www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İslâm Ortak Pazarı

Türkiye'nin ortak pazara girmesi üzerinde yıllardır yapılan tartışmalar, geçtiğimiz yıl yapılan başvuru ile yeniden alevlenmiş, lehte aleyhte birçok yazılar yazılmış ve tartışmalar yapılmıştır. Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girmesine karşı çıkanlar bunun faydadan çok zarar getireceğini, bazı maddî, ekonomik faydalar sağlamasına karşılık mânevî değerlerimizi tahrip edeceğini, bizi dinimiz ve milliyetimizden edeceğini ileri sürmekte, AT'a karşı "İslâm ortak pazarını" teklif etmektedirler. İyi niyetten, din ve millet gayretinden kaynaklanan bu tavır saygıya lâyıktır ve zikredilen mahzurları hiçbir müslümanın küçümsemesi, göze alması düşünülemez. Aynı iman ve genel kanâatleri benimseyen kişilerin tartıştıkları konular şunlardır: Zikredilen mahzurlar gerçekten ve bu ölçüde söz konusu mudur? Topluluğa girmenin sağlayacağı avantajlardan müstağni kalmak mümkün müdür? Hem AT'a girilmez, hem de İslâm ortak pazarı kurulmazsa bundan dolayı İslâm dünyasının karşılaşacağı ekonomik zarar, mânevî değerleri de etkileyerek vahim sonuçlar doğurmaz mı?
Yukarıda sıraladığımız soruların bir kısmına cevap teşkil eden bir yazıyı, Arapça'dan tercüme ederek takdim ediyoruz. Bu yazı, 1987 yılında (18-22/Safer/1407) Ahmed Salâh Camcûm tarafından Dünya İslâm Birliği'nin tertip ettiği bir konferansa sunulmuş faydalı bir araştırmadır. A. Salâh bir tarihte Suûdi Arabistan Ticaret Bakanlığı yapmış değerli bir iktisatçı ve araştırmacıdır.

Giriş:
İslâm ülkelerinin içinde bulundukları geri kalmışlık, diğer ülkelere göre tartışmasız açık gerçekler olan husûsları çözümsüz problemler haline getirmektedir. Kezâ İslâm ülkelerinin yaşadığı ihtilâflar ve parçalanmalar, aralarında birleşme ve yakınlaşmayı, uğruna kafaların kesilmesi, kanların akması, olmadık külfetlerin yüklenilmesi gereken bir mesele haline sokmaktadır. Bu geri kalış ve parçalanışın -her ikisinin de- sebebi Allah'ın Kitâbı ve Resûlü'nün (sav) sünnetinden uzaklaşmaktır. Allah Teâla Kitâb'ında şöyle buyuruyor. "İşte bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir., ben de sizin Rabbinizim, bu sebeple bana kulluk ediniz."49 "İşte bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin Rabbinizim, bu sebeple benden (benim rızam için günahlardan) sakının."50 "İnsanlara şahit (örnek) olasınız diye sizi böylece üstün bir ümmet (faziletli bir toplum) kıldık..."51
Ümmet (İslâm toplumu), Allah'ın kitabını terkedip başka hedeflere yöneldiğinden beri birlik ve üstünlüğünü kaybetmiş, artık şu meâldeki âyet ve hadîsin muhâtabı olmuştur: "Allah'ı unuttular. Allah da onlara kendilerini unutturdu; işte onlardır yoldan çıkanlar."52 "O gün onlar sayıca çok olacaklar fakat selin geride bıraktığı çer-çöp gibi." (Hadîs). İslâm ümmeti dertlerinin tedavisine bu noktadan başlayacaktır; geri kalış, parçalanış, alçalış ve küçümsenişi de ihtiva eden dertlerin tedavisine; öyle ki bu yüzden ümmet, diğer milletlerin oburlar gibi etrafında çöreklendiği bir çanak haline gelmiştir. Allah'ın gözünden düştükten sonra diğer insanların da gözünden düşmüş, artık önem verilmez, hesaba katılmaz olmuştur. Kısmen veya kül halinde aleyhine peşipeşine kararlar alınırken onun varlığı bile hatırlanmamakta, kıymet verilmemektedir. Bütün bu olumsuz gelişmelerin sebebi Allah'ın Kitabı'nı hayatından çıkarınca özünü ve dayanaklarını da kaybetmiş olmasıdır. Halbuki Allah o Kitab ile bu ümmeti yüceltmiş, zafere ulaştırmış, yeryüzünde hâkimiyet vermiş, onu "iyiyi emreden ve gerçekleştiren, kötüyü yasaklayan ve ortadan kaldıran, Allah'â iman eden" örnek ümmet yapmıştı.
Bu noktada ortaya çıkan soru şudur: Bu ümmeti, Allah'ın kendileri için takdir ettiği şeref, hâkimiyet ve konumuna çıkaracak yol gerçek mânada Kitâb'a ve Sünnet'e dönmek olduğuna göre bu hedefin engelleri var mıdır? Eğer engeller varsa bunlar nedir; ümmetin içinden mi gelmektedir, yoksa dışarıdan mı gelmektedir? İçeriden ve dışarıdan gelen bütün nevileriyle bu engelleri aşmanın yolu nedir?
Bir İslâm ortak pazarı kurmanın mümkün olup olmadığını anlamak üzere yukarıdaki soruları açmak ve cevaplandırmak konusunda başarılı olmayı umuyoruz.

İslâm Dünyası veya İslâm Ümmeti:
Çeşitli kuruluşların tesbitlerine göre bugün müslümanların sayısı, bir kısmı kırk beş İslâm ülkesinde, diğer kısmı diğer gayrimüslim ülkelerde dağılmış olmak üzere bir milyar civarındadır. Yine basında yer aldığına göre dünya nüfusu da beş milyar civarındadır. Buna göre müslümanlar, dünya nüfusunun beşte birini teşkil etmektedirler. Bunlar farklı kökler ve ırklardan gelmektedirler. Aralarından Araplar yüz milyon civarında olup müslüman nüfusun onda birini oluşturmaktadırlar. Müslüman nüfus içinde Araplardan başka Afrikalılar, Türkler, İranlılar, Afganlılar, Hindler, Bengalliler, Pakistanlılar, Endonazyalılar, Malaylar, bir kısım Avrupalılar, Amerikalılar, Türk asıllı Rusyalı ve Çinliler vardır. İslâm ümmeti içinde yer alan bu insan çeşitleri yeryüzünde kuvvet, yayılma, nüfûz bakımlarından önemli birer unsurdur; "Lâ ilâhe illallah Muhammedun rasûlullah" parolasını esas alarak hareket ettikleri takdirde Allah'ın kendilerine vâdettiği hâkimiyet gerçekleşecektir.
Bu büyük nüfusun dünya üzerinde yayıldığı bölgeler, her bakımdan en önemli stratejik bölgelerdir. Nüfûsun çoğu ekvatorun kuzeyinde yıl boyu mûtedil iklim kuşağında bulunmaktadır. Buralarda ne suları donduran aşırı soğuklar, ne de hayatı ve çalışmayı felce uğratan aşırı sıcaklar vardır. Yıl boyunca kullanılabilen sıcak su yolları üzerinde bulunması yanında Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının en önemli bölgelerini de içine almakta, Pasifik'ten Atlas Okyanusu'na kadar uzanmaktadır. Bu yollar, yeryüzünde bulunan ve bilinen en ucuz ve yaygın taşıma yollarıdır. İslâm ülkelerinin ekonomik varlıklarına baktığımız zaman çokluk ve çeşitlilik bakımından ürünlerinin ona, kendi nev'i içinde eşi bulunmaz bir ekonomik gelişme sağlayacak durumda olduğunu görürüz. Zirâî ürünler, hayvan, temel mâdenler, petrol, önemli ölçüde kıymetli mâden ve deniz ürünleri bu çerçeve içinde yer almaktadır.
Yukarıda arzedilen durum şu husûsu açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Tevhîd inancına bağlı İslâm ümmetinin nüfus sayısı ve zikredilen imkânlar içinde bulunduğu yerler ona, başka insanların meydana getirdiği toplulukların hiçbirine benzemeyen bir topluluğu (birliği) hem de çok güçlü bir şekilde kurma hakkı ve imkânı vermektedir. Çünkü İslâm ümmetini birleştiren binanın temeli, bütün insan medeniyetlerinin de üzerinde kurulduğu inançtır. Onu, Allah'ın insanlığa son mesajı olan bir İslâm nizamı korumaktır; bu son mesajdır, çünkü onu Son Peygamber (sav) getirmiştir. Bu özellik, halihazırda hiçbir insan topluluğunda mevcut değildir; çünkü onlar toplumlardan din ve inancı uzaklaştırmışlardır. Avrupa ve Amerika'ya bağlı topluluklar (birlikler, birleşmeler) toprak, menfâat, komşuluk ve madde unsurlarına bağlı bulunmaktadır. Bunlar zayıf ve gevşek temellerdir, bunların dağılıp çöktüğünü günbegün toplumlarının çöküş ve çözülüşlerinde görüyoruz. Komünist topluluklar da proleterya hakimiyeti temelleri üzerine kurulmuştu, sonunda onun da zaferi birçok toplumun potansiyellerini zâyî etmek, emellerini boşa çıkarmaktan ibaret oldu.
Mevcut maddî özellikler ve dinamikler, doğu ve batı blokları ile Japonya'da kendini gösteren topluluk ve birliklere imkân verdiğine göre, müslüman kitlenin de kendi aralarında en büyük topluluk ve birliği meydana getiren güç ve imkânları olmalıdır ve vardır. Çünkü zikredilen topluluklar aslında birbiri ile kaynaşmış bir bütün olmadıkları gibi halihazırda da aralarında ihtilâfa düşmüş ve soğuk, sıcak savaşmaya başlamışlardır. Bunun için canlı bir örnek olarak batı topluluğunu alalım. Aralarında ortak olan demokrasi rejimi temel alınırsa bu topluluğun çerçevesine Amerika, Avrupa ve Japonya girmektedir. Bazı devletler ve bunların en büyüklerinden olan İslâm devletleri, Afrika ve Güney Amerika devletleri üzerinde bu büyük demokrasi ülkelerinin menfâatleri çatışınca aralarında ekonomik savaş başladı ve bu savaşı özellikle Amerika, iktisâdî bakımdan güçlü olan iki devlete karşı başlattı; Batı Almanya ve Japonya. Bu savaş Batı Alman markı ile Japon yeninin diğer paralar karşısında değerini arttırdığı için dış dünyaya ihracâtlarını da menfî yönde etkilemiş oldu. Öte yandan komünist blokta Rusya ile Çin arasındaki ilişkiler de daha iyi değildir. Hasılı büyük bloklar içinde parçalanma gittikçe şiddetlenmekte ve çatlak büyümektedir.
Çağdaş medeniyetin en eski sahibi olan Avrupa'ya dönüp baktığımızda, II. Dünya Savaşından bu yana, sözü geçen medeniyetin temelleri, dinamiklerini ve dünya üzerindeki liderliğini yavaş yavaş kaybettiğini görüyoruz. Avrupa, kendisine büyük servetler akıtan sömürgelerini kaybetmiştir, dünya devletlerini sömürme ve baş eğdirmede kullanıldığı askerî gücünü kaybetmiştir. Bu gelişmeler sonunda Avrupa kendisini, iki büyük güç diye anılan iki blokun karşısında bulmuş, devletler arasındaki parçalanma ve ihtilâfların devam etmesi halinde bu iki büyük gücün ağır pençeleri altında ezilivereceğini anlamıştır. Bu durum karşısında Avrupa için tek çıkar yol, varlığını, medeniyetini, elinde kalan teknoloji, ilim ve sınırlı kaynaklarını koruyabilmek için birleşmek, bloklaşmaktır. İşte bu gereklilikten yola çıkan Avrupa, kendi topluluğunu iki büyük güçten korumak için 1957 yılında Avrupa Ortak Pazarı'nı kurmaya teşebbüs etmiştir.
Bu pazarın üzerine oturduğu temelleri araştıracak olursak şunları tesbit edebiliriz: a) Ortak demokrasi mirası, b) Aslında üçüncü dünyanın sömürülmesine dayanan, sonra kendi kabına çekilen ortak medeniyet, c) Avrupa kıtasında ortak sınırlar ve komşuluk, d) İki büyük gücün hâkimiyetinden kaynaklanan ortak düşüş, e) Ortak kaynakların azalması, f) Ortak olarak dinlerden, mânevî ve ahlâkî değerlerden uzaklaşarak materyalizm nazariyesini, davranışta mutlak hürriyet ve serbestlik ilkesini benimsemek, kendini herhangi bir ahlâkî fazilet ve prensiple bağlı saymamak şeklinde kendini gösteren düşünce sistemi ve ahlâk anlayışı. Avrupa kendisini kuşatan mezkûr tehlikelerden korunmak için uzun vâdeli, yıllar sağlayacak ve sonunda sağlam bir iktisâdî dayanışma içinde uygulanacak bir düzen ve kuruluş meydana getirmiş oldu. Avrupa Ortak Pazarı'nın başarıları kendini göstermeye başladığı ve hedeflerinden birçoğu gerçekleştiği için, İslâm Ortak Pazarından söz ederken mezkûr pazarın kuruluşunda atılan adımlardan faydalanmamız mümkündür; bununla beraber İslâm ümmeti ile Avrupa Ortak Pazar topluluğu arasındaki farklar ve İslâm ümmetinin kendine mahsus özellik ve dinamikleri de gözden ırak tutulmayacaktır.
Bâtılın devleti olur da Hakkın devleti nasıl olmaz?

İktisâdî Kalkınma:
İslâm Ortak Pazarı'ndan sözetmeden önce bu büyük kuruluşa hazırlık mahiyetinde olan ve tedricen ona götüren bazı önemli adımları ele almak gerekmektedir. İktisatçılar, düşünce tarihinin geniş çerçevesi içinde önce ülkelerin kendi kendine yeterliği vakıasını tesbit ediyorlar. Sonra adım adım iktisâdî dayanışmaya doğru gidildiği görülüyor. Gerçekte ise bu iktisâdî bloklaşmalar ciddî şekilde ancak II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Herhalde bu gelişme, savaşın doğrudan sonuçlarından biridir. Çünkü savaş ve sonrasında her devlet çeşit çeşit ekonomik krizler, gıda, madde ve âlet eksikleri ile karşı karşıya kalmış, bu durum düşünürleri mezkûr güçlüklerin üstesinden gelmek için harekete geçmiştir.
İtiraf etmek gerekir ki bütün insanlığın birlikte kalkınıp gelişmeleri bu hayatın özelliklerinden biridir. Çünkü bunca rızık, kabiliyet ve tabîî serveti yeryüzüne dağıtan Yüce Kudret, bu nimetlerin tamamını belli bir yere vermemiş, fakat -kendince bilinen bir hikmetle- dünyanın her tarafına yaymış, dağıtmıştır. Aynı şeklide kabiliyet ve beceriyi de belli bir topluma vermemiş, hiçbiri diğerinin yardımından uzak kalmayacak şekilde bunu da bütün insanlar arasında dağıtmıştır. Nasıl fertler ilerlemek ve gelişmek için birbirlerine muhtaç ise, birinde olmayan kabiliyet ve beceri diğerinde, onda olmayan berikinde varsa, toplumlar ve milletler de böyledir, böyle kılınmıştır. Bundan dolayıdır ki, insan "sosyal bir varlıktır"; insanlar ancak fertleri birbirini tamamlayan bir toplum içinde yaşayabilirler, toplumdan ayrılarak yalnız başlarına hayatlarını sürdüremezler. Ferd, aile ve kabile için sözkonusu olan bu gerçek, bence toplumlar ve milletler için de geçerlidir. İşte bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, bir devlet, yahut birkaç devletin meydana getirdiği bir birlik ve blokun, dünyanın geri kalan kesimi ile alâkasını keserek yaşayabileceğini düşünmek normal değildir ve tabiata hâkim olan kanunlara aykırıdır. Hatta bütün genişliğine rağmen iki Amerika bile, "Amerika, Amerikalılarındır" sloganını yaymış ise de, dünyanın geri kalan kısmı ile alâkasını kesme politikasını yürütememiştir. Çünkü hiçbir devlet ve blok, coğrafî yeri, tabiî servetleri, iktisâdî imkânları, nüfusu, hava ve su yolları bakımından, üzerinde yaşayan insanlara istikrarlı bir hayat sağlayacak hayatî ihtiyaçlara cevap veremez, bunları tek başına karşılayamaz; kaçınılmaz olarak kendisinde bulunmayan bir şey başka bir devlette bulunacak, başka devletlerin muhtaç oldukları bazı şeyler de onda fazlası ile mevcut olacaktır.
İşte Allah'ın yeryüzüne hâkim kıldığı bu "birlikte gelişme" kanunu aynı toplum içinde yaşayan ve birbirini tamamlayan fertler gibi -ve aynı seviyede- insanlığı da birbirine bağlı, birbirini tamamlayan ve yardımlaşan bir bütün haline getirmektedir. Allah ne doğru buyurmaktadır: "Dünya hayatında maişeti (hayatî ihtiyaçları) onlar arasında bölüştürdük, bir kısmı diğer kısmını yönetsin diye bazılarını, diğerlerinden derece derece üstün kıldık, Rabbi'nin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır."53 Şa'ravî Hocamız bu âyeti tefsir ederken "bir grupta mevcut olan sıfat ve üstünlükler diğerlerinde yoktur ve bunlar mezkûr vasıfları ile onlardan üstündürler, ancak berikilerde de onlarda bulunmayan sıfat ve meziyetler vardır ve bunlar da bu bakımdan onlardan üstündürler. İşte insanlığın tekâmülü, Allah'ın insanlık üzerindeki mutlak adâleti kendini böyle gösetermektedir..." diyor. Bu açıklamalar gösteriyor ki, kendi yağıyla kavrulma prensibini hem bir devlette, hem de birkaç devletin oluşturduğu bir toplulukta uygulamak güçtür. Gerçek ve tam bir iktisâdî gelişme ve bütünleşme, ancak bütün devletler ve bütün insanlık arasında gerçekleşebilecektir. İktisâdî gelişmeyi birkaç devlet arasında, dar ve makûl sınırlar içinde, karşılıklı fedâkârlıklar göstererek geçici ve mecburiyet gereği gerçekleştirmek mümkün olabilir, fakat bu asla devamlı olamaz. Böyle bir gelişmede mezkûr grup, diğer ülkelerle tam bir ilişiksizlik içinde olamaz; olacak şey şahıs ve malların hareketi bakımından topluluk ülkeleri ile diğerleri arasında bir ilişki ve muâmele farkının bulunmasından ibarettir.
Devletleri böyle kısmî bloklaşma ve topluluk kurmaya iten sebepleri şöyle sıralamak mümkündür: a) Savaş yüzünden azalan (bulunmaz hale gelen) ithal mallarını kolayca temin etmek; bu II. Dünya Savaşı'nda daha çok görülmüştür. b) Büyük iktisâdî topluluklar karşısında dayanışma arzusu; Avrupa Ortak Pazarı bunun bir örneğidir. c) Zayıf devletlere karşı büyük ve güçlü devletlerin fiyatlara hakim olmak, sömürmek ve yönetmek arzuları; böylece büyük devletler ham maddeleri ucuz fiyatla alacak ve bunlardan ürettiği malları yüksek fiyatlarla satacaktır; halihazırda kalkınmakta olan ülkelerin, büyük devletler karşısındaki durumları budur. Özellikle İslâm ülkeleri, büyük devletlerin oluşturduğu topluluk ve blokların baskısı altında kendi mallarını en ucuz fiyatla vermek ve onların mallarını diledikleri fiyatla satın almak suretiyle bu acı gerçeği yaşamaktadırlar.
Birkaç devletin birleşmesiyle tam bir iktisâdî gelişmenin mümkün olamayacağı ve bu ülkelerin, diğerleri ile ilişkilerini keserek yaşayamayacakları konusundaki inancımızı korumakla beraber bu nevî toplulukların, "diğer topluluklarla eşit şartlarda görüşmek ve tek oluşlarına nisbetle daha iyi sonuçlar elde etmek" üzere potansiyel bir güç ve dinamik bir direnme imkânı sağlayacağını inkâr edemeyiz.
Hangi şeklide olursa olsun birkaç devlet arasında kurulacak bir topluluk yoluyla iktisâdî gelişme ve bütünleşme ancak şu ön tedbirlerin zaman içinde uygulanması ile gerçekleşebilir: Serbest ticaret, gümrük birliği, ortak pazar, ekonomik birlik ve nihayet ekonomik bütünleşme ve gelişme. Maksada götüren bu adımlar da şöyle bir sıra takip ederek gerçekleşir:
a) Her bir devlet diğer (yabancı) devletlerle arasındaki gümrük tarifelerine dokunmamak üzere topluluk devletleri ile karşılıklı olarak ya birden, yahut da birkaç merhalede gümrük tarifesini kaldırırlar,
b) Topluluk devletleri, diğer devletlere karşı gümrük tarifelerinde birlik sağlarlar.
c) Mal ve üretim araçlarının normal akışını (hareketini) önleyen bütün engeller ortadan kaldırılır.
d) Önce aradaki farklılıkları kaldırmak üzere ekonomik politikalar, sonra da sosyal, malî ve nakdî politikalar ile ekonomik dönemlerle ilgili politikalar düzenlenir.
e) Nihayet kararları bağlayıcı olan ve millî kararların üstünde bulunan bir "otorite ve karar mecii" oluşturmaya sıra gelir. (Geniş bilgi için Dr. Mahmud Bâbelellî'nin kitabına bakılabilir).54
Uzun vâdeli bir program içinde Avrupa Ortak Pazarı'nın takip ettiği yol da yukarıdaki gibi olmuştur. Avrupa devletleri bu pazarı kurarken bir yandan iki büyük devlet karşısında devletlerarası siyasî ve iktisâdî varlıklarını koruma, diğer yandan küçük ve güçsüz devletlere karşı bir merkezî güç oluşturma, bunların ham maddelerini en ucuz bedel ile alma ve son aşamadaki üretimlerini en yüksek fiyatla satma niyet ve şuûru içinde hareket etmişlerdir.

Avrupa Ortak Pazarı:
Burada Dr. Hüseyin Ömer'in el-Munazzamâtu'd-devliyye ve't-tatavvurâtu'l-ıktisâdiyyatu'l-hâdise isimli kitabına işaret etmek ve Avrupa Ortak Pazarı hakkında kuşbakışı kısa bir bilgi vermek istiyorum. Çünkü bu kuruluş ile bizim buradaki konumuzu teşkil eden İslâm Ortak Pazarı arasında sıkı bir ilişki vardır. Şöyle ki, bu kuruluş 25 Mart 1957 tarihinde yapılan Roma Anlaşması ile başlayan kısa hayatı içinde elle tutulur başarılar elde etmiştir. Mezkûr anlaşma Avrupa devletlerinden Batı Almanya, Fransa ve İtalya ile Benelüx devletleri (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) arasında yapılmıştı. Bu tarihte mezkûr altı devlet arasında bir ekonomik birlik kurulmuş oluyordu. Bu devletlerin toplam nüfusu -o tarihte Amerika Birleşik Devletleri'nin nüfusuna eşit olup- 164 milyon civarında idi. Toplam millî hasılaları 180 milyar dolar, kömür üretimleri 250 milyon ton, çelik üretimleri 57 milyon ton idi. İthalat potansiyelleri Amerika'dan daha büyük idi.
Mezkûr anlaşma şu husûsları ihtiva etmektedir: 12 ilâ 15 yıl sürecek olan bir geçiş dönemi içinde bu altı devlet arasında gümrük engellerini ortadan kaldırmak, tarifeleri birleştirmek, mal, hizmet, işçi ve sermaye akışını kolaylaştırmak. Her biri özel fonksiyonlara sahip olmak üzere şu kuruluşları gerçekleştirmek:
a) İcra heyetlerini kontrol etmek üzere genel pazar konseyi.
b) Birinci derecede icra organı olan ortak pazar meclisi.
c) Anlaşmanın uygulanmasını kontrol etmek ve meclise tavsiyelerde bulunmak üzere pazara bağlı komisyon.
d) Pazar'ın kararlarının uygunluğunu ve anlaşma metninin doğru yorumunu sağlamak üzere adâlet divanı (mahkeme).
e) Zayıf üye devletlere yardımda bulunmak üzere bir milyar dolar sermayeli yatırım ve kalkınma bankası.
Bu dönem içinde Ortak Pazar'a yeni katılmalar oldu. Danimarka, İngiltere, İrlanda ve Yunanistan'ın katılmaları ile 1981 yılında sayıları on ikiye yükseldi. Türkiye bir yandan bir Avrupa devleti olması, diğer taraftan da yirmi bir üyeli Avrupa Konseyi' nin bir üyesi olması sıfatı ile Ortak Pazar'a girme talebinde bulundu. Şu anda Türkiye, Ortak Pazar'a katılma yolundaki engelleri kaldırma çabası içindedir. Bu engellerin başında Kıbrıs meselesi ile, Yunan asıllı ve Türklere düşman bazı kuruluşların faaliyetleri gelmektedir. Ayrıca bazı üye devletlerin Türkiye'ye karşı "farklı yapı"ya dayalı menfî bakışları vardır; Türk Anayasası laiklik prensibini benimsemiş olmasına rağmen onlar Türkiye'yi bir İslâm ülkesi olarak görmektedirler.

Orak Pazar'ın geçen otuz yıl içinde gerçekleştirdikleri:
Ortak Pazar'ın kuruluşu üzerinden otuz yıl geçmiş olması sebebiyle üye devletler, otuzuncu yıl için 25 Mart 1986 tarihinde ihtifaller düzenlediler. Basın ve yayın organları bu münasebetle "geçen otuz yıl içinde ortak pazarın neleri gerçekleştirdiği" konusunu gündeme getirdiler, röportajlar yaptılar. Bunlardan çıkan sonucu şöyle özetlemek mümkündür.
Bilindiği üzere üye devletler, 1985 yılında bir plân üzerinde anlaşmaya vardılar. Buna göre 1992 yılından itibaren Avrupa Topluluğu bir nevi federal devlet oluşturacak, bu da tam bir ekonomi ve nakit birliği kurmak suretiyle gerçekleştirilecektir. Topluluğun hedefi böylece dünyanın en büyük ekonomik gücünü teşkil ve temsil etmektir. İmdi bu hedef ne ölçüde gerçekleşmiştir? Ekonomi uzmanlarının değerlendirmelerine göre Ortak Pazar, ekonomi bakımından yalnızca bir başarılı gümrük birliği ve "ziraat, kömür ve çelik" konularındaki bir ortak pazardır. Bunlardan kömür ve çelik sahası çökmek üzeredir. Diğer sahalarda ise, menfâatleri çatışan on iki devletin ortak bir karar almaları güç olduğu için önemli darboğazlar vardır. Ancak üye devletler arasında gümrüğün kaldırılmış olması aralarındaki ticârî ilişkinin önemli ölçüde genişlemesini sağlamış, bu da hem ekonomik kalkınmayı kamçılamış, hem de üye devletlerin hayat seviyesini yükseltmiştir.
Avrupa para sistemine gelince, Avrupa Konseyi 13 Mart 1979 tarihinde işlemeye başlayan Avrupa para sistemi kuruluşu yoluyla üye devletler arasında daha sıkı ve güçlü bir para dayanışmasının zarûrî olduğu kararını almıştır. Bu kuruluşun hedefi, topluluk içinde mümkün olan en büyük ölçüde para istikrarının sağlanmasıdır. Aslında bu hedefe de, daha kapsamlı bir stratejinin parçası olarak bakmak gerekir. Bu stratejinin amacı istikrar içinde belli bir kalkınma hızının elde edilmesi, tam istihdamın sağlanması, topluluk içinde hayat seviyesinin birbirine yaklaştırılması ve bölgeler arası farkın azaltılmasıdır.
Dr. Horst Engerare et-Temvîl ve't-tenmiye dergisinin Ocak 1983 sayısında neşredilen bir makalesinde konu ile ilgili olarak şu açıklamayı getirmektedir: Bu sistemin esası sâbit, fakat değişmeyi kabul eden bir kur yapısına dayanmaktadır. Her paranın, Avrupa para birimine bağlı bir esas kuru (değiştirme değeri) vardır. Avrupa para birimi, Avrupa ekonomik topluluğunu teşkil eden devletlerin belli miktardaki paralarından oluşan bir pakete dayanmaktadır. Avrupa para birimi, Avrupa para sisteminde temel bir rol üslenmektedir; otomatik kur ayarında bu birim, bir hesap birimi olarak devrede bulunmaktadır. Dr. Engerare bu konuda geniş bilgiler verdikten sonra sözlerine şöyle devam etmektedir: "Avrupa para sistemi başından beri ortak merkez bankalarının yönetimine tâbî olmuş ve mâlî bakımdan elastikiyet göstermiştir."
Dr. A. Şahâte de es-Sıyâsetu'd-devliyye isimli derginin 84. sayısında çıkan bir yazısında şunları kaydetmektedir: Ortak Pazarı kuran Roma Anlaşması'nın üzerinden otuz yıla yakın bir zaman geçtikten sonra hâlâ üye devletlerin kendi aralarında siyasi ve ekonomik ünitelere ayrıldıkları görülmektedir; beklenen birleşme gerçekleşmemiştir. İhtilâf, gerçekleştirilmek istenen siyasî birliğin derecesi çevresinde söz konusudur. Üye devletlerden başta Fransa'nın bulunduğu bir grup Birleşik Avrupa Devleti'nin sür'atle geçekleştirilmesini isterken, Britanya ve Yunanistan'ın başını çektiği diğer grup önce sınırlı amaçları gerçekleştirmek üzere topluluğa bağlı organ ve kuruluşların faaliyetlerinin ele alınıp tadil edilmesini, ancak bu amaçlara ulaştıktan sonradır ki daha kapsamlı icrâata yönelinmesini istemektedirler."
Yukarıdaki açıklamalar da göstermektedir ki, kuruluşundan bu yana otuz yıl geçmiş bulunan Avrupa Ortak Pazarı, bütün çaba ve denemelerine rağmen üyeler arasındaki menfâat çatışması sebebiyle belirlediği hedeflere ulaşamamıştır. Bununla beraber mezkûr teşebbüs büyük çapta ticaret, taşıma ve işlem birliği sağlamış, bu da üye devletlere, iki büyük devlete muhtaç olmadan kendilerini koruma ve kalkınmakta olan ülkeler üzerinde farklı bir güç merkezi edinme imkânı sağlamıştır.
Bu arada Türkiye ve Fâs gibi bazı devletler de Avrupa Ortak Pazarı'na katılmak ve bunun sağladığı kazançtan istifade etmek üzere hareket geçmişler, yola koyulmuşlardır.

İslâm Ortak Pazarı
Kanâatime göre bir İslâm Ortak Pazarının kurulmasını gerektiren ve ümmeti buna çağıran temel yapılar, Avrupa Ortak Pazarı'nın temellerinden daha güçlüdür. Bu araştırmanın başında arzettiğimiz ve Avrupa Ortak Pazarı'nın sahip bulunduğundan daha çok, geniş ve güçlü olan iktisâdî, mâlî ve coğrafî unsur ve imkânlar bir tarafa, İslâm ümmetinin üyelerini birbirine bağlayan öylesine önemli farklı bir faktör vardır ki, bunu, menfâate dayalı bağları ne olursa olsun, başka bir pazar topluluğunda bulmak mümkün değildir. Gerek bu kuruluşun ve gerekse diğer İslâmî müesseselerin işte bu temel üzerine oturması ve bu bağ ile bağlanması gerekir. İşte bu bağ, bu temel İslâmdır; ümmeti bütünleştiren, bütün kopmaz bağlara ve ilişkilere kaynaklık eden İslâm bağlantısıdır. İslâm dünyasının üyelerini birbirine bağlayan, kenetleyen bu sağlam kök gözardı edilirse kurmaya çağırdığımız bütün yapılar yıkılır ve sarıldığımız bütün dallar kopar. Biz İslâm Ortak Pazarı ve üzerine oturacağı önce dinî, sonra maddî ve diğer unsurlara bu açıdan bakıyor ve şu âyetlere yeniden işaret ediyoruz:
"İşte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim; artık beni sayıp sakının."55
"İşte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim; artık bana kulluktan ayrılmayın."56
"Allah'a ve Resûlüne itaat edin, birbirinize düşmeyin ki, zayıflarsınız ve gücünüz gider; sabredin, şüphesiz Allah sabredenler ile beraberdir."*
"Sizden, hayra çağıran, iyiyi emreden ve kötüyü yasaklayan bir ümmet olsun, kurtuluşa erenler işte bunlardır. Kendilerine ilahî açıklamalar geldiği halde ayrılığa düşen, parçalanan topluluklar gibi olmayın; onlar için büyük azâb vardır."57
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirinin yakını ve koruyucularıdır; bunlar iyiyi emreder, kötüyü yasaklar, namazı kılar, zekâtı öder, Allah'a ve Resûlüne itâat ederler; Allah yakında işte onlara merhamet edecektir, Allah izzet ve hikmet sahibidir."58
"Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler yok mu, işte kâfirler onlardır."59
"Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler yok mu, işte zâlimer onlardır."60
"Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler yok mu, işte yoldan çıkmışlar onlardır."61
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa bilsin ki, ondan bu asla kabul edilmeyecektir ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır."62
Ayrıca Resûlullah'ın (sav) dilinden bize gelen bazı hadîslere de işaret etmek istiyorum:
Enes (ra) rivâyet ediyor: "İçinizden hiçbiri, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz."
İbn Ömer (ra) rivâyet ediyor: "Müslüman müslümanın kardeşidir, kardeşine ne zulmeder, ne de onu zulme teslim eder. Kim kardeşinin ihtiyacı peşinde koşarsa Allah da onun ihtiyaçlarını karşılar. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da onun, âhiret sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da âhiret gününde onun ayıbını örter."63
Ebû Hureyre (ra) rivâyet ediyor: "Müslüman, müslümanın kardeşidir, ona ne hıyanet eder, ne yalan söyler, ne de yüzüstü bırakır. Müslümanın bütünü -namusu, malı, kanı- müslümana haramdır. Takvâ şuradadır (kalbdedir). Bir kimsenin kardeşini küçük görmesi kötülük olarak ona yeter de artar."64
Nu'man b. Beşîr (ra) rivâyet ediyor: "Müminler birbirlerine karşı sevgi, merhamet ve şefkatleri bakımından bir vücut gibidir, vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateş çekerek ona katılır."65
Ebû Mûsâ (ra) rivâyet ediyor: "Peygamberimiz parmaklarını birbirine geçirerek şöyle buyurdu: Bir mümin diğeri için birbirini tutan, kenetleyen yapı taşları gibidir."66
İbn Mes'ûd (ra) rivâyet ediyor: İsrailoğullarına ilk kusur (eksiklik) şöyle girmiştir: Biri diğerine rastlar ve 'Be adam Allah'tan kork, şu yaptığını yapma çünkü bu sana helâl değildir' derdi. Sonra ertesi gün aynı adama, aynı hal ve davranış içinde iken yine rastlar, fakat bu durum onunla oturup kalkmasına, yiyip içmesine mâni olmazdı. Onlar bunu yapınca Allah da kalblerini birbirine kattı (hepsi aynı ahlâkı paylaşır oldular). "Peygamberimiz (sav) bu noktada şu âyeti okudu: "İsrailoğullarından kâfir olanlar Dâvûd ve Meryem oğlu İsâ diliyle lânetlendiler; çünkü onlar Allah'a başkaldırmış, sınırı aşmışlardı, işledikler kötülükleri önlemek için gayret etmiyorlardı; bu yaptıkları ne kadar da kötü idi; onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün, nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kötüdür: Durum şu ki, Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azâb içinde devamlı kalıcıdırlar..." Peygamberimiz (sav) devamlı şöyle buyurdular: "Asla -siz böyle olmayacaksınız- Allah'a yemin ederim ki, ya iyiyi emredecek, kötüyü engelleyecek, yola getireceksiniz, yahut da Allah gönüllerinizi birbirine katacak (hepiniz kötülerin ahlâkı ile ahlâklanacaksınız), sonra da onları lânetlediği gibi sizi de lânetleyecektir."67
Tekrar altını çizmek istiyorum: İslâm ülkelerinin ilişkileri bütün hal ve şekillerinde bu sağlam din temeli üzerine oturmalıdır. Bu temel onları, nerede olurlarsa olsunlar kopmaz bağlarla bağlamakta, bütünleştirmektedir. Herkes biliyor ki İslâm'ın ebedî mesajı yücelerden gelen mesajların sonuncusudur ve bu mesaj kıyamete kadar her zaman ve yerin şartlarına uygun bulunmaktadır, insanlığın muhtaç bulunduğu bütün çözümler onda, kıyamete kadar beşeriyetin maruz kalacağı, karşılaşacağı bütün soruların cevabı ondadır. Eğer bugün insanlığın muhtaç bulunduğu bu çözümlerin bilinip tanınmasında bir kusur varsa bu kusur, son asırlarda parçalanma ve gerileme sebepleri ile kuşatılmış bulunan müslümanlara aittir. Onlar hâlâ gaflet uykusuna dalmış, cehalet içinde kalmış, gerçeğin tâ kendisi olan Allah Kitâbından uzaklaşmış olma durumlarını muhâfaza etmektedirler.
Hangi seviyede ve sahada olursa olsun eğer müslümanlar ortak bir işe kalkışma ve İslâmi bir yakınlaşma ve yardımlaşma dâvasında samîmi iseler bunun kesin olarak sağlam bir temele oturması gerekir; bu temel ise İslâm dinidir. İşin hareket noktası, iticisi ve temeli İslâm dini olmadıkça ona "İslâmî, İslâm'a ait" demek caiz değildir. Çünkü bir işe ve teşebbüse bu büyük sıfatı yakıştırır, sonra da ona aykırı davranırsak Allah'ın kâfirlerden daha şiddetli bir şekilde tehdit ettiği münafıklar safına katılmış oluruz:
"Şüphesiz münafıklar, cehennemin en alt katındadırlar ve onlara asla yardımcı bulamazsın."68
İslâm Ortak Pazarı genel olarak iktîsâdî faaliyet zemini üzerinde ve zaman içinde oluşmaktadır. Bu zemin önemli ve hayatî bir zemindir. İslâm ekonomisi, diğer bütün ekonomik sistemlerden, şu vasıfları ile farklı bulunmaktadır: İslâm ekonomisi madde ile ruhu, yer ile göğü, Yaratıcı ve O'nun talimatı ile kulları ve bunların görevlerini birbirine bağlamakta, birlikte değerlenmektedir. İktîsâdî meseleler ile ilgili çözümlerini, teorilerini ve hükümlerini bu geniş bakış açısının ışığı altında geliştirip ortaya koymaktadır. Halbuki diğer ekonomik sistemler din, insan, ahlâk ve değerleri bir yana bırakmaktadır. Eğer bazı ahlâkî değerleri devreye koyarsa bu da onların din ve ahlâka dayalı olmalarından değil, toplumu yönlendiren kurallar olması bakımından iltifat görmektedir; işte İslâm ile diğer iktisadî doktrinler arasındaki bu temel fark aynı zamanda bu dinin ebedî ve evrensel olmasının sırrına da işaret etmektedir; çünkü İslâm meseleleri, bütün insanlığın ve kâinatın hayatına hâkim bulunan kaidelerin ışığı altında ele almaktadır.
Ülkeleri arasında ortak bir pazar kurmak istediğimiz İslâm dünyasına bir göz atarsak bunlardan çoğunun rejim olarak İslâm'ı uygulamadıklarını görürüz. Bunun da sebebi İslâm dünyasının uzun yıllar boyunduruğu altında inlediği sömürgeciliktir. Sömürgeciler bu yıllar içinde mezkûr devletlerin (müstemlekelerin) mükadderâtına hükmetmişler, kendi hüküm, kanun ve sistemlerini onlara dikte etmişlerdir. Bu devletlerin bazıları anayasalarında açıkça laik olduklarını belirtmektedirler; bunun mânâsı rejimin din ile bir bağlantısının bulunmadığıdır. Bu ülkeler bütün kanun ve sistemlerini, ister doğuya, ister batıya bağlı bulunsun din dışı sistemlerden almış bulunmaktadırlar.
Bundan daha da önemlisi bütün İslâm ülkelerinin karşı karşıya bulundukları kültür savaşıdır (veya kültür istilâsıdır). Bu savaş İslâmi öğretim, miras ve kültürün kökünü kazımış, dinin taleplerine ters düşen bütün boyutları ile eğitim ve öğretim programlarına hâkim olmuştur. Allah'ın korudukları müstesna bütün İslâm toplumları bugün okul ile cami, gök ile yer, toplum ile Allah'ın Kitab'ı arasında tam bir kopmanın ve ayrılmanın sıkıntısını yaşamaktadırlar.
Bütün bunlardan sonra şimdi kendi kendimize sormamız gerekiyor: Bu iki ters istikamet arasındaki boşluğu doldurmak nasıl ve ne zaman mümkün olacaktır? Yol ve yöntem olarak İslâm'ı benimsemeyen toplumlar arasında İslâmî müesseseler kurup işletmek mümkün müdür? Beşerî kanunlar ile İslâmî kaideler çatıştığı zaman birine veya diğerine öncelik vermek mümkün olacak mıdır?
Şu gerçeği de itiraf etmemiz gerekir ki, ülkelerimizde -iktisat ilminin de bir parçasını teşkil ettiği- sosyal ilimler konusunda yapılan ilmî çalışmalar ve uygulamalar ideal İslâm örneğini ortaya koyma noktasına gelememiştir; çünkü İslâm ümmetinin her sahada geri kalmasının bir sonucu olarak ictihad hareketi de asırlardan beri durmuştur. Bu sebepledir ki, sözü geçen problemleri ele almak, teoriler oluşturarak, bunları uygulamak ve geliştirmek üzere yeterli fırsatın verilmesine, İslâmi çözüm bekleyen günün meselelerini çerçevesi içine alacak olan ictihad faaliyetine imkân tanınmasına şiddetle ihtiyaç vardır.
İşte bu sebeplerden ötürü herhangi bir ortak İslâmî hareketi plânlarken, buna teşebbüs ederken dikkatli ve ihtiyatlı davranmamız, sabırlı ve tedbirli olmamız, çabuk sonuç beklemememiz, ümmeti içine düştüğü bulaşma ve parçalanmadan kurtarmanın kolay bir şey olmadığını gözden uzak tutmamamız gerekmektedir. Yapılan plân bütün bu faktörleri bir arada göz önünde bulundurmak, bunun yanında küfrün, İslâm'a ve müslümanlara karşı bir tek millet oluşturduklarını dikkate almak durumundadır. Şunun altını bir daha çizelim ki, İslâm ümmetinin asıl problemi, diğer faktörlerden çok Allah'ın Kitabından ve Resûlü'nün (sav) yolundan uzaklaşmalarında gizlidir. Ve müslümanların, her şeyi kuşatan ilâhi rahmetten ümit kesmemeleri, dinine yardım edenlere Allah'ın da yardım edeceğini bilmeleri gerekir.
Bir İslâm Ortak Pazarı'nın kurulması işinin gerçekleşmesi -Allah'ın izni ile- mümkündür. Son çeyrek asır içinde yayılarak gelişen İslâmî uyanış bu imkânın da işaretlerini vermektedir. Fakat çeşitli engellerle dolu bulunan yol ve seyir daima her şeyi yeni baştan gözden geçirmeyi, gerekli düzeltmeleri yapmayı kaçınılmaz kılmaktadır; tâ ki gayretler boşa gitmesin, güç ve imkânlar dağılmasın!
1381/1961 yılında Dünya İslâm Birliği'nin, 1391/1971 yılında İslâm Konferansı Teşkilâtı'nın kurulması kanâatime göre İslâm ümmetinin parçalarını bir araya getirmek, aralarındaki bağı güçlendirmek, farklı ve birbirinden uzak bakış açılarını birbirine yaklaştırmak için gerekli olan İslâmî uyanışın müjdesi ve başlangıcı mahiyetindedir. Yine kanâatime göre bu kuruluşlardan önce veya sonra gerçekleştirilen çeşitli mahallî kuruluşlar -ki Arap Birliği ve buna bağlı Arap Ortak Pazarı, Ortak Arap İktisâdî Birlik Konseyi, Arap Kalkınma Fonu, Arap Para Fonu gibi kuruluşlar, Körfez Ülkeleri Yardımlaşma Konseyi, İslâm Kalkınma Bankası bunlara dahildir- iktisâdî, siyâsî, askerî, kültürel, sosyal sahalardan hangisinde olursa olsun yapılacak ortak İslâmî bir yardımlaşmanın esaslarını ve dayanaklarını hazırlayan faaliyetler cümlesindendir. Bütün çeşitli sûret ve şekilleri ile bu faaliyetler, daha geniş bir İslâmî ortak faaliyetin müjdesini vermektedir.
Dr. M. Muhammed Bâbelellî bir İslâm Ortak Pazarı kuruluşunun çeşitli aşamalarda gerçekleşmesi gerektiği, bunun da İslâm ülkeleri arasındaki ticaret hacminin büyümesi ile başlayacağı, bu maksatla İslâm Konferansı Teşkilâtı Sekreterliği'ne bağlı ve İslâm ülkelerine ait bir yüksek iktisat konseyinin kurulması gerektiği kanâtini taşımaktadır. (İslâm Ortak Pazarı isimli kitabının üçüncü bölümü).
Biz de Dr. Bâbelellî'nin bu kanâatini paylaşıyoruz. Çünkü İslâm Ortak Pazarı kuruluşu için faaliyet gösterecek olan "kurucu organ"ın kırk beş İslâm ülkesini içine alan bir İslâm dünyası teşkilâtından çıkacak siyâsî karara dayanması ve diğer İslâmî kuruluşlarca da desteklenmesi kaçınılmazdır. Bu hareketi yönetip yönlendirecek yüksek bir iktisat konseyine ihtiyaç vardır. Bu konsey şu faaliyetleri yürütmelidir: a) Üye devletler arasındaki ekonomik ilişkileri güçlendirmeye çalışmak. b) Ticârî ve sınâî değişim imkânlarının geniş bir etüdünü yapmak. c) Ayrıca şu sonuçları gerçekleştirecek imkânları araştırmak: Sermaye, emek, teknik ve teknoloji akışının kolaylaştırılması, İslâm pazarı içinde üretilen malların korunması, sınâileşmiş ülkelere satılan ham madde fiyatlarını iyileştirmek için uygun ortam ve şartların bulunması.

Hazırlayıcı Faaliyetler:
Bir İslâm Ortak Pazarı kurulabilmesi için izlenmesi gereken temel faaliyetleri şöylece sıralamak mümkündür:

1. Siyâsî karar:
İslâm dünyası teşkilâtının, İslâm ülkeleri arasında bir ortak pazar kurulması doğrultusunda siyasî bir karar almalarında zarûret vardır. Bu karar aynı zamanda, bu büyük işi yürütecek yüksek bir iktisat konseyinin kurulmasını da içine alacak ve bu konseyden "uzun vâdeli, aşamalı, her bir aşaması diğerine götüren, zaman içinde gerçekleşen, tutarlı, uygulanabilir ve tam bir plân" hazırlaması istenecektir. Benim düşünceme göre bu plân en az yirmibeş yıllık bir süre içinde gerçekleşebilecektir, azamî süre ise otuz yıldır. Mezkûr plânın bir araştırma dönemi olacak ve bu araştırma şu sahaları tam olarak içine alacaktır: İslâm ülkelerinin ekonomik imkânları, ülkeler arasındaki ticârî alış-veriş hacmi, sınâîleşme hareketi, üretilen mallar, bütün çeşit ve şekilleriyle hizmet ve emek potansiyeli, ülkelerin ithâlat ve ihrâcatları, bu sahalarda iş gören kuruluşları, aralarında işbirliği ve yardımlaşma imkânları, İslâm dünyası içinde ve dışındaki yatırımları, aralarında yardımlaşma olabilecek İslâm bankaları kurma imkânı, nakit para birliğini gerçekleştirme imkânı, İslâm Para Fonu kurmak, yahut İslâm Kalkınma Bankasının bu fonksiyonu yerine getirmesi imkânı...
Bütün bu araştırmaları yapmak ve bu arada mümkün olan her sahada iktisâdî bağlar meydana getirmeye çalışmak için, kanâatime göre, üç yıllık bir süre yetecektir. Bu müddet içinde yapılacak araştırmalar imkânları toplu olarak ortaya koyacak ve sonra bunlar rakamlara, istatistiklere ve gerçeklere dökülebilecektir.

2. Bilgi edinme imkânının sağlanması:
Yüksek iktisat konseyine, işini yürütebilmesi için elde etmesi gereken bilgileri elde etmek üzere üye devletlerin ilgili kuruluşları ile direkt temasa geçmeleri konusunda geniş selâhiyet verilmelidir. Bu bilgiler halen sağlıklı olarak mevcut bulunmadığından konsey bunları elde etmede büyük güçlüklerle karşılaşacaktır. Bu da üye devletlere, gerekli organ ve kuruluşların meydana getirilmesi, bunlara mahsus çalışma usûl ve metodları arasında birlik sağlanması konusunda konsey ile yardımlaşma görevini getirmektedir. Böyle bir yardımlaşmanın gerçekleşebilmesi için her devletin, mezkûr konsey ile yardımlaşma ve onun isteklerini yerine getirme konusunda açık ve sınırları belli talimat ortaya koymaları şarttır.

3. Durum değerlendirmesi:
Yüksek iktisat konseyinin aşağıdaki gerçekleri göz önüne alması gerekmektedir:
a) İslâm ülkelerinin tamamı kalkınmakta olan ülkeler çerçevesine dahildir, bu ülkelerin, ham maddelerini en ucuz fiyatla alıp işlendikten sonra en yüksek fiyatla tekrar kendilerine satan kalkınmış, sınâileşmiş büyük devletlerin çirkin sömürüsüne tâbî bulunmaktadır. Bu sömürüden kurtulmanın çaresi mezkûr ham-maddeleri İslâm ülkeleri içinde mamûl hale getirmek, aradaki farkın İslâm pazarı dışına gitmesini önlemek ve bunu ortak menfâat ve ihtiyaçlara sarfetmeye çalışmaktır.
b) İslâm ülkeleri geri kalmışlıktan kurtulamadıkları için, büyük emek gücüne sahip bulunmalarına rağmen bu emek, yüksek üretim sağlayacak eğitim ve beceriden mahrum, düşük kaliteli bir emek olarak kendini göstermektedir. Bu sebeple mezkûr emek gücünün seviye ve kalitesini yükseltmek için meslekî ve teknik eğitim yoluyla ciddî gayret sarfetmeye ihtiyaç vardır. Bunu gerçekleştirebilmek için de bu sahalarda ileri gitmiş bazı İslâm ülkelerinden faydalanmak ve bunlar sayesinde emeğin verim ve kalitesini sür'atli bir şekilde yükseltmek mümkün gözükmektedir.
c) İslâm ülkelerini iki temel gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan birinci grup ülkelerde bol miktarda mâden ve petrol, ihtiyacından fazla mal ve servet vardır, bu ülkeler mezkûr fazla malvarlığını, bazı Batı ülkelerinde önemsiz faiz geliri ile arttırma yolunu tutmuşlardır, halbuki çeşitli paralar büyük ölçüde değer kaybına uğradığı için mezkûr servet, alınan faizin karşılayamayacağı miktarda erimek ve azalmak tehlikesine maruz bulunmaktadır. Buna karşılık İslâm dünyasına dahil büyük sayıda ülke ziraat, madencilk, balıkçılık vb. imkânları ile üretim yaparak değerlendirmek için o servete muhtaç bulunmaktadır. Bunun ise çeşitli engelleri vardır: 1) Bu ülkelerin hükûmetlerine karşı güvensizlik vardır; çünkü sık sık askerî darbelere ve sosyal değişmelere maruz bulunmaktadırlar, bu da oralara yapılacak yatırımların geri dönmesi konusunda önemli rizikolar oluşturmaktadır. 2) Diğer taraftan mezkûr ülkelerde ekonomik projelerin verimliliğini açık seçik ortaya koyan, makul bir gelir karşılığında sermayeyi yatırıma çekecek tatminkâr araştırma ve incelemeler yoktur. Bu sebeple sermaye-yatırım ilişkisini düzenleyecek İslâm bankalarına, verimliliği etüd eden danışma şirketlerine, her hak sahibinin alacağını garanti eden milletlerarası düzenlemelere ihtiyaç vardır.
d) İslâm ülkeleri arasında, ilişkilere sevgi, anlayış ve yardımlaşma ruhunun hâkim olabilmesi için karşılıklı güven ortamının yaratılmasına büyük ihtiyaç vardır; böylece Resûlullah'ın (sav) "Birbirlerine karşı sevgi, merhamet ve şefkat bakımından müminler bir vücut gibidir; vücudun bir organı hasta olunca diğer organlar da uykusuzluk ve ateş ile ona katılırlar" buyruğu uygulanmış olacaktır.
Konsey böyle bir şuuru gerçekleştirmek ve müslümanların rûhuna yerleştirmek için Dünya İslâm Birliği'nde bulunan dînî heyetlerden faydalanmalıdır. Bu heyetler, müslümanları birbirine bağlayan hacc, iki büyük bayram vb. toplantılardan da faydalanarak bu şuuru zihinlere yereştirip yayabilirler. Böylece hem resmî, hem de millî seviyelerde İslâm kardeşliği duygusu yerleşecek, bütün İslâm dünyasında müslümanlar bu duygu içinde ilişki kuracaklar, hem ferdî hem de içtimâi düzeyde yardımlaşma gerçekleşecektir.

4. Ön kuruluşlar:
İslâm Ortak Pazarı'nın gerçekleşebilmesi için atılması gereken önemli adımlara kısaca temas etmiştik. Yüksek Konseyin zaman içinde hedefe ulaşabilmesi için aşağıdaki tedbirleri de alması gerekmektedir:
Düzenlemeleri yapmaları, gerekli kanunları ve yönetmelikleri hazırlamaları, teknik ve ilmî araştırmaları yapabilmeleri için gereken ilmî, teknik ve idârî organların kurulması. Düşünceme göre bu organlar da şunlar olabilir:
a) İslâm Ortak Pazarı danışma meclisi. Bu meclis, bütün üye İslâm ülkelerinden, dindarlık, ahlâk, geniş bilgi ve tecrübe ölçülerine göre seçilmiş temsilcilerden oluşmalıdır. Her ülkeyi üç, yahut beş kişinin temsil etmesi yeterlidir. Ortak Pazar'ın en yüksek otorisitesini teşkil eden meclis şu görevleri üstlenmelidir: Kanun, tasarı ve yönetmelikleri hazırlayıp çıkarmak, çeşitli icrâ kurullarını denetlemek, hesap sormak, yönlendirmek, programı takip etmek, alınan kararlara göre yürümesini sağlamak, programın yürümesini önleyecek engelleri ortadan kaldırmak, pazarın hedeflerini gerçekleştirebilmesi için ortak ülkelerin sorumluluklarını yüklenmeleri ve yardımlaşmaları işini düzenlemek.
b) İcrâ konseyi: Bu, pazarın birinci derecede icrâ organıdır. Kendilerinde idarî tecrübe ve ekonomi bilgisi yanında temel İslâmî vasıflar olan dindarlık, iyi ahlâk ve doğruluk bulunmak şartıyla üye ülkelerden seçilmiş kişilerden oluşur. Bunların sayısının onbiri geçmemesi uygun olur.
c) Adâlet divanı: Bu mahkemenin görevi anlaşmalarla ilgili hüküm ve kaidelerin tefsiri, pazara ait çeşitli heyetlerin aldıkları kararların sıhhati ve pazarın yüksek hedeflerine uygunluğunun temini. Bu mahkemenin üyeleri Fıkıh Akademisi'nden ve iktisat, banka ve ticaret konularına eğilmiş büyük hukuk adamaları arasından seçilebilir. Böylece halihazırda mevcut çeşitli İslâmî kuruluşlardan faydalanılmış olacaktır.
d) Pazar için İslâm bankası: Kanâatime göre İslâm kalkınma bankası, gerekli tedîlât yapıldıktan sonra bu işi en iyi bir şekilde başaracak kuruluştur. Gerekli tadîlatın hedefi bankanın, pazarın hedeflerine uygun hale getirilmesi, İslâm ülkelerinde yeni İslâm bankaları kurup aralarında bağlantı sağlaması, bunları desteklemesi, bunlar sayesinde İslâm bankacılık prensiplerine göre yatırım imkânlarının kullanılmasıdır. Banka, yukarıdaki fonksiyonlarına ek olarak İslâm ülkeleri arasında para birliğini kurmalı, diğer devletler ile de bütünleştikten sonra gerek İslâm ülkeleri içinde ve gerekse bunların dışında mezkûr parayı ödeme ve değişim vasıtası haline getirmelidir. Bilindiği üzere İslâm Kalkınma Bankası, milletlerarası para fonuna ait çekme hakkı birimlerinden birini karşılamak üzere kendi parası "İslâm dinarı"nı icat etmiştir; ancak bu dinar, Avrupa para birimi gibi bir tedavül konusu değildir.
e) Özel Komisyon ve heyetler: Bunlar da ticârî işler komisyonu, sanâyi komisyonu, zirâat komisyonu, hizmetler komisyonu, taşıma komisyonu, insan unsuru komisyonudur. İlmî ve teknik eğitim, öğretim ve görevlendirme işleri de bu çerçeve içine girmektedir.
f) Şuurlandırma ve yol gösterme heyeti: Kanâatime göre en fazla önem verilmesi ve üyelerinin seçiminde titizlik gösterilmesi gereken heyet budur. Bu heyetin eğitim ve irşatları sayesinde müslümanlar şu konulardaki görev ve sorumluluklarının şuuruna varmalıdırlar:
Yardımlaşma, kardeşlik, karşılıklı bağlılık, ortak faaliyetin değerini bilmek, ümmet içinde İslâm bayrağını dalgalandırmak, müslümanın dinine, vatanına ve diğer müslümanlara karşı sorumluluğu, müslümanların, yoldan çıkmış diğer miletlere doğru yolu gösterme ve onları buna yönlendirme sorumlulukları... Allah bu eğitim ve şuurlandırmayı şu vasıtalarla kolaylaştırmıştır:
Müslümanların günde beş defa içinde toplandıkları camiler, her cuma günü daha geniş bir şekilde, her iki bayramda daha büyük ve yaygın bir ölçüde, her hacc mevsiminde ise İslâm milletleri ölçüsünde toplanmaya vesile olan ibadetler ve camiler. Dünya İslâm Birliği bu şuurlandırma ve irşad işini, dikkat ve titizlikle yapılmış araştırmalara dayalı plân ve programlar içinde ele almalı ve dünyanın her tarafına yaygın kuruluş ve organları ile yürütmelidir.
İslâm ümmetine dahil toplulukları şuurlandırmak, İslâm milletlerini kalkındırmanın temelini teşkil eder; İslâm ümmetinin bütün fertleri doğrudan ve şuurlu olarak katılmadıkça herhangi bir ilerleme, gelişme ve kalkınmayı gerçekleştirmek mümkün değildir. Bugün İslâm dünyasında hüküm süren bölünme, parçalanma ve geri kalmanın doğrudan sebebi, yönetenler ile yönetilenler arasındaki bağın kopmuş olması, herbirinin kendisine mahsus ve farklı yönde ilerlemesidir. Yönetici, yönettiklerinin bilgi ve tecrübelerinden faydalanmıyor, onları idare ve yönetimin sorumluluğuna ortak etmiyor; hatta bazen onlardan kötülük, entrika ve huzursuzluk gelebileceğinden korkuyor. Yönetilenlere göre yönetici despot, zorba ve huzursuzluk sebebi, yöneticiye göre de yönetilenler zora boyun eğmiş zavallılar, onun ne niyetinin, ne de yaptıklarının iyiliğine inanıyorlar. Bu ülkelerde uzun yıllar hüküm süren sömürgecilik, yönetici ile yönetilenler arasındaki bu ikilik ve ayrılık tohumlarını ekmiş, bunun sonucu olarak mezkûr şuur yerleşmiş, geri kalmış ülkelerin bir sembolü haline gelmiştir. Bu ayrılık ve güvensizlik taraflarda, her birinin menfâatinin diğerininki ile çatıştığı ve onunkinin zıddı olduğu yanlış kanâatini yaymıştır; sonuç İslâmî hareketin ancak İslâm ülkelerinde etkili olan bütün faaliyet ve kuruluşları içine almasının gerekliliğidir.
Bu tehlikeli vâk'a ve durum sebebiyle ciddî ve devamlı bir faaliyet göstererek sözü geçen ve ümmeti parçalayan yanlış anlayışları, olumsuz yapılaşmaları ortadan kaldırmak, güven, sevgi, yardımlaşma dini olan İslâm temeli üzerine kurulu sağlam ve güvenilir bağlarla ümmet fertlerini birbirine bağlamak, Allah'ın Kitâbı ve Resûlü'nün (sav) Sünnet'i uyarınca yeryüzünü imâr etmek ve iyiliği yaymak için ciddî ve devamlı bir faaliyete ihtiyaç vardır; böylece Allah Teâlâ'nın kâinatı yaratmasına sebep olan ve şu âyette gösterilmiş bulunan hedef de gerçekleşmiş olacaktır: "Cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım"69 Geniş mânâsıyla ibâdet, dinin sembolü olan ibâdetler yanında Allah'ın kanunu ve Resûlü'nün (sav) Sünnetine göre yeryüzünü imar etmeyi de içine almaktadır.

Öncelikle yapılması gereken hususlar:
İncelemenin bundan sonraki kısmında, bazı küçük değişiklikler ve ilâveler ile Dr. Bâbelelli'nin "İslâm Ortak Pazarı" isimli kitabının öncelikli ve önemli noktalarını aktarmak istiyorum. Bir İslâm Ortak Pazarı'nın kurulabilmesi için, yüksek iktisat konseyinin, yukarıda zikredilen organları ile bu maddeleri, belli bir dönem içinde basamaklar halinde gerçekleştirmesi gerekmektedir.
1. İslâm ülkeleri arasındaki ticârî değişimin hacmini arttırmak: Bu da ticaret ve sanayi odaları, İslâm ülkelerinin gerçekleştirdiği üretimleri tanımak için yapılacak fuarlar, teminat kolaylıkları, ülkeleri birbirine yaklaştıracak, birbirini daha iyi tanımalarını sağlayacak olan karşılıklı ziyaretler yoluyla elde edilecektir.
2. Ekonomi politikalarını birleştirmek: Bunun yolu, İslâm ülkeleri arasında ekonomik düzenlemeler birliğinin sağlanmasıdır. Böylece karşılıklı ilişkilerde önceden bilinen ve kabul edilmiş bulunan kanun, yönetmelik ve teâmüllere başvurma kolaylığı elde edilmiş, buna ek olarak tek düzene bağlı, birleştirilmiş bir ekonomik bloklaşmaya doğru adımlar atılmış olacaktır.
Ekonomi politikasını birleştirmenin en önemli sonuçlarından biri de üretimde ihtisaslaşma prensibine ulaşmaktır. Meselâ İslâm ülkelerinden ziraat ülkeleri zirâî üretim imkânlarını geliştirmeye, kezâ Allah'ın sınâi üretim imkânları bahşettiği bütün ülkeler de her bölgede sınâî üretimi desteklemeye yönelirler; böylece petrol bulunan ülkelerde petrol üretimi, mâden bulunan ülkelerde mâden üretimi, kauçuk, süt, mensucat, hayvan, deniz ürünleri... bulunan ülkelerde de bunlar bütün imkânlarla desteklenecek ve üretimde ihtisaslaşmaya gidilecektir. Bilindiği üzere üretimde ihtisaslaşma az gider ile çok üretim yapılmasını sağlamaktadır; bundan bütün İslâm ülkeleri istifade edecek, ihtiyaçtan fazla üretim, dünya piyasalarında geçerli olan fiyatlarla dış dünyaya ihraç edilebilecektir.
3. İslâm ülkeleri arasında ekonomik faaliyetin geliştirilmesi: Bu, ekonomi politikalarını birleştirmenin ardından gelecek olan tabiî adımdır; çünkü ihtisaslaşma prensibi otomatik olarak her bir ülkeyi, daha az gider ile yapabileceği üretime itecek, başka ülkelere bıraktığı -kendisinde daha pahalıya mâlolacak- üretimden alıkoyacaktır.
4. İslâm ülkeleri arasında gümrük tarifelerinin birleştirilmesi: İslâm ülkeleri arasında ticârî değişimin teşvik edilebilmesi için bu adımın erkence atılması gerekir; zaten bu karar Arap ülkeleri ile körfez ülkeleri arasında alınmıştır ve uygulanmaktadır. İslâm ülkeleri arasında bir ortak pazar kurulması kararlaştırılırsa bu adım onun da önemli adımlarından birini teşkil etmektedir, İslâm ülkelerinin üretimlerine İslâm pazarlarını açmak üzere bu kararı daha başlangıçta alıp uygulamak mümkündür.
5. Ölçülü ve dengeli bir dış ticaret politikası gütmek: Bununla ulaşılmak istenen hedef, bazen millî sınâîleşmeyi çökertmeye kadar varan dış rakabete karşı iç üretimi himaye etmektedir. Sınâileşmenin başlangıcında gümrük himayesi yoluyla içeride üretilen malların korunması ve böylece dış rakabetin sınâileşmeyi durdurmasının önlenmesi kaçınılmazdır. Ancak bu koruma politikası güdülürken iki noktaya dikkat etmek gerekir: a) Zayıf, uygunsuz ve bu sebeplerle başarısız sanâyi kollarının korunamaması. b) Dünya ticaretinin ortak pazarı, diğer toplulukların hedefi haline getireceği, her haksız ve ölçüsüz tasarrufun misilleme yoluyla karşılanacağı gerçeğinin unutulmaması. Bu sebeple bir yandan iç üretim korunup geliştirilirken, diğer yandan geniş ilişki zinciri kopmasın diye dış ilişkiler korunacaktır.
6. İslâm ülkeleri arasında sermaye akışının kolaylaştırılması: Daha önce de işaret edildiği üzere İslâm ülkeleri arasında zenginlik bakımından önemli farklar vardır. Bu yüzden olmalıdır ki İslâm Kalkınma Bankası bu ülkelerden bir kısmına "kalkınmakta olan ülke" bir kısmına ise "az kalkınmış ülke" demektedir; Banka'nın bu terimlerden de maksadı "geri kalmış ülke" ve "daha çok geri kalmış ülke"dir. İktisaden kalkınmakta olan ülkelerde ödemeler dengesi fazla vermeye meylederken -bu bakımdan- geri kalmış ülkelerde açık vermekte, bu sebeple mezkûr ülkeler ya borçlanma, yahut da yardım isteme yoluna gitmektedirler.
Kanâatime göre geniş çerçeveli bir iktisâdî faaliyeti oturtacak sağlam bir temel ancak iki yoldan elde edilebilir: a) İyi bir ekonomik gelir vâdeden ve sermayeleri mâkul bir gelir ile yatırıma çeken projeleri bilmek (bilinen böyle projelerin bulunması). b) İslâm ülkeleri içinde meydana gelecek olan siyasî çalkantıların etkilemediği, karşılıklı "sermaye-kâr" akışını sağlayacak, İslâm ülkeleri arası teminatların kurulması. Biri siyâsî, diğeri ekonomik olan bu iki temel kurulmadıkça İslâm ülkeleri arasında sermayenin kolayca yer değiştirmesi mümkün değildir. Ekonomik çevrelerde "Sermaye korkaktır, güvende olduğunu kesin olarak bilmedikçe yerinden kımıldamaz" şeklinde ifade edilegelen gerçek konumuza da uygun düşmektedir.
7. İslâm ülkeleri arasında serbest işçi dolaşımının kolaylaştırılması: İşçilerin serbest dolaşımı idarî düzenlemeleri zarûrî kılar. Çünkü teşvik edilen üretim gücüne ihtiyaç vardır, kalifiye, üretici işçi, yüksek üretim ehliyeti olmayan işçiye nisbetle daha çok aranan işçidir, daha çok bu iş gücüne ihtiyaç vardır. Bu durum, elinde çok miktarda iş gücü bulanan İslâm ülkeleri için, bunları eğitip yetiştirmek üzere meslek okulları açmayı zarûret haline getirmektedir; bu devletler ancak bu şekilde elindeki fazla iş gücünü, ona ihtiyacı olan ülkelere ihraç etme imkânına kavuşacaklardır. Durum böyle olunca müslüman işçiyi başkasına tercih ettirecek bir politikanın benimsenip uygulanması kaçınılmaz hale gelmektedir.
8. İslâm dünyası dışına göç etmiş bulunan beyinlerin geri getirilmesi: Bunun yolu, mezkûr beyinleri vatanlarına dönmeye teşvik edecek ortamın bulunmasıdır; ister maddî mükâfatlandırma yoluyla olsun, ister bu beyinlerin gelişip serpilmesini, serbest işlemesini sağlayacak vasatın temini yoluyla olsun, ister göçtükleri ülkelerdekine denk hayat standartının sağlanması yoluyla olsun bu ortamın temini için elden gelen yapılmalıdır.
9. Avrupa Ortak Pazarı'nın yaptığı gibi istikrarlı, faydalı ve aşamalı yoldan İslâm ülkeleri arasında para birliği sağlamak: Bilindiği ve daha önce de işaret edildiği üzere İslâm Kalkınma Bankası İslâm dinarını çıkarmıştır; fakat anlaşıldığına göre bu -kaydî para gibi- özel bir paradır; ne İslâm ülkeleri arasında, ne de diğer pazarlarla karşılıklı işlemlerde ve mübâdelede kulanılmak üzere çıkarılmıştır.
Kanâatime göre bankanın bu parayı tedâvüle sokmadan önce geniş ve ileri adımlar atması gerekecektir. Bu adımlardan sonra mezkûr para tedâvüle konup petrol, çeşitli madenler, pamuk, kauçuk gibi önemli malların ihrâcı da buna bağlanınca tutulmaya ve yaygınlaşmaya başlayacaktır. Şöyle ki İslâm dünyasının ihrac ettiği malların değeri İslâm dinarı ile belirlenip ihracâtçılar ödemenin bu para ile yapılmasını şart koşunca -İslâm dinarı- milletlerarası bir değer kazanacaktır.
Bugün biz dünyanın, milletlerarası değeri olan paraların değişmesi, değerlerinin inip çıkması sebebiyle çeşitli krizler yaşadığını görüyoruz. Değer ölçüsü olan paralar bugün değerlerini belirlemek için başka ölçülere muhtaç hale gelmiştir. Bu paraların değerleri istikrarsız hale geldiği için değerler de altüst olmuştur. İnancıma göre eğer İslâm ekonomik topluluğu (bloku) teşekkül ederse, bu dünyada para sistemi için de bir istikrar unsuru olacaktır.
10. İslâm devletleri arasında -çok uluslu- şirketlerin kurulmasına çalışılması: Bu şirketlere, İslâm dünyası içindeki bütün projeleri gerçekleştirmek üzere bütün İslâm ülkeleri ortak olacaktır. Mezkûr projeler zirâat, araştırma, petrol, mâdenler, sanâyi, enerji, taşıma, turizm , hizmetler vb. bütün ekonomik faaliyet kollarını içine alacak, böylece İslâm ülkeleri içinde çeşitli özel imtiyazlar ile faaliyetler gösteren yabancı şirketlere ihtiyaç kalmayacaktır. Bu iş de geniş tecrübe, çeşitli uzmanlık kollarında derin bilgi ve anlayışı gerekli kılmaktadır.
11. Kara, deniz, hava gibi bütün şekil ve çeşitleri ile ve geniş ölçüde faaliyet gösterecek taşıma şirketlerinin kurulması: Çünkü taşıma sektörü, sınâî değişimi kolaylaştıran âmillerin başında gelmektedir.
Zannederim buraya kadar sıralanan maddeler, bir İslâm ortak pazarı kurulabilmesi için gerekli olan hususları temsil eden kalın çizgilerdir. İslâm dünyasını teşkil eden devletler siyâsî kararlarını aldıktan sonra uzmanların raporları, çeşitli komisyonların çalışmaları, etraflı etüdler ile bunlar ciltlere konu olacak kadar detaylanıp genişleyebilecektir.
Sözlerimin sonunda bize müslüman olmayı, "Lâilahe illallah Muhammedun Resûlullah" kelime-i tevhidine sarılmayı lûtfeden Yüce Kudret Sahibine yöneliyor ve O'ndan müslümanların söz ve gönüllerini birleştirmesini, onları Kitâbına ve Resûlü'nün (sav) Sünnet'ine döndürmesini, güçlerini arttırmasını, onlardan gaflet ve gevşekliği kaldırmasını ve kendilerine, sonuç aldıracak ölçüde yardım etmesini diliyorum. Onların nihâî emelleri âlemlerin Rabbine hamdetmekten ibârettir.

Buraya kadar tercüme ederek sunduğumuz değerli raporu ana çizgileri ve Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girme teşebbüsü bakımından özetleyip değerlendirmek istersek şu maddeleri kaydedebiliriz:
1. İslâm dünyasının coğrafî, stratejik, ekonomik, kültürel ve sosyal yapısı bir "İslâm Ortak Pazarı"nın kurulmasına ve diğer topluluklardan daha müsait bulunmaktadır.
2. İslâm dünyasının gerçek mânâda kalkınması ve sömürülmekten kurtulması böyle bir pazarın kurulmasına ve genel mânâda bütünleşmeye, dayanışmaya bağlıdır.
3. İslâm dünyası görünüşte büyük batılı devletlerin sömürgesi olmaktan kurtulmuş bulunmakla beraber siyasî, ekonomik, askerî vb. bağlarla yine onlara bağlı bulunmakta ve yine onlar tarafından sömürülmektedir.
4. Bir İslâm ortak pazarını gerçekleştirmenin önünde önemli engeller, aşılması gereken güçlükler vardır. Bunların aşılması halinde de gerçekleşme ancak otuz yıllık bir süre içinde olabilecektir. Güçlüklerin başında müslümanların, eğitim yoluyla şuurlandırılmaları gelmektedir.
5. Türkiye Arap ve İslâm ülkeleri ile çeşitli seviyelerde ekonomik işbirliğine girmiş, bir İslâm ortak pazarına giden yolda onların yanında yer almıştır. Bu tutumunu devam ettirmesinde sayısız faydalar, hatta zarûret vardır.
6. Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girmesi ancak şu şartların gerçekleşmesi halinde millî menfâate uygun olabilecektir:
a) Topluluğa girmenin, ileride kurulacak olan (kurulması temenni edilen) İslâm ortak pazarına girmeyi engellememesi.
b) Topluluğa girmekte Türkiye bakımından önemli menfâatlerin bulunması ve bu menfâatlerin başka yoldan elde edilemez olması.
c) Bu menfâatler ne olursa olsun topluluğa girmeninin, millî ve mânevî değerler bakımından bir sakıncasının bulunmadığının ciddî, gerçekçi ve insaflı inceleme ve araştırmalar ile tesbit edilmiş olması.
d) Avrupa'ya gönderdiğimiz işçi kardeşlerimizin dramını Ortak Pazar'da yeniden yaşamamak için önceden gerekli tedbirlerin alınması. Bu tedbirlerin başında gerçek mânâsıyle ve adına yaraşır bir millî eğitim politikası gelmektedir. Bu politika sayesinde kendini bulan, değerlerinin farkına varan ve bunlara sahip çıkan bir millet her topluluğa kendi kimliği ile girecek ve müslümanların ezelî dâvası olan "fetih"i barış yoluyla gerçekleştirme imkânını elde edecektir.



49. Enbiyâ: 21/92.
50. Mü'minûn: 23/52.
51. Bakara: 2/143.
52. Haşr: 59/19.
53. Zuhruf: 43/32.
54. Yazar'ın bahsettiği kitap Prof. Dr. Mahmûd Muhammed Bâbelellî'ye ait olup es-Sûku'l-İslâmiyyetu'l-muşterake adını taşımaktadır ve 1975 yılında Beyrut'ta basılmıştır.
55. Muminûn: 23/52.
56. Âli İmrân: 3/103.
* Enfâl: 8/46.
57. Âli İmran: 3/104-105.
58. Tevbe: 9/71.
59. Mâide: 5/44.
60. Mâide: 45.
61. Mâide: 46.
62. Âli İmrân: 3/85.
63. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
64. Tirmîzî rivâyet etmiştir.
65. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
66. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
67. Ebû Dâvûd ve Tirmîzî rivâyet etmiştir.
68. Nisâ: 4/145.
69. Zâriyât: 51/56.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler