www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İctihadın İslâm Düşüncesine Katkısı
Giriş:
İctihad kelimesi terim mânâsında, Hz.Peygamber (sav) zamanından itibaren kullanılmış olmakla beraber ilk asırlarda fıkıh ve ilim kelimelerinin daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Bu dönemde ilim, vahyin getirdiği bilgiyi, fıkıh ise "ilmin" ışık ve rehberliğinde düşünülerek elde edilen bilgiyi ve hükmü ifade etmektedir. (Diyanet İslâm Ansiklopedisi, fıkıh ve fakih maddeleri) Dini bilgi henüz kelam, tefsir, fıkıh, tasavvuf gibi bölümlere ve dallara ayrılmadığı için -daha sonraki zamanlarda- bu dallara giren bilgiler de fıkıh kavramına dahil bulunmaktadır. Nazar, akletme, tefakkuh, tefekkür, istinbat gibi Kur'an kelimeleriyle ifade edilen ve fıkıh bütünü içinde görülmesi mümkün bulunan düşünce faaliyeti bir yöntemi zarûrî kılıyordu. Vahyin ışığında ve rehberliğinde aklı işleterek bilgiye ve hükme ulaşabilmek için, baştan beri bir usulün (ictihad ve tefekkür usulü, yöntemi) kullanıldığında şüphe yoktur, ancak bu usulün ayrı bir ilim dalı olarak kitaplaştırılması ikinci hicri asırda gerçekleşmiştir. İctihadın, Kur'an'dan ve Rasulullah (sav) ile ashabının uygulamalarından istifade ederek ortaya koyduğu -bütün İslâmî ilimlerin ve düşüncenin de temel yöntemi olan- fıkıh usulü (usûlu'l-fıkh) onun (ictihadın) düşünceye en büyük katkısı olmuş, bu ilim diğer ilimleri -hatta Batı bilimini- etkilemiş, kendisi de zaman içinde diğer ilimlerin özel yöntemlerinden ve konularından etkilenmiştir.
Dar mânâda ictihad, metafiziğe dahil konulardan ziyade "insan-Allah, insan-insan ve insan-eşya" ilişkileri üzerinde cereyan ettiği için dil, hukuk, siyaset, iktisat, ahlak, sosyoloji disiplinleri ile bunların felsefelerine İslâmî bakışın temelini atmış, çerçevesini oluşturmuştur. İctihadın yöntem-bilgisi olan fıkıh usulü ile ürünü olan ilmihal ve hukuk (fıkıh) kitaplarında, anılan disiplinlerle ilgili önemli bilgiler ve kurallar vardır. Dil, siyaset, iktisat ve ahlak müstakil kitaplara da konu olarak fıkha akraba disiplin ve dalları oluşturmuştur. Batı'da sosyolojinin ifâ ettiği vazifeyi, tutuğu yeri İslâm-Doğu'da fıkıh tuttuğu için bu dal, yakın zamanlara kadar -sosyoloji adı ve yöntemi ile- ele alınmamıştır (Recep Şentürk fıkhı,İslam medeniyetinin toplumsal bilim şekli olarak ele almış, bu ilmin İslâm toplumunu açıklama, düzenleme ve yönlendirme vazifesini ifâ ettiğini ileri sürmüştür. İslâm Dünyasında Modernleşme ve Toplumbilim, İstanbul, 1996).

Fıkıh Usulü
Şafî'den önce:
İbn Haldun'un ifade ve Hamidullah'ın da teyit ettikleri gibi Fıkıh Usulü, daha öncesinde benzeri bulunmayan, Şafî'ye kadar (v.204/819) belki yazılmış, fakat -yazıya geçmemiş olsa bile- kesin olarak uygulanmış, Şaf'î tarafından da müstakil bir islam ilimi olarak kitaplaştırılmaya başlanmış bulunan bir mücerret hukuk ilmi (jurisprudence) ve yöntem-bilimidir. (Mukaddime, A. Vafi neşri, C.III,s.1027; M. Hamîdullah, "İslâm Hukukunun Kaynaklarına Dair...", İst.Ü.Edebiyat Fak. İslâm Tetkikleri Dergisi, C.I, s. 63; C. II, s. 1 vd.; Muhammed Desuki, Nahve-menhecin cedid... İslâmiyyetü'l-ma'rife, Malayziya, 1996, sa. 3, s.111.)
İslâmdan önce Doğu'da ve Batı'da birçok hukuk kitabı, kanun mecmuaları ve bunların hacimli şerhleri yazılmıştır, fakat fıkıh usulü, ilk defa İslâm müctehidleri (fukahası) tarafından düşünülmüş, yazılmış ve ilim dünyasına sunulmuştur.
Fıkıh Usulünün kaynağı Kur'an-ı Kerim, Hz.Peygamber'in (sav) sünneti, sahabe uygulaması, akıl ve tecrübedir. Usulcüler bu kaynakların yönlendirme ve verilerini kullanarak metodolojilerini oluşturmuşlardır.
Kur'an-ı Kerim :
1) İlim/talîm, nazar, tefekkür, akl/teakkul, fıkh/tefakkuh, istinbat, fehm/tefhim, re'y/irâe gibi kelime ve kavramları sıkça kullanarak insanları düşünmeye, akıllarını işletmeye, bilgi edinmeye ve bilgiyi yaymaya davet ve teşvik etmiştir.
2) İnsanlara fikir ve vicdan hürriyeti tanımış, belli bir inancı ve düşünceyi benimseme konusunda baskı yapmayı yasaklamış, kişiyi hür iradesi ile yaptığı seçimden şahsen sorumlu tutmuştur.
3) İkna için aklî ve amelî delillere dayanmıştır. Sonucu gözler önünde gerçekleşen mucizeler, düşünmeyi teşvik eden yeminler, tecrübeye çağıran meydan okumalar (tehaddi), kozmik ve ictimaî kanunların Allah'ın sünnet ve âyeti (koyduğu kanunlar ve kendisine delâlet eden işaretler, deliller) olarak takdimi, kıyas yapma melekesini geliştiren misaller (emsâl), delil isteme ve delil çürütme yöntemi, araştırmaya teşvik ve bilmediğini inkâr etmenin doğru olmayacağını beyan (Yunus: 10/39), ezberlemekle yetinmeyip anlamanın gerekliliğini vurgulama (Cuma:62/5), müminlerden istenen ibadetlerin ve genellikle yükümlülüklerin fert ve toplum hayatına getireceği faydaların açıklanması, Kur'an-ı Kerim'in bu özelliğinin ve İslâmî usule katkısının başlıca göstergeleridir.
4) Dine davette kılıç yerine hikmeti (amaca en uygun metodu), güzel ve etkili sözü, tartışmanın en güzelini, misillemeyi de tecviz etmekle beraber daha iyisi olarak sabrı tavsıye etmiştir (Nahl:16/127).
5) Nahl sûresi başta olmak üzere birçok sûrede ve âyette insanların dikkatini kendilerine ve çevrelerine çekmiş, müşahede, inceleme, araştırma, deneme yollarını kullanarak cüzden külle bir düşünce ve sonuç çıkarma (istikra) metodunu telkin etmiştir.
6) Aklı doğru kullanmanın en önemli engellerini göstererek ataların, kutsallaştırılmış kişilerin (ruhban, ahbar vb.) vehimlerin, nefsanî arzuların şuursuzca peşine düşmenin tehlikelerine dikkat çekmiştir. (Abdulhalîm el-Cündî, el-Kur'an ve'l-menhecu'l-ılmiyyu'l-mu'âsır, Kahire, 1984, s.29-49).
7) Gerçeğin, hakkaniyet ve adaletin bulunması ve uygulanması için Kitab ile birlikte "mîzan"ın da indirildiğini (Şura: 42/17) ve konulduğunu (vazedildiğini: Rahman: 55/7) bildirmiş, gerçeği ve adaleti bilmenin, bulmanın en uygun yoluna (metoduna, usulüne) dikkat çekmiş, bunun Kur'an'dan çıkarılmısını istemiştir. (Ali Sami en-Neşşâr, Menahicu'l-bahs ınde-müfekkirî'l-İslâm, Beyrut, 1984,s.272-273).

Sünnet:
Hz.Peygamber (sav) Kur'an-ı Kerim'in insanlara getirdiği düşünme, değerlendirme, öğrenme, inanma ve yaşama tarzını yirmi üç yıl yaşayarak ve uygulayarak göstermiş, huzurunda ve gıyabında ashabın düşünmelerine, ictihad etmelerine, görüş bildirmelerine izin vermiş, ictihadın hangi kaynaklara ve nasıl bir sıralama ile dayanması gerektiğini öğretmiştir.

Sahabe uygulaması:
Hz.Peygamber'in (sav) intikalinden sonra sahabe, karşılaştıkları yeni meselelerin dinî hükmünü araştırmaya koyulmuş, buna ulaşabilmek için de usul kaidelerini bulup kullanmışlardır; ilk defa umûm-husûs (genel-özel kavramlar) konusundan İbn Abbas'ın söz ettiği, başkalarının "mefhum"dan; yani nassın yan/paralel veya ters anlamından bahsettikleri, genellikle kıyasın bütün çeşitlerini kullandıkları ve illet kavramını devreye soktukları bilinmektedir (İbn Haldun, s. 1062; İbn Kayyim, İ'lâmu'l-muvakkı'în, Kahire, 1955, C.I, s.62-86 vd.; Neşar, s.81).

Şafî ve sonrası:
Hicri ikinci asrın ortalarına kadar İslam müctehidlerinin ihtiyaç duydukça bulup kullandıkları usul kaideleri kitap düzeni içinde derlenip toplanarak yazılmamıştı. İmam-Ebu-Hanife, Ebu-Yusuf, Muhammed, Bâkır gibi müctehidlerin usul konusunda kitap yazdıkları rivâyet edilmiş ise de bunlar zamanımıza kadar gelememiştir. Elimizde bulunan ilk fıkıh usulü kitabı İmam Şafî'nin er-Risale ismiyle bilinen kitabıdır. Meşhur hadîs alimi Abdurrahman b. Mehdî'nin (v.197/812), "Kur'an'ın mânâlarını, makbul hadîsleri, icma'ın bağlayıcı delil oluşunu, Kur'an ve sünnette nasih ve mensuhu (hükmü kaldırılan ve kaldıran âyetleri, hadîsleri) açıklayan bir kitap yazmasını istemesi üzerine Şafî bu kitabı yazmış ve bir aracı ile İbn Mehdî'ye göndermiştir; kitaba Risale: mektup ismi verilmesinin sebebi de budur. Müellifin kitabında ağırlık verdiği husûs "beyan"dır; yani Şari'in (din ve kanun vâzı'ının) sözü, anlatma, ifade etme üslubu, bu üslubun çeşitleri ve özellikleri, onu anlamanın yollarıdır; yani "hermeneutique"dir. Allah ve Rasulü'nün (sav) söylediklerini doğru anlayabilmek, onlara -yorum yapıyorum diye- beşerî maksat ve arzuları söyletmekten sakınmak için beyan konusuna detaylı bir şekilde (kitabın yaklaşık yarısında) yer veren Şafî, nassın bulunmadığı yerde Şari'in maksadına ve hükmüne ulaşmanın tek yolu olarak ictihadı göstermiş, onun da -dayanağı ister illet (yasama gerekçesi, sebebi), ister şibih (benzerlik) olsun- kıyastan ibaret olduğunu söylemiştir.
Beşinci asrın başından itibaren yazılan fıkıh usulü kitaplarında metod, hareket noktası, füru-usul ilişkisi bakımlarından dört farklı yaklaşım gurubu birbirinden seçilir olmuştur: Kelâmcılar, Hanefîler, sentezciler ve Şatıbî.

1. Kelâmcılar:
Bu üsluba veya metoda Şafîler veya kelâmcılar metodu denilmesinin sebebi yazarları arasında Hanbelî, Malikî ve Zahirîler de bulunmakla beraber çoğunun Şafî mezhebinden olmaları ve kitaplarına "husün-kubuh", "din gelmeden hüküm" gibi bazı kelâm konularını da ilâve etmeleridir. Kelâmcı yaklaşımla usul yazanlar metodolojilerini oluşturan kaideleri, onlardan çıkarılan veya onlara göre açıklanacak olan fıkıh hükümlerine bakmaksızın veya bunlardan hareket etmeyerek ele almışlar, kaideleri tesbit, delillendirme ve muhaliflerine cevap verme yolunu tercih etmişlerdir.

2. Hanefîler:
Hanefî mezhebinin imamları yazılı bir fıkıh usulü bırakmadıkları için, mezhebe göre fıkıh hükmü çıkaracak ve mezhebi diğerlerine karşı savunacak olan talebe ve tâbileri, imamlarının delillerden çıkardıkları hükümlere ve verdikleri fetvâlar ile bunlar arasına serpiştirilmiş olan bazı usul kaidelerine dayanmak mecburiyetinde kalmışlardır. Bu mecburiyet Hanefî usulünün, fürûdan hareketle usule giden bir metot benimsemesini gerektirmiştir.

3.Birleştiriciler:
Bir müddet iki ayrı usulde kitaplar yazılmış, sonra her iki usulün mahzurlarını gidermek, faydalarını bir araya getirmek için sentezci (birleştirici) yaklaşımla kitaplar kaleme alınmıştır.

4.Şatıbî:
Beşinci ve altıncı asırlarda fıkıh usulü konusundaki orijinal çalışmalar kemal noktasına gelmiş, bundan sonra yazılanlar genellikle tekrar, ihtisar, ayıklama, açıklama çalışmalarına yönelmiştir. Bunların tek istisnası Endülüslü İbrahim b. Musa eş-Şâtıbî'nin (v.780/1378) eseridir. Şatıbî usul yazımında, daha önceki müelliflerin, kıyas veya fasid istidlaller (muteber olmayan deliller) bahsinde birkaç sayfa ile geçiştirdikleri "mekasıdu'ş-şeri'a: fıkıh hükümlerinin sırrı, gayesi, hikmeti ve Şari'in kanun koyarken fayda (mesalih)" konusuna (414) sayfalık bir cilt ayırmış (Dıraz neşri, Kahire, ts, C.II), diğer ciltlerinde de gaye problemini daima göz önünde tutmuş, ayrıca kelâmcı, tasavvufçu ve usulcülerin yaklaşımlarını telif etmeye, daha geniş bir bakış açısı içinde bütünleştirmeye çalışmıştır.

Fıkıh Usulünün Diğer İlimlere Tesiri
1.İslami İlimler:
Gazzalî'nin de ifade ettiği gibi İslâmî ilimler İslâm dininin varlığına, dinin varlığı Allah'ın varlığına ve onun için caiz olan fiillerden biri olarak peygamber ve kitap göndermesi vakıasının sübutuna bağlıdır; buraya kadar müstakil olarak akıl devrededir ve bu oluşların isbatını kelâm ilmi üslenmiştir. Şu halde fonksiyon ve mantık sıralaması bakımından -meseleye küllî açıdan bakan- kelâm ilminin önceliği vardır. Kelâm ilmi Allah'ın varlığını ve peygamber göndermesinin vuku ve sübutunu isbat ettikten sonra İslâmî ilimlerin oluşumunda ve muhtevasında ağırlık akıldan nakle geçer; çünkü akıl, mümkün gördüğü bu muhtevayı müstakil olarak idrak edemez (Gazzalî, el-Müstasfâ, Kahire, 1322, C.I, s.5-6). Vahyin (haber-i sâdıkın) rehberliğinde aklı işleterek oluşturulan İslâmî ilimlerin metodolojisi -tarihi öncelik ve etki bakımlarından- fıkıh usulüne dayanmaktadır. İmamu'l-harameyn, Zerkeşî ve özellikle el-İycî'nin ifadelerine göre "ilk aklî deliller kelâmdan ziyade fıkha aittir. Metodolojik tarif (had) kavramı da böyledir.". Bu tesbiti nakleden Sami en-Neşşâr'ın ifadesiyle: "Bu etkilenme bir yönden değil, karşılıklı olmuştur. Fıkıh usulcüleri kelâmcılardan bazı metodlar almışlarsa da kelâmcılar usulcülerden daha çoğunu almışlardır. Özetlemek gerekirse bu iki gurubun her birine ait müstakil birer metodoloji yoktur; her biri diğerinin kullandığı usulü kullanmıştır." (s.82). "İlk kelâm asrında bu ilim mensuplarının metodolojisi bir ret ile bir kabulün birleşmesinden oluşmuştur; reddettikleri ve cephe aldıkları Aristo mantığıdır, kabul ve ikmal ettikleri ise esaslarını fıkıh usulü alimlerinin (müctehidlerin) koydukları özel İslâmî metodolojidir. Başlangıçta -Mutezile, Şî'a, Ehlu's-sünne- bütün kelâmcılar bu metodu benimsemişlerdir. Aristo mantığının kelâm ve diğer bazı İslâmî ilimlere girmesi beşinci hicri asrın sonlarında gelen -sonraki- kelâmcılar eliyle olmuştur. İlk kelâmcılar Aristo metafiziğini kabul etmedikleri için bunun dayanağı mahiyetinde olan mantığı da reddetmişlerdir."(s.98-99).
Fıkıh Usulü tefsir ve hadîs ilimlerini de etkilemiştir. Tefsircilerin Kur'an-ı Kerim'i yorumlarken başvurdukları usul büyük ölçüde fıkıh usulüdür. Sonradan Tefsir Usulü ismiyle ortaya konan ilim dalında, fıkıh usulünden önemli iktibaslar vardır; böyle olması da tabiidir; çünkü fıkhın (ictihadın) birinci kaynağı (delili) Kur'an-ı Kerim'dir, bu sebeple fıkıh usulü kitaplarının önemli bir kısmını -Şafî'den sonra da- kitap ve sünnet naslarının anlaşılması ile ilgili bahisler teşkil etmiştir.
Hadîsler İslâmî ictihadın ikinci kaynağı olduğu için müctehidler usulde ona üç yönden bakmak durumunda kalmışlardır: Sübut, delâlet ve metin tenkidi. Hadîslerin sübutu bahsinde, rivâyet zincirine dayalı araştırma ve soruşturma bakımından hadîs alimlerinin ağırlıklı etkileri vardır. Ancak sübuta, metin tenkidi (hadîs metninin, akıl, Kur'an âyetleri, sahih olduğu bilinen hadîsler ve diğer gerçekler açısından) bakıldığında usul koyma ve etkileme ağırlığı fıkıh usulü alimlerine kaymaktadır.
İlham ve keşfin ürünü olan bilgiyi (marifeti), vahiy ve aklın ortaya koyduğu zahir bilgi (ilim) ölçüsüne vuran ve buna göre değerlendiren tasavvuf okullarını da kelâm ve fıkıh usulu alimlerinin oluşturdukları İslâmî metodoloji etkilemiş, bu okul mensupları tezlerini, fıkıh usulü kaidelerine dayandırmışlardır.
İslâmî ilimlere Yunan mantığının etkisi açısından bakan İbn Teymiyye gerek sırf vahiy ilimleri, gerek bunlara dayalı bulunan fıkıh, kelâm gibi ilimler ve gerekse müslümanların ortaya koyduğu nahiv (sentaks), dil, aruz gibi ilimler üzerinde Yunan mantığının hiçbir tesirinin bulunmadığını, bu mantığın İslâm/Arap dünyasına intikal etmesinden önce mezkür ilimlerin doğuş ve gelişme dönemlerini tamamladıklarını, bu dönem içinde hiçbir alimin Aristo mantığını tanımadığını ve buna bir atıfta bulunmadığını ifade etmiştir. (Nakzu'l-mantık, Kahire, 1951, s.169).

2.Diğer İlimler ve Felsefe:
a)Felsefe:
Usulcüler birçok felsefe problemini, klâsikleşmiş filozofların etkisinde kalmaksızın serbest bir yaklaşımla ele almışlar, İslâm filozoları diye anılan kimselerinkinden daha çok orijinal görüşler ve düşünceler ileri sürmüşlerdir. Bazı örnekler:
Bilgi felsefesinde gerçeğin bilgisinin akla mı, his ve tecrübeye mi dayandığı konusunda sünnî ve şîî usulcüler arasında, İbn Teymiyye(v.728/1327), Muhammed Emin Esterâbâdî (v.1023/ 1614) gibi duyu organları ve tecrübeye öncelik veren alimler, J.Locke (v.1704), D.Hume (v.1776), hatta F. Bacon'a (v.1662) tekaddüm etmişlerdir. Ancak emprisizm ve ve sensualizm Batı'da ateizme yol açarken İslâm dünyasında bu sonuca götürmemiştir; çünkü burada bağımsız akla cephe alanlar bunu din hesabına ve lehine olarak yapmışlardır.
Bugün sûrî mantık (lojique formelle) alanında, "matematiğin mantığa, mantığın da dile irca edilmesi" suretiyle gerçekleştirilen önemli aşamaya da usulcüler daha önce -bir ölçüde- ulaşmışlardır. Matematikçi mantıkçılara göre filozof, haricî varlığın değil, dilin analiz ve felsefesini yapmalıdır. Usulcülerin de elfaz bahsinde yaptıkları budur. B.Russell "Sezar öldü", "Sezar'ın ölümü" ve "Sezar'ın ölümünün gerçekliği" cümlelerini -dil tahlili bakımından- birbirinden ayırmakla beraber mantıkî ayırım konusunda problem bulunduğunu bildirirken usulcüler bu farka daha önce işaret etmiş ve birden fazla yorum getirmişlerdir.
Mantıki kıyasın şekilleri (el-Enmâtu'l-mantıkıyye) nazariyesi (B.Russell, Felsefede İlmi Metod, İst.1940, s.30-56) üzerinde yapılan tenkit ve tahliller bakımından usulcüler bu nazariyenin sahibi olan B.Russell'e tekaddüm etmişlerdir.
Eski ve yeni felsefenin önemli problemlerinden birini teşkil eden "mevcut bir varlığı ifade etmeyen kelimeler" konusunda "mesela ateş ile hararet arasındaki gereklilik veya ayrılmazlık ilişkisi (mülazeme) mevcut ise nerede mevcuttur, yok ise olmayan bir şeyden nasıl söz edilecek" sorusuna usulcüler, klâsik felsefenin bu konuyu var ile yok arasına sıkıştıran dar sahasından dışarı çıkarak açıklamalar getirmişlerdir. (Muhammed Bâkır es-Sadr, el-Me'âlimu'l-cedide li'l-usul, Necef, 1975, s.42-45, 95-98).

b) Mantık:
Gazzalî'ye kadar İslâmî ilimlere Yunan mantığı'nın girmediği, bizzat müslümanların bulup uyguladıkları fıkıh ve kelâm usulünün, İslâm ilimleri için mantık fonksiyonunu ifa ettiği yukarıda zikredilmişti. Gazzalî ise bu konuda farklı düşünmekte, hocası İmamu'l-Harameyn'in araladığı kapıyı ardına kadar açarak, fıkıh usulü de dahil bulunmak üzere, bütün ilimlerin, mantığın özellikle had ve kıyas bahislerine ihtiyacının bulunduğunu, bunu bilmeyenlerin bilgilerine güvenilemiyeceğini ifade etmektedir (el-Müstesfâ, C.I, s.10; S. Neşşâr, s. 89).
Gazzalî'den sonra müslüman alimler iki guruba ayrılmışlar, bir gurup diğer ilimler ve ictihad için mantık bilmeyi farz-ı kifaye derecesinde gerekli sayarken diğer gurup Aristo mantığını reddetmişlerdir. Aristo mantığını İslâmî ilimlere sokan alimler de Aristo çizgisinde durmamış, ona -bir kısmına bazı Yunanlı filozofların da işaret ettiği- önemli tenkitler ve katkılar getirmişlerdir. Bu cümleden olarak:
a) Kıyası hamliyye ve şartıyye diye ikiye ayırmış, şartıyyeyi de infisaliyye ve ittisaliyye kısımlarına bölmüşlerdir; Aristo'da bu son iki şekil yoktur.
b) Aristo'da bulunmayan, Calinus'un eklediği "kıyasın dördüncü şeklini" müslümanlar da kullanmışlardır.
c) Aristo kıyasın mukaddimelerinin (öncüllerinin) sırasına önem vermezken müslümanlar küçük önermeyi başa getirmeyi düşünmüşlerdir; çağdaş mantıkçıların da bir kısmı böyle düşünmektedirler.
d) Büyük öncül ile neticenin aynı olmasından ibaret bulunan "musadere ale'l-matlub" kavramını müslümanlar da kullanmışlar ve bununla Aristo'yu tenkit etmişlerdir; çünkü bu takdirde kıyas hiçbir yeni bilgi ve sonuç getirmemektedir. (S. Neşşâr, s. 68-71).
e) Aristo'nun analojisi de, fıkhî kıyas da cüzden cüze bir kıyas ve intikaldir, ancak fıkıhçıların kıyası, Aristo'nun analojisinden farklıdır. Analojizan ifade ettiği halde fıkıhçı ve kelâmcıların kullandıkları "cüzden cüze kıyas" kesin bilgiye de götürmektedir. Çünkü usulcüler bu kıyası, iki temele oturtarak ilmi bir istikraya indirgemişlerdir: 1. İlliyet düşüncesi veya kanunu (the law of universal causation), 2. Ittırat kanunu (the law of uniformity of nature). Birinci kanuna göre her olayın ve oluşun bir illeti vardır. İkinci kanuna göre de bir illet benzer şartlar altında bulunduğunda benzer sonuçlar (malûller) doğurur. Usulcülerin bir kısmının kabul edip kullandığı ve cüzler arasındaki benzerliğe (arazi: accidental bağa) dayalı şibih kıyası zan ifade ederken, çoğunluğun kabul ettiği "illet birliğine dayalı kıyas" kesin sonuç vermektedir. Usulcüler illetin doğru tesbit edilmesi ve uygulanması konusunda da önemli ve ince metodlar geliştirmişlerdir (S.Neşşâr, s.111-115 vd.)
Bu mantığı reddedenlere gelince, bunlar arasında Ebu-İshak el-Merğînânî, Ebu'l-vefâ İbnu'l-akıyl, el-Kuşeyrî, et-Taraşûşî, el-Mâzerî, İbnu's-Salâh, en-Nevevî ve İbn Teymiyye gibi alimler vardır. Bu alimlerin çoğu meseleye haram-helâl açısından bir fetva konusu olarak bakmışlardır. İbn Teymiyye ise bir yandan Aristo mantığını reddederken tecrübeci septikler gibi davranmış, öte yandan müslüman zihniyetinden çıkan ve İslâm'a has bulunan bir mantık (metodoloji) inşa etmeye çalışmıştır. (İbn Teymiyye, Nakz, s.156; S.Neşar, s.179-186; krş. M. Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş, Ankara, l977, s.134 vd.).
İbn Teymiyye'nin Nakzu'l-mantık isimli eserine dayanarak mantık karşısındaki tavrını şöylece özetlemek mümkündür:
"Mantık bilmenin kifâî farz (topluma yetecek kadar kişinin bilmesi gerekli) olduğu ve mantık bilmeyenlerin ilmine güvenilemeyeceği ifadesi/iddiası birçok yönden bozuk, tutarsız ve İslâm'a aykırıdır. Bunu ancak bilgisizlik ve doğrudan sapmışlık içinde bulunan, doğruyu bulmanın başka imkanlarını da kaybetmiş olan bir kimse söyleyebilir; böyleleri, mantıkta bulunan bazı doğru kurallara dayanarak bir kısım yanlışlardan kurtulabilirler, ancak yine de doğruyu bulamazlar, bir başka yanlışlara düşerler."(s.155)
"Esasen eski Yunan ilmi de mantığı bir metod ve mizan olarak kullanmamış, ondan istifade etmemiştir. Matematikçiler böyledir. Tabii bilimler ve tıp ile uğraşanlar da istikra ve tecrübeye yönelmiş, cüzden külle bir istidlal yolunu (endüksiyonu, tümevarımı) tercih etmişlerdir. Hatta felsefelerinin bile dayanağı mantık değildir. Şu halde onların ilimleri de ya mantık kıyası olmadan bilinenlerdir, yahut da mantık kıyasını uygulamanın mümkün olmadığı ilimlerdir." (167-168)
"Mantıkçılar ya bilmedikleri şey üzerinde söz söylüyorlar yahut da bilinen hakkında boş laf ediyorlar. Had (tarif, tanım) konusunda söyledikleri de, kıyas konusunda söyledikleri de böyledir. (s.183) Kıyas konusundaki gerçek şudur: Eğer iki mukaddime (öncül) biliniyorsa ve uygun sıralanmış olurlarsa elbette sonuç hakkında bilgi hasıl olur. Ancak bu, iki kere ikinin dört ettiğini bilmek gibi fıtrîdir (insanın yaratılış ve tabiatında mevcuttur), öğretim konusu değildir, kıyasın diğer konuları ise fıtrî olmadığı gibi yanlışı doğrusu birbirine karışıktır. (s.201). Kıyas külden cüze bir akıl yürütme ve bilgiye varma yoludur. Küllî kaziye (önerme) olmadan kıyas yoluyla bilgiye ulaşılamaz, küllî kaziyye ancak zihinde vardır, matematik ve geometri ile ilgili bilgiler ve hükümler gibi kesin-zihnî bilgiler ve hükümlerdir, hariçte varlıkları yoktur. Kıyasın bilgi vasıtaları "iç ve dış duyular, yaygın haber (tevatür), tecrübe ve sezgidir, bunlar ile bilinenler (hariçteki varlıklar) küllî değil, cüz'îdir, bunların bilgisine de temsil (analoji), istikra, tecrübe gibi kıyas ve metodlarla ulaşılır; şu halde bürhanî kıyasın (tümdengelimin) bilgiye ulaştırmada bir faydası yoktur. Faydası olan ve bilgiye ulaştıran metod fıtrî akla ve sem'î delile (vahye) dayanan metoddur. (s. 204-205).
İbn Teymiyye yalnızca Aristo mantığını tenkitle yetinmemiş, Kur'an-ı Kerim'in ve peygamberlerin delillendirme ve isbat metodlarından yola çıkarak Aristo'nun kıyasında bulunmayan ve usulcülerin kısmen kullandıkları şu iki şekli -İslâmî metod/mantık olarak- ileri sürmüştür: Deveran ve evleviyet .
Deveran illet ile ma'lûl arasındaki telâzüme; yani vuku ve gerçekleşme bakımından illet bulununca malûlun da bulunması, illet bulunmayınca malûlun da bulunmaması ilişki ve bağlantısına dayanmaktadır; güneşin doğması ile gündüzün oluşması arasındaki bağlantı gibi. Bu kıyas da belli bir şeyin (muayyenin, cüz'ün)) bilgisinden diğer cüz'ün bilgisine ulaştırıyorsa da deverana dayandığı için temsil kıyasından (analojiden) farklıdır. Peygamberler ve Kur'an, Allah için analojiyi kullanmazlar; çünkü Allah'ın misli yoktur. Bu kıyas cüz'ün cinsi üzerinden yapıldığı zaman da küllîden küllîye bir kıyas olmaktadır (Her gündüz oldukça güneşin doğduğuna istidlal gibi).

Evleviyet kıyası
Evleviyet kıyasında isbatı istenen hüküm veya vasıf medlûlde, delilde bulunandan daha kamil olarak bulunmaktadır; İbn Teymiyye'ye göre peygamberler Allah'ı anlatırken şümûl kıyasını (tümdengelimi) kullanmamışlardır; çünkü yaratıklar ile Allah aynı küllün eşit cüzleri değildir; varlık kelimesi Allah için de, yaratıklar için de sıfat olarak kullanılır, ancak Allah'ın varlığı vacib, yaratılmışların varlığı mümkündür; tıpkı karın da fildişinin de beyaz olması, fakat iki beyazın birbirinden farklı bulunması gibi. İbn Teymiyye'ye göre burada vücud ve beyaz -sıfatı oldukları varlıklara nisbetle- eşsesli (müşterek) kelimelerden değildir, manâ efradı (aynı anlam çerçevesine dahil birimler) arasında evleviyet farkı bulunan "mütevâtı" kelimeler cinsindendir (S.Neşşâr, s.276-282).
b)Dilbilimi:
Fıkıh usulü ilminin elfaz (sözleri yorumlama, söz-anlam ilişkisi) bahsi dilcilerden farklı bir yaklaşımla ele alınmış, hermenötik, kavram analizi, dil felsefesi gibi disiplinlere kapı aralamıştır.

c)Genel metodoloji:
Sâmî Neşşâr'ın mukayeseli araştırma sonunda ortaya koyduğu tesbite göre Hind biliminin parçacı ve dağınık manzarası ile Yunan'ın ayakları yere basmayan nazariyeleri İslâm dünyasına intikal edince, fıkıh ve kelâm alimlerinin buldukları metod içinde bütünleştirilmiş, bu metodoloji ve onunla üretilmiş yeni veya ek bilgiler ve ilimler çeşitli yollardan Avrupa'ya intikal etmiştir (s.333). Ortaçağda dört asır en büyük ilmi araştırmalar ve buluşlar müslümanların dehalarına aittir ve bu çağın büyük ilim dili olan Arapça ile yapılmıştır (George Sarton'dan naklen, s.333). Müslümanların geliştirdikleri istikra ve tecrübe metodu Rogers Bacon tarafından öğrenilmiş, onun adaşı olan Francis Bacon tarafından geliştirilmiş ve yeni bilim metolojisinin temelini oluşturmuştur. Bugünki Avrupa bilimi ve kültürü müslümanlara üç şeyi borçludurlar: 1.Tabîî bilim, 2.Yepyeni bir ilim ruhu ve zihniyeti, 3.Eski Yunan'da bulunmayan bilim metodolojisi (Briffault'un Making of Humanity isimli eserinden -s.160, 196, 292- naklen, s. 356-357. Bu konu için ayrıca bak. el-Cündî, s.135, 144, 160, 183, 193, 217; Prof. Dr. M.Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş, Ankara, 1997, s.108).


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Ramazan Özel Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
Hayrettin Karaman'ın son aylardaki iftiralara cevaplarının listesini üstteki "Son Yazılar" kısmında bulabilirsiniz.
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler