www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İslâm'da İşçi-İşveren İlişkileri
Haklar, Anlaşmazlıklar, Çözümler
Takdim
Bu makalede, çağımızın önemli meselelerinden birisi haline gelen işçi-işveren ilişkilerini, İslâm'ın görüşü açısından ele almaya, incelemeye çalıştık. Çalışmamızın sonunda, Mevdûdî'nin, konumuzla ilgili bir yazısı ile bir başka makaleyi, Arapça'dan çevirerek ekledik. Ülkenin kaderine, toplum hayatımızın gidişine ağırlık koyacak, tesir edecek ölçüde ehemmiyet kazanmış bulunmasına rağmen, meseleye İslâmî açıdan yeterince bakılmamış olması, bizi bu mevzuda düşünme ve yazmaya sevkediyordu. Son olarak birkaç samimî ve gayretli dostun teşvîki, niyetimizi fiile çevirmiş oldu. Bu çalışmaların daha mükemmele doğru birbirini takip etmesi, işçi ve işveren kardeşlerimizle beraber devleti idare sorumluluğunu yüklenmiş kişilerin de yollarına ışık tutması, gönüllerine ilham vermesi halisane dileğimizdir.
Müminin her davranışı ibadet olur; yeter ki meşrûiyet, niyet ve ihlâs bulunsun. Meşrûiyet: İşin İslâm'a uygun olması, İslâmî hükümlere aykırı bulunmamasıdır. Niyet: Mükellefin, işini Allah'a kulluk icabı bilmesi, kulluk görevini yerine getirme şuuru içinde olmasıdır. İhlâsa gelince: Allah rızasından başka hiçbir maksadın araya girmemesidir. Veya işe sevkeden, harekete geçiren asıl sebebin, yalnızca Allah olmasıdır ve bu ihlâs din hayatının temeli, müslümanların öncelikli emelidir. Rabbim bizleri bu emele kavuştur, senin sevgin bütün arzularımıza hâkim olsun, hürriyeti sana kullukta bulalım, yalnız senin kulun ve şanlı Rasûlünün (sav) ümmeti olalım; inâyetinle, lûtfunla, ihsânınla Rabbim!
Giriş
A) İslâm'a göre insan ve hayatın gayesi
Yerküresi üzerinde tarih boyunca tanıyabildiğimiz canlı varlıklar içinde, kendisi ve çevresi hakkında bilgi ve şuur sahibi tek varlık insandır. İnsanoğluna kendini ve çevresini tanıyabilmesi, bilgi sahibi olabilmesi için duyular, akıl, sezgi, ilham gibi vâsıtalar verilmiş, bunları tamamlamak ve gayb âlemini tanımak için de ilâhi vahye dayanan dinler gönderilmiştir. Ancak filozof ve bilginler içinde akıl ve duyuların verdiği bilgiler dahil her şeyden şüphe edenler, yalnız akla veya akıl ve duyulara güvenenler olmuş, bunların yanında sezgiye ve ilhama da dayananlar bulunmuş, vahyi ve dini, bütün bunların üstünde görenler mevcut olmuştur. İşte bu vasıtalarla kendini tanımaya uğraşan insanın bilgisi, şümûl ve gerçeklik bakımlarından kullandığı, dayanıp güvendiği vâsıtalara bağlı kalmış, buna göre eksik veya tam, doğru veya yanlış, hak veya bâtıl olmuştur. İnsanların vicdanına hâkim olan, düşünce ve değer hükümlerine yön veren inançlar, ferd ve toplum olarak hayatına hâkim olan sistem ve doktrinler de, yukarıda andığımız vasıtalar ile elde edilen bilgilere bağlıdır. Meselâ yalnız akıl ve duyularına dayanarak bilgi sahibi olduklarını, gerçeği bu yoldan bulduklarını iddia eden materyalistlere göre insanoğlu, maddenin kendi kendine ve tesadüfen mârûz kaldığı kimyevî değişme ve birleşmeler sonunda meydana gelmiş, tekâmül yoluyla (evrim) hayvandan oluşmuş ve gelişmiştir. İnsanoğluna ait, dıştan dikte edilmiş bir gaye yoktur; yapılacak iş insanların maddî refahlarını sağlamak, onları mümkün olduğu ölçüde arzu ettiklerini yapma hürriyetine kavuşturmaktır. İşte asırlardan beri maddeci filozof ve bilim adamlarının ileri süregeldikleri bu doktrin, eksik bilgi vasıtalarına, meçhûllere, tesadüf gibi ilmî olmayan mefhumlara, acele edilmiş genellemelere... dayandığı için eksik, hatâlı ve tutarsız olmuş, insanoğlunun manevî refah ve huzuru bir yana, maddî refahını ve hürriyetini bile temine muvaffak olamamıştır. Buna mukabil Allah'a ve dîne inananlar, akıl ve duyuları yanında diğer bilgi vasıtalarına da dayanan, bütün bunları vahyin ışığı altında ayıklayan, tamamlayan ve billûrlaştıran bilginler, mürşidler, insanı daha tam, daha derin ve inceden tanıma imkânını bulmuşlar, buna bağlı olarak ileri sürdükleri doktrin ve düzenlerde gayeye ulaştırma yönünden daha başarılı olmuşlardır. Dinlerin en sonu ve en kâmili olan İslâm'a göre insanoğlunun yaratılış hikmeti ve gayesi yalnız Allah'a kulluk ve yeryüzünde O'nun hükümranlığını temsildir (Halîfetullah):
"Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır." (Zâriyât: 51/56)
"Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım' demişti..." (Bakara: 2/30)
Birinci âyetin gösterdiği hedef insanın, hem kendi arzu ve duygularına, hem de kendisi dışındaki herhangi bir varlığa ve iktidara kul, köle olmaması, kulluk duygusunu yalnız Allah'a tahsis etmesi ve yalnız onun huzurunda eğilip secdeye kapanmasıdır. Âyette geçen "li-ya'budûn: bana kulluk etmeleri için" ifadesi yalnızca namaz, oruç, hacc gibi doğrudan ibadetleri değil, insanın ferd ve toplum halinde bütün hayatını, davranış ve yönelişlerini içine almaktadır. Esasen Kur'ân-ı Kerîm'de kâinatın yaratılışından ve tâbî olduğu hârikulâde nizâmdan bahseden birçok âyet, canlı cansız her varlığın, bu mânâda Allah'a kulluk ettiğini, onun emir ve tâlimâtına boyun eğdiğini, programlandığı gibi hareket ettiğini ifade etmektedir. Böylesine muazzam bir birlik, denge ve düzen içinde kendisine irade verilmiş ve yeryüzünde Allah'ın hükümranlığını temsil için gönderilmiş bulunan, kâinatın gözbebeği ve efendisi olmaya namzet yaratılmış olan insan, bu hedefe varabilmek için bütün diğer kulluk ve köleliklerden kurtulmak borcundadır.
Yalnız Allah'a kulluk üç temel üzerinde durur veya bu hedefe üç vasıta ile ulaşılabilir:
1. Maddî ve manevî, hukukî ve iktisadî tam hürriyet,
2. İnsanlar arasında eşitlik,
3. Sosyal dayanışma.

1. Tam Hürriyet:
İnsan ruh, düşünce ve duygu dünyasında hürriyete (manevî hürriyete) kavuşmadan dış dünyada, hukukî ve iktisadî hürriyete (maddî hürriyete) kavuşamaz. Manevî hürriyet sağlam bir imana, dünyada başlayan fakat mezarda bitmeyen, ebediyet âlimine uzanan bir dünya görüşüne ve hayat anlayışına, her nevi korku ve endişeyi silip atabilecek güçte maddî ve manevî temele, dayanağa muhtaçtır; işte İslâm da bunları insanlığa en mükemmel bir şekilde sunmuştur; âmentü esaslarında toplanmış İslâm imanı, temel ibâdetlerde ve İslâm'ın içtimâî, hukukî ve iktisadî düzeninde kendini gösteren ruh terbiyesi, sosyal ve hukukî adâlet, sosyal dayanışma, maddî ve manevî hürriyetin temelleridir. Hukukî ve iktisadî tedbirler yanında manevî hürriyet terbiyesine yönelik iki âyet meâlini buraya örnek olarak alıyoruz:
"De ki: babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticâret, hoşunuza giden evler size Allah'tan, Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez." (Tevbe: 9/24)
"Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır. Ey Muhammed, de ki: Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Rablerinin katında, altlarından ırmaklar akan ve orada temelli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızâsı vardır..." (Âl-i İmrân: 3/14-15)

2. İnsanlar Arasında Eşitlik:
Hürriyetin ikinci temeli insanların birbirine eşit oldukları inancı ve bu inanca dayanan uygulama ve düzenlemelerdir. Eşitlik mefhumunun tanınmadığı, kimilerinin tanrılardan geldiği, kimilerinin damarlarında dolaşan kanın asil ve mavi olduğuna inanıldığı bir çağda; insanların demir perdelerle bölünmüş sınıflara ayrıldığı; kiminin mukaddes, kiminin âdî kabul edildiği, kadının ruhunun bulunup bulunmadığının tartışıldığı bir devirde İslâm, insan cinsinin birlik ve eşitliği inancını getirmiştir; insanlar kökte ve gidiş ve oluşta, hayatta ve ölümde, haklarda ve borçlarda, kanun ve Allah huzurunda, dünyada ve âhirette eşittir; üstünlük ancak iyi iş ve eserler ile olur, kerâmet takvâdadır:
"Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yaratmış, sonra da sizi çiftler halinde var etmiştir. Dişinin gebe kalması ve doğurması, ancak O'nun bilgisiyledir. Ömürlülerin çok yaşaması ve ömürlerinin azalması şüphesiz Kitâb'dadır. Doğrusu bu Allah'a kolaydır." (Fâtır: 35/11).
"Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah Bilen'dir, haberdârdır." (Hucûrât: 49/13)
Saygıya lâyık ve kemâle namzet olmak -hiçbir fark gözetilmeden- bütün insanoğullarına şamildir:
"Andolsun ki biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık." (İsrâ: 17/70)

3. Sosyal Dayanışma:
Bütün ferdlerin hiçbir kayıt ve sınır tanımadan hür hareket ettikleri ve eşitlik istedikleri bir toplumda, hem ferd, hem de toplum yıkılmaya ve ölüme mahkûm olur; ferd hürriyeti, toplumun yüksek menfâatiyle çalıştığı çizgide durmalı; diğer ferdlerin hürriyet sınırına da tecâvüz etmemelidir. Şu halde hürriyet ve eşitliğin ideal çizgide kalması sosyal dayanışmaya bağlıdır. İslâm'da sosyal dayanışma; ferd ile nefsi (kendisi), ferd ile âilesi ve yakınları, ferd ile toplum, toplum ile diğer toplumlar ve mevcut nesil ile gelecek nesiller arasında bahis mevzûudur:
a) Ferd kendisi ile meşgul olacak, kusur ve aşırılıklarını ıslâha çalışacak, uğrunda yaratıldığı hedefe ulaşmak için gayret sarfedecektir:
"İşte azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir. Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir." (Nâziât: 79/38-39).
"Kimse kimsenin günah yükünü yüklenmez. İnsan ancak çalıştığına erişir." (Necm: 53/38-39)
b) Aile toplumun temel taşıdır; millî ve manevî değerlerin ilk mektebidir, insanî duyguların mayalandığı teknedir; aileyi kaldırdığımız zaman ideal ve fıtrî (tabîi) insan tipi ortadan kalkar; aile aynı zamanda nesiller arası dayanışmanın da vazgeçilmez bir unsurudur:
"Rabbin, yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya ikisi senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı "öf" bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisine de hep tatlı söz söyleyesin. Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: "Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri için sen de onlara merhamet et!" de." (İsrâ: 17/23-24).
"Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için, tam iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini sağlamak, uygun bir şekilde, çocuk kendisinin olan babaya borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte bulunulur. Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan da çocuğundan dolayı zarara sokulmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur. Ana baba aralarında danışarak ve anlaşarak sütten kesmek isterlerse, ikisine de sorumluluk yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, vereceğinizi uygun bir şekilde ödersiniz, size sorumluluk yoktur. Allah'tan sakının, yaptıklarınızı gördüğünü bilin." (Bakara: 2/233)
"Mü'minlerin, Peygamber'i kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir. O'nun eşleri onların anneleridir; akraba olanlar, mîras hususunda, Allah'ın Kitâb'ında birbirlerine müminler ve muhacirlerden daha yakındırlar. Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. Bu, Kitâb'da yazılı bulunmaktadır." (Ahzâb: 33/6)
Son âyet, mîras hukukunun da felsefesini vermektedir.
c) Ferd ile toplum arasında herbirine sorumluluk yükleyen ve haklar veren karşılıklı bir bağlılık ve dayanışma vardır. Her ferd kendi işini en güzel bir şekilde yapmakla mükelleftir; işi tam ve güzel yapmak Allah'a kulluk gereğidir, ibâdettir; çünkü herkesin özel işinin meyvesi, fayda ve neticesi topluma aittir:
"De ki: 'İstediğinizi işleyin; Allah, Peygamberi ve müminler işlediğinizi görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O, size işlediklerinizi bildirecektir'". (Tevbe: 9/105)
Her ferd, bir bekçi, bir görevli gibi toplum menfâatini kollamak ve gözetmekle mükelleftir. Hayat denize açılmış bir gemidir, ona binenler de geminin selâmetinden sorumludurlar, bunlardan hiçbirisi, ferdî hürriyetine dayanarak gemideki kendi yerini tahrîb edemez: "Allah'ın çizdiği sınırlar üzerinde duran ile bunları aşan kimsenin misâlî, kur'a çekerek kimi üst kata kimi alt kata yerleşmiş gemi yolcularıdır; alt kattakiler su lâzım oldukça üsttekilerin mevkiinden geçip dururken: "Kendi yerimizden bir delik açsak da, üstümüzdekileri rahatsız etmesek!" deseler; eğer gemidekiler onların bunu yapmalarına izin verirlerse hep birden boğulup ölürler; onlara mânî olurlarsa hem onlar, hem de kendileri kurtulurlar." (Buhârî, Tirmizî)
Hadîs-i şerîf, ferd-toplum ilişkileri ve menfâatlerinin nasıl birbirine bağlı bulunduğunu ne güzel tasvir ediyor! Toplum içinde her ferd umûmî menfâati gözetmekle mükelleftir: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur." (Buhârî, Müslim)
Bütün ferdlerin toplum yararına, iyilik ve hayır şuuru içinde yardımlaşmaları vazîfedir:
"...iyilikte ve fenâlıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın. Allah'tan sakının, Allah'ın cezası şiddetlidir." (Mâide: 5/2)
"Siz, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenâlıktan meneden bir ümmet olun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır." (Âl-i İmrân: 3/104)
Her ferd, gördüğü kötülüğü, gayr-i meşrûluğu ortadan kaldırmak borcundadır:
"Bir kötülük göreniniz onu eliyle düzeltsin, gücü yetmeyen diliyle, buna da gücü yetmeyen kalbiyle; bu da imânı en zayıf olandır." (Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî)
En büyük toplum olan ümmet, içindeki zayıfları korumak, onların menfâatlerini gözetmek ve kollamaktan sorumludur; gerektiğinde onları korumak için savaşı göze alır:
"Size ne oluyor da: "Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir dost kıl, katından bize bir yardımcı gönder" diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" (Nisâ: 4/75)
"Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olanı, iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter." (Nisâ: 4/6)
"Kimsesiz dullar ve yoksulların ihtiyaçları peşinde koşan kimse Allah yolunda cihad etmiş veya geceyi namazla, gündüzü oruçla geçirmiş gibidir." (Buhârî, Müslim)
Ümmet yoksullarının ve muhtaçlarının rızıklarını, yetecek ölçüde teminden mesûldür; bunun için zekâtı toplar ve dağıtır; zekât yetmezse zenginlerden daha fazlasını alır ve ümmet içinde bir tek aç ve açık kalmayıncaya kadar dağıtır; eğer bir tek kişi geceyi aç geçirir ve bütün ümmet de elinden geleni yapmamış bulunursa, aynı geceyi günah içinde geçirmiş olurlar:
"Hayır; yetime karşı cömert davranmıyorsunuz. Yoksulu yedirmek konusunda birbirinize özenmiyorsunuz. Size kalan mirası hak gözetmeden yiyorsunuz. Malı pekçok seviyorsunuz. Ama yer, çarpılıp paralandığı zaman; melekler sıra sıra dizilip, Rabbinin buyruğu gelince, o gün cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt almaya çalışır ama, artık öğütten ona ne? "Keşki bu hayatım için önceden bir şey yapsaymışım" der. O gün, hiç kimse, Allah'ın azab ettiği gibi azab edemez." (Fecr: 89/17-25)
"Hangi bölge ahalisi içinde bir kişi, geceyi aç geçirirse Allah onlardan taahhüdünü kaldırır." (Ahmed, Müsned)
"Fazla bineği olan onu, bineği olmayana, fazla yiyeceği olan onu, yiyeceği olmayana versin." (Müslim, Ebû Dâvûd)
Bütün ümmet bir vücut gibidir; bütün ferdlerinde sanki bir tek kalb atar ve hepsi bir tek his ile, aynı duyu organı ile duyarlar; Rasûlullah (sav) şu hadîsi ile bu bütünlüğü ne güzel ifâde buyuruyor: "Birbirini sevmeleri, yekdiğerine merhamet ve ilgileri bakımından müminler bir vücut gibidir; vücudun bir organı hastalanınca diğer organları da ateş ve uykusuzluk çekerek rahatsız olurlar." (Buhârî, Müslim)
"Mümin için mümin, kısımları kenetlenerek birbirini tutan bina gibidir." (Buhârî, Müslim)
İleride ele alacağımız sosyal adâlet bu üç esâsa (dayanışma, hürriyet ve eşitliğe) dayanır, ahlâki/insânî adâlet de bunlarla gerçekleşir. Bunlar olmadan insanoğlunun uğrunda yaratıldığı hedefe varması mümkün değildir.
B) Ferd kendine yeterli değildir
Allah Teâlâ insanları önce topraktan, sonra da kadın erkek çiftinden yarattığı halde, renklerini, dillerini ve kabiliyetlerini farklı kılmış, onları millet ve kabilelere ayırmıştır; bunda, insanlık çapında tanışma, ilim, marifet ve medeniyet alış-verişi ile dayanışma gibi hikmetler vardır; tıpkı bunun gibi kadın ve erkek cinsini ve herbirini kendi aralarında farklı yaratmış, şekilleri, sesleri, parmak izleri gibi kabiliyet ve istîdatlarını da farklı kılmıştır. Bu farklılık, farklı eserler ve neticeler verdiğinden, farklı ihtiyaçları karşılandığından dolayı -aileden millete doğru, küçük ve büyük topluluk içinde- ferdler ve gruplar, yaşamak ve gelişmek için birbirine muhtaç olmuşlardır. İnsanın tek başına insanlık ideallerini gerçekleştirebilmesi bir yana, biyolojik hayatını devam ettirebilmesi, romanlarda bile mümkün olamamıştır.
Her şeyin tek yaratıcısı olan Allah, insandaki kabiliyetlerin ve husûsi vasıfların da yaratıcısıdır:
"Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere, kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan bol nimet isteyin. Doğrusu Allah her şeyi bilir." (Nisâ: 4/34)
"Allah rızık verirken kiminizi diğerine üstün tutmuştur. Üstün kılınanlar emirleri altında bulunanların rızıklarını vermezler? Oysa rızıkta (temel ihtiyaçların karşılanması hakkında) hepsi eşittir. Allah'ın nîmetini bile bile inkâr mı ediyorlar?" (Nahl: 16/71)
"Onları birbirlerinden nasıl üstün kıldığımıza bir bak, doğrusu âhirette daha büyük dereceler ve daha büyük üstünlükler vardır." (İsrâ: 17/21)
Şu halde kabiliyetleriyle gururlanmak, başkalarına karşı üstünlük taslamak, iğreti elbise ile çalım satmaya benzer. Yapılacak şey, Allah tarafından bahşedilen kabiliyet ve imkânları değerlendirmek ve yerinde kullanmaktır ki, İslâm'da buna "şükür" denilmekte (Gazzâlî, İhyâ, Kitâbu-ş-şükr), insanların çoğunun bu şükür vazifesini yerine getiremediklerine işaret edilmektedir:
"...Ey Dâvûd oğulları! Şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır." (Sebe': 34/13)
Toplum hayatı ferd için, toplumu teşkil eden ferdlerin farklılığı toplum hayatı için zarurîdir. Zarurî olan bu farklılık; yanî insanların biyolojik, psikolojik, ekonomik ve kültürel yönlerden, kimisi doğuştan, kimisi sonradan olma farklılıkları, bazı sistemlerde sınıfların teşekkül ve çatışmasına âmil olurken, İslâm'da dayanışma, yardımlaşma ve bütünleşme sebebi olmaktadır.

C. İslâm'da mülkiyet anlayışı
Özel mülkiyet meselesi, sosyal ve ekonomik doktrinlerin nirengi noktalarından biri ve belki de birincisidir. Özel mülkiyeti hiç tanımayan, kısmen kabul eden, kayıtsız tanıyan doktrinler, sistemler vardır. Bütün bunlara karşı, İslâm'ın, kendine mahsus, orijinal bir mülkiyet anlayışına sahip bulunduğunu görüyoruz:
Bir kere İslâm özel mülkiyeti kabul eder, meşrû yollardan elde edilmiş bulunan her mülkiyet için dokunulmazlık tanır; İslâm, hırsızlık, gasb, yağma gibi yollarla mülkiyete tecavüz etmeyi önleyici tedbirler almıştır; bunlar hem eğitim, hem de ceza tedbirleridir. Yine bu hakkı tanımanın tabiî netîcesi olarak kişiye, mülkünde satım, kiralama, hibe, vasıyet, rehin verme gibi çeşitli tasarruf hakları tanınmıştır:
"...Erkeklere kazandırdıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır..." (Nisâ: 4/32)
"Yetimlere mallarını verin. Temizi murdara değişmeyin, onların mallarıyla kendi mallarınızı karıştırarak yemeyin, çünkü bu büyük bir suçtur." (Nisâ: 4/2)
"Malını korumak uğrunda öldürülen şehittir." (Buhârî, Müslim)
Ferdî ve husûsi mülkiyet hakkını tanımak, emek ile karşılığı arasındaki adâlet ve dengeyi sağladığı gibi, insanın yaratılıştan gelme temel eğilimlerine de uygun düşmektedir; İslâm sosyal nizâmını kurarken bu eğilimleri daima hesaba katmıştır. Husûsi mülkiyet hakkının -İslâmî ölçüler içinde- tanınmasında toplumun da menfâati vardır; bu sayede ferdler, refah seviyelerini yükseltmek için ellerinden gelen gayreti sarfedecekler, bundan da toplum istifade edecektir.
Ancak İslâm'ın tanıdığı özel mülkiyet hakkı mutlak, kayıtsız ve şartsız değildir; İslâm bu hakkı tanımakla beraber bir yandan ferdin, öte yandan toplumun menfâatlerini korumak ve insan hayatına temel kıldığı ahlâkî hedefleri gerçekleştirmek için öyle kayıtlar ve sınırlar koymuşturki bu hak adetâ nazarî hale gelmiştir; malın sahibi onu arttırma, harcama ve değiştirme mevzûunda serbest bırakılmak yerine sanki yönlendirilmiştir.
İslâm'ın özel mülkiyet prensiplerini ve getirdiği sınırları şöylece özetlemek mümkündür:
1. Mülk Allah'ındır; Allah mülkünde ta
sarruf etmek üzere topluma temsil hakkı vermiştir, toplum da iş bölümü, emeği değerlendirme, ihtiyaç, ehliyet ve liyâkat gibi şer'î ölçüler içinde bu umûmî temsil hakkını ferdlere, şahıslara devretmiştir. Şu hale göre mal sahibinden malikten ziyade vekil vasfı görülmektedir; aşağıda vereceğimiz âyet meâllerinden başka "Vârisi bulunmayan malın devlete (topluma) intikali ve mâlikin sefih olması halinde tasarruf hakkının velî ve vasîye geçmesi" (Nisâ: 4/5) bu anlayışın delilleridir:
"Ey Muhammed, de ki: 'Mülkün sahibi olan Allah'ım, mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın; dilediğini yükseltir, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu sen her şeye kadirsin'". (Âl-i İmrân: 3/26)
"Ey insanlar! Allah'a ve Peygamber'ine inanın, size (vekâleten) bıraktığı şeylerden sarfedin; aranızdan inanıp da sarfeden kimselere, büyük ecir vardır." (Hadîd: 57/7)
"...Onlara (azad olmak isteyen kölelere) Allah'ın size verdiği maldan verin, Dünya hayatının geçici menfâatini elde etmek için, iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa bilsin ki, Allah hiç şüphesiz onu değil, zorlanan kadınları bağışlar ve merhamet eder." (Nûr: 24/33)
Bu anlayış, hem topluma vekâleten mülkünde tasarruf eden kimsenin topluma karşı vazifelerini (zekât, vergi, yardım, faizsiz, kredi vb.) yerine getirmesini kolaylaştıracak, hem de toplumun, meşrû mülkiyet hakkına saygısını temin edecektir.
2. Servet toplumun belli bir kesiminin elinde toplanmamalı, zengin giderek daha zengin, fakir ise daha fakir olmamalıdır. Bu prensibi koyan âyetin nüzûl sebebi, mevzûumuza daha da aydınlık getirmektedir. Şöyle ki: Allah ve Rasûlullah (sav) sevgisi uğruna herşeylerini geride bırakarak Medîne'ye göçen müslümanlara (Muhâcirûna), Medîne yerlileri (Ensâr) kardeşlik etmiş, adetâ bütün varlıklarını onlarla paylaşmışlardı. Bir zaman sonra Benî-Nadîr olayı vukû buldu; kaideye göre sulh yoluyla elde edilen malın (feyi') tamamı devletin idi, mücâhidlerin bunda beşte dörtlük hakları yoktu. Rasûlullah (sav) muhâcirlerle ensâr arasında ekonomik denge sağlamak üzere bu malı -iki fakir ensâr ile- muhâcirlere dağıttı; mezkûr âyet şöyle diyordu:
"Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamber'ine verdikleri, Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşması için değildir. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun; Allah'tan sakının, Doğrusu Allah'ın cezalandırması çetindir. Allah'ın verdiği bu ganîmet malları, yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lûtuf ve rızâ dileyen, Allah'ın dinine ve Peygamber'ine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte dosdoğru olanlar bunlardır." (Haşr: 59/7-8)
İslâm servetin belli ellerde toplanmamasını zekât, mîras, gerektiğinde malı vergilendirme, mecburî nafaka, komşu hakkı gibi yollarla sağlamış, bu prensibiyle, dünyanın başına belâ olan sınıf çatışmasının, sosyal gerginliklerin, anarşi ve ihtilâllerin önüne set çekmiştir.

I. TOPLUM İÇİNDE İŞ BÖLÜMÜ ZARÛRETİ
İnsanların farklı vasıf ve kabiliyetlere sahip oluşları, dayanışma, birbirini tamamlama ve bütünleşme hikmetine bağlı bulunduğuna göre bunun tabiî neticesi her ferdin, kendi kabiliyet ve imkânlarına göre bir iş tutması, bir vazife görmesi; böylece toplum hayatının bütün ihtiyaçlarının tatmin edilmesidir.
İslâm bilginleri devlet, medeniyet ve toplumun ayakta kalması için zarurî olan mühendislik, tabâbet, toprağın işlenmesi gibi işlerin, çeşitli sanâyi ve zanâatların kurulmasının, ülkeyi korumak maksadıyla Allah yolunda cihad edilmesinin, bunun için gerekli tesislerin vücuda getirilmesinin, İslâm toplumuna farz olduğunu ifade etmişlerdir. Bütün bunlar, her birine kabiliyet ve kudreti olan ferdlere, özellikle ve teker teker farzdır; devlet başkanının şahsında temsil edilen ümmete de umûmi olarak farzdır (farz-ı kifâye). Toplum bu farzı şöyle yerine getirecektir:
a) Herkese fırsat eşitliği vererek kabiliyetleri bulup ortaya çıkaracak ve her işi ehline teslim edecektir.
b) Bunun için eğitim ve öğretimi derecelere ayıracak, ilk öğretim herkese açık olacak, buradan ikinci dereceye geçemeyenler ziraat, ticaret ve sanayiin daha çok el ve ayak işinde faaliyet göstereceklerdir. İkinci derece tahsilde kalıp üçüncüye geçemeyenler muhasebe, istatistik, kalifiye işçilik, kontrol gibi hizmet sâhalarına yöneltileceklerdir. En üst derecede eğitim ve öğretim görenler ise, komutanlık, hâkimlik, mühendislik, idarecilik, irşad ve öğretim gibi üstün kabiliyet ve ihtisas isteyen işlerde istihdam edileceklerdir. Böyle bir sistem kurulduğu takdirde herkese fırsat eşitliği tanınmış olacak, her iş ehli ve lâyıkı olana verilecek, hiçbir kimsenin, diğerinin işinde ve aşında gözü olmayacak, kabiliyetler heder edilmeyecektir. (Bu konu için bak.: eş-Şâtıbî, el-Muvâfekât, c. I, s. 176-181; M. Ebû Zehrâ, Tanzimu'l-İslâm li'l-müctema', s. 39-40).

II. İŞ VE ÇALIŞMANIN DE¼ERİ
İslâm, toplumun muhtaç olduğu iş, teşebbüs ve hizmetleri yerine getirmeyi ibâdet (farz-ı kifâye) telâkki ettiği gibi, rızık temini için çalışmayı, iş yapmayı ve emek sarfetmeyi, hararetle teşvik etmiş, birini diğerinden ayırmadan, her meşrû işi şerefli saymıştır:
"Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah'ın verdiği rızıktan yeyin; sonunda dönüş O'nadır." (Mülk: 67/15)
Bu âyet, öncelikle toprağın üstünde ve altındaki zenginliklere dikkat çekerek onlardan istifade maksadıyla çalışmayı emrediyor.
"Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lûtfundan rızık isteyin; Allah'ı çok anın ki, saâdete erişesiniz." (Cuma: 62/10)
Bu âyet ise, daha ziyade ticaret ve hizmetlere yönelik iş ve çalışma sâhalarını teşvik ediyor. Âyetler kül halinde ele alındığı zaman "husûsi mânâda ibâdetin" hemen ardından çalışmayı; böylece rızkı, iş, emek ve çalışmada aramayı emrederek "umûmî mânâda ibâdetin" yolunu gösteriyor; çalışmak Allah buyruğudur, Allah'ın emrine itaat ise ibadettir.
"De ki: İstediğinizi işleyin; Allah, Peygamberi ve müminler işlediklerinizi görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size, işlediklerinizi bildirecektir." (Tevbe: 9/105) meâlindeki âyet, iş ve çalışma hayatına müstesnâ bir mâhiyet ve heyecan getiriyor: Bir kere, iş güçlü bir murakabe altında cereyan ediyor! Allah, Rasûlü (sav) ve müminlerin murakabesi... Ayrıca "haydi gösterin kendinizi" dercesine, kulaklara bir ilâhî teşviki fısıldıyor; sonra da siz size lâyık olanı yapın, başkalarından geri kalmayın, çok ileride olun diye hedef gösteriyor:
"Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz herşey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir." (Enfâl: 8/60)
Rasûlullah'ın (sav) eşsiz lisânında, iş ve çalışma, şu sözlerle değerlendiriliyor:
"Allah, iş ve meslek sahibi mümini sever." (Kurtûbî, Tefsir)
"Hiçbiriniz, el emeğinden daha hayırlı olan bir yoldan lokma yememiştir; yani, yediğiniz en hayırlı lokma, el emeğinden kazandığınız lokmadır." (Buhârî)
"Herhangi birinizin, ipini sırtına alıp bir demet odun getirerek satması -ve bununla Allah'ın, o kimsenin şerefini korumuş olması- halktan istemesinden daha hayırlıdır; onlar da ya verirler, veya vermezler." (Buhârî, Müslim)
Birçok peygamberin, peygamber olmadan önce işçilik etmiş olmaları (Buhârî) da İslâm'da işin değerini göstermesi bakımından mânidârdır.

III. İŞÇİ VE İŞVEREN
İslâm'da işçi ile işveren, bir sınıf teşkil edecek ve birinden diğerine geçiş veya ikisini bir anda temsil mümkün olmayacak şekilde birbirinden ayrılmış değildir. Bu ayırım, ancak kapitalist sistemde, büyük iş kollarında, kapital ve teşebbüs sahibi ile çalışanların ayrı olduğu yer ve durumlarda bahis mevzûudur. İslâm'da iş akdi, "icâre"; yâni "kiraya verme" mefhumu içinde ele alınmıştır; işçi, emeğini kiraya verendir. Ayrıca sermaye-emek (mudârebe), toprak-emek (muzâraa, müsâkat) ortaklıklarında da emekten (amel) bahsedilmiştir. Buna göre herkese iş yapan zanaatkârlar, sanâyiciler, doktor, avukat gibi serbest meslek sahipleri bu vasıflarıyla işçidirler (ecir-i müşterek); işlerini yaparken başkalarının emeğinden de istifade ediyor, yani işçi kullanılıyorsa, bu vasıflarıyla da işverendirler? Buna mukabil, yalnız bir şahsa veya müesseseye çalışan kimse sırf işçidir (ecîr-i hâss); ancak bu işçi, emeği karşılığında ücret yerine, üretim ve gelirden pay alıyorsa, işçilik vasfına bir ölçüde işverenlik de katılmaktadır. İşte bu işçi-işveren anlayışı İslâm'da hem sınıf teşekkülü ve çatışmasını önlemiş, hem de işçinin işe sahip çıkarak üretimi arttırmasını, bir gün işveren haline gelme ümidiyle daha verimli olmasını sağlamıştır.
İslâm hukukuna göre iş akdi karşılıklı rızâ ve irade beyanı ile tamam olur. İşin meşrû ve mübah olması, işçinin yapacağı iş ve hizmetin -müddet veya iş ve eser şeklinde- belli olması, alacağı ücretin ve istifade edeceği hakların kesin olarak tayin edilmesi, iş akdinin sıhhat şartlarıdır. Mecelle, madde: 448-457).
Bugün işe ilk girişte genellikle ferdî sözleşme ve akit yapılırken, muayyen müddet geçtikten sonra, işçi ve işveren temsilcileri arasında toplu sözleşme yoluna gidilmektedir? Toplu sözleşmenin İslâm'ca meşrû olabilmesi için, sözleşmeyi yapanlara işçilerin ve işverenin, serbest irade ve rızâlarıyla temsil (vekâlet) selâhiyeti vermiş olmaları, selâhiyet verilmemiş mevzularda ise, tarafların kabul veya red muhayyerliklerinin bulunması gerekir. Tehdit, zorlama ve tazyik altında kalan taraf veya tarafların yaptıkları akit ve sözleşme meşrû ve sahih değildir.

IV. İŞÇİNİN HAKLARI
Bir başkası namına çalışmak veya hizmet etmek suretiyle onun üretim veya kâr yahut da refah ve huzuruna katkıda bulunan bir kimsenin, bundan dolayı kendisine de bazı menfâatler sağlaması tabiî hakkıdır; ancak, sistemler arasında da tartışılan ve pazarlık konusu yapılan husus, bu hakkın çeşitleri ve miktarıdır. Biz burada işçi haklarını; işten önce, işe girdikten sonra çalışırken ve işten ayrıldıktan sonra olmak üzere üç grup içinde incelemeye çalışacağız:

A) İşe girmeden önce
İnsanın şahsiyetinin gelişmesi, huzur ve mutluluğa ermesi büyük ölçüde, istediği işte, kabiliyetlerini geliştirebileceği sâhada çalışma imkân ve hürriyetine bağlıdır. İslâm, kişinin her hangi bir sosyal kesim veya sınıfa mensub olduğuna bakmaksızın ona, güç ve kabiliyetine uygun her işte çalışma hürriyetini tanımıştır. Hiçbir kimsenin, örf-âdete veya iktidara dayanarak belli bir işe öncelikle veya münhasıran girme imtiyazı yoktur; iş ve çalışmada tam fırsat eşitliği vardır; öncelik hakkı ehliyet ve kabiliyete bağlıdır:
Rasûlullâh (sav) "Emanet zâyi edilince kıyâmeti bekle" buyurmuş, "emânetin zâyi edilmesi nasıl olur?, suâline karşı da "iş ehline değil de, ehli olmayana verilince kıyâmetin kopmasını bekle" cevabını vermişlerdir. (Buhârî)
İslâm'ın "insanlar arasında eşitlik" prensibine yukarıda işaret etmiş, buna delil teşkil eden nassları göstermiştik.
Şüphesiz, çalışma hayatında fırsat eşitliği ve hürriyet -prensiplerin yürüdüğü ülkede- yeterince iş sâhasının varlığına bağlıdır. İstediği işi bulamayan veya ekmek parasını kazanacak işi bulamayan kimsenin iş hürriyetinden bahsedilemez. Bu sebeple İslâm, devlete, herkese iş bulma vazifesini vermemekle beraber, bunun için gerekli tedbirleri almasını ve iş bulamayan kimselerin geçimlerini sağlamasını ondan istemektedir.

B) İş ve çalışma hayatı içinde işçi hakları
İşçi ve işveren serbest iradeleriyle anlaşarak akit yaptıkları andan itibaren iş ve çalışma hayatı başlamıştır. Bu hayat içinde işçinin yaptığı iş ve hizmete karşılık, birtakım maddî ve manevî hakları vardır:

1. Maddî Hakları:
İş esnasında işçinin maddî hakları denilince, bugünkü tatbikata göre akla gelenler ücret, ikramiye ve çeşitli yardımlardır. Bunlar ve benzeri haklar ferdî veya toplu sözleşmelerde pazarlık konusu olduğuna göre, İslâmî açıdan bunların hepsini ücret içinde mütâlâa etmek zarûreti vardır; çünkü ücrete dahil olmayan bir yardım, bir bağış, bir ikramiye vb. pazarlık konusu olamaz.
Şu halde işçinin maddî haklarını "ücret" çerçevesi içinde toplamak gerekecektir. Burada işçinin hakkı olan ücret ile ilgili tafsilâta geçmeden önce üretilen mal ve hizmetlere temel teşkil eden unsurlar ile her bir unsurun üretimden hakkı ve âdil gelir dağılımı üzerine genişçe bir parantez açmamız gerekecektir:
Üretim ve gelir dağılımı:
Bilindiği üzere üretim, işbirliği ve işbölümü ile ve çeşitli unsurların iştiraki ile yapılır. İşte bu müşterek üretimin hâsılasını bölüşmeye inkısam (dağılım) denir. Bölüşülen millî gelirdir; yani muayyen bir devrede milletçe meydana getirilen ve para ile ifâde olunan mal ve hizmet toplamıdır. Millî gelirin paylaşılması "gelir dağılımı" meselelerini ortaya çıkarır; bu meseleler hukukî, ekonomik ve sosyal müesseselerle sıkı bir şekilde birbirine bağlıdır.
Kapalı ekonomide, aile ekonomisinde ve müşterek mülkiyet rejiminde dağılım meselesi oldukça basittir; burada hak ölçüsü, ihtiyaç ve örf-âdettir. Ferdî mülkiyet rejiminde paylar, üretime iştirak nisbetine göre tayin edilir.
Dağılım, bir yandan da üretim şekline bağlıdır. Emek ve sermayenin müteşebbise ait olduğu basit ve müstakil üretimde gelir de müteşebbise aittir. Ancak, emek ve sermayenin dışarıdan temin edildiği büyük teşebbüslerde, üretilen malların bedelinden emeğe, sermayeye ve sermayeyi temin ederek üretimin yapılmasını üzerine alan müteşebbise ve devlete paylar ayırmak icap etmektedir. Ekonomi kitaplarında emeğin gelirine "ücret" sermayenin gelirine "faiz", toprak sahibinin gelirine "kira" (rant), müteşebbisin muhtemel gelirine de "kâr ve temettu" denilmektedir. Kapitalizmde devletin aldığı pay vergidir. Dirijizm'de devlet ücret, faiz, fiyat ve kâr sınırlarını tesbit ederek gelirlere müdahale eder. Kollektivist rejimlerinde husûsî mülkiyet hakkı bulunmadığından, paylaşma daha basittir; üretimi ve üretime katılanların payını devlet tesbit eder, kâr ve faiz bahis mevzûu değildir.
Sanayileşme, işçi sınıfının teşekkülü ve teşkilâtlanması, halkın devleti idaresine katılması, devletleri, inkısam meseleleriyle meşgul olmaya sevketmiştir. Bir yandan gelir paylarının ekonomik prensiplere göre tesbiti, diğer taraftan adâletin gerçekleşmesi problemleri vardır. Bazı iktisatçılar, üretimde olduğu gibi dağılımda da tabiî kanunlar bulunduğunu ve buna uyulması gerektiğini ileri sürerken, diğerleri gelirin insan iradesiyle daha âdil bir şekilde paylaştırılabileceğini ve bu arada üretime katılamayacak halde olan hasta, yaşlı ve sakatlara millî gelirden yardım edilmesi gerektiğini iddia ederler.
Aslında bu iki iddia âdil ve ekonomik paylaştırma işini tamamen insan aklı ve iradesine bırakmakta birleşmiş oluyor; çünkü dağılımın tabiî kanunlarını bulacak ve değerlendirecek olan da yine insandır.
İslâm, insan aklı, tecrübe ve iradesi yanında bunlara yön veren, hatâ payını asgarîye indiren, tabiî yoldan sapmaları önleyen vahiy rehberine, Kur'ân ve Sünnet'in ışığına tâbîdir. Ona göre, emeğin gelirden payı olan ücret ittifakla meşrûdur, helâldir, işçi ve emekçinin hakkıdır. Ayrıca emek mülkiyetin temel kaynağıdır. Sermayenin payı denilen faiz ittifakla haramdır, gayr-i meşrûdur. Sahibinin emeği devreye girmeden yalnızca toprağının geliri, ziraî ortakçılık yoluyla olursa, müctehidlerin çoğuna göre helâldir ve meşrûdur. Toprağı kiraya vermek sûretiyle olursa, ancak bazı müctehidlere göre meşrûdur. Teşebbüs ile sermaye aynı elde olursa kazanç (kâr, temettu') meşrû ve helâldir; teşebbüs ile sermaye ayrı ayrı ellerden olursa, sermayenin payı ancak kâr ve zararda ortaklık, teşebbüs ve emeğin payı ise kârda ortaklık şeklinde caiz olabilir. İşte İslâm'ın kendine mahsus bu paylaştırma sistemi içinde hemen bütün üretim unsurlarının meşrû, mâkûl ve âdil payları bulunmaktadır. Bu payların ekonomik ölçülere ve adâlet prensiplerine göre tesbit ve takdiri ise nassların getirdiği sınırlar içinde müslümanlar ve onların meydana getireceği tarafsız kuruluşlarca yapılacak, devlet de bunun yürütülmesinden sorumlu olacaktır.
Diğer rejim ve sistemlerde ya emek devleştirilerek diğer üretim unsurlarını yutmasına, insanın tabîi duygu ve eğilimlerini hiçe saymasına meydan verilmiş, yahut da emeğin hakkına riayet edilmeyerek, emekçiye haksızlık edilerek önce sömürme ve ezmeye, sonra da sınıf çatışmasına, sosyal krizlere, anarşi ve hattâ ihtilâllere yol açmıştır. İslâm ise -yukarıda özetlenen tablo içinde- herkese hakkını vererek, zulmün yollarını tıkayarak, sınıfların teşekkül ve çatışmasını önleyen köklü tedbirleri alarak, işçisi, köylüsü, tüccarı, zanatkârı, idare edeni ve edileni birbirini kardeş bilen, bu duygu içinde çatışma değil, sosyal dayanışma yolunu seçen insanların oluşturduğu bir sosyal dayanışma yolunu seçen insanların oluşturduğu bir sosyal ve ekonomik düzen kurmuştur. Bu düzen içinde herkes gibi emekçi de hakkını alır. İşsiz, yaşlı, hasta ve benzeri ise çalışmadan, ortalama refah ölçüsünde yaşama imkânını bulur. (İçtimâî adâlet ve sigorta mevzûu ileride tekrar ele alınacaktır.)

Ücret:
Gelirden ve üretimden emeğin payı olan ücret üzerinde İslâm'ın ana kaynakları titizlikle durmuş bir yandan ücretin en temiz, en hayırlı kazanç olduğuna işaret ederken, diğer taraftan, işçiye haklarının ve özellikle ücretinin tam ve zamanında ödenmesini teşvik etmiş, bunu teminat altına almıştır:
"...Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir, kendilerine haksızlık yapılmaz." (Ahkâf: 46/19)
"...Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanlara vereceğiniz şeyleri eksik vermeyin, düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; inanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için hayırlıdır." (A'râf: 7/85)
"Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını eksikliğe uğratılmadan veririz." (Hûd: 11/15)
"İnanmış olarak yararlı iş işleyen kimse, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden korkmaz." (Tâhâ: 20/112)
"Doğrusu inanıp yararlı iş işleyenlere; onlara kesintisiz bir ecir vardır." (Fussilet: 41/8)
Eşit işe eşit ücret vermek ne kadar âdil ise, eşit olmayan işe ve emeğe eşit ücret vermek de o kadar haksızlıktır. Adâlet herkese hak ettiğini ve lâyık olduğunu vermektir. Gerek emek ve gerekse değer bakımından her iş ve her hizmet aynı değildir; verimin arttırılması ve teşvik faktörünün varlığı "farklı işe ve emeğe farklı ücret ve karşılık" esasına bağlıdır:
"İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır..." (Sâffât: 37/39)
"...Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun, kadın olsun iş yapanın işini boşa çıkarmam." (Âl-i İmrân: 3/195)
Şu hadîsler, işçi hakları ve özellikle ücret mevzûunda levhalık sözlerdir:
"İşçiye, teri kurumadan ücretini veriniz." (İbn Mâce)
Kudsî hadîs: "Üç kimse kıyamet gününde, karşılarında beni (Allah'ı) bulacaklardır: 1. Benim namıma verip haksızlık eden, 2. Hür bir kimseyi satıp parasını yiyen, 3. Bir işçi tutup çalıştırdıktan sonra ücretini vermeyen." (Buhârî)
Bir başka hadîste Hz. Peygamber (sav) tarihten şu örneği veriyor: "Bir yere gitmekte olan üç kişi, yolda yağmura yakalanıp bir mağaraya sığınıyorlar, yağmurun getirdiği büyük bir kaya parçası mağaranın ağzını kapadığı için içeride mahpus kalıyorlar ve aralarında konuşarak "Allah nezdinde en değerli olması muhtemel amellerini öne sürerek kurtuluş için duâ etmeye" karar veriyorlar. Bunlardan birisi (üçüncüsü) şöyle niyaz ediyor: Ya Rab! Ben üç işçi tutmuş, bunlardan ikisinin ücretini ödemiştim; üçüncüsü ücretini almadan bırakıp gitmişti. Onun hakkını işletip artırdım, birçok malı oldu. Bir müddet sonra bana geldi ve: "Ey Allah'ın kulu, ücretimi ver!" dedi. "Gördüğün deve, sağır, koyun ve hizmetçiler hep senin ücretinden hâsıl oldu" dedim. "Benimle alay etme" diye mukabele etti. "Seninle alay etmiyorum" dedim, bütün malını alıp gitti, hiçbir şey bırakmadı. "Rabbim, bunu sırf senin rızân için yaptıysam, bizi kurtar!" Bunun üzerine mağarayı kapatan kaya yuvarlanıyor ve kurtuluyorlar." (Buhârî)
Bu hadîs işçi hakkını korumanın, -Allah'ın izniyle- mucizeler meydana getirecek kadar büyük bir ibadet olduğunu ifade etmektedir.
Bu nassların ışığı altında ictihad eden İslâm hukukçuları, iş akdi geçerli olmasa dahi, çalışan kimsenin ücretinin zâyi olmayacağını ve emsâl işlerde çalışan kişilerin ücretine hak kazanacağını hükme bağlamışlardır.

Ücretin Miktarı:
İslâmî kaynaklar ücret üzerinde bu kadar titizlik göstermiş, çalışanın hakkını korumayı topluma ve devlete görev olarak vermiş olmakla beraber ücretin miktarı üzerinde durmamıştır ve bunda haklıdır; çünkü, âdil ücretin miktarı işe, zamana, bölgeye, sosyal ve ekonomik şartlara göre değişik olmaktadır.
Batıda ücret ve miktarı üzerine bir takım nazariyeler ortaya atılmıştır. Tabiî ücret nazariyesine göre, emeğin birim fiyatını, emeğin istihsal masrafı tayin eder. Tabiî ücret, işçinin ve ailesinin artmaksızın ve eksilmeksizin yaşaması ve çalışması için zarûrî olan maddeleri temin eden ücrettir ve bu ücret zarurî maddelerin fiyatına bağlıdır. Ücret sermayesi nazariyesine göre vasatî ücret, emeğin arzı ve talebi arasındaki nisbete bağlıdır. Ücret, emeğe tahsis olunan sermayenin işçi adedine bölünmesinden çıkan miktara eşittir. Verim nazariyesine göre ücretin sınırını, işçinin verimi, işçinin teşebbüse temin ettiği fayda belirler; bu da marjinal işçinin temin ettiği faydadır. Marjinal işçi: Teşebbüsün kullanmakta fayda gördüğü işçidir. Sosyalistlere göre, değer emeğe göre tayin olunur ve gelir yalnızca emeğin hakkıdır...
Bütün bu nazariyeler tenkid edilmiş, uzun uzadıya tartışılmış, eksik ve tutarsız yanları tesbit edilmiştir. Bugün ücretin tesbitinde üç düşünce hâkimdir:
a) Ücret emeğin fiyatıdır; emeğin verimine uygun olmalı, emeğin vasfına, miktarına ve verimine göre değişmelidir.
b) Emek de sermaye gibi, üretim unsurlarından biridir; emek sahibine sabit bir ücret vererek onu teşebbüsün dışında tutmak doğru değildir. Teşebbüsün kazancından, emek sahibine de pay ayırmak ve onu kâra ortak etmek gerekir.
c) Ücret emek sahibini yaşatacak bir gelir olmalıdır. Cemiyetin menfâati, işçinin husûsî ve ailevî durumunu gözönüne alarak ücret verilmesini âmirdir. Emeğin miktar ve verimi dışında verilen pay, sosyal düşüncelerden kaynaklanır. Bu düşüncelere, İslâmî açıdan bakılınca, şunları eklemek gerekir:
a) Ücretin emeğe göre olması meselesine yukarıda temas edilmiştir.
b) İslâm, mudârebe, muzâraa, müsakât vb. şirketleri teşvik ederek emeğin istihsal unsuru olarak da değerlendirilmesi ve buna göre gelirden pay alması yolunu açmıştır. Ancak bu, emeğin âdil ücretle değerlendirilmesine de mânî değildir.
c) "Ücret emek sahibini yaşatacak bir gelir olmalıdır" düşüncesini olduğu gibi uygulamak bir takım mahzurlar doğurur: Evvelâ bu, "emeğe göre ücret" prensibine aykırıdır ve ücret adâletini zedeler. Sâniyen, teşebbüslerin ayakta kalması ve verimli olmasına ters düşebilir. Bu sebeple İslâm, işverene, adâletle ve zamanında işçiye ücretini vermesini emretmekle yetinmiş, bu ücret -husûsî durumları bakımından- bazı işçilerin geçimini karşılamıyorsa bunun için, "sosyal adâlet" bahsinde ele alacağımız başka tedbirler getirmiştir.
d) İslâm toplumu, adâleti ayakta tutmakla mükelleftir; devlet de bu mevzûuda toplumu temsil eder. Buna göre İslâm cemiyetinde, işçi ile işveren arasında, her iki tarafın da meşrû menfâatlerini korumak ve adâleti gerçekleştirmek için toplum vardır, devlet vardır, bunun için teşkil edilmiş tarafsız kuruluşlar vardır. Bu kuruluşlar her zaman ve zeminde âdil ücreti tesbit ve hak sahibine ulaşmasını temin ederler.

2. İşçinin Manevî Hakları:
İşçi herşeyden önce bir insandır, insan olmanın getirdiği şeref, haysiyet ve haklara sahiptir, her insan gibi o da ruh ve beden sağlığını korumakla mükelleftir. Bu sebeple işçi haklarını, yalnızca ücret ve onun içine giren diğer maddî haklardan ibaret saymak mümkün değildir.
Allah Teâlâ kullarını bazı vazifelerle mükellef kılarken -iş hayatına da ışık tutan- şu prensipleri koymuştur:
"Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler..." (Bakara: 2/286)
"Allah size kolaylık ister, zorluk istemez." (Bakara: 2/185)
"İnsan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister." (Nisâ: 4/28)
Rasûlullah'ın (sav) aynı mevzûudaki irşadları daha husûsi ve daha açıktır:
"Kimin elinin altında bir kardeşi bulunuyorsa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara kaldıramayacakları işleri yüklemesin, eğer yüklerseniz kendilerine yardım ediniz." (Buharî)
Hadîs, işçiyi ve çalışanı işveren ve çalıştıranın kardeşi kılmakta, aralarındaki karşılıklı ilişkinin kardeşçe olmasını istemektedir. Ayrıca yiyecek ve giyecek bakımından, işverenden daha aşağı bir seviyede tutulmaması hedefini göstermektedir.
Yine bir hadîste Rasûlullah (sav):
"Vücudunun sende hakkı vardır, gözünün sende hakkı vardır, eşinin senin üzerinde hakkı vardır, müsafirinin senin üzerinde hakkı vardır" buyurmuşlardır. (Buhârî)
Bu ilâhî tâlimatın ışığında işçinin başta gelen manevî haklarını şöyle sıralamak mümkündür:
a) İşçiyle işveren arasındaki insanî ilişkiler ve beşerî münasebetler kardeşçe olacaktır.
b) İşçinin beden sağlığını korumak için iş ve işyeri şartları iyileştirilecek, mesâi müddeti buna göre tesbit edilecek, dinlendirme, muâyene, gerektiğinde tedâvi gibi bütün tedbirler alınacaktır.
c) İşçinin ruh sağlığını korumak için haftalık, aylık izinler ve inancı istikametinde ibadet fırsatı verilecek, gerekli diğer tedbirler alınacaktır...

C) İşten ayrılan işçinin hakları
İşçinin işten ayrılması, neticeleri ve hükümleri birbirinden farklı sebeplerle olacağı için, bunları ayrı maddelerde ele almak gerekecektir:

1. Akit müddetinin sona ermesi:
İş akdi gün, ay, hafta, yıl, mevsim gibi belli bir zaman veya belli bir iş üzerine yapılmış olursa, zamanın dolması veya işin bitmesiyle iki taraf da serbest olur; işveren, işçinin emeğinden istifade etmiştir, işçi de buna karşı ücretini almıştır.

2. İşten çıkarma:
Müddet ve iş bitmediği, işçide bir kusur bulunmadığı halde işveren, işçiyi işten ayırmak isterse, işçi bir müddet işsiz kalacak ve bundan dolayı zarara uğrayacaktır. İslâm'ın sözleşmelere riâyet ve her türlü zararı önleme prensibi gereği, bu durumda işçinin zararını tazmin bahis mevzûu olacaktır. Verilecek tazminatın takdiri, tarafsız, âdil, ehliyetli bilirkişi heyetince yapılacaktır.
3. Hastalık ve sakatlık dolayısıyla işten ayrılma:
Hastalık ve sakatlık ya işverenin bir kusuru, tedbirsizliği ve hatâsı ile meydana gelir, yahut da bunda işverenin bir dahli olmaz. Birinci halde işveren, sebebiyet verdiği zararı tazmin etmek, hastalık veya sakatlığın durumuna, işçi üzerinde yapacağı tesire göre bir meblağ ödemek mecburiyetindedir. İkinci halde ise, işçiye bakmak -son merci olarak- devletin görevidir.

4. Emeklilik:
İşçi, hasta ve sakat olmadığı halde yaşlanma ve yıpranma sebebiyle verimsiz hale gelebilir ve bu durumu devam edeceğinden işi bırakmak zorunda kalır. Zamanımızda işçi, memur, esnaf ve serbest meslek sahipleri için emeklilik diye bir sistem getirilmiştir. Ancak bu sistemin İslâmî esaslar bakımından bazı sakat ve aksak tarafları vardır; şöyle ki:
a) Gerek işveren ve gerekse işçi ve esnaftan alınan primlerde, keseneklerde mecburîlik vardır; yani ilgililer bu sisteme girmeye kanunla mecbur edilmişlerdir. Eğer emeklilik bir yardımlaşma müessesesi ise, cebir olamaz; devletin muhtaçlara yardımı ise, sistemin buna göre kurulması, gerekiyorsa vergi alınması ve muhtaçların, ihtiyaçlarına göre maaş almaları gerekir.
b) Prim ve kesenekler, hem zenginden, hem de fakirden (geliri geçimini ancak karşılayan veya kısmen karşılayan dar gelirlilerden) alınmaktadır. Emekli olup bu paralardan maaş alanların içinde ise hem fakir (dar gelirliler) hem de zenginler vardır; dolayısıyla, fakirden alıp zengine vermek gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Dar gelirliden prim ve vergi alınmamalıdır.
c) İşverenden alınan primi ertelenmiş ücret olarak kabul etmek uygun değildir; çünkü ileride kimin ne kadar ücret alacağı belli olmadığı gibi ücretin birbirine karıştığı da bir gerçektir.
d) Devletin katkısı vergilerden oluştuğuna göre, geçimini başka yerden sağlayabilen kimselerin devletten yardım görmeleri caiz değildir.
e) Emeklilik müesseselerinde biriken para ve mallar üzerinde yapılan tasarrufların bir kısmı İslâmî açıdan caiz olmayan tasarruflardır...
Bu durum karşısında emekli olan müslüman için çıkar yol şu olabilir:
a) Karşılıklı rızâ ve anlaşmaya göre belirlenen ücretinden kesilerek ve işverenin de ilâvesiyle biriken parasını -kısmen ayrılırken ve kısmen de üç aylıklar halinde- alır; bu kendi hakkıdır ve helâldir. Bu hakkının tamamını aldıktan sonra iktisadî duruma bakar: Eğer başka bir kaynaktan geçimini temin edemiyorsa emekli maaşını almaya devam eder. Başka bir kaynaktan geçimini sağlayabiliyorsa; meselâ birikmiş parası, serveti, akarı vb. varsa, bu takdirde emekli maaşını almaya devam edemez; çünkü bundan sonra alacağı kendi parası değildir; ya vergilerden biriken veya başkalarından (zengin, fakir işçilerden) cebren kesilen paradır. Yapması gereken şey, bu maaşı alıp fakirlere ve dar gelirlilere vermektir.
İslâm'ın kendi sistemi içinde emeklilik, ya sandığa dahil olanların karşılıklı rızâlarıyla kuracakları bir yardımlaşma ve dayanışma müessesi ile olur, yahut da -bu olmadığı takdirde- zaten bütün vatandaşların, geçimden aciz oldukları zaman ihtiyaçlarını karşılamak devletin vazifesidir; bu mânâda bütün vatandaşlar İslâm devletinin sigortası altındadır.

V. İŞVERENİN HAKLARI
İslâm toplumu, işbölümü anlayışı içinde dayanışma yolunu seçmiş kardeşlerin teşkil ettiği bir toplumdur. Toplumun muhtaç olduğu her iş, zanaat, sanâyi, ticâret, ilim, fen, meslek ve üretimi temin etmek bütün müslümanlara farz-ı kifâyedir; bunlar yeterince bulunmaz ve bundan dolayı toplum zarar görürse teker teker bütün müslümanlar sorumlu olurlar. Bu anlayışa göre, işveren bir amme hizmeti yapmakta, toplumun bir ihtiyacını karşılayarak farz-ı kifâye olan bir vazifeyi onlar namına yüklenmektedir. İşçilerin ve diğer vatandaşların işverene bu gözle bakmaları İslâm gereğidir. İşte bu sebepledir ki daima hak ile vazifeyi dengeleyen İslâm, işçilere tanıdığı geniş haklar yanında, onlara bazı vazifeler de yüklemiştir. Bu vazifeler aynı zamanda işverenin haklarıdır:

1. İşçi işini kendi yapacaktır:
İslâm hukuku, herkese iş yapan zanaatkâr ve serbest meslek sahiplerini de işçi saydığı için, işçileri, husûsi ve müşterek olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Müşterek işçi denilen zanaatkârlar ve benzerleri ile iş anlaşması yapılırken, "İşi bizzat kendisi yapması" söylenmiş ise veya örf bunu böyle kabul ederse, işçi aldığı işi bizzat kendisi yapacaktır; işverenin rızâsını almadan başkasına yaptıramaz. Mecelle bu esası şöyle ifade etmektedir: "Binnefis amel etmek yâni kendi işlemek üzere isticâr olunan ecîr (anlaşma yapılan işçi) kendi yerinde başkasını kullanamaz." (Madde: 571)
Eğer böyle bir şart yoksa müşterek işçi kendi kalfa veya işçisini kullanabilir.
Husûsi işçi, yani yalnızca bir şahsa veya bir müesseseye çalışmak üzere akit yapılarak alınan işçi -işverenin izin ve rızâsı olmadan- kendi yerine başkasını kullanamaz, işi bizzat yapmakla görevlidir.

2. İşçi, mesâî saatleri içinde devamlı çalışacaktır:
İşçiler, ya işbaşı veya zaman üzerinde anlaşma yapılarak alınırlar. Eğer iş üzerinde anlaşma yapılmış ise işin belli zaman içinde bitirilmesi gerekir; eğer işçinin ihmali yüzünden iş gecikir ve işveren bundan zarar görürse, zararı işçi ödeyecektir.
Saat, gün, hafta, ay gibi zaman üzerinde anlaşma yapılmış ise işçinin vazifesi, mesâi zamanı içinde işyerinde ve işinin başında olmak ve iş verildiği müddetçe devamlı çalışmaktır. İşinin başında olduğu halde kendisine iş verilmezse, yapacak iş bulunmazsa işçi bundan sorumlu değildir ve ücrete hak kazanır. (Mecelle, madde: 425) Ancak, işi olduğu müddetçe devamlı çalışacaktır: Kaytarma, işi yavaşlatma, kendi işi veya başkasının işi ile meşgul olma gibi davranışlar caiz değildir; bu sebeple işveren aleyhine kaybolan saatlerin ücretine hak kazanamaz, mesâî içinde çalışmadığı, kaytardığı zamanların ücreti işçiye helâl olmaz; çünkü anlaşma şartlarına riâyet Allah emridir, Allah emrine riâyetsizlik ise hıyânettir.

3. İşi sağlam ve iyi yapmak:
İşçi, elinden geldiği, gücü yettiği kadar iyi çalışacak, elindeki işi en iyi bir şekilde yapmaya gayret edecektir. Bütün işlerimiz Allah, Rasûlü (sav) ve müminlerin kontrolu altında yürüdüğü, iyi kötü yaptığımızın neticesini göreceğimiz ve her yaptığımızdan sorumlu tutulacağımız bir çok âyette ifade edilmiştir. Ayrıca Rasûlullah (sav): "Biriniz bir iş yapınca, onu en sağlam ve en iyi bir şekilde yapması, Allah'ın sevdiği ve istediği bir davranıştır" buyururlar. (Beyhakî)
Bu âyet ve hadîsler işi tam, iyi ve sağlam bir şekilde yapmayı teşvik eden nasslardır. Bunların yanında bir de işi baştan savmayı, savsaklamayı, bilerek eksik, çürük ve kusurlu yapmayı yasaklayan, müminleri bundan sakındıran nasslar vardır:
"Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma, Allah, hainlikte direnen suçluyu sevmez." (Nisâ: 4/107)
"Yûsuf: Maksadım, vezire gıyabında ihanet etmediğimi, hainlerin tuzaklarını Allah'ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı, dedi." (Yûsuf: 12/52)
"Bize hile yapan, bizi aldatan bizden değildir." (Müslim)

4. İşçi işyerini, âlet ve malzemeyi emanet bilecektir:
İslâm umûmi olarak emanet mefhumuna ve duygusuna, husûsi olarak da işçi ve memurların rızık vâsıtalarını ve iş yuvalarını emanet bilmelerine itina göstermiş, bu duygu ve düşünceyi telkin etmiştir:
"İki kadından biri: 'Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir (emîn) adamdır' dedi." (Kasas: 28/26) meâlindeki âyet, işçinin iki vasfına dikkat çekmektedir:
a) Güçlü, kuvvetli, işe yatkın ve becerikli olması,
b) Emanet duygusuna sahip olması, elindeki işi, malı ve malzemeyi emanet bilmesi.
Emanet duygusu içinde, gönlünden gelerek, en iyi bir şekilde işini yapan işçi ve memuru Rasûlullah (sav), sanki işverenmiş, işin ve malın sahibi imiş gibi -yapılan hayırlarda- manevî ecre, sevap ve şerefe iştirak ettirerek şöyle buyurmuştur: "Gönül hoşluğu ile vazifesini yerine getiren veznedâr, Allah rızâsı için sadaka verenlerin ecrini alır." (Buhârî)
Herkesin kendi işinde ve eli altında bulunandan sorumlu olduğunu ifade eden bir hadîste, "İşçi, işverenin malının çobanıdır ve bundan sorumludur" buyurulmuştur. (Buhârî)
İşte bu tâlimât ve irşadların ışığında yürüyecek olan müslüman işçi ve memur, işverenin ve devletin malını, rızkını, temine vasıta olan işini emanet bilecek, yetimin malını koruyan vasî, vakıf malını koruyan mütevellî gibi o da işyerini, makina, âlet ve malzemeyi koruyacak, bakımlarını yapacak, ücreti dışında bir iğneyi bile zimmetine geçirmeyecek, hakkı olmayan bir menfâati elde etmeye, bundan faydalanmaya kalkışmayacaktır.
İslâm hukuku yukarıda zikredilen nasslara dayanarak husûsi işçiyi emîn kabul etmiş, onun elindeki mal, âlet ve malzemeyi emanet telâkkî etmiş ve işçinin ihmali, kusuru, kastı olmadan zâyi olursa ödetme yoluna gitmemiştir. (Mecelle, madde: 610) Ancak bilerek, kasten veya ihmal ile meydana gelen telefât ve zarardan işçiyi sorumlu tutmuştur.
Esnaf, zanaatkâr vb. müşterek işçilere gelince, önceleri bunlar da emin kabul edilirken zamanla emanet duygusu zayıfladığı için, bunlar zâyi ettikleri malı ödemekle mükellef tutulmuşlardır.

VI. HAKLARIN KORUNMASI VE İŞ BARIŞI
Her sistem kendi prensiplerini ve düzenini korumak için tedbirler almış, müeyyideler koymuştur. Totaliter rejimlerde ferdler, devletin soluğunu her an enselerinde hissederler. Liberal rejimlerde ise işçiler, işçi-işveren anlaşmazlıklarında idarenin, işvereni tuttuğu kanâati içinde hareket ederler ve bu kanâat yer yer, zaman zaman, bir ölçüde doğrudur. İşte bu durum, -diğer faktörlerle beraber- işçiyi birleşmeye, sendikalaşmaya, grev ve benzeri davranışlara itmektedir.

a) Sendika:
Muayyen bir meslek mensuplarının meslekî hak ve menfâatlerini korumak maksadıyla vücûda getirdikleri teşekkülden ibaret olan sendikayı, sanayî inkılâbından sonra kapitalist sistemler zarûrî kılmıştır. Ortaçağda esnaf teşekkülleri, mesleklerini ve mensuplarını koruyor, üyelerine ekonomik ve sosyal yardımlar temin ediyordu. Zamanla bu teşekküller maksat ve gayelerinden uzaklaştı, yetersiz hale geldi. Liberaller, iş hayatındaki teşekküllere karşı olduklarından işçi teşekkülleri vücut bulamıyor ve işverenler, işçileri rahatça istismar ediyorlardı. Devam eden mücadele, işçilerin zaferi ile sonuçlandı. Bu defa işçi teşekkülleri karşısında işveren teşekkülleri kuruldu; karşılıklı menfâat mücadelesi giderek hız ve şiddet kazandı. Günümüzde, demokratik idarelerde bu teşekküllerin varlığı ve mücadelesi tabiî ve kanunîdir.
Görülüyor ki ortada bir karşılıklı menfâat çekişmesi vardır. İşçi hemcinsleriyle birleşerek işverenden hakkını veya daha fazlasını almak istiyor, işveren de birlikler vücuda getirerek ve başka imkânları da kullanarak az vermekte direniyor. Liberalizm ve kapitalizm iş hayatına müdahale etmiyor; yahut da müdahaleyi asgarî sınırda tutuyor, işçi ile işveren karşı karşıya kalıyor; kuvvetli zayıfı sömürmek istiyor, zayıf kuvvetlenmek için çare arıyor, birleşip teşekküller kuruyor; sesini duyurup sosyal ve iktisadî hayatta tesirini hissettirince devlet, sosyal adâlet hedefine yönelmek, tedbirler almak, müdahaleyi arttırmak mecburiyetinde kalıyor...
Halbuki İslâm'da devlet, tam mânâsıyla sosyal devlettir ve sosyal adâlet onun baş hedefidir. Çalışanın normal olarak geçim şartlarını sağlamak devletin görevleri arasındadır. Bunu gerektiği zaman önce ücrete müdahale, âdil bir asgarî ücreti tayin ile gerçekleştirir. Bu yeterli olmadığı takdirde devletin kaynaklarını kullanır, vatandaşın ihtiyacını temin eder. Buna göre İslâm devletinde hak aramak, adâlet sağlamak için teşekkül kurmaya gerek yoktur. Eğer devlet vazifesini yapmıyorsa -veya devlete yardımcı olmak üzere- işçi ve esnaf teşekkülleri kurulabilir; ancak bu teşekküller politikanın aleti olamaz, gayelerinin dışına çıkamazlar. Nitekim bir doktrin olan ihtilâlci sendikalizm, yeni bir ekonomik ve sosyal nizam kurmak için sendikadan istifade eder. Bununla, hak ve menfâat koruyucusu sendikayı birbirinden ayırmak gerekir.

b) Grev:
Grev, bir teşebbüsün bir kısım işçilerinin, bütün işçilerinin, yahut bir bölge veya memleket işçilerinin; işverenler, âmme makamları ve âmme efkarı üzerine baskı yapmak, arzularını kabul ettirmek üzere anlaşarak işi bırakmaları demektir. Grevde işi bırakmak, işten ayrılmak mânâsında değildir, grevin sonunda işe devam fikri mevcuttur. XVI. Asırda işçilerin, güçleşen hayat karşısında, ücretlerin arttırılması için birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Ancak asıl grevler, XIX. asrın başlarından itibaren Batı ülkelerinde sık sık tekrarlanır olmuştur.
Grev sebepleri çeşitlidir. Çoğu işçi hakları ve menfâatleri ile ilgili olmakla beraber bazan bu sınırın aşıldığı da görülür. Greve vücut veren âmiller, liberalist ve kapitalist sistemlerin bünyesinde mevcuttur; bu sebepledir ki mezkûr sistemleri benimseyen rejimler grev hakkını kanunlaştırmışlardır. Komünizmde devlet, işverenin ve patronun yerini aldığı için, işçilerin hak aramak maksadıyla sendikalaşması ve greve gitmesi mümkün değildir. İşyerini ve ücreti takdir hakkı yalnızca devlete aittir.
İslâm'ın getirdiği hukukî, sosyal ve iktisadî düzende greve ihtiyaç duyulmaz. İşçi, ücretinden memnun değilse ilgili mercilere başvurarak arttırılmasını ister. Bu merciler tarafsızdır. Ücret uygun görüldüğü halde işçi râzı olmuyorsa, işi bırakır. İşçi işsizliğe karşı devletin sigortası altındadır. Ammâ, hem işi bırakmamak, hem çalışmamak, hem de ücret almak İslâm hukukuna uygun düşmez. Baskı yoluyla akit yapmak ise "karşılıklı rızâ" prensibine aykırı düşer.
Önemli olan hastalığı tedâvi değil, daha önceden alınacak önleyici tedbirlerle hastalanmaya mâni olmaktır. Bu esası meselemize tatbik edersek, diyebiliriz ki: Önemli olan toplumun, hak ve adâleti gerçekleştiren, herkesin insanca yaşamasını ve şahsiyetini geliştirmesini sağlayan bir düzen kurarak, greve, lokavta, kargaşa ve anarşiye giden yolları tıkamasıdır. Böyle bir düzen için yalnız maddî ve kanunî tedbirler, düzenlemeler yeterli değildir; ruhlara sindirilecek bir hayat felsefesine, buna uygun iman ve ahlâk düzenine ihtiyaç vardır. Baştan beri yazılanlar ile kitabın sonunda yer alacak olan Mevdudî'nin yazısı okunursa böyle bir düzeni İslâm'ın kusursuz olarak gerçekleştirdiği anlaşılacaktır. Daha sonraki fasılda ele alacağımız sosyal adâlet ve refah dağılımı prensipleri bu eşsiz düzeni daha iyi anlamamıza ve bir bütünlük içinde kavramamıza yardımcı olacaktır.
Sendika konusunda söylendiği gibi burada da yazılanlar, bütün olarak kurulup işleyen İslâmî bir düzen içinde söz konusudur. Ülkemizin mevcut düzeni içinde hak almanın yolu grevden geçerse elbette bu yola başvurulabilecektir.

VII. İŞÇİ-İŞVEREN ANLAŞMAZLIKLARINDA ÇÖZÜM YOLLARI
A) Anlaşmazlığı Önleyici Tedbirler:
Çözüm olayı bir anlaşmazlığın peşinden gelir, anlaşmazlık bulunmayan yerde dâva ve çözüm de söz konusu olmaz. Her anlaşmazlık toplum bünyesinde ateşin yükselmesi, âhenk ve disiplinin, küçük veya büyük ölçüde bozulması demektir. İslâm birlik ve beraberliğe önem verdiği, müslümanları birbirine kenetlemiş bir bütün, bir kardeşler toplumu olarak görmek istediği için önceden tedbir almayı tercih etmiş, anlaşmazlığa götüren yolları mümkün olduğu ölçüde tıkamıştır. İslâm hukukunda akit ve tasarruflarda "cehâlet" ve "ğarar"; yani akdin unsur ve şartlarında mevcut bilinmezlik; belirsizlik ve riziko hukukî tasarrufun sakat doğmasına, yahut butlân ile malûl bulunmasına sebep olmaktadır; çünkü bilinmezlik ve riziko tarafların, sonuca bilerek razı olmalarını önlemekte, beklenmeyen sonuçlar ise çoğu kez anlaşmazlıklar doğurmaktadır. İşçi-işveren arasındaki anlaşma da bir akittir, bu akitte İslâm hukukunun, anlaşmazlığa meydan vermemek için ileri sürdüğü şart ve vasıflar aranacaktır. Ancak anlaşmazlığın tek sebebi akdin kuruluşundaki bilinmezlik ve sakatlıklar değildir; genellikle şartlarına uygun olarak kurulmuş bir akdin gerekleri yerine getirilmediği, emanete riâyet edilmediği ve haklar verilmediği için taraflar anlaşmazlığa düşmekte, bu da birliğe, karşılıklı sevgiye ve kardeşlik duygusuna zarar vermektedir. İslâm'da hukuk, ahlâk ve din bir bütün teşkil etmekte, işlerlik ve karşılıklı tesir bakımından birbirinden ayrılamaz telâkkî edilmektedir.
Müslümanlar, ister işveren olsun, ister işçi olsun, bir Allah'ın kulu, birbirine kardeş, birbirine emanet, görülen ve görülmeyen her davranışlarından, dünyada ve âhirette sorumlu olduklarını bilmekte, davranışlarını bu şuur içinde yürütmektedirler. Ayrıca devlet ve toplum da, ilişkilerin bu düzen ve atmosfer içinde yürümesini sağlamak ve kontrol etmekle yükümlü bulunmaktadır. Buradan hareketle anlaşmazlıkları önleyen tedbirleri hukukî, manevî ve idârî olmak üzere üç kategoride ele almak mümkün görülmektedir.

1. Hukukî tedbirler:
Akdin kuruluşunda öngörülen ve ileride çıkması muhtemel anlaşmazlıkları önlemeye yönelik bulunan tedbirlerden yukarıda söz edilmişti. Burada onlara bir tedbiri daha eklemek mümkündür: "Çaresizin yaptığı akitle ilgili hukukî tedbir". İslâm hukuku taraflardan birinin bilgisizliği, ihtiyacı, akıl zayıflığı, îffeti, irade za'fı gibi zayıflıklarından istifade edilerek yapılan gabinli işlemleri kabil-i fesih saymaktadır. (H. Karaman, Mukayeseli İslâm hukuku, c. II, s. 137). İslâm'da devlet, vatandaşlarını, çaresiz kaldığı için emeğini ucuza satacak hale getirmemekle yükümlüdür. Devlet bu görevini yerine getirmemiş, yahut getirememiş bulunur ve işçi açlık, açıklık yüzünden ücrette haksızlığa uğramış bulunursa yaptığı akit bağlayıcı olmamakta, böylece hukukî bir müeyyide getirilmiş bulunmaktadır.

2. Manevî tedbirler:
İslâm toplum, hukuk ve ekonomi düzeni, iman etmiş, hayatı ile imanı arasında bağ kurmuş ferdlerin oluşturduğu bir toplumun düzenidir. Müslümanların hem sevdikleri, hem korktukları, her şeyleri ile O'na ait olduklarına inandıkları Allah ve O'nun elçisi (sav), işçi-işveren ilişkilerini de içine almak üzere şu gerçekleri ortaya koymakta ve buna göre davranılmasını istemektedirler:
"İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince Allah onların mükâfatlarını (amellerinin karşılığını) eksiksiz olarak verecektir; Allah zâlimleri (haksızlık edenleri) sevmez" (Âlî-İmrân: 3/57)
"Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanlara vereceğiniz şeyleri eksik vermeyin, düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin..." (A'râf: 7/85)
"Üç nevi kimse, kıyamet gününde karşılarında dâvâcı olarak beni bulacaklardır: 1. Benim namıma verip haksızlık eden, 2. Hür bir insanı satıp parasını yiyen, 3. Bir işçi tutup çalıştırdıktan sonra ücretini vermeyen." (Kutsî hadîs, Buhârî).
"Kimin elinin altında bir kardeşi (din kardeşi işçi vb.) bulunuyorsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, kaldıramayacakları işleri yüklemesin, yüklerse kendilerine yardım etsin." (Buhârî)
"İşçi, işverenin malının çobanıdır (emanetçisidir) ve bundan sorumludur." (Buhârî)
Bu etkili telkinleri alabildiğine çoğaltmak mümkündür. Bunların etkisi altında yaşayan işveren ve işçi haksızlık yapmayacağına, işi ve işçiyi emânet bileceğine, emanete hıyanet edenlerin Allah'ın hasmı olduğuna inanacağına göre anlaşılmazlık sebeplerinin büyük bir kısmı kendiliğinden ortadan kalkacak ve sendikalar, hakemler, hâkimler haksızlık ve anlaşmazlıklarla meşgul olmaktan büyük ölçüde kurtulacaklardır.

3. İdârî tedbirler:
İslâm'a göre insanların hayatında Allah irâdesinin gerçekleşmesini ve bu iradeye dayanan düzenin korunmasını kollamak ve sağlamak toplumun ve devletin görevleri arasındadır. Bunun için, zaman ve zemine, medenî ve kültürel gelişmelere paralel olarak alınması gereken tedbirler alınacak, vücuda getirilmesi gereken kuruluşlar gerçekleştirilecektir. Bugün gerekli bulunan bazı kuruluşların geçmişte bulunmaması, bazı tedbirlere daha önce başvurulmamış olması bunların İslâm'a aykırı olduğunu, yahut İslâm'da bulunmadığını göstermez. İbn Kayyim'in şu tesbiti, bu konuda düstur vasfını taşımaktadır: "Hz. Peygamber'in (sav) zamanında Medine'de fiyatlara müdahale edilmemesi, narh konulmaması şu sebeplere dayanmaktadır: Onlar arasında ücretle un öğüten ve ekmek pişiren, para ile ekmek ve un satan kimseler yoktu. Onlar tahılı satın alır, kendi evlerinde öğütür ve pişirirlerdi. Tahılı dışarıdan pazara getirenleri kimse yolda karşılamaz (ucuza alıp pahalıya satmak için kapatmaz), ihtiyacı olanlar pazarda, doğrudan getiriciden satın alırlardı. Bu sebeple hadîste 'pazara mal getiren bol rızık alır, stoklayan lânetlenir' buyurulmuştur. Kezâ Medine'de dokumacı da yoktu, kumaşlar Suriye ve Yemen'den gelirdi, halk bunları getirenlerden satın alır ve giyinirlerdi." Daha sonra şartlar değişince gerekli tedbirler de alınmış fiyatlara müdahale edilmiş ve narh konmuştur. (et-Turuku'l-hukmiyye, Kahire, 1317, s. 233). Geçmiş asırlarda toplum içinde, piyasada ve iş hayatında hak ve adâletin gerçekleşmesini, dinin talimatına ve İslâm ahlâkının gereklerine uymasını sağlamak üzere "hisbe" adı verilen bir faaliyet yürütülmüş ve zamanla bu faaliyet kurumlaşmıştır. Aşağıda, anlaşmazlıkların çözümünde oynadığı rol münasebetiyle ele alacağımız hisbe, piyasada ve iş yerlerinde devamlı kontrollerde bulunmuş, haksızlıkları anında gidermiş, böylece anlaşmazlıkları önleyen idarî bir tedbir olarak devrede bulunmuştur. Anlaşmazlığı asgariye indiren idari tedbirlerden biri de gerektiğinde ücretlere müdahale etmek ve bu müdahaleyi hem anlaşmazlığın tarafları, hem de toplum için en uygun olan biçimde yapmaktır. Geçmiş devirlerin İslâm hukukçuları bu konuyu daha çok ihtikâr ve narh koyma münasebetiyle ele alıp işlemişlerdir. Buna göre devlet, fiyatların ve ücretlerin tabiî ve ekonomik gereklere uygun olarak oluştuğu ve yürüdüğü sürece müdahalede bulunmaz. Mal, emek ve iş arzında tabiî ve âdil olmayan, amme menfâatine de aykırı bulunan gelişmeler olursa devlet müdahale eder, işten anlayanlar ile danışmalar yapılır,ücret ve fiyatlar buna göre belirlenir. (İbn Kayyim, age., s. 237, 241). Günümüzde ücretlere müdahale daha çok "asgarî ücretin belirlenmesi" şeklinde olmakta, bu da, hak edilenden daha az olduğu iddiâsı ile anlaşmazlık doğurmaktadır. İslâm'da devlet, ne işçinin, ne de patronun yanındadır; devlet hak ve adâletin yanındadır, onun görevi insanlar arası ilişkilerde hak ve adâleti hâkim kılmak, iyi duyguları geliştirmektir. Gerektiğinde ücret belirleme işi de bu ölçüler içinde yapılacaktır.

B. Anlaşmazlıkları Çözüme Bağlayan Kuruluşlar ve Çözüm Yolları:
1. Sulh aracıları:
Anlaşmazlık olduğunu bilen, haber alan her müslüman elinden gelen gayreti sarfederek tarafları anlaştırmak, aralarında uzlaşma sağlamak için gayret edecektir; çünkü Kur'ân-ı Kerîm müslümanları buna teşvik etmiş, bunu yapanlara büyük mükâfat vâdedilmiş (Nisâ: 4/114), "sulhun hayırlı olduğu" bildirilmiş (Nisâ: 4/128), bizzat Peygamberimiz (sav) defalarca, anlaşmazlığa düşen tarafların arasına girerek onları uzlaştırmış ve şöyle buyurmuştur: "Müslümanlar arasında sulh caizdir; ancak haramı helâl kılan, yahut helâlî haram kılan anlaşma müstesnadır." (Ebû Dâvûd, Akdıye, 13). Kendileri sulh teşebbüslerinde genellikle güçlü olanların zayıf olanlar lehine bazı fedâkârlıklarda bulunmalarını, zayıf veya borçlu olanın da elinden geleni yapmasını isteyerek anlaşma sağlamıştır (Buhârî, Sulh, 10, 12, 14). Peygamberimizin (sav), sayısız iş ve meşguliyetine rağmen sulh aracılığı yapması, toplumda itibarlı ve tesirli kişilerin gerektiğinde bu vazifeyi yerine getirmekten geri durmamaları konusunda bir teşvik ve örnek davranış mahiyetindedir.

2. Hakemler:
İslâm'dan önce de anlaşmazlıkların çözümünde kullanıldığı bilinen hakem usûlü, İslâm'ın gerçekleştirmek istediği maksatlara uygun bulunduğu için benimsenmiş, Kur'ân-ı Kerîm aile anlaşmazlığında hakeme başvurulmasını tavsiye etmiş, Peygamberimiz (sav) de gerektikçe bu yola başvurmuştur. Hakemlikle ilgili âyette şöyle buyurulmaktadır: "Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin; bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur, şüphesiz Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır." (Nisâ: 4/35). Kur'ân-ı Kerîm'in tavsiyesi ve Peygamberimizin (sav) uygulamasını göz önüne alan hukukçular, hakemler yoluyla anlaşmazlıkların çözüme bağlanmasının yalnızca aileye mahsus olmadığı, diğer haklar ve dâvalarda da geçerli bulunduğu sonucuna varmışlardır. Mecelle, 1841-1851. maddelerinde tahkîm (anlaşmazlıklarda hakem tayini) usûlünü kanunlaştırmıştır. Sulh ile hakem kararı arasındaki en önemli fark, birincisinin karşılıklı rızâ ile fedâkârlığa, kısmen de olsa hak ve alacaktan vazgeçme esasına dayanmasına karşılık ikincisinin, hakkın tesbitine ve sahibine verilmesine yönelik bulunmasıdır. Ayrıca sulh, aracıların yardımı ile tarafların karşılıklı rızaları ve bir çözüme birleşmeleri şeklinde olmaktadır; hakem usulünde ise tarafların rızası yalnızca hakem tayininde aranmakta, bir kere hakemler tayin edildikten ve karar ortaya çıktıktan sonra -taraflar sonuca rıza olsunlar, olmasınlar- bağlayıcı olmaktadır (Mecelle, md. 1842, 1848). Bununla birlikte anlaşmazlığın tarafları, hakemlere sulh etme selâhiyeti verirlerse, bu takdirde hakemlerin sulh yoluyla çözüme gitmeleri de mümkün bulunmaktadır (md. 1850). Hükümden önce hakemlerin azli caiz olmakla beraber hükümden sonra, yahut da hakemleri mahkeme tasdik eyledikten sonra azilleri mümkün değildir (md. 1849). Hakem iki kişi olursa karar ancak ittifakla alınabilir. Hakemin ikiden fazla olması durumunda ekseriyet kararının geçerli olup olmadığı konusu doktrinde tartışılmıştır. Mecelle şârihi, hakemlerin belli olmaları şartından hareketle "ekseriyeti kimlerin teşkil edeceğini önceden taraflar bilmediklerinden" ekseriyet kararı geçerli olmaz sonucuna varmıştır. Ancak tarafların, kararlarının ne olacağını bilmedikleri halde hakemlerin tamamına razı oldukları gözönüne alınırsa, ekseriyet kararının da geçerli olması gerekecektir. Bu noktada azınlıkta kalanlar ile çoğunluğu teşkil edenlerin kimler olduğunu önceden bilmek, yahut bilmemek önem arzetmemektedir (Mecelle, md. 1844 ve Ali Haydar, Duraru'l-hukâm, c. IV, s. 810).
İşçi-işveren anlaşmazlıklarında tarafların belirleyeceği hakemler, gerekli inceleme ve araştırmayı yaptıktan sonra adâlet ve hakkaniyet kaidelerine göre anlaşmazlığı gidermek, gereken kararları -bağlayıcı olarak- almak imkânına sahiptirler.

3. Hisbe teşkilâtı:
Hisbe görevi İslâm toplumuna ait olup marûfu emretmek, münkeri yasaklamak ve önlemek vazifesi ile yakından ilgilidir. Marûf İslâm dininin ve müslümanların iyi, doğru ve gerekli buldukları inanç ve davranışlar, münker ise bunun zıttıdır. Müslümanlar toplum içinde marûfu gerçekleştirmek, münkeri de yok etmekle yükümlüdürler. Her müslüman bunu gücü ve imkânı nisbetinde yerine getirme durumundadır; ancak hem görevin tam olarak yerine getirilmesi, hem de anarşiye meydan verilmemesi için baştan beri, devletin tayin ettiği hisbe görevlileri bulunmuştur. Hz. Peygamber (sav) devrinde bu işi Hz. Ömer'in yürüttüğü bilinmektedir. Hisbenin önemli bir özelliği ve mahkemeden farkı, tahkikat ve isbata muhtaç olmayan açık ihlâllere müdahale etmek, anında icrâ ve infâz ile münkeri önlemek, ortadan kaldırmaktır, bunun için mağdurun veya bir başkasının başvurması da şart değildir. Hisbe görevlileri İslâmî talimatın çiğnenmesi muhtemel yerlerde devamlı kontroller yapar, gördükleri gayr-i meşrû, çirkin, haksız, ahlâka aykırı davranışlara müdahale eder, bunları ortadan kaldırırlardı. Eğer münker konusu tahkikatı ve isbatı gerektiriyorsa, yahut hüküm ve infâz bakımından mahkemenin selâhiyetine giren bir suç teşkil ediyorsa bunu mahkemeye götürürlerdi. Kaynakların verdiği bilgi ve örneklere göre hisbe görevlileri pazarcılar, zanaâtkârlar, taşımacılar, tüccarlar, işverenler, işçiler ve benzerlerini kontrol etmişler, ölçü, tartı, ücret ve fiyatlarla ilgilenmişler, insanların toplandığı, eğlendiği, ibâdet yaptığı yerlerde bulunmuşlar ve açıkça işlenen günahlara, çiğnenen dinî yasaklara yapılan haksızlıklara müdahale etmişlerdir. Meselâ Hz. Ömer'in, devesine fazla yük vuran bir taşımacıyı hisbe memuru sıfatıyle cezalandırdığını bütün ilgili kaynaklar kaydetmektedir. (İbnu'l-uhuvve Muhammed b. Ahmed el-Kuraşî (v. 729/1329), Me'âlimu'l-kurbe, Mısır, 1976, s. 11; 277-323, H. Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, c. II.) Muhtesib adı verilen hisbe görevlileri stokçuluk, tekelleşme, toptan işi bırakma gibi amme menfâatine ve ihtiyacına aykırı davranışlarla da ilgilenmiş, bunları önlemiş, gerek iş sahibi ve gerekse çalışanların haklarını vermek şartıyle onları işe zorlamış, calışmaya mecbur etmişlerdir. İbn Kayyim'in kitabında konumuzla ilgili çok önemli ifadeler yer almaktadır: "Hisbe görevlisi, fiyat ve ücretleri yükseltmek için kurulan ortaklıklara mani olacaktır... halkın arâzîsini taksim işini görenlerin, ücreti yükseltmek için kuracakları ortaklıkları engellediğine göre, belli bir fiyattan aşağı satış yapmamak üzere sözleşen tüccarlara elbette mani olacaktır. Alım ve satımda serbest rekabeti önleyen, ucuza alıp, değerinden pahalıya satmak ve aradaki farkı paylaşmaya yönelik bulunan birleşme ve anlaşmalar da böyledir; muhtesib bütün bunları engelleyecektir; çünkü bunlara dokunmamak zulüm ve düşmanlığı desteklemek olur... Bir de insanların, çiftçilik, dokumacılık, inşaat gibi belli bir zanâatın icrasına ihtiyaçları bulunursa devlet görevlisi vâsıtasıyle bunları, emsal ve raiç ücretle bu işleri yapmaya mecbur eder... (s. 226). Toplum içinde bu işleri yapanlar, toplumun ihtiyacına denk, yahut ondan daha az olursa bu işleri yapmak, becerenlere farz-ı kifaye olur. Bu sebeple devlet bunları, mezkûr işleri yapmaya, emsal ve raiç ücreti verdirerek mecbur kılar. Bu işleri yapanlar halktan fazla ücret talep edemiyecekleri gibi, halk da (işveren de) bunlara hak ettiklerinden daha azını vererek zulmedemez; devlet bunları engellemekle yükümlüdür..." (s. 228).
İşçi ile işveren arasındaki anlaşmazlıklar, taraflardan birinin haksızlığından, hakkı teslim etmemekte direnmesinden, gücüne dayanarak karşı tarafa zulmetmesinden kaynaklanıyorsa devlet ve onu temsilen hisbe görevlileri duruma müdahale etmek, haksızlığı gidermek ve böylece anlaşmazlığı çözmekle yükümlüdürler. Bugün işçi-işveren anlaşmazlıklarının sürüncemede kalmasının sebeplerinden biri de -hisbe teşkilatı gibi- hakkın ve adâletin tarafını tutan, taraflarla birlikte amme menfâatini de gözeten, tam mânâsıyle tarafsız ve güvenilir bir kuruluşun bulunmamasıdır.

4. Mahkemeler:
İslâm'da nazarî olarak mahkemeler hür ve müstakildir, hâkimleri bağlayan şey yalnızca kanunlar ve -kendileri müctehid değil iseler- müctehidlerin ictihadlarıdır. Hâkimler, kaza yetkisi de kendisine ait bulunan devlet başkanını temsil ederler ve devlet başkanının bunları azil yetkisi vardır; ancak devlet başkanı da Kur'ân-ı Kerîm, Sünnet ve Şûrâ önünde sorumludur, hesap verme durumundadır. İslâm tarihi boyunca gereken sayı ve çeşitte mahkeme kurulmuş, görev yapmıştır. Başlangıçta idare ve kazâ aynı şahısta toplandığı halde zamanla bunlar bir birinden ayrılmış, büyük, önemli, tarafları bakımından hüküm ve icrada güçlük bulunan dâvâlar için "dîvânu'l-mezâlim" ismiyle ayrı mahkemeler kurulmuştur. İslâm dini adâletin tevzîini emretmiş (Mâide: 5/8; Nisâ: 4/58), bunu devlet başkanına görev olarak vermiş, muhâkeme usûlü ile ilgili prensipler koymuş, bunların ötesinde şekil ve detayları topluma ve devlete bırakmıştır? Mesâlih (amme menfâatinin gözetilmesi, korunması) prensibine göre devlet, sayı ve çeşitlilik bakımından gerekli gördüğü kadar mahkeme kurmak, bunların selâhiyetlerini belirlemek yetkisine sahiptir. Gerekiyorsa işçi-işveren anlaşmazlıklarına bakan, bunları hükme ve çözüme bağlayan ihtisas mahkemeleri kurma imkânı her zaman mevcut bulunmaktadır.

VIII. SOSYAL ADÂLET
İşçi ve işveren, fakir ve zengin, âmir ve memur; üst ve ast, âlim ve câhil... bir toplumun ferdleri, cüzleri, bütünleyen parçalarıdır. Bunları, mensubu bulundukları toplumdan ve bu topluma hâkim olan sosyal, iktisadî, hukukî ve ahlâkî düzenden ayrı düşünmek, ayırarak ele almak uygun değildir; araştırıcıyı yanlış neticelere götürür. İnsanı ruhu ve maddesiyle, dünyası ve âhiretiyle, ferdi ve toplumu ile bir bütün halinde ele alan İslâm'ın hedeflerinden biri de sosyal adâlettir; ona göre toplumun dirlik ve düzeni, bu düzen içinde ferdin şahsiyetini geliştirmesi, kabiliyetlerini, azamî derecede ferdî ve içtimaî menfâatler sağlayacak şekilde işletmesi toplumda sosyal adâletin varlığına bağlıdır.
Sosyal adâlet, toplum içinde ferdin, hiçbir imkândan ve fırsattan mahrum edilmeksizin, insana yaraşır bir hayat yaşayabilmesini, bilgi, beceri ve kabiliyetlerini, şahsı ve toplumu için en verimli bir şekilde işletip kullanabilmesini gerektirir. İslâm'da sosyal adâletin hedefi, toplum içinde tek fakir bırakmamak ve bütün ferdleri, ekonomik yönden eşit kılmak değildir; çünkü İslâm gerçeklere, insan tabiat ve fıtratına dayanan bir dindir. İnsanların kabiliyet, imkân ve bunlara bağlı olarak malî durumlarının farklı oluşu ise ezelî bir gerçektir. Kabiliyeti, emeği ve işi ne olursa olsun, gelirden payı aynı olan ferdlerin teşkil ettiği bir toplumun, fakirlik probleminden kurtulayım derken bir nevi esaret zincirine bağlandığı, hürriyetlerini kaybettiği, kişiliğini geliştirme imkânından mahrum kaldığı... bütün bunlara rağmen ekonomik eşitliğe de kavuşamadığı görülmüştür. Bunları önceden takdir eden ilâhî din İslâm'a göre hedef, fakirliği ortadan kaldırmak değil, ona yeni bir mefhum kazandırmak, fakire insanca yaşama imkânı ve fakirlikten kurtulma fırsatı vermektir. İslâm'a göre fakirlik mefhumunun değişmez bir sınırı yoktur; çünkü o fakirliği, insanın temel ihtiyaçlarına, bu ihtiyaçları ise örf-âdete bağlamıştır. Şüphesiz örf-âdetin de ekonomik hayat, teknik ve medenî seviye ile sıkı bir ilişkisi vardır. Dün bilinmeyen ve ihtiyaç sayılmayan nice âlet, malzeme, gıda ve eşya bugün ihtiyaçtır. Bu zamana göre değiştiği gibi, toplumdan topluma da değişmektedir. Bir toplumda millî geliri ferdlere taksim ettiğimiz zaman ferd başına düşen gelir ve bu gelirin sağlayacağı refah seviyesi aynı zamanda aslî ihtiyaçların yaklaşık olarak ölçüsünü verir. İşte bu refah seviyesi taban kabul edilecek, bundan mahrum olanlar fakir sayılacak, ihtiyaç derecelerine göre yardıma ve desteğe hak kazanacaklardır. Sosyal adâletin hedefi her ferdi, ortalama sosyal refah seviyesine ulaştırmaktır. İslâm bunun için iki yol takip etmiştir:
1. Manevî (ruhî) ve ahlâkî,
2. Maddî, hukukî ve kanunî.

A. Manevî ve ahlâkî tedbirler:
Bundan maksat, insana kendini tanıtmak, onu yüce insanî maksatlara ve hedeflere yöneltmek, insana, maddî ve bedenî ihtiyaçları yanında ve bunların üstünde ruhî ve manevî ihtiyaçlarını hissettirmek ve onu, dengeli bir şekilde bu iki ihtiyacı birden tatmin yollarına sevketmek, içten ve dıştan gelen hürriyet engellerini ortadan kaldırmak, insanı herşeyden önce vicdan polisi ve Allah sevgisine dayanarak karar ve davranışa itmektir. Bu ahlâkî terbiye olmadan yalnızca ekonomik ve kanunî tedbirlerle sosyal adâlet, sosyal güvenlik ve huzuru sağlamak mümkün değildir. İslâm getirdiği iman esasları, ibâdetler ve ahlâk prensipleriyle manevî tedbirlerin en mükemmel örneğini vermiştir.

B. Ekonomik ve hukukî tedbirler:
Sosyal adâleti de ihtivâ eden İslâmî bir toplum düzenini gerçekleştirebilmek için alınacak hukukî ve iktisadî tedbirler, yalnızca İslâm'ın ilk devirlerinde tatbik edilenlere münhasır değildir; bunların yanında, İslâm'ın ruhuna ve prensiplerine aykırı olmayan, âmme menfâatini temin (celb el-mesâlih) ve kötüye giden yolları tıkama (sedd ez-zerâi') kâidelerinin gereği olan daha başka tedbirleri de almak mümkündür. Gerek geçmişte alınmış ve gerekse bugün alınması mümkün olanları -bir fikir vermek üzere- şöyle sıralamak mümkündür:

1. Zekât:
Günümüzde zekâtın toplanma ve dağıtılmasını teşkilâtlara bağlamak, zekât gelirlerinden fakirler için fabrika, işyeri vb. devamlı gelir kaynakları tesis etmek, yeni bazı mal ve servet kaynaklarını zekâtlandırmak... üzerinde önemle durulması gereken tedbirlerdir.

2. Sosyal dayanışma müessesesi:
Bu müesseseyi nazarî plânda daha önce açıklamaya çalışmıştık. Sosyal dayanışma ve yardımlaşma daha ziyâde ferdin ve toplumun vicdanına, ihtiyarına bırakılmıştır. Toplum bunu ihmal ederse, devlet şu tedbirleri alabilir:
a) Her ferd için asgarî sosyal refahı temin edinceye kadar mal ve gelirleri vergilendirmek; tabiî bunu yaparken devlet, iş hayatının devamını mümkün kılacak, üretim kaynaklarını kurutmayacak ve özel teşebbüsü baltalamayacaktır.
b) Gerektiğinde kullanılmayan mülk toprakları bedelsiz veya sembolik kira bedelleriyle fakirlerin istifadelerine vermek. (Mülkiyet yine sahiplerine ait olacaktır).
c) İşçilere ve çalışanlara, ücret yerine, işyerlerinin gelirlerinden pay verdirmek; bu pay -ücrette olduğu gibi- asgarî geçim karşılığından az olmayacaktır; eğer işverenin bunu sağlaması mümkün olmazsa üzerini devlet tamamlayacaktır.

3. Âmme hizmetlerinin gerektirdiği giderleri temin etmek:
Savunma, eğitim ve öğretim, sağlık, yol, su, elektrik vb. âmme hizmetlerinin yeterince sağlanabilmesi için gerekli gelir kaynaklarını harekete geçirmek ve icâbında vergi kaynağına başvurmak.
4. Gerektiği zaman madenleri, petrolü, su, elektrik ve toplu taşıma vasıtalarını ve benzerlerini devletleştirerek ferdlerin bunlardan en ucuz bir şekilde faydalanmalarını sağlamak. Devletleştirmenin kamu yararına aykırı olması durumunda, dar gelirlilerin ezilmesini ve mahrum kalmasını engelleyecek başka tedbirler almak
5. "Miras taksiminde yakınlar, yetimler ve düşkünler bulunursa, ondan onlara da verin, güzel sözler söyleyin:" (Nisâ: 4/8) âyetine dayanarak fakirler lehine verâset ve intikal vergisi koymak.
6. Kumar, fuhuş, alkollü içki ve uyuşturucu madde alışkanlığı ile mücadele ederek bunların sebep ve saiklerini ortadan kaldırmak.
7. "Faydalı olanı sağlama ve zararlı olanı önleme" prensibinin gerektirdiği diğer tedbirleri almak.
İşte bütün bu tedbirler, işçi-işveren ilişkilerini tayin ve tanzim eden hüküm ve kaidelerle beraber işletildiği zaman toplum huzuru, kalkınması ve barışı içinde iş barışı da gerçekleşecek, müslümanlar dünyaya örnek bir toplum oluşturacaklardır.
"Böylece sizi, insanlara örnek olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık. Peygamber de size örnektir..." (Bakara: 2/143).


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Ramazan Özel Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
Hayrettin Karaman'ın son aylardaki iftiralara cevaplarının listesini üstteki "Son Yazılar" kısmında bulabilirsiniz.
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler