www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Geçmişten Geleceğe Fıkıh*

1. Fıkıh Usûlü ve Fıkıh birbiri ile ilgili iki ilim dalının adlarıdır. Fıkıh Usûlü ilmi Kitâb (Kur'ân-ı Kerîm) ve Sünnet gibi ana kaynaklar (deliller) ile istihsan, maslâhât, örf ve âdet gibi ikinci derecedeki kaynaklardan kıyas vb. metodları kullanarak hüküm çıkarma ve bilgi edinme kaidelerini araştıran ilimdir. Fıkıh ise bu ilmin meyvası ve mahsûlü gibidir; müctehidler, Fıkıh Usûlü kaidelerini kaynaklara tatbik etmek suretiyle ihtiyaç duyulan hüküm ve bilgileri elde etmiş, bunları kendileri yahut öğrencileri derleyip toplayarak düzene koymuşlar, böylece Fıkıh (Fürû') denilen ilim dalı doğmuştur. Bu iki ilmin hedefî, iman ehlinin önde gelen vazifesi ve biricik emeli olan Allah'a kulluk görevini nasıl, ne şekilde yapacağını öğrenmesini sağlamaktır Kur'ân-ı Kerîm'in ve Sünnet'in gerek dili ve üslûbu ve gerekse tertip ve düzeni müslümanların günlük hayatlarında ihtiyaç duyacakları dinî hüküm ve bilgileri hemence edinmeye müsait değildir; bunun için bazı ön bilgi ve hazırlıklara ihtiyaç vardır, bu ön bilgi ve hazırlıklara sahip olanlar müctehidlerdir. Müctehidler hem kendileri, hem de başkaları için gerekli olan hüküm ve bilgileri gerektiği zaman elde edebilirler. Bilgi ve ehliyetleri bu seviyede olmayanlar ise ya hazır bilgilere (fıkıh ve fetvâ kitaplarına), yahut da müctehidlere (müftîlere) müracaat ederek ihtiyaç duydukları bilgileri edinir ve bunu uygulamak suretiyle kulluk görevlerini yerine getirmiş olurlar. Başlangıçtan beri müslümanların ibâdet hayatlarında fıkıh hâkim olmuştur; yani müslümanlar ibâdeti nasıl yapacaklarını fıkıh'tan öğrenmiş ve bunu uygulamışlardır. Fıkıh ile ferd ve toplumun karşılıklı ilişkileri (muâmelât) denilen hukuk sahasına intikal edince bağlılık biraz daha gevşemekte, fıkıh (din, şeriat) çizgisinden sapmalar başlamaktadır. Bu sapmaların tarih boyunca en fazla görüldüğü saha ceza, vergi ve yönetim sahalarıdır.

2. Hz. Peygamber (sav) devrinde fıkıh, Kitab ve Sünnet bilgisi edinmek ve bu bilgiyi hayata uygulamak "bilgi ve yeteneği"dir. Derlenip düzenlenen yalnızca Kur'ân-ı Kerim olduğu için ortada yazılıp derlenmiş bir hadîs ve fıkıh ilmi mevcut değildir. Kur'ân-ı Kerim Hz. Ebû Bekr'in hilâfeti zamanında mushaf halinde toplanıp başka bir metinle karışma ihtimali ortadan kalkınca sıra Sünnet kaynağının derlenip düzenlenmesine gelmiş, ilgilenen şahısların özel toplama ve derlemeleri devam ederken, Ömer b. Abdulaziz devrinde, resmî olarak hadîslerin tedvinine girişilmiştir. Böylece Hz. Peygamber (sav), sahâbe ve tâbiûn devirlerinde fıkıh bir ilim olarak doğmuş bulunmakla beraber tedvin edilmemiş, mesele ve çözümler kitaplara geçmemiş, yaşanan İslâmî hayat ile birlikte varlığını -ders, müzâkere ve uygulama olarak- sürdürmüştür. Emevîler devrinde başlayıp Abbâsîler ile birlikte devam eden "fıkhın tedvini" çoğu kez siyâsî nüfûz dışında yürütülmüş, bazıları devrin idarecilerine muhâlif olan ilk büyük müctehidlerin fıkh'ı kitaplara geçirmelerinde iki âmil daha ziyâde rol oynamıştır: a) Fıkıh öğretiminin bunu gerekli kılması. b) Genişleyen, çeşitlenen ve gelişen toplum hayatının, ihtiyaç anında bulup uygulamak için hazır bilgi ve hükümleri talep etmesi.
İmâm Mâlik, Şâfiî, Muhammed, Ebû Yusuf gibi ilk fıkıh yazarları fıkhı kitaplaştırırken siyasî otoritelerin tesiri altında kalmamışlardır. Eğer bir tesir sözkonusu ise bu, yazılanların İslâma aykırı veya tavizli olması şeklinde olmamış, yalnızca bazı gerçeklerin söylenememesi şeklinde tecellî etmiştir. Bu sebeple "mevcut geleneksel anlayışı yıkmak" gerekmemektedir. Yapılacak iş mevcut ve değişmemiş bulunan kaynaklardan, hâlâ işlerliği bulunan Fıkıh Usûlü kaidelerini kullanarak bugün muhtaç olduğumuz bilgi ve hükümleri elde etmektir. Bunun için bir şeyi yıkmak gerekmez, yalnızca bilgi edinmek, ictihad mertebesine ulaşmak, taassubu terketmek, kulluk şuuru içinde davranmak gerekir.

3. a) Fıkhın bize sunduğu bilgi ve hükümler içinde geçici olarak değişebilenler ile devamlı olarak değişme kabiliyeti taşıyanlar vardır.
Geçici olarak değişebilen hükümler örf ve âdete dayalı olmayan, câhilî âdetleri değiştiren, insanları ferd ve toplum olarak İslâm'ın gösterdiği hedefe sevketmek, kâmil insan, örnek toplum haline getirmek için sevkedilmiş hükümlerdir. Bunlar, insanlık var olduğu müddetçe yaşayacak ve uygulanacak hükümler olduğu için devamlı olarak değişmeleri düşünülemez. Ancak zarûret hali sözkonusu olduğunda -bu halin devamı müddetince ve gerektirdiği ölçü aşılmamak kaydıyla- mezkûr hükümler değişebilir; bunu "hükmü bir müddet askıya almak" şeklinde ifade etmek de mümkündür. "Zarûretler yasakları mübah kılar", "Güçlük kolaylığı celbeder", "Bir iş daralınca -dar boğaza girince- genişler" gibi Mecelle kaideleri bu hususu anlatmaktadır. Rüşvet haramdır, ancak başka çare kalmadığı zaman meşrû bir hakkın ve menfâatin korunabilmesi için rüşvet verilebilir. Mahrem yerlerin yabancıya gösterilmesi haramdır, ancak hastalık, doğum vb. durumlarda -bu durumların gerektirdiği kadar- yer yabancıya gösterilebilir. Hırsızın eli kesilir, ancak işsizlik ve açlığın hüküm sürdüğü, sosyal adâlet kurumlarının çalışmadığı bir toplumda karnını doyurmak için çalanın eli kesilmez...
Devamlı olarak değişebilen hükümler ictihada, örf ve âdete, maslâhâta (ferd ve toplum için faydalı olma prensibine) bağlı olan hükümlerdir. Bu hükümlerin dayanağı değişince kendileri de değişir. Bu nevi değişme örneklerini ilk devirlerden itibaren bol miktarda bulmak mümkündür. Hz. Ömer, müellefe-i kulûb denilen sınıfa -İslâm'ın ihtiyacı kalmadığını ileri sürerek- zekâttan pay vermemiştir. Irak ve Suriye fethedilince ele geçirilen verimli toprakları -daha önce yapıldığı gibi- askere dağıtmamış, beytülmal ve toplum için alıkoymuştur. Önceleri kayıp büyük baş hayvanlar, sahiplerini bulsun diye serbest bırakılırken, toplum ahlâkı bozulunca devlet bunlar için tedbir almış ve ahırlar inşa etmiştir. Zanâatkârın işlemesi için bırakılan mal zâyî olursa, önceleri bundan zanâatkâr sorumlu tutulmazken, ahlâk bozuldukça zanâatkâra ödeme sorumluluğu getirilmiştir...

b) İslâmî devlet, yönetim ve tasarruflarında Kitâb ve Sünnet ile bağlıdır. Bu iki kaynakta nasıl ferdlerin ibâdet, aile ve sosyal hayatlarında muhtaç oldukları bilgi ve hükümler varsa, aynı şekilde devletin, vazifesini ifâ ederken takip edeceği yol, hüküm ve talimât da vardır; bunların siyasî, ekonomik ve hukukî olanları, klâsik tasnifte fıkıh bütünü içinde yer almış, bu hükümler ile fukâhâ meşgul olmuş, devlet başkanı müctehid değil ise müctehid fakihlere tâbî olmuş, müctehid ise yine fukahâ, ulemâ ve ümerâ ile danışmada bulunmuş, bunu, dince mecbur olduğu için yapmıştır. Devlet ve siyasetin İslâm esaslarına tâbî ve bağlı olarak yürümesi ilk beş halife -Hz. Hasan b. Alî'ye kadar- zamanında tam olarak gerçekleşmiş, bundan sonra -Ömer b. Abdülaziz devri gibi- çok az müstesnaları dışında, genellikle saltanat, İslâmî talimât ve prensiplere karşı kendi hükmünü icra etmiştir. Devlet sorumlularının bu iki zıt tutumları da fıkhın gelişmesinde müessir olmuştur. Fıkh'a karşı çıkarak devleti yönetmek isteyenlere karşı bazı âlimler emr bi'l-ma'rûf yaparken, bazıları da -yine bir tepki olarak- devletten görev almamış, bir tarafa çekilerek İslâm'ın ideal nizamını (fıkhı) işlemiş, okutmuş ve kitaplara geçirmiştir. Hasan el-Basrî, Ebû Yusuf, Kâsım b. Sellâm gibi fukahânın bazı eserleri, fıkha ayak uydurmak isteyen yöneticilerin istekleri, yahut onlara yol göstermek için yazılmıştır. Durum ne olursa olsun İslâm amme hukukunun, hususî hukuk kadar işlenmemiş ve gelişmemiş olmasından saltanat-hilâfet usûlünü terkeden, istibdâda ve İslâm prensiplerinin dışına sapan yöneticiler- sorumludur.
Fakîh, müctehid, velî... kim olursa olsun amme velâyetini -kamuyu temsil ve onlar adına tasarruf hakkını- ancak bey'at (bir nevi seçim) yoluyla ümmetten alır. Ümmetin bey'at etmediği şahsın velâyet hakkı olamaz. Bu hak vesayet, keramet, keşif, rüya, veraset gibi yollarla elde edilemez. İmamın müctehid (fakıh) olmasını Sünnî ulemâ da şart koşmuşlar, fakat yeterince müctehidin bulunmadığı dönemlerde zarûreten müctehid olmayan şahısların da devlet başkanı ve kadı olabileceklerini kabul etmişlerdir. Mukaddes metinlerin yorumu usûl ilmine ve objektif ölçülere uygun olursa muteberdir. Velâyet, keramet kaynaklı bâtınî yorumlar, zâhire aykırı olmamak şartıyla yalnızca yorum sahibini bağlar. Ahlâk, zihin ve beden kusurları sebebiyle yöneticilik ehliyetini kaybeden şahısların yönetimden uzaklaştırılması konusu Sünnî ulema arasında da tartışılmış ve genellikle daha büyük bir zarara (fitne) sebep olmaması kaydıyla değişmesi gerektiğine hükmolunmuştur.
İslâm Mekke ve Medine dönemlerinde toplumun ihtiyaçları ve eğitim prensipleri gözönüne alınarak zaman içinde tamamlanmış, din tamamlanınca da müslümanlar onun bütününü uygulamakla yükümlü olmuşlardır. Bugün içkinin, kumarın, faizin yasak olmadığı, cihadın farz olmadığı bir İslâm'a dönmek, İslâm'ı yeniden ve bu noktalardan başlatmak mümkün değildir. Ancak İslâm dini, tâbir ve teşbih yerinde ise demirden değil, lastikten yapılmış bir elbise gibidir. Bu elbisenin yine de normal boyutları vardır, normal -kendisine göre biçilip dikilmiş- bir beden bu elbiseyi giydiği zaman rahatsızlık hissetmez, fakat elbiseyi daha şişman biri de giyebilir, onun içinde bir müddet yaşayabilir, ancak bu durumda, normal ölçülerine gelinceye kadar rahatsızlık hisseder. Misalimizi açalım: Müslüman ferd ve toplum, normal ve sağlıklı durumlarında İslâm'ı hayatlarına uygular ve hedeflerine doğru rahatlıkla ilerlerler. Onu uygulanlarda bir ârıza başgösterirse -zarûretler mahzurları mübah kılar kaidesince- ruhsat kapıları açılır; mecburiyet (zarûret) karşısında bazı haramlar -mübah hale geldiği için- işlenir, bazı farzlar, vazifeler -çaresizlik ve güçsüzlük yüzünden, yahut taktik sebebiyle- terkedilir; tebliğ yapılamaz, emr-i bi'l-ma'ruf kalb ile yapılır, imana aykırı sözler söylenir... Ancak bu durum, sıkan elbise veya pabuç gibi bünyeyi rahatsız eder, her an normali hatırlatır, ona dönmeyi hasret haline getirir.
Yukarıda arzedilen misal iyi kavranırsa müslümanların, yeniden Mekke dönemine dönmeksizin, İslâm'ın bütünü içinde bir tedric, bir sıralama, bir öncelikler programı yapma imkânına her zaman sahip bulundukları anlaşılacaktır.

4. Buradan yedinci suale kadar ictihad, taklid, mezheb gibi konular sorulmaktadır. Bu soruların ayrıntılı ve doyurucu cevaplarını benim İslâm Hukukunda İctihad, Dört Risale, İslâm Hukuk Tarihi isimli kitaplarımda bulmak mümkündür. Geniş bilgi isteyenleri bu kaynaklara havâle ettikten sonra burada kısa cevaplarla iktifâ edeceğim:

a) İctihad, Kur'ân ve Sünnet kaynakları üzerinde düşünerek, ümmetin geçmiş fukahâsı tarafından ittifakla kabul edilip uygulanan metodları uygulayarak bu kaynaklardan -dini anlamak ve yaşamak için- gerekli bilgi ve hükümleri çıkarmak, ortaya koymaktır.
Kur'ân-ı Kerîm'den ictihadın en büyük delili şudur: Bu kaynak, ferd ve toplum hayatının ilâhî iradeye göre yürütülmesini emretmiş, fakat ihtiyaç duyulan ve duyulacak olan her konuda ilâhî irade ve buyruğun ne olduğunu açıklamamış, bir kısmını da Sünnet'e havale etmek ve bazı ipuçları vermek suretiyle ictihada yol açmış âdeta, "verilmeyen açıklamaları verilenlere bakarak çıkarın" demiştir.
Hz. Peygamber (sav) hayatında ashâbı, istişareleriyle ictihada alıştırmış, kendisinin bulunmadığı yerlerde ashâbının yaptığı ictihadları tasvip veya tashih ederek bunun meşruiyetini göstermiş, "ictihadında yanılana bile Allah'ın mükâfat vereceğini" ifade ederek ictihadı teşvik etmiştir.

b) İctihad lâfzın yorumuna dayanırsa bir nevî tefsir; kıyas, istihsan gibi mânâ ve maksattan hareket ederse "rey ictihadı" adını almaktadır.

Fetvâ herhangi bir konuda dinin hükmünü açıklamaktır. Bu hüküm, fetvâ veren (müftî) tarafından ictihadla elde edilmiş olabileceği gibi, bir başka müctehidin ictihadını nakletmek, açıklamak suretiyle de olabilmektedir.

5. a) Müctehidin Arapça bilmesi, Fıkıh Usûlü bilmesi, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te ictihad edeceği konu ile ilgili ne varsa bundan haberdar olması şarttır. Bunlar vazgeçilmez şartlardır. Bunların dışında tartışma konusu olan bazı şartlar daha vardır. Meselâ icma ve ihtilâf edilen konuları bilmesi, kedisinden önceki müctehidlerin ortaya koydukları ictihadları (fürûu) bilmesi gerekir diyenler olmuştur.

b) İctihadın yukarıda sıralanan şartları, toplumdan elde edilen, öğrenilen, topluma dayanan şartlar değildir; bu sebeple toplum değişse bile ictihadın şartlarında bir değişiklik olmaz. Ancak fetvâ verecek şahsın, içinde yaşadığı toplumun örf ve âdetini bilmesi gerekir denilmiştir; bu da ictihadın değil, fetvanın şartlarından biridir.

c) Bir müslüman yeterince ilmî malzeme ve hoca bulduğu takdirde ıssız bir adada, yahut İslâm'ın hiç yaşanmadığı bir ortamda da ictihad ehliyetini elde edecek kadar bilgi sahibi -yani müctehid- olabilir. Toplum şartları, ictihad ehliyetinin şartlarını değil, ictihadın isabetli ve semereli olup olmamasını etkiler.

d) Toplu ictihad ashâb, tâbiûn ve müctehid imamlar devrinde uygulanmış bir usuldür. Günümüzde de bazı akademik çalışmalarda aynı usûl ile ictihad yapılmaktadır.

6. a) Bir mukallid, ictihad konusu olan bir meselede yeterli bilgiye sâhip ise, yalnız bu meselede müctehid, geri kalan meselelerde mukallid olabilir. Ulemânın çoğu bunu -yani ictihadın tecezzi kabul ettiğini- benimsemişlerdir.

b) Yalnız meallere bakarak Kitab ve Sünnet'ten hüküm çıkarılırsa çoğu kez hataya düşülür; ayrıca bunu yapanlar ehil olmadıkları halde ictihad ettikleri için sorumlu ve günahkâr olurlar. İçtihad için Arapça, usûl bilgisi ve yeterince naklî bilgi (âyet, hadîs, âsâr) vazgeçilmez şarttır.
Bugün bir müslüman, bir âyet meali, yahut bir hadîs tercümesini okuduğu zaman, bununla amel etmeden, hüküm vermeden önce bir müctehid ile, yahut taassuptan uzak, kendisinden daha bilgili bir şahıs ile danışma yapmalıdır.

7. a) Müctehidler arasında, zararlı, ümmetin birliğini bozacak, fitneye sebep olacak boyutlara varmış bir ihtilâf yoktur. Onların ihtilâfı fikir ve anlayış farkı çerçevesinde kalmış, aralarındaki sevgi ve kardeşliğe halel vermemiştir.
İmamdan fazla imamcı olan bazı mutaassıp mezheb salikleri geçmiş asırlarda işi ileri götürmüş, mezheb kavgalarına sebep olmuşlardır; kötü ve zararlı olan, birliği bozan budur: Cehalettir, taassuptur. Günümüzde, fıkıh mezhebleri arasında böyle bir menfi ilişki mevcut değildir; çünkü İslâm'ı şu veya bu ölçüde uygulayan ülkeler, belli bir mezhebi değil, bütünü ile İslâm'ı esas almakta, kanun ve talimâtlarını bütün mezheblerden ve ictihaddan istifade ederek tedvin etmektedirler.

b) Mezhebleri birleştirmek tabiri uygun bir tabir değildir. Ayrıca kimyevî birleşme gibi, herbiri varlığını kaybedecek şekilde bir "mezhebler birleştirmesi" de mümkün değildir. Her mezhebin usûlü ve fürûu ile binlerce kitabı ve belli mıntıkalarda tarih boyunca uygulamaları vardır; bunlar hiçbir zaman ortadan kaldırılamaz, yok edilemez, zaten kaldırılmaları da gerekli değildir. Gerekli olan bütün mezhebleri İslâm'ın birer mektebi, mûteber yorumları ve Allah'ın ümmete bir rahmeti olarak telâkki etmek ve bunlardan bir bütün halinde yararlanmaktır. Bir ferdin hayat ve düzeni, genellikle içinde bulunduğu bir mezhebin belli bir hükmü ile çatışıyor, şahıs bunu uygulamakta güçlük çekiyorsa bir başka mezhebin daha uygun hükmü ile amel eder. Bir toplum, bir kanun veya talimât hazırlarken bütün mezheblerin ilgili hükümlerini gözden geçirir, uygun olanları alarak kullanır ve uygular. İşler böyle yürütüldüğü müddetçe ne mezheb taassubu olur, ne de ümmet sıkıntıya düşer.

c) Gerek ferd ve gerekse toplum, İslâm'ı yaşarken belli bir fıkıh mezhebine bağlı kalmak mecburiyetinde değildir. Buna mecburdur diyenlerin dinî ve bağlayıcı hiçbir delilleri ve dayanakları yoktur. Kişi belli bir mezhebe bağlı kalmazsa bundan anarşi doğar diyenlere iki noktayı hatırlatmak gerekir. 1. Ümmetin en hayırlı nesillerinin gelip geçtiği ilk üç asırda belli bir mezhebe bağlanma olayı yoktur, buna rağmen anarşi de yoktur. Bilen kaynaklara bakarak dinini yaşamış, bilmeyen de bilenlerden (çeşitli mezheb (ictihad) sahibi müctehidlerden) sormuş ve aldığı cevabı uygulamıştır. Toplumu ilgilendiren konularda ise hangi ictihadın uygulanacağına başkan ve şûra karar vermiş, böylece birlik sağlanmıştır. 2. Kişi ve grupların taassupla tek mezhebe bağlı kaldıkları, diğer mezhebleri yabancı saydıkları çağlarda gruplar birbirine düşmüş, zaman zaman kavga ve anarşi doğmuştur.

8. a) İslâm'ın örnek asırlarında İslâmî hayatın fıkha hayat verdiğini, fıkhın da İslâmî hayata yol gösterdiğini biliyoruz. Bu karşılıklı tesir her zaman böyledir. Bu fıkıh ortadadır, kaybolmamıştır, kitaplarda varlığını sürdürmektedir. Bunalım, fitne, baskı çağlarında fukahâ -genellikle- taviz vermemiş, ancak müslümanlara, hayat ve dinlerini korumak için yol ve çareler göstermişlerdir. Bu fıkıh da ortadadır, kaybolmamıştır, kitaplarda varlığını sürdürmektedir. Şartlara göre her iki fıkıhtan da istifade edilir, fıkıhtan istifade etmek, fıkha göre yaşamak İslâm'ı yaşamaktır; bunu "şu İslâm'dan çıkıp bu İslâm'a girmek" şeklinde ifade etmeyi uygun bulmuyorum. Azimet de İslâm'dır, ruhsat da İslâm'dır. Bazen ruhsatı yaşamak azimet haline gelebilir; maksat ölmek ve öldürmek değil, müslümanca yaşamak ve yaşatmaktır. Bu maksada hangi fıkıh, hangi ictihad hizmet ediyorsa o kullanılır. Hareket ve dâvet erbabının herşeyden önce yeterince Kitab, Sünnet, Siyer ve Fıkıh bilgisi edinmeleri gerekir. Ayrıca içlerinde ictihad derecesinde fakihlerin bulunması icabeder. Aksi halde, iyi niyet, kusurdan doğan mesuliyeti ortadan kaldırmaz.

b) Dâvetçi de her müslüman gibi iman, ibadet, haram-helâl konusunda günlük hayatı için gerekli bilgilere sahip olacaktır. Bunların dışında nasıl bir tâcir, İslâm'ın ticârî hayatla ilgili talimâtını öğrenmek mecburiyetinde ise dâvetçi de yaptığı iş ve hizmetin gerektirdiği dinî bilgi ve talimâtı elde etmek durumundadır. Meselâ çeşitli kişilerle (kâfir, münafık, fâsık, müstad'af, dâvetçi) karşılıklı ilişkilerinde nelere dikkat edeceğini, kimleri nasıl dâvet edeceğini, dâvet ve tebliğde caiz olan ve olmayan davranışları, öncelikleri... bilmek mecburiyetindedir. Bunları öğrenmek için başvurduğu kaynaklarda kesin ve bağlayıcı hüküm ve bilgilerle, şahsî yorum ve anlayışa bağlı ve bu sebeple herkes için bağlayıcı olmayan bilgi ve hükümleri birbirinden ayırmak, ikisini birbirine karıştırmamak durumundadır.
İyi niyetle, ihlâsla yola çıkan, Sünnetullah'ı çiğnemeyen kimseler hakkında "Bizim uğrumuzda cihad edenlere, bize gelen yolları elbette göstereceğiz" mealindeki âyetin ruh, mânâ ve nûru tecellî edecektir.



* Sor Yayınevi'nin Fıkıh Soruşturması'na cevap olarak yazılmıştır.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler