerinin, fakihin selâhiyetini genel -başka bir deyişle siyâsî- telâkki etmediklerini bilmez değildi; bunu biliyor ve sert bir şekilde eleştiriyordu...128

Ebu'l-Hasen en-Nedvî'nin değerlendirmesi
Bu yazıyı, Hindistanlı müceddid âlim Nedvî'nin konumuzla ilgili bir kitabını tanıtmak ve değerlendirmesini özetlemek suretiyle noktalamak istiyoruz.
Nedvî'nin kitabının oldukça uzun bulunan adını şöyle tercüme etmek mümkündür. Büyük Peygamberimiz'in (sav) bir ömür süren gayretlerinin Sünnîler ile Şî'a arasında tecellî eden iki zıt sonucu ve şekli. 1985 yılında neşredilen eserinde müellif, dâvetini bütün insanlığa yönelten ilâhî bir dinin dört özelliği ve şartını tesbitle işe başlıyor:
1. Ümmetin sonradan gelecek olan nesillerine örnek olacak bir nesil (örnek nesil) yetiştirmek.
2. Böyle bir dinin Peygamberinin (sav), filozof, imparator, devlet kurucusu gibi şahıslardan farklı olması; aile, hayatı, ahlâkı ve refah seviyesi bakımından farklı ve örnek vasıflar taşıması.
3. Böyle bir dinin kitabının Allah tarafından korunması, bozulmaması, değişmemesi ve mükellefler tarafından anlaşılması.
4. Günahtan ve yanılmadan berî (uzak) olmak, gerektiğinde dinî hüküm koymak ve insanları irşad etmek vasıflarının dinin Peygamberine ait bulunması ve bu konularda Ona, başkasının ortak olmaması.
Nedvî bu özellik ve şartları deliller ve tarihî örneklerle açıklayıp isbat ettikten sonra Sünnî ve Şîî anlayışlarına göre değerlendirmeye geçiyor ve hangi anlayışa (mezhebe) göre İslâm'da bu şartların gerçekleştiğini araştırıyor:

1. Sünnîlere göre Hz. Peygamber (sav) ashâbını örnek bir nesil olarak yetiştirmiştir; sahâbe İslâm ümmetinin en faziletli kesimini teşkil etmektedir, Allah nezdinde onlardan daha üstün iman, ihlas ve fedâkârlık derecesinde bir nesil yoktur.
Şîîlere göre birkaç sahâbî dışında bütün ashâb hâin, zâlim, menfâat ve saltanat düşkünüdür, sahâbe örnek bir nesil değildir.

2. Ehl-i Sünnete göre Hz. Peygamber (sav) âilesine ve çocuklarına, ashâbın refah seviyesinin altında bir hayat yaşatmış, onlara malını miras bırakmamış, zekâttan pay almalarını yasaklamış ve yakınlarından hiçbir kimseyi kendisinden sonra devlet başkanlığına (imamlık ve halifeliğe) aday göstermemiş, böylece soya dayalı saltanatı engellemiştir...
Şîîlere göre Hz. Peygamber (sav) yerine geçecek şahsı, yakınları içinden seçerek (damadı ve amca oğlu Hz. Ali'yi) belirlemiş, ondan sonra da devlet ve toplumun başına daima kendi ailesinden gelecek şahısların geçmesini istemiştir.
3. Sünnîlere göre Kur'ân-ı Kerîm Allah tarafından vâdolunduğu gibi korunmuştur, Allah'tan Peygamber'e (sav) nasıl gelmiş ise bugüne kadar da aynı şekilde kalmış, okunmuş ve ezberlenmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in dış ve iç mânâsını (zâhir ve bâtınını) anlamak hiçbir kimsenin tekelinde değildir, gerekli öğrenimi yapan ve kabiliyeti olan her kişi Kur'ân'ı, içi ve dışı ile anlar, anlamak imkânına sahiptir.
Şîîlere göre Kur'ân-ı Kerîm olduğu gibi muhâfaza edilmemiştir, bazı âyetler sahâbe tarafından çıkarılmış ve unuttuturulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'in iç mânâsını (bâtınî mânâyı) yalnızca masum imamlar anlayabilir...

4. Sünnîlere göre Hz. Peygamber (sav) masumdur, günah ve hatadan korunmuştur. O'nun (sav) sünneti bir delildir, kaynaktır, Allah'ın kendisine verdiği selâhiyete dayanarak (bir nevi vahiy ile) Kur'ân'ı açıklar ve boşlukları dolduran hükümler koyar. Bu konularda ümmet içinde hiçbir şahıs O'na (sav) denk değildir, bu vasıflar yalnızca O'na (sav) mahsustur.
Şîîlere (bu maddelerde Şîîlerden maksat öncelikle oniki imamcı Şîîlerdir) göre imamlar da masumdur, günah işlemez, hata etmezler, Peygamber (sav) gibi onlar da dinî hüküm ve kâide koyarlar.
Nedvî yukarıda özetlenen mukayeseyi yaptıktan sonra bütün insanlığa hitap eden bir dinin taşıması gereken özellikleri İslâm'ın, Sünnî ve Şîî anlayışlardan hangisinin temsil ettiği husûsunun takdirini okuyucuya bırakmakta ve sözlerini şöyle bitirmektedir:
"Gözlem ve deneyimlerimiz bize iki husûsun iyi değerlendirilmesi gerektiğini öğretmiştir:

1. İslâm'da inanç meselesinin önemi ve bunu gözden uzak tutmanın tehlikeleri:
a) Bugün bazı çevreler, birşeyi övme veya yerme, tenkit etme veya takdir etme husûsunda ölçü olarak Allah'ın Kitab'ını, Resûlü'nün (sav) sünnetini, büyük geçmişlerin yolunu, inanç ve mezhebin sağlam olmasını artık terketmişlerdir; onlara göre bir kimsenin lider ve örnek olması, sevilmesi, tutulması için İslâm adına bir monarşik idare kurması, kuvvet kullanarak zafer elde etmesi, yahut batılı bir askerî güce meydan okuması ve karşı durması yeterli olmaktadır.
b) Yeni aydın neslimizde inanç (akide) önemini tehlikeli bir ölçüde kaybetmeye yüz tutmuştur, bu da huzursuzluk ve ızdıraba sebep olmaktadır. Zira inanç, peygamberlerin dâvetleri, cihadlarının hedef ve âmilleri ile başkalarının dâvet ve maksatlarını birbirinden ayıran çizgidir. O iman ki peygamberler ve onların izinden gidenler, hiçbir şey karşılığında onu pazarlık ve anlaşma konusu yapmamışlardır. Onlara göre kabul veya reddetmenin, beğenmek veya beğenmemenin, birleştirme veya ayırma şartlarının ölçüsü inançtır. Müslümanların zayıflığına rağmen bu din, asıl şekli ile varlığını sürdürebilmesini inanç konusunda istikamet, sağlam sarılma, yan çıkma ve kıskançlıkla koruma şeklinde görülen davranışlara borçludur. Çünkü dinin dâvetçi ve taşıyıcıları bu konuda (inanç sahasında) hiçbir güce, yahut baskıya, yahut da imparatorluğa boyun eğmemişlerdir. İslâm ve müslümanların dünyada elde edecekleri bir fayda, yahut kurtulacakları bir zarar karşılığında hatalı bir inanç veya dâvayı kabul etmek, ona ayak uydurmak bir yana böyle bir şey karşısında susmaya bile rıza göstermemişlerdir. Ahmed b. Hanbel'in (v. 241/855) devrinin iki büyük başkanı, hatta o çağın en büyük iki devlet başkanı Me'mun ve Mu'tasım karşısında, Kur'ân'ın yaratılmış olması inancını inkâr ettiği için yediği kırbaçlar ve çektiği zindan cezalarına mukavemeti ve bütün bunlara rağmen dimdik ayakta durması, keza ikinci bin yılın müceddidi diye anılan İmam-ı Rabbânî Ahmed Serhendî'nin (v. 1034/1625) çağının en büyük imparatoru Ekber'e karşı çıkarak onun sapık inancını, ictihad ve dinlerin birliği iddiâsını ve imamlığını (halifeliğini) reddetmesi, imparator Cihangir devrine kadar mücadelesine devam ederek Moğol hükûmetinin yönünü değiştirmesi, iman ve inanç konusunda doğru yolu tutmanın, gerekli direnme ve gayreti göstermenin parlak iki örneğidir. Bunlar yalnızca iki örnektir; yoksa İslâm tarihi "zulme sapmış sultan karşısında gerçeği dile getirme", "Yaratıcıya isyan olan yerde yaratılana itâat edilmez" hadîsini uygulama konusunda sayısız örneklerle dolup taşmaktadır. Bu "zulme sapmış sultan" kimi zaman bir hükümdardır, kimi zaman kamuoyudur, kimi zaman yaygın bir şöhrettir, bazen aldatıcı zaferler ve gürültülü dâvalardır; tarih ve tecrübe bu sonuncuların, iptilâ bakımından daha çetin olduğunu göstermektedir.
"Gerçek şudur ki, İslâm'ın esasları (nizamı) ve sağlam inanç prensipleri, hiçbir zaman yatağı değişmeyen ve suyu kurumayan iki nehir gibidir. Siyâsî güçler, gelip geçen devrimler, başlayıp biten hükûmetler, dâvalar, hareketler ise oluşup dağılan dalgalar gibidir. Nehir doğru yönünde aktığı, su da berrak ve akıcı olduğu müddetçe bir tehlike yoktur. Fakat imanda bozulma başlayınca bu, nehrin yönünün değişmesi, berrak suyuna çamurlu suyun karışması demektir. Bu sebeple ortada bozuk bir inanç, sapma ve doğru yoldan çıkma mevcut oldukça herhangi bir dâvet, hareket, gelişme, ilerleme, toplumun kısmî ıslâhı, ıslâhât vâdi ve iddiâsını benimsemek, bunlara aldanıp boyun eğmek caiz değildir. Arkasında milletin bekâsı ve dinin varlığının korunması yatan gerçek budur; her asrın âlimlerini ve din koruyuclarını sarsan, harekete geçiren, bazen tehlikeli sonuçlar doğurmasına rağmen onları sorumluluklarını yerine getirmeye iten gerçek budur. Şu hadîs-i şerîf de aynı gerçeği dile getirmektedir: "Bu ilmi her neslin faziletli kesimi taşıyacak, onu, aşırı gidenlerin bozmasından, yanlış yolda olanların saptırmasından ve cahillerin yorumlamasından koruyacaklardır."

2. Sihir (karizma) ve tesirin siyasî ve psikolojik etkenleri:
Yakın tarihte Arap milliyetçilerinin Cemal Abdunnâsır'a, başka milletlerin benzerlerine gösterdikleri sevgi, takdir ve bağlılığı bugün müslüman gençliğin bir kesimi Humeynî'ye göstermektedirler. Bunun siyasî ve psikolojik etkenleri vardır:
a) İmam Humeynî, Şâh Rızâ Pehlevî imparatorluğuna karşı parlak bir zafer elde etmiştir.
b) Özellikle İranlı toplumda önemli bir devrim olayı meydana gelmiştir.
c) Bugün dünyanın en büyük askerî gücünü temsil eden ABD, bazı teşebbüslerinde başarısızlığa uğramıştır.
d) İslâm dünyasında gençlik, bu ülkelere hâkim olan ahlâkî ve dinî gerileme, (ve onların sembolü haline gelen) acınacak haller ve zaaf noktaları yüzünden bunalıma düşmüş iken İran gençliği -yaygın rivâyetlere göre- ortaya kahramanlık ve fedâîlik örnekleri koymuştur.
e) Gençlik kesimi, İslâm adına ortaya konan kahramanlık, atılganlık ve cesarete karşı daima takdir ve sempati duymaktadırlar.
Hâlen İslâm dünyasında açıkça Sünnet'i inkâr eden, Peygamber'in hadîslerini alaya alan, toptan ve detaylı olarak batı medeniyetini benimsemeye çağıran, komünistçe düşünceler taşıyan bazı lider ve idareciler de bazı çevrelerin aşırı takdir ve bağlılıklarına mazhar olmaktadırlar. Fakat Humeynî hareketi aynı zamanda dinî bir renk taşıdığı için, onlara nisbetle Humeynî, daha büyük bir takdir ve beğeniye mazhar olmuştur. Bu takdir ve bağlılık o dereceye varmıştır ki bağlıların yanında inanç konusu (Şîîler ile Sünnîler arasında inanç konusundaki farklar) ortaya atıldığı ve ümmetin üzerinde birleştiği bazı ölçü ve prensiplere işaret edildiği zaman onlar dinleme sabrı gösterememekte, dengelerini kaybetmekte, hiddet, nefret ve kinlerini sergileyerek olmayacak seviyelere düşmektedirler. Bu durum, İslâm'ın rûhu ve dinin geleceği bakımından insanı büyük bir üzüntü ve endişe içine düşürmektedir.
Şahsî tecrübe ve incelemelerimize dayanan bu duygu bizi yukarıdaki satırları yazmaya sevketmiştir..."


Not: Şîîlik ve İran İslâm İnkılâbı ile ilgili değerlendirmeler için bu kitabın üçüncü cildine de bakınız.



115. Bundan önceki yazı 1981'de yazılmıştı. Aradan yedi yıl geçti ve bu arada Ayetullah Humeynî'nin öncülüğünde önemli gelişmeler oldu. Bu gelişmeleri takip edebilmek ve doğru yorumlayabilmek için Şîîlerde imamlık ve -Humeynî'nin yeni bir yorumla canlılık kazandırdığı- velâyet-i fakih kavramlarını bilmeye ihtiyaç hasıl oldu. Bu ihtiyacı karşılamak maksadıyla "imâmet" bahsini, "merci" derecesinde büyük bir şîî âlimi olan M. Hüseyn Alü Kâşifi'l-ğıtâ'dan (v. 1954), "velayet-i fakih" bahsini de Mısırlı Prof. Dr. Muhammed Selîm el-Avvâ'nın siyaset teorisi ile ilgili bir eserinden tercüme ederek sunuyoruz.
116. Bakara: 2/124.
117. Sünnîlere göre bu âyet Hz. İbrâhim, bundan sonra gelen âyet de Peygamberimiz (sav) ile ilgilidir. Bu âyetler peygamberlerin masûm olmaları gerektiğini ifade eder, diğer imam ve halîfelerde de aynı vasfın bulunması gerektiğini isbat için başka delilller olmalıdır; böyle bir delil de yoktur.
118. Cumu'a: 62/2.
119. Aslu'ş-şîa ve usûluhâ, s. 98-99.
120. Aslu'ş-şîa ve usûluhâ, s. 112.. Aynı konuda benzer açıklamalar için bkz. M. Ebû Zehra, Ca'feru's-Sâdık, Kahire, ts. s. 186 vd.; S. Hüseyin Nasr, İslâm İdealler ve Gerçekler, çev. A. Özel, İst. 1985, s. 173, 183 vd. (Eserin yeni baskısı için bkz. İz Yayıncılık, İstanbul 1996).
121. Şîîlere göre onikinci imam asırlardan beri kayıptır ve birgün ortaya çıkarak dünyada adâleti hakim kılacaktır.
122. Ayetullah Humeynî, el-Hukûmetu'l-İslâmiyye, s. 40 vd.
123. Age, s. 45 vd.
124. Age, s. 50.
125. Necm: 53/3.
126. Muhammed Cevad Muğniye, Humeynî ve İslâm Devleti, s. 59.
127. Mirzâ en-Nâînî, Munyetu't-tâlib, s. 7.
128. Fi'n-Nizâmi's-siyâsî li'd-devleti'l-İslâmiyye, Kahire, 1983, s. 269 vd.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler