www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


el-Muvâfakât'tan:183
Müsteftînin durumuna göre fetvâ:
Şer'î hükmü ve bilgiyi, usûlüne göre kaynaklardan elde etmek, ortaya koymak "Tahricu'l-menât ve tenkihu'l-menât" ismi verilen ictihad metodlarıyla olmaktadır. Elde edilen bilgi ve hükmün, tatbik yerini bulmak ve uygulamak ise "tahkiku'l-menât" denilen ictihad nev'i ile yapılır. İlk ictihad nevîlerinin zamanla ehli bulunamadığı için kesintiye uğraması mümkündür. Ancak son ictihad nev'i kesintiye uğrayamaz; hâkim, müftî ve mükellef dinî hayatını yaşarken ve görevini yaparken dâimâ bu ictihad nev'ini kullanırlar. Bu ictihad da ikiye ayrılır: a) Herhangi bir hükmü uygulamak için gerekli şartları, vasıfları vb. araştırmak; adâletin şart olduğu yerlerde kişinin âdil olup olmadığının, usûlüne göre araştırılması gibi. b) Dinî hükmün açıklanacağı ve üzerinde uygulanacağı mükellefin durumunu gözönüne almak.
Şâtıbî meseleyi böylece açtıktan sonra şunları kaydediyor:
"Bu ikincisi birincisinden daha yüce ve incedir. Gerçekte bu 'Allah'tan korkarsanız (takvâ) size (doğruyu yanlıştan) ayırma (bilgi ve kâbiliyetini) verir' âyetinde184 zikredilen 'takvâ'dan doğmaktadır. Buna 'hikmet' de denir. 'Dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir' âyet-i celîlesi de buna işâret etmektedir..."185
"Bu ictihad ile 'mükellefi ilgilendiren delillere; şeytan, nefis ve dünyevî zevklerden, mükellefe açılan yollar açısından' bakılır. Müctehid (Müftî, mürşid) bunları tesbit edince mükellefe söyleyeceğini, o yolları kapayacak şekilde söyler. Bu her nevi (mecbûrî ve ihtiyârî) mükellefiyet için geçerlidir. İhtiyârî olanlarda ise zaman, durum, şahıs bakımından her mükellefin psikolojik durumu özel olarak gözönüne alınmalıdır. İlim ve sanatlarda olduğu gibi husûsî amel ve ibâdetlerde de herkes aynı kâbiliyette değildir. Birçok amel vardır ki bunları yapan bir şahısta nefis ve şeytanın nasibi bulunurken, diğer birinde yoktur. Bu özel araştırmaya (ictihada) ehil olan kimseye öyle bir nûr lûtfedilmiştir ki, onun sâyesinde ruhları ve arzularını, ruhların idrâk farklarını, tahammül güçlerini, yüklerini taşıma konusundaki sabır veya zaaflarını, geçici zevklere yönelmelerini veya bunun aksini bilir; her mükellefe nassların hükümlerinden lâyık ve uygun olanı yükler. Bunları yaparken, mükellefiyetlerden dinî maksadın bundan ibâret olduğu esasına dayanır.
Bu nevi araştırma ve ictihadın uygun ve doğru olduğunun deliline gelince:
"Hz. Peygamber'a (sav) çeşitli zamanlarda 'en üstün veya en hayırlı iş, ibâdet hangisidir?' diye sorulmuş, yahut kendileri sorulmadan açıklamışlar, fakat farklı cevaplar vermişlerdir. Öyle ki bunların her biri mutlak ve umûmî olarak alınsa, herkese şâmil olarak düşünülse, birbiriyle çelişkili gibi gözükür.

Bazı örnekler:
Peygamber Efendimiz'e (sav) soruldu:
-Amellerin hangisi daha üstündür?
-Allah'a iman etmek.
-Sonra hangisi?
-Allah yolunda cihad.
-Sonra hangisi?
-Kabule şâyân bir hacc.186

Yine O'na (sav) sordular:
-Amellerin hangisi daha üstündür?
-Vaktinde kılınan namaz.
-Sonra hangisi?
-Ana ve babaya iyi davranmak.
-Sonra hangisi?
-Allah yolunda cihad.187

Ebû Ümâme anlatıyor:
Hz. Peygamber'e (sav) geldim ve "bana, senden alıp (edâ edeceğim) bir şey söyle" dedim; "orucu bırakma; çünkü onun gibisi yoktur" buyurdu.188
Soruldu:
-Kıyâmet günü Allah katında hangi amelin derecesi daha üstündür?
-Allah'ı çok anan erkek ve kadınlar...189

Buyurdu:
-Hiç kimse "lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerike leh..." cümlesini (iman ile anmaktan) daha üstün birşey yapmamıştır...190
Buyurdu:
-Allah'a, duâdan kıymetli gelen hiçbir şey yoktur.191

Soruldu:
-Hangi ibâdet daha üstündür?
-Kişinin kendine duâsı.192

Buyurdu:
-Kıyâmet günü, mü'min kulun mîzânında, iyi ahlâktan daha üstün birşey yoktur.193

Ebû Zerr'e hitâben şöyle buyurdu:
-Sana sırta hafif, mîzânda başkalarından ağır iki vasıf tavsiye edeyim mi? İyi ahlâk ve uzun boylu sükûttan ayrılma! Hayatım elinde olana yemin ederim ki yaratıklar bunların benzerini yapamamışlardır.194

Soruldu:
-Müslümanların hangisi hayırlı?
-Elinden ve dilinden müslümanların zarar görmediği kimse.195

Soruldu:
-İslâm'ın hangi (ameli) hayırlıdır?
-Yemek yedirirsin, bildiğine ve bilmediğine selâm verirsin.196

Buyurdu:
-Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lûtufta bulunulmadı.197

Buyurdu:
-Hayırlınız Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir.198

Buyurdu:
-İbâdetin hayırlısı ferahlığı beklemektir.199
"Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bütün bunlar gösteriyor ki üstünlük (en iyi, en hayırlı oluş) mutlak değildir. Örnekler açıkça anlatıyor ki maksad, zamana ve soruyu soranın durumuna göredir."
"Efendimiz (sav), Enes hakkında çok mal için duâ etmiş, o da bunun hayrını görmüştü. Halbuki Sa'leb'e şöyle buyurdu: "Şükrünü edâ edebildiğin az mal, yapamadığın çok maldan daha hayırlıdır"200

Ebû Zerr'e hitâben şöyle buyurdu:
-Seni zayıf görüyor ve kendim için istediğimi senin için de istiyorum: İki kişinin bile başına geçme ve bir yetimin dahi malının idâresini üzerine alma.201
Halbuki Allah'ın hakkını ayakta tutanlar için bu iki işin, en faziletli işlerden olduğu mâlumdur. İdârecilik ve riyâset hakkında şöyle buyurmuştur: "Adâletten ayrılmayanlar, Rahman'ın husûsi olarak yarattığı nurdan kürsüler üzerinde oturacaklardır."202 Yetimler hakkında da "Ben ve yetimi himâye eden, cennette -şu iki parmağım gibi yanyana- olacağız"203 buyurmuştur.
Durum bu iken, Ebû Zerr'in hakkında böylesini hayırlı gördüğü için, onu bu görevlerden menetti...
"Başkası bana daha sevgili olduğu halde birisine -Allah bunu yüzükoyun ateşe atmasın diye- (ganimet vb.) veriyorum." buyurmuş, ganîmetlerin taksiminde -her ikisini de iyi bildiği için- bir grubu tercih etmiş, diğerinin imanlarına güvenmiştir.204
Peygamberimiz (sav) Hz. Ebû Bekr'in bütün servetini kabul etmiş, başkasına ise malının bir kısmını tasadduk etmeyip kendinde bırakmasını tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Malının bir kısmını kendinde bırak; bu senin için daha hayırlıdır."205
Hz. Ali şöyle demiştir: "İnsanlara anlayabilecekleri şeyi söyleyin; yoksa siz Allah ve Resûlü'nün (sav) yalanlanmasını mı istiyorsunuz?" Böylece o, ilmin arzını kayıt ve şarta bağlamış oluyor; çünkü birçok mesele vardır ki bir gruba uygun gelir, diğerine gelmez...206

Fetvâ-Davranış Uygunluğu:
Şâtıbî, müftünün, Resûlullah'ın (sav) vârisi ve temsilcisi olduğunu, dolayısıyla onun yalnızca söz bakımından değil, fiil ve tasvib bakımından da rehber olacağını, bu sebeple sözü ile davranışları arasında uygunluk bulunmasının gerekli bulunduğunu delilleriyle açıkladıktan sonra207 şöyle devam ediyor:
"Bu mevzûyu düşünen için, sözü ile davranışı tam uygunluk içinde olan İnsanlığın Efendisinin (sav) durumu örnek olarak kâfidir. 'Allah, Resûlü (sav) için dilediğini helâl kılar' diyeni Peygamberimiz (sav) hoş görmemiştir. Birisi kendisine birşey sorup 'ben yapıyorum' cevabını alınca adamın 'Sen bizim gibi değilsin. Allah senin geçmiş gelecek bütün günahlarını affetmiştir' demesi üzerine Peygamberimiz (sav) sinirlenmiş ve 'Vallahi ben Allah'tan en çok korkanınız ve sakınmam gerekeni en iyi bileniniz olmayı umuyorum'208 demiştir.
Peygambere (sav) vâris olma derece ve makamında bulunan kimsenin bu makama liyâkatini gösteren bir vasfı da davranışının, sözünü tasdik etmesidir. Zât-ı Risâlet (sav) fâizi yasaklayınca şöyle buyurdu: 'Kaldırdığım ilk fâiz borcu Abdulmuttalib oğlu Abbâs'ın fâizidir.' Kan dâvasını ilgâ edince de şöyle dedi: 'Kaldırdığım ilk dâva bizim el-Hâris oğlu Rabi'a'nın kan dâvasıdır.'209
Bir hırsızlık cezasının kaldırılması için kendisine ricâcı gönderdikleri zaman: 'Hayatım elinde olana yemin ederim ki; Resûllullah'ın kızı Fâtımâ çalsaydı onun da elini keserdim' buyurdu.210
Bütün bunlar, gerek Onun (sav) ve gerekse yakınlarının, sözün fiile uyması hususundaki titizliklerini ve insanların ilâhî hükümler karşısında eşit olduğunu gösteren apaçık delillerdir.
Din, söylediğine aykırı davranan kimseyi yermiştir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: 'Kendinizi unutarak halka iyilik mi emrediyorsunuz?'211 'Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Allah nezdinde en büyük hışım sebebi, yapmayacağınızı söylemenizdir.'212
Ca'fer b. Burkan'dan: Meymûn b. Mührân'ın şöyle dediğini duydum: Konuşup va'zeden, kıssalar anlatan nefret bekler213 dinleyen ise rahmet bekler.

Ca'fer anlatıyor:
Meymûn'a sordum:
-"Ey iman edenler! Yapmayacağınız birşeyi niçin söylersiniz?" âyeti hakkında senin anlayışın nasıldır? Kendini durmadan öven, "şu ve şu iyilikleri, hayırları yaptım" diyen kimse mi, yoksa kendisinde kusur bulunduğu halde iyiliği emreden, kötülüğü meneden kimse mi kastedilmiştir?
-Her ikisi de!
Şâtıbî, "Fiilin kavle, sözün davranışa uymasını iftâ için, vaaz için şart koşarsan, bu işleri yapacak kimse bulamazsın; bilhassa asr-ı saâdetten asırlarca uzak bulunan son zamanlarda sürçmeyen, sapmayan, tutarsızlık göstermeyen kaç kişi bulabilirsin?" şeklinde özetleyebileceğimiz bir suâl sorarak yine özetle şu cevabı veriyor:
Bir âlimin yaptığı söylediğine uymazsa bakılır: Muhâlefeti onu fısk çerçevesine sokmuş, günahkârlar arasına katmış ise, onun müftî tayin edilmesi ve halkın kendisine uyması aslâ câiz olmaz. Aykırı davranışı bu ölçüde değil ise, meselâ halkı zühde dâvet ederken kendisi dünyalık peşinde koşuyorsa, böylesinin iftâsı câizdir; ancak fayda hâsıl olmaz, gayeye ulaşılamaz. Ebû'l-Esved ne güzel söylemiştir:
Va'za nefsinden başla
Önce o gelsin yola
Yola gelmişse sapkın
Hikmetle sen kolkola
Sözün dinlenir artık
Ve re'yine uyulur
Önce sen yap ki dersin
Halka faydalı ola
Hem gidip hem menetme
Halkı iğri yolundan
Bunu yaparsan sana
Âr olur; başka n'ola?214

Orta Yol:
"Mesleğinin zirvesinde bulunan müftî, halka lâyık mevzûlarda onları, yadırganmayan orta yola sevkeden, fazla sert veya yumuşak tarafa yöneltmeyen müftîdir."
"Bunun deliline gelince: Bir kere dinin getirdiği doğru yol (sırât-ı müstakîm) budur. Daha önce geçtiği üzere mükelleften Şârî'in (Allah'ın) istediği onu iki uçtaki aşırılıktan (ifrat ve tefritten) çekip itidale getirmektir. Müftü, fetvâ soranlar karşısında böyle davranmazsa Şâri'in istediğinin dışına çıkmış olur; bu sebeple derin ilim sahipleri itidâlden sapmayı yermişlerdir."
"Kezâ bu yol, Resûlullah (sav) ile onun çok değerli ashâbının hallerinden alınan, buradan açılıp gelen yoldur. Efendimiz (sav) râhip hayatını reddetmiş, halka kıldırdığı namazı uzatan Muâz'a 'Sen fitneci misin ey Muâz!' demiştir.215 'İçinizde nefret ettirenler, dinden soğutanlar var!' buyurmuştur.216 'Hedefi şaşırmayın, îtidâlden ayrılmayın, sabah, akşam ve geceden istifâde edin, aman orta yoldan ayrılmayın; varacağınız yere varırsınız' buyurmuştur.217 'Size gücünüzün yettiği gerek; çünkü Allah usanmaz da siz usanırsınız', 'Allah'a en sevimli amel -az da olsa- sahibinin devam ettiği ameldir' buyurmuştur.218 Devamlı oruç tutmak isteyenlerin bu isteklerini reddetmiştir...
Kezâ uçlara sapmak, itidâlden ayrılmak demektir ki, bu halka hiç yaramaz. Şiddet ucu felâkettir, gevşeklik ve fazla yumuşaklık da öyledir. Fetvâ sorana yolun içinden çıkılmazı, sarpı gösterilirse din ona menfur gösterilmiş olur ve bu hal onun âhiret yolculuğunu yarıda keser; bunlar görülmektedir. Fazla yumuşaklık gösterilirse bunun da, nefsin istek ve arzularına göre yaşama yoluna saptırması ihtimâl vardır. Halbuki dinimiz nefsânî arzuları menetme prensibini getirmiştir; çünkü bunlara kapılmak da felâkettir. Bunun delili çoktur."219

Hâl Ehlinin Fetvâsı:
Şâtıbî, müftînin sözü gibi, davranışlarına da uyulabileceğini, onun dinde örnek kişi olduğunu ve bunun şartlarını açıkladıktan sonra, tasavvufî mânâda hâl ehline uymanın, onları taklid etmenin hükmüne geçerek şunları kaydediyor:
"Eğer müftî hâl sahibi ise -yukarıda geçen açıklamalar çerçevesinde- ona uymak doğru mudur? Her mevzûda ondan fetvâ sorulabilir mi?" Bu iki mevzûyu ayrı ayrı ele almak gerekiyor:

a) Yaptıklarını yapmak:
"Hâl sahibi olmayana uyulan yerlerde (şartlarda) hâl sahibine uymak ancak aynı hâle sahip olanlar için uygun olabilir. Biraz açıklayalım: Hâl sahipleri kendi hâlleri içinde dünyevî hazlardan nasibi kesmeye çalışır, hakları edâ mevzûunda son çabalarını sarfederler; bu ya korkunun sevki, ya umudun itmesi, yahut da sevginin verdiği şevk sâyesinde olur. Onları iç dünyaları dışında her şeye bîgâne kılan mânevî iştiyak, geçici zevkleri de onlardan uzaklaştırmıştır. Amellerinde kesinti, yolculuklarında mola yoktur. Öte yandan dünyevî hazların peşine düşmüş, mübah sınırını zorlayıp duran bir kimse öylesi hâl sahibine nasıl uyabilir? Kezâ Allah Teâlâ, başkalarına güç geleni onlara kolaylaştırmış, hizmetini ifâ için yüklendikleri mânevî vazifede onları, ilâhî kudretiyle teyid etmiştir; böylece halka meşakkatli gelen onlara meşakkatsiz, başkalarına ağır gelen onlara hafif gelir olmuştur. İmdi bu yükleri taşımaya gücü olmayan, veya nefsin merhalelerini aşma konusunda azmi hasta, yahut bu yüce mertebeleri taleb hususunda gevşek, yahut da hedefe varmak yerine ilk adımla yetinen kimse onlara nasıl ayak uydurabilir! Bunların hiçbirinde, hâl sahiplerine uyabilme gücü yoktur. Bir zaman zorlansalar bile çok geçmeden kesilip kalırlar; halbuki istenilen devâmdır..."

b) Dediklerini yapmak:
"Hâl sahibine bazı meseleler sorulduğunda fetvâsına uymaya gelince, bu da açıklamaya muhtaçtır: Şöyle ki: soru ya hâl sahibinin içinde bulunduğu hâl hakkındadır, yahut da başka mevzûda sorulmuştur. Eğer birinci ihtimal vâki ise buna uymak, yaptıklarına uymak gibidir. Çünkü hâlleri ile ilgili hükümler üzerine konuşması da, onun amelleri içinde yer alır. Ekseriyâ soru soranın hâline göre değil de kendi hâlinin gerektirdiğine göre fetvâ verir.
Eğer ikinci ihtimal gerçekleşmiş ise o takdirde câizdir; çünkü hâli dışındaki bir mevzûda fetva verince sanki hâl kaynağından değil, ilim kaynağından konuşmuş olur; çünkü bu mevzûda haline mağlûb değildir."220

İbn Kayyim'in (v. 851/1350)
İ'lâmu'l-Muvakkı'în isimli eserinden:
Başka cevap vermek:
Müftî, özellikle sorunun cevabını da ihtivâ ediyorsa, sorudan ayrılarak, soran için daha faydalı gördüğü cevaplar verebilir. Bu müftînin anlayış, ilim ve iyi niyette kemâlini gösterir. Bunun Kur'ân-ı Kerîm'de örnekleri vardır. "Sana neyi infâk edeceklerini soruyorlar; de ki infak ettiğiniz mal ana-babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların ve yolcunundur. Yaptığınız her hayrı Allah hakkıyla bilmektedir."221 Ayete göre nafaka olarak neyi vereceklerini soruyorlar, Allah Teâlâ bunun yerine kimlere vereceklerini açıklıyor; çünkü onlar için bu daha önemlidir. Ayrıca âyetin gelişinde asıl sorduklarına işâret ettiği gibi, başka bir yerde bunu da açıklıyor:
"Sana neyi tasadduk edeceklerini soruyorlar; de ki "afv"ı verin."222 Bu afıvdan maksad, "vermesi kolay olan, verene dokunmayan" şeydir.223

İkâme metodu:
Müftînin kavrayış ve irşâd kâbiliyetini gösteren işâretlerden biri de müsteftî kendisine birşey sorup o da, soranı -ihtiyacı olduğu halde- bundan menedince, onun yerini tutacak, ihtiyâcı karşılayacak bir bedeli bulup göstermesi, haram kapısını kaparken, helâl kapısını açmasıdır. Bu ise ancak iyi niyetli, âlim, şefkatli, Allah için ilmiyle amel eden kimseden beklenebilir. Hastasına zararlı olanı yasaklarken faydalı olanı tavsiye eden doktor nasıl ise bu âlim de öyledir. İşte edyân (dinler) ile ebdânın (vücutların) doktorlarının durumu budur. Sahih'te (Buhârî'nin Câmi'i) Peygamberimiz'in (sav) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Allah'ın gönderdiği her peygamberin vazifesi, ümmetine hayırlı bildiğini göstermesi (bu hususta kılavuzluk etmesi), onlar hakkında kötü olacağını bildiği şeyleri de yasaklamasıdır."
İşte Peygamberin (sav) ve onlardan sonra da vârislerinin hâli budur... Peygamberimiz (sav) Bilâl'e, iki ölçek kötü hurma karşılığı bir ölçek iyi hurma satın almasını yasaklamış, sonra da serbest olan yolu göstererek şöyle buyurmuştur: "Hepsini para karşılığı sat, sonra da para ile iyi hurma satın al"224
Abdulmuttalib b. Rabî'a ile el-Fadl b. Abbâs kendisine murâcat ederek, evlenebilecekleri birer eş bulmak ümidiyle zekât memuru tayin edilmelerini isteyince onları bundan menetmiş ve ganimet memuru Mahmiyye b. Cevz'e bu ikisine evlenebileceklerini vermesini emretmiştir.225 Böylece onlara haram yolu kapamış, mübah yolu açmıştır. Bu O'nun (sav), Yüce Rabbine uyuşunun bir misâlidir; nitekim kulu Rabbinden hâcetini diler de Rabbi istediğini vermez; fakat bundan daha uygun ve faydalısını ihsan eder. İşte iyilik ve hikmetin son sınırı da bundan ibârettir.226

Nasslarla fetvâ:
Müftî mümkün olduğu müddetçe fetvâsını, buna kaynak teşkil eden nassların (âyet ve hadîsin) metin ve meâlini naklederek vermelidir. Böylece müsteftîye hem en güzel cevap verilmiş olur, hem de hüküm delîliyle öğretilmiş bulunur. Sahâbe, tâbiûn ve bunların yolundan giden âlimlerin âdetleri böyle idi...227

İlhâm kapısını çalmak:
Başarılı bir müftî, kendisine önemli bir mesele gelince, bütün kalbiyle -yalnızca ilmî değil, hâlî- aczini ve ihtiyâcını, doğruyu ilham eden, hayırlısını bildiren, kalplere hidâyet veren Zât-ı eccel-ü a'lâ'ya arzetmeli, O'ndan doğruyu ilham etmesini, isâbet yolunu açmasını, bu meselede kulları için koyduğu hükme ışık tutmasını dilemelidir. Bu kapıyı çalan başarı kapısını çalmıştır. Rabbinin lütfunu dileyen ve uman kimse bundan mahrum edilmemeye ne kadar lâyıktır! Gönlünde bu himmeti bulan kimse için bu hâl, başarının ilk müjdeleridir. Artık ona gereken, hidâyetin kaynağına, isâbetin mâdenine ve rüşdün tanyerine yönelmektir ki bu da Kitâb'dır, sünnettir, sahâbenin âsârıdır... Bütün gayretini sarfetmesine rağmen içinden çıkamazsa hemen tevbe ve istiğfâra yönelmeli ve zikrullah ile meşgul olmalıdır. Çünkü ilim, Allah tarafından kulunun kalbine konmuş bir nurdur; nefsânî arzular ve günah ise bu nuru söndüren veya söndüreyazan fırtınalar gibidir; bunları zaafa uğratmak zarûreti vardır...228

Ancak iyi bildiğini söylemek:
Müftîye bir mesele gelince, ya bunun kesin cevabını bilir veya bütün gayretini sarfrettikten sonra doğru olduğuna, zann-ı gâlible kânî olduğu bir neticeye ulaşır, yahut da buna da ulaşamaz. Birinci ve ikinci durumda bildiği ile fetvâ verir. Bunların dışındaki durumlarda asla fetvâ veremez ve hükmedemez... Eğer vermeye kalkışırsa, Resûlullah'ın (sav): "kime ilimsiz fetvâ verilirse günah yalnızca fetvâ verenin boynundadır"229 cümlesinin hükmüne tâbî olur. Bilmeden veya bildiğinin hilâfına fetvâ veren, şâhidlik eden ve hükmedenler, ateşi boylayan müftîler, hâkimler ve şâhidlere katılmış olurlar.230

Müftînin vasıfları:
Ahmed b. Hanbel'den: Bir kimsede şu beş vasıf bulunmadıkça fetvâ makamını işgal etmemelidir.
1. İyi niyet ve ihlâs (yalnızca Allah rızâsını gözetmek). Bu olmazsa ne kendisinde, ne de sözünde nur bulunur.
2. Hilm, soğukkanlılık, ağırbaşlılık ve gönül huzuru.
3. Bilgi ve mesleğinde güçlülük.
4. Mâlî yeterlilik. Aksi halde (başkalarına muhtaç olursa) halk ona dişini geçirir ve çiğner.
5. Ferd ve cemiyet hâlinde insanları tanımak.231

İftâ zamanı:
Çok hiddetli iken, fazla acıkmışken, çok kederli iken, huzurunu kaçıran korku, ağır basan uyku halinde iken, kafası birşeyle çok meşgul iken ve küçük veya büyük abdest sıkıştırmışken müftî fetvâ vermemelidir. Bunlardan herhangi birini, kendisini îtidâl halinden, bilgi ve düşüncesini en iyi bir şekilde kullanma imkânından ayıracak ölçüde hissedince fetvâ vermekten kaçınmalıdır. Maamâfih bu halde doğru fetvâ verirse fetvâsı sahihtir...232

İstişâre:
"Eğer müftînin yakınında ilmine ve dindarlığına güvendiği bir kimse varsa onunla istişâre etmeli; fetvâ konusunda âlimlerden faydalanmayı nefsine yediremeyip, büyüklenerek tek başına cevap verme yolunu tutmamalıdır; çünkü bu davranış cehâletten ileri gelir. Allah Teâlâ mü'minleri, "işleri aralarında danışma ile yürür"233 diyerek övmekte ve Peygamberi'ne (sav) "İş hususunda onlarla müşâvere et" buyurmaktadır.234
Hz. Ömer'e bir mesele gelince yanında bulunan sahâbe ile istişâre eder, hattâ bazen bunun için onları toplantıya çağırırdı; öyle ki o zaman sahâbenin en genci olan İbn Abbâs ile dahî istişâre ederdi. Müşâvirleri arasında Hz. Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ... vardır. (Allah hepsinden râzı olsun). Bilhassa bununla çevresindekileri, alıştırmak, melekelerini geliştirmek onlara öğretmek isterse (istişâre daha da gerekli olur). Buhârî Sahîh'inde bu mevzûda bir bâb açarak şu başlığı koymuştur: "Âlimin meseleyi ilim arkadaşlarına açması". Arkadaşlara getirilen mesâilin en uygunu da sorulan meseledir. Tabiî bu, soru soranın sırrını açıklamak, onu incitmek gibi fenâ bir sonuç veya meclistekilerden birine dokunacak bir kötü netice doğurmaması şartına bağlıdır. Böyle olursa meseleyi kimseye açmamalıdır. Rüyâ tâbir eden kimse için de hüküm aynıdır. Müftî, rüyâ tâbircisi ve doktor, halkın başkaları tarafından bilinmeyen sırlarına vâkıf olurlar; bunların görevi, açıklanması uygun düşmeyen şeyleri örtmek, perdelemektir.235

Bir Temennî:
Zamanımızda bazı İslâm ülkelerinde ve ilim müesseselerinde fetvâ heyetleri vardır. Bizde eskiden "Müşâvere Kurulu" vardı, şimdi de Din İşleri Yüksek Kurulu vardır. Ayrıca bazı ilmî kuruluşlar zaman zaman tertipledikleri kongre ve konferanslarda bir kısım ilmî ve aktüel meseleleri ele almakta ve tartışarak neticeye bağlamaktadırlar.
Diyânet İşleri Başkanlığı bütün bu istişâreli ilmî meseleleri derler ve bültenler hâlinde neşrederse hem müftîlerimiz bilvâsıta geniş bir istişâre imkânına kavuşmuş, hem de memleketin şarkından garbına farklı, ihtilaflı fetvâlar azalmış, birlik sağlanmış olur.

el-Fetâva'l-Âlemgiriyye'den (c. III, s. 308-310):
Kitâbu'l-akdiye sahibi, İmam Kadı Ebû Ca'fer, kazâya ehil olanların durumunu ve vasıflarını açıkladıktan sonra şöyle der:
Böyle olmayanların fetvâ vermeleri de doğru değildir; yâni müftînin iyi ahlâk sahibi, Kitâb ve Sünneti bilen bir kimse olması gerekir, rey ictihadına da muktedir olmalıdır; ancak duyduğu bir şey ile fetvâ veriyorsa -zikrettiğimiz delilleri bilmese de- fetvâ vermesi caizdir; çünkü bu, başkasından duyduğunu nakletmektir, hadîs mevzûundaki râviye benzer; bunda da, hadîs râvisinde olduğu gibi akıl, iyi tesbit, dürüstlük ve anlayış şartları aranır; (Muhît isimli eserde böyle kaydedilmiştir).
Usûlcülerin kararına göre: Yalnız müctehid müftîdir. Müctehid olmadığı halde müctehidin söylediklerini öğrenmiş bulunan kimse müftî değildir. Böylesine gerekli olan, bir soru ile karşılaştığı zaman, Ebû Hanîfe gibi bir müctehidin sözünü (görüş ve ictihadını) naklederek söylemektir. Bundan anlaşılmaktadır ki zamanımızda mevcut kimselerden vâkî fetvâlar, bizzat fetvâ olmayıp -soruyu soranın alıp istifade etmesi için- gerçek müftînin sözünü nakletmekten ibarettir...
Fukahânın üzerinde birleştikleri görüş, müftînin ictihad ehliyetine sahip olmasının gerekli bulunduğudur. (Zahîriyye'de de böyle kaydedilmiştir.) el-Mültekât'ta zikredildiğine göre âlimin doğrusu yanlışından daha çok ise onun fetvâ vermesi helâldir.
Eğer ictihad ehliyetini taşımıyorsa nakil yolu dışında onun fetvâ vermesi helâl olmaz; artık böylesi, fukahânın sözlerinden bildiklerini nakleder. (Fusûlu'l-imâdiyye'de böyle yazılmıştır).
Amelde kusuru olan kimsenin (fâsıkın) müfti olması sahihtir. Sahih ve uygun olmaz diyenler de olmuştur. Aynî'nin zikrettiğine göre sonraki fıkıhçıların çoğu bu ikinci görüşü tercih etmişlerdir; el-Mecma' ve şerhinde bu, kesin olarak kaydedilmiştir.
Müftînin müslüman ve aklı başında bir kimse olmasının şart olduğunda ihtilaf yoktur. Bazıları uyanık bir kimse olmasını da şart koşmuşlardır. Evet hür, erkek ve konuşabilen bir kimse olması şart değildir. İşâreti anlaşıldığı yerlerde dilsizin fetvâ vermesi caizdir. Hattâ konuşabilen bir kimseye "şu caiz midir?" diye sorulur, o da "evet" mânâsında başını sallarsa işaretiyle amel etmek caizdir. Müftînin kâmil bir insana yakışmayan davranışlardan sakınması, anlayışlı, sağlam kafalı ve becerilki olması uygundur.
Sahih olan görüş şudur ki ehli olan kimsenin fetvâ vermesi (bu işle meşgul olması) mekruh değildir. Devlet başkanının ve sorumluların fetvâ makamına lâyık kimseyi araştırması ve uygun olmayanı bundan menetmesi vazifeleri cümlesindedir. (en-Nehru'l-fâık'de böyle yazılmıştır).
Müftinin zenginlere, sultan ve idarecilerin adamlarına eğilip meyletmeksizin sıraya ve adâlete riâyet etmesi, böyle bir meyilden uzak kalmak için, zengin olsun fakir olsun, önce gelenin cevabını önce yazması fetvânın şartlarındandır.
Müftînin yazıyı saygı ile alması, sual apaçık hale gelinceye kadar defalarca dikkatle okuması ve sonra cevap vermesi fetvânın âdâbı içinde yer alır.
Bazılarının yaptığı gibi kâğıdı kaldırıp atmaması gerekir; çünkü onda Allah'ın ismi vardır ve O'nun ismine saygı göstermek farzdır. Müftî cevap verince, cevabının sonuna "Allahu â'lem: Allah daha iyi bilendir" vb. yazmalıdır. Ehl-i sünnet ve cemâatin, üzerinde ittifak ettikleri meselelerde "vallâhu'l-muvaffık: Başarılı kılan Allah'tır, ve billâhi't-tevfîk: Başarı Allah iledir, ve billâhi'l-İsmeh: Hatâsızlık Allah iledir; yanî bu sıfatlar Allah'a aittir ve ancak O'nunla beraber olanlar bunlara mazhar olurlar" yazması uygun olur denilmiştir. (Cevâhiru'l-Ahlâtî'de böyle kaydedilmiştir).
Bazı müftîler soru kâğıdını kadın ve çocuktan bizzat almazlardı; talebelerinden birisi alır, toplar, müftîye sunar; o da cevabı yazardı. Bundan maksat ilmin yüceliğini göstermekti. En iyisi, tevazu bakımından bizzat müftînin herkesten soruyu almasıdır.
Rivâyetleri bilgisinde toplamış, dirâyetlere (aklî ve ictihâdî açıklamalara) vâkıf, Allah'a itâatte dâim, nefsin istekleri ve şüpheli konularda çekingen ve ihtiyatlı olan gencin de fetvâ vermesi caizdir; "Âlim, yaşça küçük olsa da büyüktür; câhil, yaşça büyük olsa da küçüktür. (el-Bahru'r-râık'tan).
Müftînin yumuşak başlı, vakur, tatlı dilli, güleryüzlü olması gerekir (Sirâciyye'de de böyledir).
Sorulmadığı takdirde fetvânın delillerini söylemesi, fetvânın doğruluğunu isbat etmesi gerekmez. Hatâ ederse utanmadan ve izzet-i nefis meselesi yapmadan hatâsından döner. (en-Nehru'l-Fâık'tan).
Bazı meseleleri doğru çözebilmesi için matematik bilmesinin şart olup olmadığı konusunda iki görüş vardır. Bağlı bulunduğu mezheb imamının ictihad esaslarını ve ifade şekillerini bilmesi şarttır. Usûl ilminde mütehassıs, müctehidlerin ihtilâfları konusunda araştırma sahibi olan kimsenin -usûle değil de- fürû'a ait fıkıh meselelerinde fetvâ verme selâhiyeti yoktur. Henüz meydana gelmemiş bir mesele hakkında fetvâ vermek gerekli değildir. Fetvâda gevşek davranmak (fetvâ işini hafife almak), niyetler kötü olunca hile peşine düşmek ve kötü niyetli davranışları kitabına uydurmaya çalışmak haramdır; böyle yaptıkları bilinen kimselerden fetvâ sormak da caiz değildir.
Müftî, tuvalete çıkma ihtiyacı veya sevinç hali sebebiyle bile olsa ahlâk ve davranışlarının değiştiği, normal halinin dışına çıktığı zamanlarda fetvâ vermemelidir. Eğer bu durumun, kendisini, doğru anlamaktan engelleyemeyeceğine inanarak fetvâ verirse -riskli olmasına rağmen- fetvâsı sahih ve caiz olur.
En uygun olanı fetvâyı bir menfaat beklemeden vermek ve fetvâ sorandan ücret almamaktır. Şehir halkı müftînin geçimini sağlarsa caizdir. Müfti ile bu konuda iş akdi (isticâr, icâre) yapmaları da caizdir. Mekruh olmakla beraber bu ücretin, müftînin fetvâ vermek için yaptığı masrafın (yazı masrafının) misli olması daha uygundur. Esasen devlet başkanı, müftî ve muallimin geçimini temin ile mükelleftir.
Her şehir halkının bir konuşma ve ifade şekli (üslûb ve ıstılahları) vardır. Bu özelliği bilmeyen kimsenin, ifade şekliyle ilgili konularda o şehir halkına fetvâ vermesi caiz değildir. (el-Bahru'r-râık).
Fetvâ, kayıtsız şartsız Ebû Hanîfe'nin ictihadına göre olacaktır; sonra sırayla Ebû Yusuf, Muhammed, Züfer, el-Hasen b. Ziyâd'ın ictihadlarına göre fetvâ verilir. Şöyle denilmiştir: İmam-ı Âzam bir tarafta, iki talebesi (Ebû Yusuf ve Muhammed) karşı tarafta olursa müftî dilediği tarafın ictihadına göre fetvâ vermekte serbesttir. Müftî müctehid olmadığı takdirde birinci görüş daha sıhhatlidir.
el-Hâvi el-Kudsî'de kaydedildiğine göre en uygun ve sahih olanı delilin kuvvetine göre fetvâ vermektir. (en-Nehru'l-fâık'ta da böyledir).
Ebû Yusuf'tan nakledildiğine göre kendisine bir mesele sorulmuştu, fetvâ işinin büyüklük ve önemini göstermek için kalktı, ridâsını giydi, sarığını sardı ve sonra fetvâ verdi. (Tebyîn'de de böyledir).


II. İFTÂ KAYNAKLARI
Fetvâ verirken müftînin başvuracağı kaynaklar da, iftâ usûlü gibi, ehliyete tâbîdir. Teferruâtı bir yana bırakırsak fıkıh bilginlerini ehliyet yönünden müçtehid, muharric ve mukallid kısımlarına ayırabiliriz.

A. Müctehidler:
Müctehidlerin iftâ kaynağı, Fıkıh Usûlü kitaplarında, etraflı bir şekilde incelenmiş ve açıklanmış bulunan aslî ve tâlî kaynaklardır.
Aslî kaynaklar (deliller): Kitâb, Sünnet, İcmâ ve Kıyâs'tır.
Tâlî deliller ise istihsan, mesâlih (ıstıslah), istıshab, örf, âdet, sahâbe kavli... gibi kaynaklardır.
Müctehid, bir başka müctehidi taklîd edemeyeceği için, gerek amelinde ve gerekse iftâ ve kazâda bizzat ictihad ederek hükümleri bu kaynaklardan çıkarır.

B. Muharricler:
Muharric, mezhebin müctehidlerinin sözlerine, fıkıh usûlü kaideleri açısından bakarak hüküm çıkarır. Şu halde bunların iftâ kaynağı da mezheb imamlarının ictihadlarını ihtivâ eden mevsûk fıkıh kitaplarıdır. Hanefî mezhebinde İmam Muhammed'in Zâhiru'r-rivâye kitapları ile bunları toplayan el-Kâfî, bunun şerhi el-Mebsût, Şâfiîlerde el-Minhâc, el-Mühezzeb, Mâlikîlerde el-Müdevvene, Hanbelîlerde el-Muğnî burada örnek olarak hatırlanabilir.

C. Mukallidler:
Mukallidler, daha âlim müftî bulunamadığı zaman tahrîc ve tercihi yapılmış, gereği kadar açıklanmış hazır hükümleri naklederek fetvâ verirler. Şu halde bunların iftâ kaynakları da, maksada uygun fıkıh ve fetvâ kitaplarıdır. Fetvâ kitapları soru-cevap tarzında olduğu, çeşitli görüş ve sözlerden birini tercih edip aktardığı, aktüel meselelere temas ettiği için fıkıh (fürû') kitaplarından daha kullanışlı ve pratiktir.
Yalnızca Kâtip Çelebi'nin Keşfu'z-zunûn isimli eseri üzerinde yaptığımız taramada tesbît edebildiğmiz fetvâ kitapları (bu kelimeyle isimlenmiş kitaplar) 150 civarındadır.236 bunların da en eski olanı hicrî 4. asrın başlarına kadar ulaşmaktadır. Bu kadar kitabı burada teker teker tanıtmak uygun olmayacağı için, biz önce Bursalı Tahir Bey'in Osmanlı Müellifleri isimli eserinde verdiği bir listeyi237 aktaracak, sonra da zamanımıza yakın fetvâ kitaplarından birkaçını kısmen örnekler vererek tanıtacağız.

a. Bursalı Tâhir Bey'in Listesi:
İbn Kemâl, Ebussuud, Zenbilli Ali Efendi'den başka Fetâvâsı tedvîn edilmiş zevât-ı kirâm:


                                                                                                                                                 DEFİN

ESERLERİN SENE İSİMLERİ                        MÜELLİFLERİN İSİMLERİ                      YERLERİ

770             Fetâvây-ı buğyetu'l-                         İbn Sirâc Konevî

                   el-kunye                                            (Mahmud b. Ahmed                                  Şam

758             Fetâvây-ı Tarasûsî                             Necmu'd-din İbrâhim                                Şam

918             Fetâvây-ı Korkud                              Şehzâde Korkud b.

                   Hâniyye                                             Bâyezid Han                                              Bursa

922             Mecmeu'l-Fetâvâ                              Abdurrahman Âmâsî

                                                                              (Müeyyedzâde)                                         İstanbul

840             Fetâvây-ı Sa'diyye                            Sa'dî Efendi (Şeyhulislâm)                         İstanbul

978             Fetâvây-ı Adliyye                             Resûl b. Sâlih Aydînî                                 İzmir

985             Fetâvây-ı Hâmidiye                           Hâmid Konevî (Şeyhulislâm)

                                                                              (Tenkih-i Hâmidiyye başka

                                                                              bir fetvâ kitabıdır.)                                     İstanbul

1026           Muînu'l-müftî ale'l-                         Yekçeşm Pir Muhammed

                   müsteftî Üskûbî238                                                  Üsküp

1039           Nakdu'l-mesâil fi-                             Rızâî Ali Efendi                                         Mısır

                   cevâbi's-sâil

1098           Fetâvây-ı Ankaravî                            Ankaralı Muhammed

                                                                              Emin Efendi (Şeyhulislâm)                        İstanbul

1099           Fetâvây-ı Feyzıyye                           Feydullah Efendi(Şeyhulislâm)                  Edirne

1103           Fetâvây-ı Ali Efendi                          Çatalcalı Ali Efendi(Şeyhulislâm)239          Edirne

1088           Fetâvây-ı Münkârîzâde                     Minkârizâde Yahyâ Efendi (Şeyhülislâm) Üsküdar

1128           Fetâvây-ı Abdurrahîm                       Bursalı Menteşîzâde

                                                                              Abdurrahim (Şeyhulislâm)                         İstanbul

1127           Fetâvây-ı Atâiyye                             Muhammed Atâullah Efendi

                                                                              (Şeyhulislâm)240                                         Bursa

1193           Fetâvây-ı Şerifzâde                            Şerîfzâde Muhammed

                                                                              Efendi (Şeyhulislâm)                                  Medine

1156           Behçetu'l-fetâvâ                                Yenişehrî Abdullah Efendi(Şeyhulislâm)   İstanbul

1301           Melceu'l-müftîn241                            Manisalı Hacı EvliyâzâdeAli Efendi          Siroz

                   Fetâvây-ı Netîce                                Fetvâ Emîni

                                                                              Ahmed Efendi241                                  Siroz

880             Câmiu'l-fetâvâ                                   El-Hamîdî el-Hanefî

955             Fetâvây-ı Kadiriyye                          Abdulkâdir Efendi(Şeyhulislâm)                Amasya

866             Zübdetu'l-fetâvâ                               Ankaralı Pîr Muhammedb. Yûsuf              İstanbul

988             Fetâvây-ı Kadızâde                            Ahmed b. Mahmud                                    İstanbul

1087           Fetâvây-ı Hısâlî                                 Abdurrahman Efendi                                  Üsküdar

1114           Fetâvây-ı Nu'mâniyye                      Debbâğzade Nu'mân

                                                                              Efendi (Şeyhulislâm)                                  İstanbul

                   Fetâvây-ı mecmûa-i

                   cedîde242

1105           Nûru'l-fetâvâ                                     Bahşâyiş Nûrullah Efendi                          İstanbul

1028           Fetâvây-ı Akkirmânî                          Ali el-Akkirmânî                                       Akkirman

1225           Sefînetü'l-fetâvâ                                Erzurum Müftüsü

                                                                              Abdurrahman Efendi                                  Erzurum

1099           Surratu'l-Fetâvâ                                Muhammed Sâdık

                                                                              b. Ali es-Sâkızî                                         

1069           Mîzânu'l-fetâvâ                                Bâlîzâde Mustafa Efendi

                                                                              (Şeyhulislâm)                                             İstanbul

1100           Mecmûatu'l-Fetâvâ                           Mevlûd Efendi

1092           Hulâsateyn

                   fi'l-fetâvâ                                           Bursalı Esîrî Muhammed

                                                                              (Şeyhulislâm)                                             Bursa

 

 

1116           Fetâvây-ı Es'adiyye                          Es'ad-i Üsküdârî

                   Fetâvây-ı Halîmiyye                          Bursalı Muhammed b. Abdulhâlim243

                   mecmûa-i cedîde                                 Fetvâhâne Hey'et-i İlmiyyesi244

                   Fetâvây-i Ferâizziye                          Fâtih Dersiâmlarından

                                                                              Ahmed Hulûsi Efendi

965             Fetâvây-ı vâkıât                                 İstanbul Kadısı

                                                                              Muhyiddin Muhammed                            İstanbul

823             Câmiu'l-fusûleyn                              Şeyh Bedrüddin Simâvî

1300           Fetevây-ı mizânu'l-

                   müdda'în                                            Sirozlu Muhammed Hilmi

1073           Terceme-i fetâvây-ı

                   Bezzâziyye                                        Mütercimi Şeyh Ahmed

                                                                              b. Mûsâ es-Sîvâsî

887             Telhîs-ı câmiu'l-

                   Fetâvâ                                                Abdulmecid b. Nasûh                                Amasya

1085           Vâkıâtu'l-müftîn                                Abdulkâdir b. Yûsuf Sinân                         İstanbul

1058           Telhîsu'l-fetâvâ

                   ve'ş-şurûh                                         Kütahyalı Ali Hibrî                                    Eriboz

1275           Tenkîh-i câmiu'l-

                   icârateyn                                            Ârif Efendi (Şeyhulislâm)                          Üsküdar

1275           Fetâvây-ı ahkâm-i                              Ârif Hikmet Bey

                   mer'ıyye fi'l-arazi'l-                         (Şeyhulislâm)

                   emîriyye                                                                                                                İstanbul

1317           Mir'âtu'l-mûrâfikîn                           Ahmed Hamdullah Efendi                          İstanbul

844             Muînu'l-hukkâm

                   fimâ yeteraddedu

                   beyne'l-hasmeyni

                   mine'l-ahkâm

1254           Mecmûatu'l-fetâvâ                            Kadızâde Muhammed

                                                                              Tâhir Efendi (Şeyhulislâm)                        İstanbul

1215           Netîcetu'l-fetâvâ                               Dürrîzâde Muhammed

                                                                              Ârif Efendi (Şeyhülislâm)245                     Üsküdar

1136           Terceme-i fetâvây-ı

                   kâdıriyye                                            Kâmî Muhammed Efendi                           İstanbul

1173           Bahru'l-fetâvâ                                   Erzurum Müftüsü Kâdızâde

                                                                              Muhammed Efendi                                    Erzurum

1175           Fetâvây-ı Vassâf                                Abdullah Vassâf Efendi                            

                                                                              (Şeyhulislâm)                                             İstanbul

1148           Fetâvây-ı Rûşenî                                Aydınlı Veliyuddin                                    Akhisar

1207           Fetâvây-ı Giridî                                 Kandiyeli Ali Şükrü                                   Kandiye

1078           Mecmûatu'l-fetâvâ                            Veli b. Yûsuf

 

 

1181           Sümhatü'l-ebrâr                                 Fîbeyâni gumûdi'l-esrâr 

                   fî beyânî-gumudi'l                             Hatîb Battâl (Kayserili

                   esrâr                                                   Hasan b. Ali)                                              Kayseri

                   Nehriyyetü'l-fetâvâ                          Erzurum Müftüsü İbrâhim

                                                                              Edhem Efendi                                             Mardin

1259           Fetâvây-ı                                            Mardin Müftüsü

                   Abdusselâm                                       Abdusselâm Efendi                                    İstanbul

                   fetâvâ                                                 Mustafâ Saîd Ayntâbî

1169           Fetâvâ                                                Seyyid Muhammed Rızâ                           İstanbul

                   Fetâvây-ı Hallî                                   İbrâhim b. eş-Şeyh İsmâil

                                                                              Kastamonî                                                  İstanbul

1053           Fetâvây-ı Yahya                                Yahya Efendi

                   Efendi                                                 (Şeyhulislâm)                                             İstanbul

1001           Fetâvây-ı Zekeriyyâ                          Zekeriyyâ Efendi

                   Efendi                                                 (Şeyhulislâm)                                             İstanbul

                   Fetâvây-ı Ahmediyye                                                                                           İstanbul

1110           Fevâidü'l-aliyye mi-                          Kayserili Nisârî Ali Efendi

                   ne'l-mesâili'ş-şer'iyye

1159           Tuhfetü'l-fetâvâ                                Kırımlı Ömer b. Sâlih

1021           Sun'î                                                   Sunullah Efendi

                                                                              (Şeyhulislâm)

                   Fevâidu'l-fetâvâ                                Tosyalı Müsevvid Osmân

                   el-Osmâniyye b. Muhammed246

                   Revâhu'z-zekiyye                             Gedûsî Hâfız Muhammed Efendi

                   fî-fihris-i'l-fetâvâ

                   et-Türkiyye

1150           Câmiu'd-deâvî ve'l-                         

                   beyyinât                                             Mustafâ b. Şeyh Muhammed Efendi

                   Mecmûa-i Vidînî

1204           Tenkîh                                                Şânîzâde Muhammed Sâdık Efendi

                   mecmûatü'l-fetâvâ                             Cum'avî

984             Müfîdü'l-enâm                                  Muhammed b. Şeyh Müslihiddin

                   Fetâvây-ı merkezî

1124           Fetâvâ                                                Paşmakçızâde Ali Efendi

                                                                              (Şeyhulislâm)                                             İstanbul

1153           Mecmûa-i Ebu'l-Hayr Ebü'l-Hayr Ahmed Efendi

                   Nihâyetü'l-matlab                             (Şeyhulislâm)

                   Mecmeu'l-mesâili'ş-

                   şer'ıyye                                              Lâlî Ahmed Efendi

981             Fetâvây-ı Birgivî                                Birgivî Muhammed Efendi                          Birgi

1236           Tercîh-i beyyinât                               Abdurrahman b. Süleyman

                   Nûru'l-fetâvâ                                     Mustafâ b. Şeyh Muhammed

961             Mecmûa-i fetâvâ                                Âbâdî Muhammed Çelebi

782             ed-Düreru'l-mensûre                        Şâdgeldi Şemseddin Çelebi

1298           Hulâsatü'l-ecvibe                              Çeşmîzâde Muhammed Hâlis

                                                                              Efendi                                                         Üsküdar

                   Fetâvâ                                                Harputlu İmâmzâde

                                                                              Muhammed Saîd Efendi                             Harput

1223           Mecelletü'l-mehâkim                        Akifzâde Abdurrahîm Efendi

1268           Mecmûa-i fetâvâ                                Mardinli Ömer Şevkî Efendi                      Mardin

                   Fetâvây-ı Akhisâri                             İbrâhim Akhisârî247




B. Bazı Fetvâ Kitapları:
1. Hindiyye:
el-Fetâvâ'l-Âlemgîriyye ismini taşıyan ve Hindiyye diye meşhur olan bu fetvâ kitâbı, Sultan Muhammed Evrengzîb Bahâdur Âlemgîr'in (v. 1118-1706) emri ve himmeti ile Hind ulemâsından teşkil edilen bir heyetçe tertîp ve telîf edilmiştir. Hanefî mezhebine ait olup Arapça'dır, soru-cevap şeklinde değildir, fıkıh bablarına göre meseleler sıralanmıştır, birkaç defa tabedilmiştir. (Bulak, I-IV, 1310-11, el-Meymeniyye, 1323)

2. Hâniyye:
Müellifi: Fahruddin Hasen b. Mansûr (v. 592/1196) Ferganalı, Hanefî.
Kitap çokça vukû bulan meseleleri câmî' olup Arapça'dır, Hindiyye'nin kenarında tabedilmiştir.

3. Bezzâziyye:
Hârezmli Hanefî fukahâsından Muhammed b. Muhammed el-Kerderî (v. 827/1424) tarafından telîf edilmiş olup el-Câmi'u'l-vecîz ismiyle yine Hindiyye'nin kenarında tabedilmiştir. Bu iki kitap da şekil ve tertip bakımından Hindiyye gibidir.

4. Hulâsatü'l-ecvibe:
Çeşmizâde Muhammed Hâlis (v. 1298/1881) tarafından (1271-1286) arasında 15 yıllık bir çalışma ile toplanıp tertip edilmiş bulunan bu eser (fâ, cim, hâ, bâ, ayn, nûn) rumuzlarını kullanarak şu kitapların fetvâlarını bir araya getirmiştir:
Feyziyye, Şeyhulislâm Feyzullah Efendi (v. 970/1563).
Abdurrahîm, Şeyhülislâm Menteşîzâde Abdurrâhim Efendi (v. 1128/1716).
Behce, Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi (v. 1156/1743).
Ali Efendi, Şeyhülislâm Çatalcalı Ali Efendi (v. 1103/1691).
Netîce, Şeyhülislâm Dürrizâde Muhammed Ârif Efendi (v. 1215/1800).
Kitap fıkıh bablarına göre tertiplenmiş, asıl kaynaklara göre tekrarlanan ifâdeler çıkarılmış, yanyana altı kare şeklindeki cetvellere aynı mevzûdaki fetvâlar yerleştirilmiştir. Fetvâ asıl kaynağında farklı bir bâbda ise kenarda buna işâret edilmiştir.
Hulâsatü'l-ecvibe büyük ebadda iki cilt halinde tabedilmiştir. 2. B. İst. 1325.
5. İlâveli Mecmûa-i cedîde
Fetvâhâne müsevvidlerinden Yakovalı Alî Murtezâ tarafından telîf edilen bu eserin mukaddimesini, hem o zamanki resmî iftâ usûlünü anlattığı hem de kitâbın mâhiyetini ve hususiyetlerini tanıttığı için biraz sâdeleştirerek aşağıya alıyoruz:
"Günden güne ortaya çıkan hâdiseler hakkında halkın başvurduğu merkez olmak şerefini taşıyan Fetvâhâne-i âlî'den fetvâ istendiği zaman mûteber fıkıh kitaplarından -meşhur Türkçe fetvâ mecmûalarından-hâdiseye uygun fetvâ aranırdı. Eğer bunlarda bulunamazsa fetvâsı sorulan mesele, güvenilir arapça kitaplardan aranılır, aynısı bulunursa tercüme edilerek o hâdiseye uygun bir fetvâ sûreti kaleme alınır, Meşîhat-i ulyâ (şeyhulislâmlık) makâmına takdîm edilirdi. Mezkûr makam tarafından altı tasdîk edilerek iâde edilince müsevvidler tarafından karşılaştırıldıktan sonra, Fetvâhâne'de muhâfaza edilen ve yeniden tertib edilmekte olan, fetvâları kaydetmeye mahsus "Mecmûa-i cedîde" isimli mecmûaya kaydolunurdu. Bilindiği gibi bu, fetvâhanenin öteden beri riâyet ettiği bir usûldür. İşte bu kâideye riâyetin semeresi olarak uzun zamandan beri birçok fetvâ sûreti birikmiş fakat bunların bir kısmı nükûlü (Arapça aslı) ile berâber yazılmış ise de çoğunun nükûlü terkedilmiş idi. Daha önceki şeyhülislâm Uryânîzâde Ahmed Es'ad Efendi, hâlâ Fetvâ Eminliği yüce makamını ehliyetle tezyîn etmekte olan büyük âlim Muhammed Nûri Efendi'ye, fıkıhta mâhir beş altı kişilik bir heyet teşkil ederek istenilen nükûlün bulunup yazılmasını emretmiş idi. Zikri geçen fetvâ emîninin sarfettiği büyük gayret ile kısa zamanda nükûl bulunmuş, her fetvânın altına yazılmış ve kitap basılarak istifâdeye sunulmuş idi. Ancak kitap kısa zamanda tükenmiş arayanlar bulamaz olmuştu. Ayrıca, kitabın baskı tarihi olan 1299 tarihinden bugüne kadar geçen 29 sene içinde eskisinin üç misli daha fetvâ birikmiş, bunların da bir kısmının nükûlü yazılmamıştı. İşte bu sebeplerle, şu anda Meşîhat makamına şeref veren Mûsâ Kâzım Efendi Hazretleri'nin izniyle, umûmî menfaatlere küçük bir hizmet olsun diye duâcınız tarafından nükûl bulunmuş, fetvâhânece tasdik edildikten sonra fetvâların altlarına yazılmış ve yeni esere "İlâveli Mecmûa-i Cedîde" adı verilmiştir..."
Kitap bir mukaddimeden sonra "itikadla ilgili meseleler" ile başlamış, Ferâiz kitabıyla sona ermiş, sonuna arâzî ve mer'a ile alâkalı bir ek ilâve edilmiştir. İki cild bir arada, 675 sayfa olarak 1326/1329 hicrî yılında İstanbul'da basılmıştır.
Her fetvânın altında o zamanki şeyhülislâmın ismi ve Arapça kaynağındaki metin ile kaynağın adı kaydedilmiştir.

Birkaç örnek:
Kitâbu'l-kerâhiyye ve'l-istihsân'dan:
Zeyd'in mütehharrik olan dişini altın tel ile şeddetmek İmam Muhammed Hazretleri katında câiz olur mu?
el-Cevâb: Olur. Hasen Fehmî.

Zeyd'in dişi çıktıkta betekrâr ol dişi yahud başka insan yahud hınzîrîn mâadâ hayvan dişini yerine vazetmek câiz olur mu?
el-Cevâb: Olur. Hasen Fehmî.

Zeyd'in zimmetinde bazı hukuk-i nâs olup lâkin zemân-ı tavîl mürûr etmekle ashâb-ı hukuk kimler olduğunu tezekkür edememekle red mümkün olmazsa, Zeyd tevbe ve rücû edüp meblâğ-ı me'hûzünü yâ miktarını kazâ-i deyn niyetiyle tasadduk-i fukarâ edicek mazûr olur mu?
el-Cevâb: Olur. Hâlid Efendizâde Muhammed
Cemâlüddin
Fetvâdan sonra Kunya ve Velvâliciyye isimli eserlerden Arapça nakiller yapılmıştır. Bu nakiller aynı hükümleri ifâde etmektedir.

6. Mahmûd Şeltût, el-Fetâvâ:
Muâsır el-Ezher ulemâsından Mahmûd Şeltût'un fetvâlarını muhtevî olan bu eserin Kahire'de yapılan sekizinci baskısı 1395/1975 tarihini taşımaktadır. Orta boy 461 sayfalık eserin başındaki on sayfalık mukaddimede fetvâ ile ilgili bir giriş yer almaktadır. Bu girişin sonunda Şeltût kitabını şöyle tanıtıyor:
"Bu, çeşitli mevzûularda soru sahiplerine cevap verdiğim fetvâ ve hükümlerden meydana gelmiş bir mecmûadır. Bunların bir kısmını okuyucuları için gazete ve dergiler neşretmiş, bir kısmını da dinleyicileri için radyo yayımlamıştır. Bu fetvâlarda, ben özellikle bir mezhebe bağlı kalmadım, muayyen bir fakîhin görüş sınırı içinde de durmadım. Bağlı kaldığım şeyler azîz Kitâb, sahih sünnet ve İslâm'ın ebedî, umûmî kâideleridir..."
Mukaddimeden sonra fetvâlar şu anabaşlıklar altında sıralanmıştır. Akâid ve gayb âlemi, ibâdetler, âdetler ve bidatler, yeminler ve adaklar, Aile münâsebetleri, mâlî muâmeleler, yiyecek, içecek ve süs, sosyal mevzûlar, çeşitli konular.
Bu kitabın fetvâları, klâsik fetvâ kitaplarından farklı olarak mufassalca ve delîlleri verilerek kaleme alınmıştır. Kısmen özetleyerek bir iki örnek arzediyoruz:

Sun'î tohumlama hakkında:
Müellif, tarih boyunca insanların bitki ve hayvan nevilerinde sun'î tohumlama ve aşılama yolunu denediklerini, bunlardan netîce alınca aynı denemeyi insan üzerinde yaptıklarını, bunun önceleri sırf bir ilmî araştırma şeklinde olduğunu, başarılı olunca da çocuksuz evliler için uygulanmaya başlandığını anlattıktan sonra "insanın haysiyet ve seviyesi aşılamayı reddeder" başlığı altında özetle şunları söylüyor:
"Hayvan ile insanı tohumlama bakımından bir tutanlar, kendilerinin de mensubu bulundukları insan nev'inin âileden millete doğru, birbirine mânevî bağlarla bağlı topluluklar teşkil ettiklerini, bu özelliğin hayvan ve bitkilerde bulunmadığını düşünmeli idiler. İnsanoğlunun sosyal hayatı ferdî hayatından yücedir. Beşerî ve semâvî kanunlara, örf, âdet ve âdâba bağlı bulunan bu hayat yalnız insan toplumlarına mahsustur...
Dinin bu mevzûudaki hükmüne gelince: Eğer tohumlama, birbiriyle evli karı ile koca arasında oluyorsa bu yüce insanlık kaidelerine aykırı değildir. Çocuk baba ve anasını bilir, sosyal hayat normal akışı içinde yürür.
Ama kadın, yabancı bir erkeğin tohumu ile aşılanıyorsa -ki ekseriyâ yapılan ve sorulan budur- bu iş insanı bitki ve hayvan seviyesine indirmek olur.
Aralarında evlilik bağı bulunmayan bir erkeğin menisini alıp kasten bir kadının rahmine yerleştirmek zinânın bir başka nev'idir; bu ikisinin unsurları ve netîceleri aynıdır. Bu sebeple dinin bu mevzûudaki hükmü de aynı olacaktır...248

İskat-ı salât ve savm:
Âdetler ve bidatler bölümünde ıskat ile ilgili olarak şu fetvâyı veriyor:
"İnsanlar husûsî hayatlarında, geçmişlerden kendilerine kalan bir takım gülünç âdetleri tatbik ediyorlarsa da Allah'ın hakları üzerinde tasarruf etme hakkını onlara kim veriyor; anlamak mümkün değildir! O Allah ki ölülerine, hayatta iken, ruhunu temizlesin, terbiye etsin diye oruç ve namaz emrediyor da adam bunları mühimsemeyip terkediyor, yahut da ihmal yüzünden yapmıyor, borçlu gidiyor. Biliyor musun ne yapıyorlar? Bunun için bir fidye hesaplayıp "oruç ve namazın ıskatı" adıyla bunu bir fakire veriyor, değil her şeyi bilen Allah'a, basit insanlara bile malûm bulunan apaçık bir hile ve oyun düzenliyor, alacağı çok küçük bir meblâğ karşısında bu fidyeyi -çok gördükleri için fakire bırakmayıp- hîbe yoluyla geri vermesini şart koşuyorlar. Bu mevzûuda ne sahih ne de zayıf bir nass bulunmamasına rağmen farzedelim ki ıskat meşrûdur; bunun, Allah'ın kabul edeceği ve karşılığında namazı, orucu düşüreceği bir yol olduğunu akıl kabul eder mi? Bu, yahûdilerin Cumartesi hilesine benzemiyor mu?..249

Çocuk düşürme:
Ana rahmindeki çocuğa ruhun üflenmesinden önce ve sonra çocuğu düşürmenin hükmü hakkında, fukahânın farklı görüşlerini, İmam Gazzâlî'nin bu mevzûudaki ihâtalı mütâlâasını ve buna dayanarak fukahânın, aşılanmış yumurtada hayat bulunduğunu bildiklerini kaydettikten sonra şöyle diyor:
"Rûhun üflenmesinden (dördüncü aydan) önce çocukta hayat yoktur diyen fakihlerin maksadı herhalde, dışarıdan ve bilhassa ananın hissettiği hayat belirtileri olacaktır. Yoksa aynı fukahâ, ana yumurtasıyle birleşen spermin canlı olduğunu bilmektedirler. Buna dayanarak diyebiliriz ki, âlimlerin çocuk düşürme mevzûundaki farklı görüşleri bu inceliğe dikkat etmemekten ileri gelmiştir; yahut da "bu durumda düşürme, canlılık dışardan hissedilir olduktan sonra düşürme gibi değildir" demek istemişlerdir. Şu halde hangi devrede olursa olsun çocuk düşürmenin haram olduğunda bütün âlimler birleşmiş oluyorlar. Yine hangi zamanda olursa olsun zarûretlerin, kendi ölçülerine göre yerleri vardır? Bu açıklamalar, din ile tıbbın bu mevzûuda görüş birliği içinde olduklarını ortaya koymuş olmaktadır.250

7. Yes'elûneke fi'd-dîni ve'l-hayât:
el-Ezher ulemâsından olup 1980'de Allah'ın rahmetine kavuşan Prof. Dr. Ahmed Şerbâsî'nin eseri olan bu fetvâ kitabının bugüne kadar yedi cildi neşredilmiştir. Her cildi orta boy 600-700 sayfadır. İlmî hususiyetleri ve usûlü, bundan önceki esere benzemektedir. Müellif usûlünü ve kaynaklarını şu satırlarla ifade ediyor:
"Cevaplarımda Kur'ân-ı Kerîm'e dayandım; çünkü o, sözün en hayırlısıdır ve tertemiz sünnetin sahih olanına uydum; çünkü Resûl (sav): "Sünnetimden ayrılmayın, ona sımsıkı sarılın" buyurmuştur. Sonra sahâbe ve tâbiûnun söylediklerinden, dört mezheb imamının meşhur olan ictihadlarından istifade ettim. Mümkün olduğu ölçüde daha kolay ve daha pratik olanı tercih ettim; zira Mustafâ (sav) şöyle buyuruyor: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin" Soru sahibi, muayyen bir mezhebdeki hükmü sormuş ise ona öyle cevap verdim ve o mezhebin hükmünü aynen ifade ettim. Bütün bunlara, süâlin konusunda çeşitli yönlerden ışık tutan başka şeyler de eklenmiştir..."251
Kendi başına bir bütün teşkil etmekte olan her cild şu ana bölümleri ihtivâ etmektedir: Temizlik, Namaz, Oruç, Zekât, Hacc, Evlilik, Boşanma, Muhamelât ve iktisâd, Kur'ân-ı Kerîm, Cenâze, Yiyecek ve içecekler, Hz. Peygamber (sav) ve hadîsleri, Şahıslar, Cihâd ve kuvvet, Tasavvuf, Yahûdîler ve diğerleri, Çeşitli bahisler.

Bazı örnekler:
Oruç, İğne ve Ramazan hilâli:
Soru:
Hasta olan oruçluya iğne yapmak caiz midir? Günlük hayatımızda takvime dayandığımıza göre Ramazanın başlangıcı ve bayramı gibi oruçla ilgili vakitlerin tesbitinde de takvime göre hareket etmek caiz midir?

Cevap:
Oruçlu iken iğne yaptırmak serbesttir. İğne ister deri altına, ister adaleye veya diğer yerlere olsun; ister tedâvi için, ister ağrı kesmek için yapılsın ve vücudun neresine yapılırsa yapılsın iğne bütün nevîleriyle orucu bozmaz. Hanefî fıkıh bilginleri karnın içine veya beyine ulaşmayan yahut da bunlardan birine derideki delikler yoluyla ulaşan şeylerin orucu bozmayacağını söylemişlerdir. el-Ezher Fetvâ komisyonu 1948 yılında bu yolda fetvâ vermiş ve şöyle demiştir: "Tabîi delikler dışında bir yerden içeriye giren şey orucu bozmaz." Çünkü halkın ihtiyâcına bu hüküm daha uygundur. Buna göre günümüzde kullanılan iğnelerin hiçbiri -gıda için olsun, tedâvi için olsun, içeriye (cevfe) girsin girmesin- orucu bozmaz. İçeriye girmeyenin bozmayacağı bellidir. Giren ise tabîi olmayan, sonradan açılmış bir delikten girmiştir.
Şunu da hatırdan çıkarmamak gerekir ki, bu iğneleri yaptıranlar hastalardır. Hastalar ise iyileşinceye kadar oruç tutmayabilirler; iyileştikten sonra da tutamadıklarını kazâ ederler.
Şevval'in başı olan Ramazan bayramının başlangıcı ile orucun başlangıcı gibi vakitlerin tayin ve tesbitinde takvime dayanma meselesine gelince: Orucun başlaması için hilâlin görülmesi gerektiğini fıkıh bilginleri açıklıkta ifâde etmişlerdir. Hesap, astronomi ve takvim ile iktifâ edilemez. Orucun bitimi için de aynı şey söylenebilir. Çünkü Peygamberimiz (sav) hilâl hakkında şunu buyurmuştur: "Onu görünce orucu tutun ve yine onu görünce orucu açın."
Bilginlerin çoğunun görüşü budur. Bu arada, yine bir ibâdet olan namazda nasıl takvim ile hareket ediyorsak, oruçta da ayın hareketi hesaplanarak takvim ile hareket etmeyi caiz gören âlimler vardır.
Görme ile takvimi birleştirmek de mümkündür; bunlar -nâdir olanı müstesna- birbirinden farklı olmazlar.252

Tasavvufî hayat:
Soru:
Kesin olarak tasavvufî hayat nedir? Bu nevî yaşama ile "İslâm'da ruhbanlık yoktur" hadîsi arasında bir çelişme var mıdır?

Cevap:
Tasavvuf ahlâkî, ictimâî ve psikolojik bir yoldur (mezhebdir). Bu yola mensub olanlara, giydikleri yün elbîse dolayısıyle "sofî" denir. Yün, kendisinden kaba, sert, kalın kumaş ve elbise yapılan mâlum bir maddedir. Onların yün elbiseyi tercih etmelerinin sebebi yollarının sıkı ve sert bir yaşayış; nefsi, hoşlandığı şeylerden mahrum etme, hayatın nimetleri ve dünyanın çekici taraflarından yüz çevirme esası üzerine kurulmuş olmasıdır. İbn Haldûn tasavvuf hakkında şunları söyler: "Bu ilim, millette sonradan ortaya çıkmış ilimlerden biridir. Esasına gelince: Bu topluluğun yolu -sahâbe, tâbiûn ve onlardan sonra gelenler gibi- bu ümmetin selefi ve büyük nesilleri nezdinde mevcut olagelmiş hak ve hidâyet yoludur. Temeli: İbâdete devam etmek, kendini tamamen Allah'a vermek, dünyanın parlak ve süslü yanlarından yüz çevirmek, halkın düşkünlük gösterdiği lezzet, mevkî ve mala önem vermemek, halvet ve ibâdet hususunda halktan ayrılmaktır." Sonra şöyle diyor: "Bu yol, umûmiyetle sahâbe ve selefin yolu idi. İkinci asırda ve daha sonra dünyaya yöneliş ve dalış yaygınlaşınca özellikle ibâdete yönelenlere "sofiyye ve mutasavvıfe" denildi."
Aslına uygun, gerçek tasavvuf, Resûlullâh'ın (sav): "İhsan, görüyormuşsun gibi Allah'a kulluk etmendir; zirâ sen onu görmüyorsan da o seni görüyor" diye tarif buyurduğu "ihsan" ahlâkı ile ahlâklanmış kimsenin yoludur.
Doğru ve gerçek tasavvuf İslâm şerîatına aykırı olmaz. Ümmetin üzerinde birleştiği esaslarla çelişmez, İslâm'ın özüne yabancı bidatler uydurmaz. Bu sebepledir ki büyük sûfîlerden birisi şöyle demiştir: Bizim altı esasımız vardır: Allah'ın kitâbına sımsıkı sarılmak, Resûlullâh'ın (sav) sünnetine uymak, helâl yemek, kimseyi incitmemek, günahtan uzak durmak ve hakları edâ etmek.
Gerçek tasavvuf, Peygamberimiz'in (sav) "İslâm'da ruhbanlık yoktur" hadîsiyle de çelişmez. Çünkü İslâm'ın kabul etmediği ruhbanlık: Hayattan çekilmek, evlenmeyi reddetmek ve iş yapmamaktır. Halbuki çalışmayan, çabalamayan ve kazanmayan sofî gerçek ve kâmil sofî olamaz. Bundan dolayıdır ki bir büyük sofî şöyle der: "Sofînin tesbihi yün eğirdiği kirmandır" kirman burada iş ve kazanç vâsıtasına işârettir? Ve bu ifâde ediyor ki temiz bir hayat temini için sofînin temiz bir iş tutması -umûmî mânâsıyla- ibâdetin bir nev'ini teşkil etmektedir.253

Kalb nakli:
Soru:
İslâm dini kalb nakli ameliyâtına karşı mıdır? Dinde, bunun caiz olduğuna delil var mıdır?

Cevap:
"Doktor, ölmüş bir kimseden kalb hastasına bir kalb nakli yaptığı zaman ne bir uzuv yaratmakta, ne de bir hayat vermektedir. Onun yaptığı yalnızca, Rabbinin benzersiz olarak yarattığı bir kalbi almak, bir yerden başka bir yere taşımaktır. Hayat, yaratma ve ibdâ' sırrı yine Allah'ın elindedir. Geçmiş fıkıh bilginleri böyle bir ameliyenin şer'î hükmüne temas etmemişlerdir; çünkü o zaman bu iş yoktu, bilinmezdi. Hayat kolay ve basit idi, hastalıklar da az veya gizli idi. Fakat hayat gittikçe çetrefil bir hâl aldı; insan da yaşayışında hep aşırılığa meyletti. Böylece daha önce olmayan hastalıklar ortaya çıktı, bilinmeyen dertler yaygın hale geldi. İnsan medeniyyet ve refah vâsıtası icâd ettiği kadar kendine dert ve hastalık çeşitleri de hazırlamış oldu.
Şunu hatırlamamız gerekir ki dinin umûmî kâideleri vardır. Bunlardan biri de "insan için iyilik ve meşrû bir menfâat getiren herşeyin helâl, kötülük veya gereksiz zarar getiren herşeyin haram olduğu" şeklinde ifâde edilebilir. İnsana zarar veren şeyi izâle etmek nurlu dinimizin önemli hedeflerinden biridir. Son zamanların fıkıh bilginleri (müteahhirûn) hastanın hayatının kurtulması buna bağlı ise hasta veya yaralıya, gayr-i müslimden bile olsa kan naklini caiz görmüşlerdir. Yine bu fakihler, bazı ölülerin gözlerini, zarûrete göre, bundan istifâde edebilecek insanlara nakletmeyi mubah görmüşlerdir. Bunu yaparken de bilinen şu umûmî kâdiye dayanmışlardır: "Zarûretler, yasakları kaldırır."
Kan insanın bir parçası ise, göz insanın bir uzvu ise kalb de insanın uzuvlarından birisidir. Bunun hükmü niçin diğer uzuvların hükmüne kıyas edilmesin?.."
(Müellif nakledilen kalbin, şuur ve düşünceyle alâkası olmayan maddî bir uzuv olduğunu ifâde ettikten sonra özetle şöyle devam ediyor):
Bu sözler, kalb nakli ameliyatının kayıtsız şartsız serbest olduğu mânâsına gelmez. Bu iş dünyada oldukça yenidir, birçok deneme de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu ameliyatın emin bir yol olduğunu söylemek için vakit henüz erkendir. Bu sebeple;
a) Doktor şartların uygun olduğundan emin bulunmalıdır.
b) Başka yol ve çare kalmamış olmalıdır.
c) Verici sağlığında buna -Allah rızâsı için- razı olduğunu bildirmelidir.
d) Vericinin öldüğü kesin olarak anlaşılmalıdır.
e) Alıcı da bu nakle razı olmalıdır.254

Yıldızlarda hayat:
Soru:
Diğer yıldızlarda insana benzer varlıkların bulunduğunu söylemek mümkün müdür?

Cevap:
"İslâm dininde insanı fezâ araştırmalarından veya diğer yıldızlarda neler bulunduğunu anlama teşebbüsünden menedecek birşey yoktur. Aksine Kur'ân-ı Kerîm'de bu araştırmalara teşvîk vardır: "De ki yerde ve göklerde olanları düşünün, araştırın."
Kezâ dinde, dünya dışındaki yıldızlarda canlı varlıkların bulunmasını reddeden bir nass da yoktur. Tam tersine bazı âyetle-rin, göklerde bu gibi varlıklar bulunduğuna işaret etmiş bulunması muhtemeldir. Kur'ân'da "Semâvât", semânın cem'i olup üstte ve yukarıda olan şeyler için kullanılır. Şûrâ sûresindeki şu âyet bunlardandır: "Gökleri (semâları) ve yeri ve buralara yayıp yerleştirdiği canlıları (dâbbe) yaratmak O'nun kudret alâmetlerindendir."
Müfessirlerin söylediğine göre âyette geçen "dâbbe" kelimesi kımıldaması, hareketi olan canlı mânâsındadır. Âyet bu canlıları, Allah Teâlâ'nın göklerde ve yerde yayıp yerleştirdiğini zikretmektedir. Müfessir Şihâbuddin Âlûsî (v. 1270 H.) günümüzden yüzyıl kadar önce Rûhu'l-maânî isimli meşhur tefsirinde bu âyeti açıklamaya teşebbüs etmiş ve şöyle demiştir: "Sahih hadîslerde, ehl-i cennetin binekleri gibi, yabânî koç şeklindeki melekler gibi göklerde canlıların bulunduğuna işâret vardır. Hattâ her semâda bilemediğimiz, haberlerde zikri geçmemiş çeşitli şekiller ve durumlarda birçok hayvanlar ve yaratıkların bulunması da uzak ihtimal değildir. Allah Teâlâ "Sizin bilmediklerinizi de yaratır" buyurmuştur. Günümüzde (kendi zamanını kastediyor) rasatçılara, teleskopları vâsıtasıyla ay yüzünde bazı mahlûkat gözükmektedir; ancak âletleri yeterli olmadığı için iddiâlarını gerçekleştirememişlerdir. Aydan başka yıldızlarda olması da muhtemeldir. Bunu reddetmek dinin kesin esaslarından değildir ki varlığını kabul zarar versin.
Semâvâtdan maksadın, meselâ coğrafî bölgelerin tam karşısına gelen yönler olduğunu söyleyenler de olmuştur. Her bölgenin, her şehrin, her kıtanın semâsında sayısını ancak Allah'ın bileceği kadar canlı nev'i vardır. Bunların bazıları âletle görülür, bazıları âletsiz."
Durum ne olursa olsun bize düşen dine, takatinin üstünde yük vurmamak, onun nasslarıyle, esas hedeflerinden olmayan müsbet ilim araştırmalarına dalmamaktır. Semâların ve arzın esrarı hakkında düşünmeye, araştırmaya ve bunları öğrenmeye dâvet etmesi, müsbet ilmin gerçekleriyle çatışmaması şeref olarak dine kâfidir."255

Radyo ve Televizyon:
Soru:
Gerçek bir müminin, televizyonla birlikte radyo edinmesi caiz midir?

Cevap:
Radyo ve televizyon, insanın bilgi ve kültürünü artırmaya yararı olan birer kültür ve iletişim aracıdır. Özellikle bu araçları yönetenler onları kamu yararına ve iyiye yönlendirir, güzel idare eder; dine, ahlâka, fazilete ve makbul örf ve âdete aykırı olan şeylerden temizlerse bu araçlar fayda sağlamaktadır.
Dini üzerinde hassas olan müslüman bu araçların programlarını incelemek, faydalı zamanlarda bunları açmak, dinî ve ahlâkî bakımdan rıza gösteremeyeceği programlar verildiğinde kapatmak suretiyle iyi kullanma imkânına da sahip bulunmaktadır.
Hayatî ihtiyaçlarını karşılamak için muhtaç bulunduğu meblâğdan başka parası olan ve böylece almaya gücü yeten bir müslümanı hem radyo, hem de televizyon alıcısına sahip olmaktan alıkoyan bir hüküm yoktur.256
(Yazının önceki kısmına dönmek için buraya tıklayınız)



183. Abdullah Dırâz neşri, Mısır, I-IV.
184. Enfâl: 8/29.
185. Bakara: 2/269.
186. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
187. Müslim rivâyet etmiştir.
188. Nesâî rivâyet etmiştir.
189. Tirmîzî rivâyet etmiştir.
190. Buhârî, Müslim ve Tirmîzî rivâyet etmiştir.
191. Nesâî rivâyet etmiştir.
192. Bezzâr rivâyet etmiştir.
193. Tirmîzî rivâyet etmiştir.
194. Bezzâr rivâyet etmiştir.
195. Müslim rivâyet etmiştir.
196. Müslim ve Buhârî rivâyet etmiştir.
197. Müslim rivâyet etmiştir.
198. Tirmîzî rivâyet etmiştir.
199. Tirmîzî rivâyet etmiştir.
200. Birinci "Enes" hadîsini Buhârî, Müslim, Tirmîzî; ikincisini el-Cami'u's-sağir müellifi rivâyet etmiştir.
201. Müslim ve Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir.
202. Müslim ve Nesâî rivâyet etmiştir.
203. Buhârî ve Tirmîzî rivâyet etmiştir.
204. Müslim rivâyet etmiştir.
205. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
206. Şâtıbî,c. IV, s. 98-102.
207. Şâtıbî, c. IV, s. 244-253.
208. Müslim rivâyet etmiştir.
209. Müslim rivâyet etmiştir.
210. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
211. Bakara: 2/44.
212. Saff: 61/2-3.
213. Sözü işine uymazsa Allah'ın ve halkın kendisine gazap edecekleri korkusu içindedir.
214. Şâtıbî, c. IV, s. 252-257. Son satırların Arapça aslı manzum olduğu için böyle çevirmeye çalıştık.
215. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
216. Buhârî rivâyet etmiştir.
217. Buhârî rivâyet etmiştir.
218. Buhârî, Müslim rivâyet etmiştir.
219. Şâtıbî, c. IV, s. 258-259.
220. Şâtıbî, c. IV, s. 284-286.
221. Bakara: 2/125.
222. Bakara: 2/219.
223. İ'lâm, c. IV, s. 158.
224. Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir.
225 Ahmed, Müsned.
226. İ'lâm, c. IV, s. 159-160.
227. İ'lâm, c. IV, s. 170-172.
228. İ'lâm, c. IV, s. 172.
229. Ebû Dâvûd, İlim, 9.
230. İ'lâm, c. IV, s. 173-174.
231. Gerekli açıklamalar için bkz. s. 199-205.
232. İ'lâm, c. IV, s. 227.
233. Şûrâ: 42/39.
234. Âli İmran: 3/159.
235. İ'lâm, c. IV, s. 256.
236. Mehmet Şener'in yaptığı bir seminer çalışmasına göre aynı kaynaktaki fetvâ kitapları (özel ismi olanlarla beraber) 237 adettir.
237. İstanbul, 1333, c. II, s. 61-64.
238. Bu zâtın Kavânîn-i Osmâniyye'ye dair Zâhiru'l-kudât isminde bir eseri de vardır.
239. Nukûlü, Kefevî Sâlih Efendi tarafından cemedilmiştir.
240. Minkârizâde fetâvâsının nukûlüdür.
241. Bu eserin menkûlü zikrolunmak şartıyla 1226 tarihinde Kedûsi Hafız Muhammed Efendi tarafından yeniden yazılmıştır.
242. Muahharan her yeni toplanan fetvâlara bu nâm verilmiştir.
243. Minkârîzâde fetâvâsının nukûlüdür.
244. Sonraki meşâyih-i İslâmiyye tarafından verilen fetâvâdır.
245. Müteaddid meşâyih-i İslâmiyyenin verdikleri fetâvâdır.
246. 1134'ten başlıyor.
247. Viyana'da, Kütüphane-i İmparatoriyye'de bir nüshası vardır.
248. s. 325-329.
249. s. 217-218.
250. s. 289-292.
251. s. 17. 1980 Kitabı 7 ciltte tamamlanmıştır.
252. c. I, s. 144-145.
253. c. I, s. 564-565.
254. c. I, s. 606-608.
255. c. I, s. 659-661.
256. c. V, s. 241.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler