www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İslâm Tarihinde Mezheb Kavgaları
Giriş:
Mezhebin lûgat mânâsı "gitmek veya mânevî sahada takip edilen, gidilen yol, metod, doktrin" demektir.65
İslâm hukuk literatüründe "mezhep" kelimesi: "Bir müçtehide mahsus ve fer'î olan içtihâdî hükümler ile bu hükümlerin gene aynı müctehide ait bulunan sebep, şart, manî ve delilleri" mefhumunu ifade etmek için kullanılmıştır.66
Bilindiği üzere İslâm'ın iki ana kaynağı vardır: Kitâb yâni, Kur'ân-ı Kerîm, Sünnet yâni Râsulullâh'ın (sav) söz, iş ve davranışlarıdır. Bu iki kaynağın anlaşılması ve uygulanması için yapılan çalışmalar icmâ', kıyas, istihsan, istislâh gibi daha başka kaynakların doğması sonucunu vermiştir.
Anlamak ve uygulamak beşer işi olduğu, insanların anlayışları, ictimâî, iktisâdî, siyâsî... şartları aynı olmadığı için de ictihâd farkları ortaya çıkmış, bu ictihâd farkları zamanla mezheblerin doğmasında en büyük âmil olmuştur.
Sahâbe ve tâbiûn devirlerinde anlayış ve ictihad farkları bulunmakla beraber bunlar sistemleşmemiş, mezhep şeklini almamış; mükellefler -devamlı bir tek müctehide bağlanmaksızın- bunlardan herhangi birine uyarak dinî hayatlarını yaşamışlardır.
Daha sonraki nesilde önce fıkıh mektepleri yâni hadîs, re'y medreseleri, daha sonra da mezhepler doğmuştur. "Bir müctehidin re'y ve ictihadlarının bir araya getirilerek iftâ ve kazâda tek mercî kabûl edilişinde"; yâni hukukî müesseseler olarak "mezhepler"in teşekkülünde şu âmiller müessir olmuştur:
1. Müctehidlerin seçkin talebesinin hocalarına karşı besledikleri sevgi ve ihtiram duygusu.
2. Gene talebelerin ictihadları bir araya getirerek tasnif ve tanzim etmeleri.
3. Kazâ müessesesi; yâni bir mezhebe bağlı kâdı'l-kudâtların kadıları kendi mezhebine mensup fukahâ arasından seçmesi ve hukukî emniyetin, önceden tesbit edilmiş mevzûuâtı gerektirmesi.
4. Müctehid imamlardan sonraki devirlerde meydana gelen içtimâî şartların, bu meyanda ahlâkî gerilemenin fetvâ ve kazâyı bir disiplin altına almayı zarûrî kılması...67
Şunu hemen kaydetmek gerekir ki mezheplerin doğması, müessese haline gelmesi hem müslümanlar için kolaylıkla sağlamış, hem de İslâm hukukunun inkişafına yardım etmiştir. Zararlı olan, aşağıda hikâye edeceğimiz kavgalara sebep olan mezhebler değil, onlara sâlik olanların taassubudur.
Taassup 'isâbe' ve 'asabe' ile aynı kökten olup, kelimenin kökünde "asılmak, kuşatmak, bağlanmak" mânâları vardır. İsâbe: sargı ve cemâat, asabe: baba tarafından bazı hısımlar, asabiyet ve taassub taraf tutmak, yan çıkmak, müdafaa etmektir.68
Bu kök mânâlarından hareketle taassub: "ilmî, dinî ve aklî olmayan âmillerin tesiri altında bir görüş, kanaat veya tarafa sımsıkı bağlanmak, gerektiği halde ayrılmamak" mefhumunu anlatmak için kullanılmaktadır.
Taassubun karşısında tesâmuh, müsâmaha yâni tolerans, hoşgörü vardır. Dinin çizdiği sınırlar içinde -meselâ Kitab, Sünnet ve icmâ'ın kesin hükümlerine aykırı olmayan görüş, fikir ve davranışları- hoşgörü ile karşılamak müsâmâdır.
Bir kimsenin -başka türlü düşünenlere- cephe almadan onlara fâsık, sapık, kâfir demeden kendi kanâat, mezhep ve meşrebinde sebât etmesi muhafazakârlıktır ve zararlı değildir. Dinin kesin olarak ortak hükümleri; yani zarûrât-ı diniyye ve kat'i ahkâm üzerinde sebât ise dinî salâbet, sağlam dindarlık, memduh bir davranıştır. Kötü ve zararlı olan, ictihâdî ve zânnî hükümlerde taassuptur; bunlarda kendisi gibi düşünmeyenlere cephe almaktır.
Resûlullah (sav) müsâmaha ile gönderildiğini buyurmuş,69 taassup ve asabiyete dayanan kavgaları, yan çıkma ve taraf tutmaları yasaklamış,70 ancak kendi sünneti ile Râşid Halifelerinin sünnetine sımsıkı sarılmamızı öğütlemiştir.71
Bu tâlimâtı en iyi bir şekilde anlayan ve uygulayan selef; yani sahâbe, tabiûn, müctehid imamlar... arasında taassuba rastlanmaz. Onlar müslümanları ictihad ve ittibâa yâni delilini bilerek bir görüşe uymaya teşvik etmişler, birbirini takdir eylemiş, yekdiğerinden istifade etmiş, bir ilim âilesi halinde yaşamışlardır.72
Ebû Hanîfe'nin (ra) kabri civarında sabah namazı kılarken İmam Şâfiî'nin -Ebû Hanîfe'ye hürmeten- kunûtu terketmesi,73 İmam Mâlik'in Hârun Reşîd'e hitâben: "Muvvattâ'ı tek kanun haline getirme; çünkü ulemanın farklı görüşleri bu ümmet için rahmettir, herkes kendine göre sahih olana uymuştur, hepsi hidâyet üzeredir ve her biri Allah'ı murâd etmektedir..."74 demesi bu ruh hâletinin parlak örnekleridir.
Bu girişten sonra, Abbâsî halifelerinden Me'mun zamanından (198/813-218/833) itibaren kökleşmeye başlayan mezhep taasubunun doğurduğu zararlı neticelere geçebiliriz.

I. Mezhep Taassubunun Dinî ve İlmî Zararları
Asıl mevzûumuz taassubun ictimâî zararları ve İslâm birliğini bozan neticeleri olduğu için ilmî ve dinî zararlarını yalnızca sıralamak ve birkaç örnek vermekle yetineceğiz:
A. Hak ve gerçeğin başka mezhebde olduğu ortaya çıkmasına rağmen eski kanaat ve mezhebinden ayrılmamak: Bu mevzûda Sultânu'l-ulemâ diye anılan büyük Şâfiî fıkıh bilgini ve müctehid İbn Abdisselâm'ı (v. 660-1262) dinleyelim:
"Şaşılacak şeydir ki müctehid olmayan fıkıhçılar, imamlarının bir görüşünün zayıf, mesnedinin çürük olduğuna vâkıf oldukları ve takviyeye de imkân bulamadıkları halde -gene de- onu taklit ediyorlar. Kitab ve Sünnetin te'yid ettiği karşı görüşü kabûl etmiyorlar, imamlarını müdâafaa için uzak ve sapa te'vil yollarına sapıyorlar..."75
B. Mezhebe uymayan sahih hadîsleri tenkid ve reddetmek: Meşhur ve sahih hadîs kitaplarının mukallid fıkıhçılar tarafından yapılan bâzı şerhlerinde76 bunun zengin örnekleri vardır. Bu gibi şârihler, kendi mezheplerine uyan hadîsleri -zayıf da olsa- takviyeye; mezhebine uymayan hadîsleri ise -sahih de olsa- za'fını isbata gayret etmişler, üzücü taassup örnekleri vermişlerdir.77
C. İslâm'ın âlimlere tanıdığı ictihâd hürriyetini kısıtlamak ve ictihadlarıyla bazı mezhep hükümlerini kabul etmeyen âlimlere cephe almak, onlara eziyet etmek ve ictihad hareketini engellemek.78
D. Mezhep müdafaası uğruna, İslâm'ın rûhuna aykırı davranışlarda bulunmak, maksadı vâsıtaya fedâ etmek: Hanefî fukahâsından Bâbertî (v. 786/1384) Hanefî mezhebinin tercihi konusunda kaleme aldığı bir risâlede79 Şâfiî ve Hanefî mezheblerinin bâzı hükümlerini mukayese ederken sıra "büyük günah işleyen veya küçük günahta ısrar eden halîfenin düşüp düşmeyeceği yani in'izâl" hükmüne gelince: "Şâfiîlere göre mün'aiz olur yani düşer. Hanefîlere göre düşmez" dedikten sonra zamanının hükümdarına şöyle hitap ediyor: "Ey dikkatli ve uyanık Melik!.. Bu mezhebi taklid yâni ona uymak, benimsemek gerekli olur mu olmaz mı?!"
Bâbertî'nin sözlerinden çıkan mânâ şudur: "Ey Melik, bizim mezhebi tercih et; çünkü bu sâyede hem günah işler, hem de saltanat sürersin." Bu davranışın bir İslâm âlimine yakışmadığı tartışma götürmez.

II. Taassubun İctimâî Zararları
İslâm; kardeşlik, birlik, beraberlik, dayanışma ve yardımlaşma dinidir. Tefrika, zulüm, din yüzünden baskı; yâni fitne, kardeş kavgası İslâm'ın şiddetle yasakladığı, lânetlediği, mahkûm ettiği davranışlardır.
Gene tekrar edelim ki mezhepler değil, mezheb taassubu, cehâlet ve gaflet yüzünden İslâm tarihinde kardeş kavgaları olmuş, kanlar dökülmüş, hânümanlar sönmüş, mamûreler harâb olmuştur. Tarihten ibret almak, birlik ve beraberliğimizi titizlikle korumak vazifesinde uyarıcı olmak üzere bu çatışmalardan80 bâzılarını -mûteber İslâm kaynaklarından- naklediyoruz:

A. Toplu İfadeler:
"Bâzı Mağrib şehirlerine Frenklerin, doğu memleketlerine de Moğolların musallat kılınmasının sebeplerinden birisi de hem Sünnî mezhepler arasında, hem de Sünnî ile gayr-i Sünnî mezhepler arasındaki şiddetli taassub, tefrikâ ve fitnedir. Zaman zaman meydana gelen çarpışmalarda binlerce müslüman kanı akmış, şehirler harap olmuştur."81

B. Bâzı Vak'alar:
1. Tuğrul Beğ'in veziri Amîdu'l-Mülk Kundürî'nin tesiriyle câmilerde, minberlerde Eş'arîler lânetlenmiş, Hanefîler ile Şâfiîler birbirine düşmüş, kavgalar olmuş, kargaşa ve fitne Horasan, Şam Hicaz ve Irak'a yayılmış, Kuşeyrî, İmâmû'l-Harameyn, İbn Muvaffak gibi zevâta eziyet edilmiş, hapis ve nefyedilmişler, memleketi terketmek mecburiyetinde kalmışlardır. Eş'arîlerin lânetlenmesi âdeti Sultan Alparslan ve vezir Nizâmü'l-Mülk zamanına kadar devam etmiş, ancak onların zamanında önü alınmış ve ülkelerini terkeden ulemânın geri dönüşü sağlanmıştır.82
2. Ebû'l-Kâsım Kuşeyrî'nin oğlu Ebû Nasrr 469/1077 tarihinde hacdan dönerken Bağdat'a uğramış ve Nizâmiye'de vaazlar vermişti. Vaazlarında Hanbelîlerin aleyhinde bulunduğu, onları mücessime olmakla itham ettiği için taraflar birbirine girdi. Hanbelîler Eş'arilere saldırıp adam öldürüyorlardı. Bağdat'ta bulunan Ebû İshâk Şirâzî ile Nizâmü'l-Mülk arasında yazışmalar oldu, vezir devletin mezhepler karşısında tarafsız olduğunu, mezheplerin ve bu arada Ahmed b. Hanbel'in muhterem olduğunu ifade etti; alınan tedbirlerle fitne yatıştı; bu arada vaazlarda mezheplerden bahsetmek yasaklandı ve vezir Fahruddevle azledildi.83
3. Hicrî 317 tarihinde, Halîfe Muktedir zamanında Bağdat'ta, "Makam-ı Mahmud"un tefsîri sebebiyle mezhepler arasındaki ihtilâf büyümüş, Hanbelîler ile diğer mezhep sâlikleri arasında kavgalar, çarpışmalar olmuş, birçok müslüman ölmüştür.84
4. 475/1082 yılında Mağrib'den gelen, mezhep itibarıyla da Şâfiî ve Eş'ârî olan, Ebu'l-Kâsım el-Bekrî, Nizâmü'l-Mülk tarafından kendisine maaş bağlanarak Bağdat'a gönderildi. O, vaazlarında Ahmed b. Hanbel'i medh, fakat Hanbelîleri zemmediyordu. Bu da Hanbelîleri kışkırtmış ve kadı Abdullah Damganî'nin evi bir ilmî münakaşa esnasında basılmış ve kitapları yağma edilmiştir. Bu gerginliğin devamı dolayısıyla halîfe, Ebû İshâk Şirâzî ile Ebû Bekir Şâşî'yi Melikşah'a gönderdi. Bu büyük şahsiyetler her geçtikleri beldede ta'zimle karşılanıyor ve teberrüken rikâblarına el sürülüyordu. Sultan Melikşâh ve vezîri Nizâmü'l-Mülk huzurunda onlarla İmâmü'l-Harameyn Ebû'l-Ma'âlî el-Cuveynî arasında cereyan eden müzakere ve münazaralardan sonra bütün fikir ve istekleri kabul edildi. Nizâmiye'de Eş'arîlik hakkında vaazlarına müsâade edildi ve bir hâdisenin önlenmesi için de medresenin kapılarına Türk muhafızları kondu.85 Böylece devlet, ictimâî nizam ile birlikte fikir ve din hürriyetini temine çalışıyordu.86
5. Ebu'l-Muzaffer İbnu's-Sem'ânî (H. 426-489) hac dönüşü gördüğü rüyâlara dayanarak, gürültülü bir şekilde Hanefîliği terkedip Şâfiî mezhebine geçince (H. 468) iki mezhebin mensupları arasında münakaşalar çıkmış, bunlar büyüyerek fitne ve mukatele halini almış, Horasan'dan Irak'a kadar yayılmıştır. Bu arada Merv'de büyük câmi kapanmış ve Şâfiîler bir müddet cuma namazı kılamamışlardır.
6. Hicrî VII. asırda, İsfehan şehrini ziyâret eden meşhur coğrafyacı Yakût, Mu'cem'de şu satırlara yer vermiştir: "Zamanımızda ve daha önce bu şehir ile civarı defalarca harap edilmiştir? Bunun sebebi Şâfiîlerle Hanefîler arasındaki daimî geçimsizlik, taassup ve savaştır. Hangi grup galip gelirse diğerinin bölge ve mahallesini yağmalamış, yıkmış ve yakmıştır..."87
7. Hicrî 617 târihinde Rey şehrini ziyâret eden Yakût burasının da harap olduğunu görünce sebebini soruşturuyor ve şu cevabı alıyor:
"Sebep basit; fakat Allah bir şeyi murad edince oluyor: Bu şehrin ahâlisi üç grup idi: Şâfiî, az idi; Hanefîler, daha çok idiler ve Şiîler, bunlar ekseriyeti teşkil ediyorlardı. Civar ahâlisi ise çoğunlukla Şiî idi ve biraz da Hanefîler vardı. Önce Şiâ ile Sünnîler arasında taassup savaşı başladı, uzun müddet vuruştular; Hanefî ve Şâfiîler arasında taassup başgösterdi, harb başladı ve sayıları az olmasına rağmen Şâfiîler galip geldiler. Civardaki Hanefîlerin silâhlı olarak gelip mezhebdaşlarına yardım etmeleri de fayda vermedi. İşte bu gördüğün harap yerler Şiîler ile Hanefîlere ait olan yerlerdir. Onlardan ancak mezhebini gizleyen kalmıştır."88
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür; fakat asırlar öncesinde bile olsa meydana gelmiş bu acı, üzücü ve İslâm'ın ruhuyla taban tabana zıt hâdiseleri okumak müslüman vicdanını hüzne boğmaktadır. Sulh, sükûn, selâmet, müsâmaha, hürriyet ve saadet dini olan İslâm'ın bünyesi bu nevî hâdiselere müsait değildir. Mezhepler de mâhiyet ve gayeleri itibarıyla mezkûr fitnelere sebep olmaktan uzaktır. Tek sebep cehâlet, gaflet ve taassuptur. Din bilginlerinin vazifesi de bu mânevî mikroplarla mücadele etmek, İslâm'ın bünyesini korumaya çalışmaktır.
İkbâl ne güzel söylemiş:
"İslâm'ın bünyesinde hiçbir kusur yoktur. Bütün kusur, bizim müslümanlığımızdadır."



65. Zemahşerî, Esâsü'l-belâğah. Beyrut, 1965), s. 210.
66. Karâfî, el-İhkâm, Halep, 1967, s. 257; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve'n-nezâir, Mukaddime; Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda Mezhebler, s. 9.
67. Mezhebler hakkında daha geniş bilgi için bkz. M. Ebû Zehrâ, Ebû Hânife, Şâfiî, Mâlik, İbn Hanbel ve Târihu'l-mezâhib; Hayreddin Karaman, Dört Risâle, İslâm Hukuk Tarihi.
68. İbnü'l-Esîr, en-Nihâye fî garîbi'l-hadîs. c. II, s. 100-101.
69. İbn Hanbel, Müsned, c. V, s. 206. c. VI, s. 116; Aynı mânâda, Buhârî, Kitâbu'l-İmân, bâb: 29; Tirmîzî; Kitâbu'l-Menâkıb, bâb: 32, 64.
70. Müslim, İmârâh, no: 53-54.
71. Tirmîzî, İlm, bâb: 16: Ebû Dâvûd, Sünnet, bâb: 5; İbn Mâce, Mukaddime, bâb: 6.
72. Füllânî, İkâzu'l-himem, Hind tab'ı, s. 140-152; Suyûtî, Cezîlu'l-mevâhib fi'htilâfi'l-mezâhib, Süleymaniye no: 1030 vr. 48/b-51/a; Murtazâ Zebidî, Ukûdu'l-cevâhir, İst. 1309, s. 9.
73. Zebidî, age., s. 9.
74. Suyûtî, age., vr. 48/b; İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, c. I, s. 51.
75. İbn Abdisselâm, Kavâ'id, Kara Çelebi ktp. no: 87, vr. 105/b; Murad Buhârî nüshası, vr. 174/a.
76. Munsif ve müctehid ulemânın şerhleri şüphesiz bu kusurdan münezzehtir.
77. Bazı örnekler için bkz. Elbânî, Silsiletü'l ehâdîsi'd-da'ife, cüz: I, s. 33, 41, 88; cüz: V. s. 60.
78. Bazı örnekler için bkz. Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda Mezhebler, s. 16 vd.. Bu kitapta diğer kaynaklara işaret edilmiştir..
79. Fâtih ktp. no: 2269, vr. 115/a.
80. Sünnî-gayrisünnî mezhebler arasındaki çatışma bir dereceye kadar mazur görülebileceği ve sayıca çok olduğu için biz burada hassaten sünnî mezheplerin kendi aralarındaki çatışma ve çarpışmaları naklediyoruz.
81. Murtezâ Zebidî. İthâfü's-sâde (İhyâ şerhi), c. I, s. 282; Füllânî, age., s. 75; İbn Teymiyye, Mecmûatu'r-resâil, Mısır, 1966, s. 366-370; Ahmed Emin, Zuhru'l-İslâm, c. II, s. 4-5; A. Metz, el-Hâdâratü'l-İslâmiyye, çev. Ebû Ride, c. I, s. 392-395.
82. İbn Sübkî, Tabakâtü'ş-şâfiiyyeti'l-kübrâ, Kahire, 1965, c. III, s. 389-405; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't-târih, Beyrut, 1966, c. X, s. 33; Prof. Dr. O. Turan, Selçuklular Tarihi, İst. 1969, s. 241.
83. İbn Sübkî, age., c. IV, s. 234 vd.; Suyûtî, Târihu'l-hulefâ, Kahire, 1952, s. 424; Prof. Turan age., s. 241.
84. Suyûtî, age., s. 384.
85. İbnü'l-Esîr, age., c. V, s. 340-344.
86. Murtezâ Zebidî, age., c. I, s. 282.
87. Mu'cemu'l-buldân, Beyrut, 1957, c. I, s. 209
88. Yâkût, age., c. III, s. 117.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler