www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Çaresizlik Sebebiyle Faizli Kredi*

Türkiye ve Türkiye dışındaki İslâm ülkelerinde ekonomi faaliyetlerini yürüten müslümanların muhtaç oldukları uzun ve orta vadeli sermaye ihtiyacı meselesinin nasıl çözüleceğini Türkiye şartları içinde biz burada iki haftadır görüşüyoruz. Kanaatimce bir neticeye varmak, bulunduğumuz ülkede İslâm ulemâsının ya ittifak ya da ekseriyet halinde bir karara varmaları demektir. Çözüm budur. Böyle bir toplantıda bile böylesine farklı görüşler ortaya atılırsa, bir başka yerdeki toplantıda bu görüşlerin en muhafazakâr olanı bile reform diye reddedilirse ve her iki gurup görüşü dinleyen müslümanların tereddütleri devam ederse mesele çözülmemiş demektir. Meselenin özüne girmeden önce, izin verirseniz, geçen hafta söz hakkımı kullanmadığımdan, meselenin özü ile ilgili yaklaşımlar üzerinde biraz durmak istiyorum.
Benim yıllardan beri bu gibi meseleleri tartıştığımızda gördüğüm manzara şudur ki, Türkiye'de bu gibi meselelere iki türlü yaklaşım vardır:
1. Muhafazakârca yaklaşım; 2. Mücahidçe, başka bir ifade ile tavizsiz yaklaşım. Bunu temsil eden insanların temiz ve iyi niyetli olanları da vardır şüphesiz. Bu zevat diyorlar ki: Biz yasakları delmeyelim; bu çıkar yol değildir. Bunları delmekle bir yere varamayız. Bırakalım, müslümanlar bunalsın, daralsın. Okula gitmek isteyen başını açamadıkça okula gidemesin, daralsın. Okulun kapısında yığılsın ya da önünde yığılsın daralsın. Tüccarımız, sanayicimiz, esnafımız, faiz sebebiyle banka ile muamele yapmasın. Kredi almasın ve daralsın, iflas etsin. Yani, problemleri biz böyle tavizler vererek çözmeyelim de bunalım noktasına kadar gelsin ve nihayet patlasın. Türk'ün ayranı kabarsın ve dolayısıyle sokağa çıksınlar, bundan sonrasını daha itiyatlı kelimelerle söylemek gerekirse, iradesinin gücünü kullansın ve bu yollarla tavizsiz İslâm'ı bütünü ile ikame etsin.
Bu yaklaşım erbabı ile bir kere bizim metodda anlaşmamız mümkün değildir. Dolayısıyla, öyle sanıyorum ki, o grup bu tutumlarını devam ettireceklerdir ve onlara itibar eden, onları daha muttaki ve daha tavizsiz, daha iyi müslüman telâkki eden tüccar ve sanayicilerimiz, bunalmaya devam edeceklerdir. Çünkü onlar, İslâmî sayabileceğimiz bu nevi çözümlere taraftar olmayacaklardır. Diyelim ki, siz bir faizsiz banka kuruyorsunuz, yahut birkaç sanayici bir sigorta şirketi kuruyorsunuz. Onlar buna bütünü ile karşı çıkar ve bütünü ile bunları İslâm'a karşı telâkki ederler, tasvip de etmezler. (Doğrusu, ben bunları söylerken onları zem de etmiyorum. Sadece bir anlayışı, saygı duyarak huzura getirmek istiyorum.) onlar diyorlar ki, "bu konular oyalayıcı ve engelleyicidir. Bunları bırakın siz. Böylece İslâmlaşma sürecini uzatmış olursunuz. Bu bir hizmet değildir. Çünkü, cüz'idir. Siz böyle sivilcelerin tedâvisi ile meşgul oluyorsunuz. Asıl karaciğere inmiyor, onu tedâvi etmiyorsunuz..." Bu bir görüş. Bu yaklaşım sahiplerince çözüm, çözümsüzlüktür.
Şimdi bizim camiaya gelelim: Ben, hedefte diğer arkadaşlarla birleşiyorum ve diyorum ki, hakikaten İslâm inancıyla, ibadetiyle, sosyal, siyasî, ekonomik hukukî ve ahlâkî düzeniyle bir bütündür. Bunların her biri diğerini tamamlar, her biri diğerine tesir eder. O halde siz, her şeyi olduğu gibi bırakın. Yalnız ekonomik veya hukukî sahayı ele alın. Biri diyelim aile hukukunu, diğeri boşanmayı ele alır, bunlara bir çare getirirseniz, bir de finansman meselesine bir çare bulur iseniz çok şey yapmış olmazsınız. Ancak gerektiğinde bir ara çözüme de gidebilirsiniz. Bu ara çözümü ana çözümle karıştırmayalım. Ana çözümün kaideleri bellidir. Mesela: Ali Özek Hocamız diyor ki: "Şu faizi yeniden tarif et bana!" Faizi 99 kere de tarif etsem, eğer ana çözüme göre tarif ediyorsam, o faizdir, tatbik edemezsiniz ve haramdır. Delemezsiniz, giremezsiniz, kıramazsınız... Bu tarif değişmez. Çünkü biz, netice itibariyle bu tarifi hadîslerden çıkaracağız. Hadîsler değişmez. Hadîsler faizin tarifini vermemiş, ama tatbikini anlatmış. "Şunu şununla değişirsen şöyle" değiş demiş. Peşinden veresiyeden bahsetmiş. Bu ölçüleri koyduktan sonra tarifi yaparsınız. Tarifi o kadar zor bir şey değil.
Faizi yeniden tarif etmek sureti ile olsun, başka türlü olsun, mevcut sistem mahiyetini, özünü değiştirmeden ona bir cübbe giydirmek, başına bir sarık koymak veya fes koymak diyebileceğim bazı çözümler var; bunlara katılmıyorum. Meselâ: "Mevcut ücretli, pirimli sigorta sistemi, hadd-i zâtında İslâm'ın öngördüğü üyelik sistemi gibi bir şeydir. Orada sigortacı, hizmet veren, bu hizmetinin ücretini alan bir kuruluştur. O halde, o sigortaya dahil olanlar kendi aralarında bir dayanışma içindedirler. İslâm da olsa böyle olacaktır. Bu bir dayanışma sigortası demektir, şirketler bundan bir hizmet bedeli alıyorlar, bu normaldir" deyip sigortayı meşrûlaştırmak; (mevcut pirimli sigortayı, anlatıldığı gibi olmayan ve bu şirketlerin sadece bir hizmet payı almadıkları sizce malum olan) pirimli sigorta şirketlerini ve uygulamasını yasallaştırmak buna örnektir. Bir başka örnek bankalarla ilgilidir: "Efendim! Banka, aslında yatırımcı ile sermaye sahibi arasında bir ara kuruluştur. Ortada bir mudaraba vardır. Kâr-zarar esası vardır. Bankalar ara kuruluştur. Parayı sizden alır, adı mevduattır, şudur, budur. Verir yatırımcıya, müteşebbise, tâcire. O kazanır. Kazandığının bir miktarını size verir. Banka da bu arada bir hizmet vermiştir. Hizmetten dolayı bir ücret alır. O halde bunun neresi gayr-i İslâmi?" demek suretiyle mevcut bankaları da İslâmlaştırmak. Bu yol değildir. Bunun mahiyetini, özünü, fârık vasfını nazar-ı itibara almadan, yani kıyas maa'l-fârık dediğimiz kıyas ve benzetme sureti ile varılmış yanlış bir hükümdür. Bu da bizi bir çözüme götürmez. O halde bir kere ara çözüm ile ana çözüm kaidelerini birbirine karıştırmamak, ara çözümü asıl çözüm, İslâm'ın ideal nizamı saymaktan kaçınmak gerekir. Başka bir örnek: Bankaları veya devletin hazinesini beytü'l-mâle benzetmek; dürüst adamlara kredi vermek, onları çalıştırmak suretiyle zamanında çalıştırılmış sistemi al şimdi bugünkü bankalara tatbik et. Bu çıkış yolu değil. Çünkü, onlar tamamen bizim ana çözüm içerisinde konuşacağımız meselelerdir. Biz bugün unutmayalım ki, dini nazar-ı itibara almayan bir lâik düzen içindeyiz. Zaten lâik demek, yönetime, tanzime, mevzûata dini müdahale ettirmeyen sistem demektir; dinle alakası olmayan sistem demektir. Böyle bir sistem içinde yaşıyoruz. Yaşıyoruz ama, müslümanca yaşamak ve müslümanca güçlenmek, kuvvetlenmek, var olmak istiyoruz.
Dar boğazı nasıl aşacağız, mesele bundan ibarettir. O halde bu gibi meseleleri görüşürken, kanâatım, daima zaruretten hareket etmek gerekir. Zaruretten hareket edilecektir, çözüm zarurete dayalı ruhsatları kullanmaktır.
"Devlet teşvik kredisi veriyor. Bu kredi acaba İslâm'ın yasak gördüğü faiz sisteminden bir istisna teşkil eder mi? Bir tarafta devlet, bir tarafta şahıs bulunursa faiz cereyan etmez mi?" Suali böyle vaz' ederseniz o zaman ana çözümden hareket ediyorsunuz demektir. Yani İslâm devleti de olsa teşvik kredisi verip enflasyonun altında faiz alabilir mi? Demektir. Siz ana çözüm üzerine hareket ediyorsunuz demektir. Ben de diyorum ki bu çözüm bizi neticeye götürmez, hatta zararlı da olur. Çünkü zarûret halinin kronikleşmesine ve devamlılık kazanmasına, sistemleşmesine, İslâmlaşmasına sebep olur. Yani siz, zaruret haline ait çözümü ana çözüm gibi ele alır ortaya koyarsanız, arayış orada durur, "Zaten hangi sistem gelirse gelsin çözüm budur." denir. Halbuki zarûretten faydalanan, diken üzerinde oturan kimse gibidir, rahatsızdır. O rahatsızlık bizi daima ondan kurtulmaya teşvik eder. Kurtulmak ne demektir? Her gün biraz daha İslâmlaşmak demektir. Ama siz dikeni altından çeker yumuşak bir minder verirseniz, İslâmiyet bu derseniz kişi rahatlar, bir daha çözüm de aramaz. Ve o zaman İslâmlaşma durur. Arayış durur. Tekâmül durur. Gelişme, değişme durur. Bu da zararlıdır.
Benim kanaatıma göre İslâm'da faizciliği ne şahıs yapabilir, ne de devlet yapabilir. Faiz yasaktır. Faiz yasak olunca bunu şahıs da yapamaz. Zaten şahıs konuşuyorsanız, bankalar hep hükmi şahıstır. Eğer siz deseniz ki şahısla hükmi şahıs arasında faiz cereyan etmez, o zaman meseleyi çözdünüz demektir. Hiç uğraşmaya gerek yok, çünkü zaten size, önemli, büyük orta ve uzun vadeli kredileri te'min edecek olanlar hakiki şahıslar değildir, onlar hükmi şahıslardır. "Hükmi şahıslar arasında faiz cereyan etmez derseniz iş biter." Öyle mi? Pek iyi, nerede bunun delili? "Hükmi şahıslar arasında faiz cereyan etmez"in delili nerede? Delili yok. Faizin tarifinde bir tarafta şahıs, diğer bir tarafta hükmî şahıs olursa diye bir kayıt var mı? Yok. (Zaruret hali ayrı, ben de sözü hep oraya getirmek istiyorum.) Diğer yaklaşım tarifi değiştirmektir. "İslâmî bir sistem gelse de, sizin tarifinize göre, hükmî şahıslar arasında faiz tahakkuk etmez" derseniz o zaman İslâmî düzende de faiz devam edecek demektir, halbuki bu doğru değildir. Özetle, ana çözümde ne devlet faizcilik yapabilir, ne ferdler, ne de şirketler. Şimdi biz onu bırakalım ara çözüme gelelim:
Faizli ekonomide o ekonominin içinde yaşayan müslümanlar ticaretle sanayi ile yatırımla, teşebbüsle meşgul olmalı mıdır? Olmalıdır. Hatta bunlar kısmen farz-ı kifâye hükmündedir. Öyle ise şimdi bunların da orta ve uzun vadeli krediye ihtiyaçları varsa bu ihtiyaç nasıl çözülecektir? Mesele ortaya atılınca bakıyorum burada bir takım arkadaşlar, ya ileriye, ya geriye gidiyorlar. Yani zamanın problemini çözmek zor olduğu için bu sualden kaçıyorlar. Efendim ilerde şöyle olur, bu mesele çözülür. Ya da şöyle olmalı, olunca da bu çözülür diyorlar. Ama şu anda ne öyle olduğu var, ne de böyle! Adamın şu kadar milyon krediye ihtiyacı vardır, şu anda, mesele budur ve çözüm beklemektedir. Geçen defa arkadaşlar şunu diyorlardı: Efendim faizsiz bankalar geliştirilmeli, şubelerini artırmalıdır. Özel finans kuruluşları uzun vadeli kredi vücuda getirmeli ve bunlar bizim müslim tacirimizin ve şirketlerimizin orta ve uzun vadeli finansman ihtiyacını te'min etmeli, karşılamalıdır. Doğru, olmasın diyen var mı buna? Yok. Ancak bunlar oluncaya kadar ne olacak? İşte sual bu. O zamana kadar şimdi şu anda ne olacak? Yalnız burada izin verirseniz bir parantez açacağım. Şimdi bizim geçiş dönemi için veya ara çözüm olarak ileri süreceğimiz şey (tekrarlıyorum bunu, ama önemine binaen tekrarlıyorum) bizi rahatlatmamalı ve hedefimizi unutturmamalı. Onun için de ben bunu diken üzerinde oturma şeklinde ifade etmeye çalıştım. Bu şartla, yani diken üzerine oturmakla, yani işin ara çözüm olduğunu unutmamak kaydı ile, yani bu işin zarurete darboğaza dayalı olduğunu unutmamak kaydıyla bir çözüm ortaya koyacağız, bu çözümle benim müslüman tacirim ve yatırıcım bugün sıkıntısını çözecek ama rahat değildir, tatsızdır, üzüntü içindedir. Ancak yine de "ona faiz veriyor, haram işliyor" denemez. Unutmayınız ki zaruretler, mahzurları, yani memnûları, yani haramları helâl kılar, mübah kılar, caiz kılar. Biz ona bir müddet haram işlesin demiş olmuyoruz. Onu hiç kimse söyleyemez. Hiç bir müslüman diğer bir müslümana bir müddet haram işle diyemez. Eğer zaruret tahakkuk etmişse, zaruretin şartları varsa ve siz imkânları zaruret miktarınca kullanıyorsanız zaten mübah saha içindesiniz demektir. Ama en meşhur olan misalle söylüyorum; Mübah da kılınsa domuz eti yiyorsunuz demektir. Mübah da kılınsa şarap içiyorsunuz demektir, bu aslında sizin sevmediğiniz ve size ait olmayan bir gıdadır. Bu arada hedefimiz bu köprüyü biran önce geçmektir. Efendim ben bu gibi toplantılarda esas olsun diye bir görüş, bir yaklaşımı arz etmek için sözü uzattım. Onun ötesinde mevzûumuzla ilgili sözüm şu olmalıdır:
Türkiye'de bugün ekonomi sahasında meşgul olan müslümanların iki mükellefiyeti vardır. Biri en az faiz vererek en fazla parayı nereden bulursa te'min etmek ve sanayiini kurmak yatırımını yapmak, güçlenmek, fakat o gücüyle, milyarlar, altınlar, gümüşler, zebercetler içinde, "zahit sultanlar" gibi yaşamaktır. Yani demek istiyorum ki, siz kendiniz için zengin olmuyorsunuz, kendiniz için güçlenmiyorsunuz. Milyonları yemek ve torunlarınıza aktarmak, onların da bunu Montekarlo'da kumarda yemesi için yapmıyorsunuz. Bu işi İslâm'ın, müslümanların kuvvetlenmesi için yapıyorsunuz. Zarûret buradan kaynaklanıyor. Tekrar söyleyeyim, zaruret bir müslüman tacirin geçiminden kaynaklanmıyor. Zarûret müslümanların durumundan kaynaklanıyor. Müslümanların bir geçidi geçmek mecburiyetinden kaynaklanıyor. İslâm'ın Türkiye'de geleceğini sağlama almaktan kaynaklanıyor. İslâm'ın Türkiye'de geleceği ne olacaksa bunun gereğinden kaynaklanıyor. Öyle ise bunu unutmamak gerekiyor. En az faizi vererek (niye verelim çoğunu, çünkü çoğunu vermek karşımızdakine vermek demektir) evet az faizi vererek en çok parayı nereden alabiliyorsak alalım diyorum. Bu devlet de olabilir, devlet dışı da olabilir; çünkü ben faizi zarûret olarak ortaya koydum; yani şurada faiz helâl, burada haram diye değil, faiz faizdir, haramdır, onu zaruret mübah kılıyor, zarûret ise miktarlarıyla takdir edilir. Az faizle işini görebiliyorsan çok faiz vermek haramdır. Öyle ise az faiz vererek nereden bulabiliyorsan bulacaksın ve iktisaden güçleneceksin. Bu gücünle ana çözüme giden bütün hizmetlerine finansmanlarını sağlayacaksın, takviye edeceksin, kurduğun bazı finansman fonları ile arzettiğim hizmetleri yapacaksın. O halde ben tartışılması gereken husûsun şu olduğu kanaatindeyim. (Bu mesele hocalardan şimdi çıkıyor. Hoca olarak ben şunu söylüyorum size "zarûret varsa mübahtır" Bakın bizim iş bitti. Topu attık size.) Siz şimdi müslüman tacirler ve ekonomistler olarak bir araya geleceksiniz. Bugünkü şartlarda, yarın değil bugünkü şartlarda, "başka yolumuz, çaremiz var mı?", soracaksınız, "yok". Yoksa hemen teşvik kredisini veya zarûri krediyi alacaksınız. Öte yandan da ikinci bir soru soracaksınız. "Ama bunun devam edip gitmemesi lâzım arkadaşlar, devam edip gitmemesi,için, yarını hazırlamak için ne yapalım?" diyeceksiniz. Yarını, yani bu sistem içinde hiç taviz vermeden ortaklık esasına göre kredileşme, finans temini işini nasıl yapalım; (bu ister Süleyman Karagülle gurubunun belirttiği gibi ortaklık ve sened sistemleriyle olsun, ister başka sistemle, meselâ özel finans kurumlarını güçlendirmek suretiyle olsun) "ne yapalım, ne yapmalıyız?" diyeceksiniz. Bir başka toplantıyı siyasîlerle beraber yapacaksınız. Onlar da sizi darboğazdan "faizsiz kredi ve finans temini" rahatlığına kavuşturacak imkânları ortaya koymak üzere faaliyete geçecek, çalışacak; parlamentoda çalışacaklar, başka yerde çalışacaklar... Ben tetkik edemedim, deniyor ki: "Finans kurumlarının ikisi kuruldu, daha dört teşebbüs var, bunlar durduruldu." "Durduruldu." Ne demek? Durdurulmayacaktı o ve bizim parlamenterlerimiz, siyasîlerimiz, ekonomistlerimiz, bizim güçlü kuvvetli, kalem ve para sahibi adamlarımız bu işin peşine düşecek yolları açacaklardı. Efendim, bunu kim durduruyor, niye durduruyor? Bunu açacaklar, bu gelişecek, ama bu gelişinceye dek ekonomi beklemez, hayat beklemez. Atı alan Üsküdar'ı geçer. Atı hırsıza, soysuza kaptırmayacaksınız. Atı siz alıp, siz bineceksiniz...
Şimdi zarûret kavramını biraz açalım: Zarûretler şahıslar için söz konusu olsaydı "kim fakir, kim zengin, kim için zarûret, kim için değil" belirlemek gerekirdi. Arkadaşımız sorduğu için, suale hürmeten, birkaç cümle söyleyeyim. Fakat diyorum bizim buradaki tartışma konumuz bir müslüman ferdin şahsî, ailevî durumundaki zarûreti değildir; nitekim başka münasebetlerle bu konu üzerinde durduk. Buradaki konumuz amme ihtiyacıdır, sosyal zarûrettir.
Zekatla mükellef olan bir zatın, sahip olması gereken servetle ilgili açıklamalar yapılırken fıkıhta daima havâic-i asliyye diye bir malvarlığı istisna edilir; "havâic-i asliyyeden gayri..." denir. Bu havâic-i asliyye de bir insanın kendisine, eşi ve çocuklarına, bakmakla yükümlü olduğu kimselere gerekli olan mesken, yiyecek, giyecek, binek vb. şeylerdir. Kişi bunlara sahip olmak mecburiyetindedir. Şayet sahip olmazsa önce güçlüklere ma'ruz kalacak, zayıflayacak ve böyle giderse hayatı devam edemeyecektir. Yani havâic-i asliyye, te'min edilmediği takdirde yokluğu, hemen veya 24 saat içinde ölümüne sebep olacak şeyler değil, sıkıntı, darlık, zaaf...doğuran mallardır. Mesela bir insanın bineğini havâic-i asliyyeden saymışlardır. Bir insanın bineği olmazsa ölür mü? Yürüyerek gider gelirse ölmez, fakat güçlüğe ma'ruz kalır. İşte bu hâcettir, ihtiyaçtır.
Bugünkü terimlerle a) Lüks sayabileceğimiz maddeler vardır, b) ihtiyaç sayabileceğimiz maddeler vardır, c) Olmaması halinde insanın hayatının hemen yok olabileceği maddeler vardır. Bu son iki derecedeki ihtiyaç maddeleri (lüks olanlar hariç) havâic-i asliyye içinde mütalâa edilir. Bu da doğrusu değişmez bir şey değildir. Çünkü havâic-i asliyeyi arzetmeye çalışıyorum.
İşte bir insanın, İslâm'a göre, başkalarına yardımda bulunacak kadar zenginliği, (zenginliğin çeşitli tarifleri) vardır; baz olarak ele aldığım zenginlik, zekattaki zenginliktir.) bu havâic-i asliyye dışında kalan, nisap dediğimiz belli bir servetin; o da gelir getirir, nâmi olan bir servetin mevcut olmasına bağlıdır. Nisaba malik olmanıza bağlıdır. Bu nisaba malik olana zengin derler. İslâm'da o nisaba malik olmayandan başlayan fakirlik artık günü birlik yiyecek, içecek, giyecek bulamayan insana kadar gelir. Fakirlik, dikkat buyurulursa, bir düzlem, bir satıhtır; çizgi değildir. Ferd, havâic-i asliyeye sahip değilse zaruret içindedir, çünkü fukahâ, asli ihtiyacı (haceti) zaruret saymışlardır. Şimdi ferd için zaruretten toplum için zarurete intikal edeceğim, asıl konumuza geliyorum.
Ferd için zarûret üzerinde dururken ben dikkat ediyorum, bazı arkadaşlar "zaruret hali o hale derler ki, izale edilmezse kişi 24 saatte ölür. Veya kısa bir zamanda ölür, yahut bir uzvu telef olur, zarûret hali o hale derler ki, İslâm insanın o halde domuz eti yemesine müsaade etmiştir" şeklinde ta'rif ediyorlar. Tabiî bu tarifler de, netice itibariyle, aşağı yukarı şöyle anlaşılıyor. Dağın başına -bir zaman olduğu gibi- uçak düşmüş, ulaşım mümkün değil, etraf karla dolu, ortada yaralı ve canlı kalmış insanlar da var. Bir de ölmüş insanlar var. Yaşayabilmek için bu ölmüş insanların etlerini yemekten başka çare de yok. Domuz olsaydı daha basitti, yani daha kolaydı. İnsanın etini yiyeceksiniz. Hatırlarsanız böyle bir vaka oldu ve orada, bir tıp öğrencisi zannediyorum, eti doğradı ve yenir bir hale getirdi ve yedi, hayatlarına devam ettiler. Bu zarûrettir, İslâm'a göre de böyledir ve bu durumda ölü insanların eti yenir, ama bu zarûretin doruk noktasıdır. Zarûret bundan ibaret değildir. Zarûret bundan ibaret olsaydı, şu toplantıda bizim pek işimize yaramazdı ve biz ona istinaden bir ara çözüm bulamazdık. O halde zarûreti fukahâ bu noktada bırakmamışlardır. Tekrar ediyorum, bu, zarûretin doruk noktasıdır.
Buradan hareketle zarûret, "te'min edemediğimiz takdirde güçlüğe ma'ruz kalacağımız, zayıflayacağımız, hayatımızın normal seyrinin değişeceği" hallere kadar gelir. Bunun içindir ki, Mecelle kavaid-i külliyesi içinde şöyle bir madde sevketmiştir: "Hacet (ihtiyaç demek ve bundan da kastedilen arzettiğim gibi aslî ihtiyaçlardır) umûmi olsun, husûsi olsun (umûmi: toplumla ilgili, herkesi ilgilendiren; husûsi ferdlerle ilgili) zarûret menzilesine tenzil olunur." Türkçesi zarûret kabul edilir, tıpkı o dağdaki durumumuz gibi değerlendirilir, bazı mahzurları mübah kılar. O hal ortadan kalkıncaya kadar yasak kalkar. Mecelle bunu neye istinaden söylüyor? Geçmişte demek böyle bir uygulama var ki, uygulayacağımız nasslar var ki, geçmişte bizi bağlayıcı uygulama ve misaller var ki bunu söyleyebiliyoruz. (Mecelle mad. 21, 32). Buna bağlı bazı örnek çözümler sunalım: O zaman göreceksiniz ki ihtiyaç, hemen insanı öldürecek veya sakatlayacak bir yokluk değildir. Bundan daha geniştir. Ve bizim şu durumumuzu ihtiva edecek, çerçevesine alacak bir eksiklik ve durumdur. Rüşvetten başlayacağım size örnek olarak. Çünkü üslûp aynıdır. Peygamber Efendimiz (sav) nasıl Allah faiz yiyeni, yedireni, alanı, aldıranı, yazanı lânetlesin dediyse, aynı şekilde de rüşvet alanı, vereni, rüşvete aracılık edeni Allah lânetlesin demiştir. Yani "Allah'ın lâneti onlar üzerine olsun" demiştir. Hadîs bu, ama yönetim ve toplum ahlâkı bozulur da insanlar meşrû hak ve menfaatlerini rüşvetsiz elde edemeyecek, zararlardan rüşvetsiz kurtulamayacak duruma gelirlerse rüşvet verebilirler mi? Verilmez mi? Problem zamanımızdan daha da öncedir ve en az bin sene önce söz konusu edilmiştir; daha da öteye götürmek mümkündür. Fakat ben en yakında gördüğüm fetvaya istinaden söylüyorum ki, bin yıl önce de İslâm toplumu bu haldeymiş, yani kadı var, halife var, mahkeme-i şeriyye var; ama gene de bazen rüşvet vermeden hakkınızı elde edemiyorsunuz. Zaten haksız bir iş için rüşvet vermeyi tecviz etmek hiçbir zaman mümkün değildir. Bir hakkınız var. Meşrû bir menfaatiniz var, paranızı kurtaramıyorsunuz, ya da bir şeyden mutazarrır oluyorsunuz. O zararı bertaraf edemiyorsunuz. Bir yere dükkân açacaksınız, kimseye bir zararınız yok. Bu da sizin hakkınız ama o pazarın, o çarşının başkanı, rüşvet almadan size müsaade etmiyor. Şimdi siz o dükkanı açmazsanız, 24 saat içinde hemen ölecek misiniz? Ölmezsiniz, ama meşrû bir menfaati elden kaçırırsınız. İbareyi size tercüme ederek naklediyorum; diyor ki: "Bir insan emir, ya da devlet başkanı nezdinde, bir işini tesviye etsin, düzeltsin, yoluna koysun, böylece meşrû olan bir menfaati elde etsin ve bir zarardan kurtulsun diye, bu maksatla, birine rüşvet verse bu caiz midir? Cevap veriyor: "Alana haramdır, verene caizdir." (İbn Nüceym, Risâle fi'r-rüşve, Mecmuâ, s. 112, 115.) Bakın rüşvetle ilgili hadîsten hareket ettik, bu noktaya geldik. Şunu bir daha tekrarlıyorum: Burada emirin, valinin veya sultanın, rüşvetinizle sizin evrakınıza imza atması, size isteğinizi vermesi, istediğiniz emri çıkarması hadisesi vukua gelmezse, siz hemen bir haftada veya 24 saat içinde ölmezsiniz; ama meşrû bir menfaat elinizden gider ve siz artık ondan istifade edemezsiniz. Edemeyince, demek ki, dinimiz bunu bir zarûret olarak kabul ediyor, ve bundan dolayı rüşvet verirsin diyor. Bu senin için caizdir. Ama karşı taraf için haramdır. İşte önemli özel veya amme ihtiyacını gidermek için faiz vererek kredi temini de böyledir; günahı, başka türlü, mesela ortaklık yoluyla sermaye vermeyen yüklenir.
Efendim rahatsız oluyorsunuz, mesela cildinizde bir hastalık olsa, afedersiniz bu da en açılmaz yerinizde olsa, kadın olsanız üstelik, (yani rahatsız ediyor ama öldürmez, hatta sonra anlaşılır ki bu sizinle ömrübillah gitse de öldürmez, fakat kaşındırıyor, rahatsız ediyor, böyle bir şey) soruyorum şimdi size doktora gidebilir misiniz? Yani bizim ulema heyetine soruyorum daha doğrusu. Gidebilirsiniz değil mi? Ve en açılmaz yerinizi açabilirsiniz değil mi efendim. Halbuki doktor, hanım da olsa, ona da haramdır, normal hallerde açamazsınız. Eğer kadın doktor bulamazsanız, erkeğe gidersiniz, böylece doktora açarsınız. Bu kadar değerlendiriyor zarûreti, bu ölçülerle değerlendiriyor dinimiz. Şimdi başa geliyorum. Bu hanım veya erkek kardeşimiz, orasını açmak haram, normal halinde haram, bir başkasına göstermek haram olduğu halde niye açıyor. Hayatını kurtarmak için değil, rahatsızlığını gidermek için açıyor. Bu rahatsızlık, sizi 10-20 yıl içinde zayıflatarak öldüren bir şey de olabilir. Hatta hastalığınızın süratli değil de geç iyi olma ihtimali de olabilir. Bizim fıkıh kitaplarımız zarûreti ta bu noktaya kadar getirmişler. Son söyleyeceğimi söyleyeyim ve bağlayayım sözümü:
Diyelim ki siz, dinin aslında yasak kıldığı bir şeyi yiyip içmezseniz iki ayda iyi olacaksınız, yerseniz bir haftada iyi olacaksınız. Zarûreti daima tepe noktasından alıp görenlere göre, iki ay sonra iyi olmak yerine bir haftada iyi olmak pahasına bu haramı yiyebilir misiniz? Hiç sanmıyorum. Bu fetvayla, bu sözle buraya gelinemez. Bir fıkıh kitabını açın, fıkıh kitabı der ki; "Bir insanın hastalığı belli bir ilâcı tatbik etmeden ya geçmez, ya da zann-ı galibe göre geç iyi olursa yasak kılınan tedâvi alet ve şekilleri geçici olarak mübah olur ve uygulanabilir. Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür; ama ben daha fazla vaktinizi almamak için neticeye geliyorum.
Dileyenler Mecelle'nin 21, 32 ve 58. maddelerine, amme ihtiyacı sebebiyle istimlâki caiz gören 1216. maddeye, bunların şerhlerine, Suyûtî'nin Eşbah'ının (ihtiyacı zarûret sayan) kaidesine ve şerhine (s. 88, Kahire, 1959) bakabilirler. Yine amme ihtiyacı sebebiyle Hz. Ömer'in, Irak topraklarını gazilere dağıtmayıp devlete bırakması, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için müslümanlardan zekat dışında bir de vergi alınmasını fukahânın caiz görmesi üzerinde düşünebilirler.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki, zarûret ifadesinden maksat yalnızca, toplumun veya ferdin hayatını yok eden hal ve ârızalar değildir. Toplumu rahatsız eden, sıkıntıya sokan, zayıflatan, normal seyrinden alıkoyan haldir, arızadır, eksikliktir. Bunun altını çizmek istiyorum ve bu konuda bizim ittifakımız olmalıdır diyorum. Bu konuda ben kimsenin ihtilaf edeceğini sanmıyorum. Öyle ise biz anlattık, ortaya koyduk. Zarûret hali devam ettiği sürece geçici olarak bazı yasak çözümleri de kullanabileceğimizi anlatmış olduk. Bu sebeple bugün ister Türkiye'de, ister Türkiye dışında müslüman cemaatlerin ve toplumların sosyal ve kültürel müessese ve faaliyetlere ihtiyaçları olduğu gibi ekonomik ve sinai faaliyetlere de ihtiyaçları olup olmadığı, müslümanların bunlarla meşgûl olmamakla zayıflayıp zayıflamayacakları, bu yüzden bizim dinimizin ve dinî faaliyetlerimizin geleceği olup olmayacağı mütalâa edilir. Bunların gereğine, yani zarûretine karar verilirse o zaman yine düşünülür: O halde biz bu ihtiyaçları temin için imkânlara sahip miyiz? Sahip olmadığımız ortaya çıkarsa, imkânları nereden elde edeceğimiz suali sorulur. Bugün, hemen şu anda, ondan sonra şeklinde sıralama yapılabilir. Bu imkânlar sağlanır. Ama bu arada "Bu ruhsat diken üzerine oturmaktır" diye arz etmiştim. Bu sebeple çalışmalarımızı şu yöne de kaydıralım ve mesela bu faizsiz banka modelini çoğaltalım. Bu kiralama sistemini geliştirelim. Onun yanında da başka sistemler geliştirelim. Çünkü şu sırada Pakistan'da ve özellikle Pakistan'da bizden çok daha hızlı ve kuvvetli düşünülüyor bu meseleler, çünkü onlar işin tam içinde, ortasındalar. (Şu mânada ki, devlet de teyid ediyor.) Devlet de çözümler istiyor onlardan. Onlar da bir geçiş dönemi yaşadılar. İlle onları alalım demiyorum, faydalanalım diyorum. Mesela Pakistan önce bütün bankalarına bir de faizsiz fon açmalarını emretti. Siz mevduat sahibi olarak gidiyorsunuz, dilerseniz faiz getiren fona, dilerseniz ortaklık fonuna yatırıyorsunuz paranızı, ama bu hizmeti bir süre banka yürütüyor. Çünkü teşkilât ve kuruluşu tamamlayamadılar. Birkaç sene bu devam ettikten sonra ikinci bir kararla bütün bankaları bu sefer faizsiz çalışır hale getirdiler. Bizim imanlı, ahiret menfaatini dünyanınki üzerinde tutan tacir, müteşebbis kardeşlerimiz biraraya gelirlerse bu zarûret çözümlerini, zarûret hallerini ortadan kaldıracak çözümleri de bulur ve devreye sokarlar. Bununla da mükelleftirler. Teşekkür ederim.

Faizli Kredi Konusundaki Konuşmaya Ek
Daha önce yapılan üç toplantıdan sonra dördüncü ve son olarak 19.12.1987 tarihinde İSAV merkezinde yapılan toplantıda, yazılı ve sözlü olarak ileri sürülen itirazlar ile sorular tarafımızdan aşağıdaki şekilde cevaplandırılmıştır:

İtiraz:
Zarûret ayrı, hâcet ayrıdır. Mesela buzdolabı, çamaşır makinesi hacet-i aslıyyedir, herkes buna muhtaçtır, evsiz yaşamak zordur, ama bunları temin etmek için gasb veya hırsızlığa başvurmak caiz değildir. Ev sahibi olmak için haram olan ribaya girmek caiz değildir. Teşvik kredisi de böyledir, vatandaş buna muhtaçtır, ama zarûri değildir...
Cevap:
Bu itirazın dayandığı temel düşünce, zarûret ile temel ve önemli hacetin (ihtiyacın) aynı şey olmadığı, zarûretin haramı helal kıldığı, halbuki ihtiyacın böyle bir özelliğinin bulunmadığıdır. Örneklere geçmeden önce bu temel düşünceyi delillerle çürütmek gerekecektir. Bunun için de önce "zarûret ile hacetin haramları mübah kılma bakımından aynı rolü oynadıklarını" ortaya koyan kaide ve ifadeleri verecek, sonra bu kaideye dayanılarak zarûret sayılan ve mahzurların mübah olmasını sağlayan hacet (ihtiyaç) örnekleri vereceğiz.
Geçen haftalarda yaptığımız konuşmalarda Mecelle'nin 32. maddesi ile Suyûtî'nin el-Eşbâh ve'n-nezâir isimli kitabında geçen kaideyi zikretmiştik. Bu iki kaynak, açık ve kesin bir ifade ile "Hacet (ihtiyaç), umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır." diyordu. Aynı ifadeyi Zeynuddin İbn Nuceym'in (v. 970/1563) el-Eşbâh ve'n-nezair isimli eserinde de görüyoruz (c. I, s. 126). Kaidede zikredilen "umûmi ihtiyaç", amme ihtiyacı, genel ihtiyaç; "husûsi ihtiyaç" ise ferdlerin, şahısların ihtiyacıdır. Genel ihtiyacın hem zarûret sayıldığı, hem de özel ihtiyaçtan daha önemli ve güçlü bulunduğu birçok fıkıh âlimi tarafından zikredilmiştir. Bunların başında büyük Şâfiî fakih İzzüddin b. Abdisselam (v. 660/1262) vardır. el-Kavâ'id isimli eserinin "Ivazlı akitlerle ilgili kaidelerin istisnaları" bahsinde şöyle diyor: "Haram yeryüzüne öyle yayılsa ki, artık helâl bulunamaz hale gelse, ihtiyaç kadar haramı kullanmak, bundan faydalanmak caiz olur. Bu durumda haramdan faydalanmak, zarûret hallerine bağlı değildir; çünkü haramdan faydalanmak zarûrete bağlı kılınırsa giderek müslümanlar zayıflar, düşmanlar İslâm topraklarını istilâ ederler, insanlar, amme menfaatini ayakta tutan zanâat ve meslekleri yapamaz hale gelirler. Bu durumda haram maldan, ihtiyacın ötesinde -lüks ve refah seviyesinde- istifade edilemez, ihtiyaç kadar istifade edilebilir. Mesela istifade edilen haram malın başkalarına ait olduğu bilinse, fakat sahipleri henüz bilinemez olsa -ileride de bilinmesi mümkün değilse mal zaten ammeye intikal eder- bu maldan istifade etmek caizdir; çünkü amme menfaati, özel zarûret gibidir. Zarûret bir kimseyi, halkın malını gasbetmeye mecbur bıraksa onun için bu caiz olur; hatta açlık, soğuk, sıcak gibi bir sebeple öleceğinden korksa, bu ihtiyaçlarını karşılayacak malı gasbetmesi gerekli hale gelir. Bir kişiyi hayatta bırakmak için bu gerekli olursa, binlerce hayatı kurtarmak için gerekli olmaz mı? İçinde Allah'ın makbul kullarının da bulunması muhtemel olan toplumu ayakta tutmak, bir kişinin zarûretini gidermekten daha önemlidir ve ona tercih edilir. Din, ilân ettikten sonra sahibi bulunamayan kayıp eşyayı, bulanın yemesini caiz görmüş, bunun için zarûreti şart koşmamıştır. İslâm dininin, "menfâatin elde edilmesi, zararın ve kötülüğün ortadan kaldırılması" maksadına yönelik hükümlerini inceleyen kimsede - hakkında özel bir nas, icmâ ve kıyas bulunmasa dahi -mezkûr maslahatların ihmal edilmesi, sözü edilen mefsedetlere de yaklaşılmaması gerektiği konusunda bir inanç ve bilgi hasıl olur. Dini iyi anlamak kişiyi bu sonuca götürecektir. Bu şuna benzer: Fazilet, hikmet ve akıl sahibi bir insan ile uzun zaman beraber yaşayan, her konuda onun neyi tercih ettiğini ve neyi hoş görmediğini anlayan bir kimse, o zatın hakkında ne dediğini bilmediği bir menfâat-mefsedet meselesi ile karşılaştığı zaman -yol ve âdetini bildiği için- bu konudaki tercihini de kestirebilir..." (Kavâ'du'l-ahkâm, Mısır, 1934, c. II, s. 180-181)
Muâsır âlimlerden Prof.Dr. M. Mustafa Şelebi, Ta'lihu'l-ahkâm isimli eserinde ihtiyacın zarûretle bir tutulduğunu şu satırlarıyla ifade ediyor: "Deliller zarûret olan menfâate (maslahata) olduğu gibi ihtiyaç seviyesinde bulunan menfâate de itibar edildiğini isbat etmektedir. Birini caiz sayıp diğerini saymamanın delili yoktur. Ayrıca sahâbeden beri geçmiş nesillerin, nass karşısında bile işlettikleri menfâat prensibi, zarûret haline gelen menfaatler değildir. Aslında nass karşısında menfâat prensibi ile amel etmek, akıl ve reyi işletip nassı terketmek değildir; tam aksine bir nas ile ameli, birçok nassa dayanarak askıya almaktır... Şu da unutulmamalıdır ki âlimler "ihtiyaçların zarûret sayılması" kaidesini benimsemişler, bu kaide aralarında meşhur hale gelmiş, tartışmasız kabul edilmiştir." (Kahire, 1947, s. 302). "Sözün özü Ebû Hanife ve arkadaşları mesalih prensibini kullanmışlar, bununla nassları tahsis etmişler, hatta bazen bunları askıya almışlardır; bu menfâatlerin de kimi zarûret derecesindedir, kimi ondan daha aşağıdadır..." (s. 362 vd.). Şelebi burada Hanefî müctehidlere ait birçok örnek zikretmiştir.
İhtiyacın zarûret kabul edildiğini gösteren örneklere geçmeden önce yine muasır âlimlerden Tunuslu M. et-Tahir b. Aşûr'un, özellikle ictimai ihtiyaca (genel zarûret ve ihtiyaca) dikkat çekmek üzere yaptığı bir tasnifi gözönüne almak faydalı olacaktır: İbn Âşûr'a göre fukahâ, zarûretin ferdlere ait ve geçici olan çeşidi üzerinde durmuş, örneklerini de bu çeşitten seçmişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan "...darda kalana (zarûrete düşene) başkasının payına el uzatmamak ve gerekli miktarı aşmamak üzere (haramı yemek ve ondan faydalanmakta) günah yoktur." (Bakara: 2/173) meâlindeki âyet, geçici ve özel olan zarûretlerle ilgilidir. Bunun yanında biri devamlı, diğeri gelip geçici olmak üzere iki çeşit zarûret daha vardır ki bunlar aynı zamanda genel (umûmi, içtimai) zarûrettir. Umûmi zarûret ve ihtiyacın devamlı olanı, yine devamlı olan istisnai hükümler gerektirdiği için Sünnet kaynağı bu hükümleri getirmiştir; selem, zirai ortakçılık vb. hükümler bu kabildendir. Umumi zarûret ve ihtiyacın gelip geçici olanı da ya ümmetin tamamını, yahut da büyük kitleleri ilgilendirmektedir. Din, ümmetin selâmetini, güçlü olmasını, dirlik ve düzen içinde bulunmasını istemektedir. Dinin bu istek ve maksadı tehlikeye düşer, bu mânâda bir zarûret meydana gelirse ilgili yasaklar kalkar, haramlar helal olur. Şüphe yok ki bu nevi zarûreti ruhsatlarla gidermek, özel zarûreti gidermekten daha önce gelir. (Mekâ-sıdu'ş-şeri'a, s. 125).
Bu tasnifi esas alarak sıralayacağımız örnekler, hem ihtiyacın zarûret kabul edilmesi, hem de ihtiyaç dolayısıyla bir kısım yasakların serbest hale gelmesi konusunda şüpheye yer bırakmayacaktır:
1. Özel (ferdî) zarûret ve ihtiyaçlara dayalı ruhsatlar:
Konuşmada açıklanan rüşvet verme ruhsatı ile muâyene ihtiyacına binaen açılması haram olan yerlerin açılma ruhsatı bu çeşidin örnekleridir. Diğer bazı örnekler:
a) Erkeklere ipek giymek haramdır; deri hastalığı çeken ve pamuklu vb. gömlek giydiği takdirde rahatsız olanların ipek iç gömleği giymeleri caiz görülmüştür (Buhârî, Cihad, 91; Libas, 29; İbn Nüceym, el-Eşbâh, c. I, s. 110).
b) Yalan söylemek haramdır; fakat arabulmak, mal ve cana yönelen haksız bir zararı önlemek vb. ihtiyaçlarla yalan söylenmesine cevaz verilmiştir.
c) Genel kaide, alması haram olan bir şeyin vermesi de haram ve yasaktır" şeklindedir (Mecelle, md. 34). Ancak ihtiyaç sebebiyle; yani ihtiyacı başka türlü gidermek mümkün olmadığı, yahut güçlük bulunduğu zaman, alınması haram olan bazı şeylerin verilmesi caiz görülmüştür. Yukarıda zikredilen rüşvet buna bir örnektir. Ayrıca gasıp haram olduğu halde bir şahıs, bir çocuğun malına zorla el koysa (gasbetse), çocuğun vasisi, bu malın bir kısmını gasbedene bırakmak suretiyle geri kalanını kurtarabilir (İbn Nüceym, s. 189). Mecelle şârihi bu ruhsatı, "zarûretler yasakları mübah kılar" kaidesine bağlamak suretiyle "ihtiyacın zarûret gibi değerlendirildiğini" açıkça ifade etmiştir (Durar, c. I, s. 91). el-Eşbâh şârihi Hamevî, "önemli ihtiyaç sebebiyle kredi arayan kişi bulamadığı takdirde faiz ödeyerek ödünç para alabilir" şeklinde ifade ettiği ruhsatı da yukarıdaki kaideye bağlamıştır bu örnekte faiz "alana haram, verene ihtiyaç sebebiyle caizdir" (c. I, s. 189).
d) Evlenmesinin iyileşmesini sağlayacağı umulan akıl hastasının bir defaya mahsus olmak üzere evlenmesi caiz ve sahih görülmüştür (İbn Nüceym, s. 119).

2. Genel ve devamlı zarûret ve ihtiyaçlara bağlı hükümler:
İbn Âbidin'in de Neşru'l-arf isimli risalesinde bir kısmını verdiği (s. 120, 126, 134) bu kısmın örnekleri en zengin bir ölçüde İbn Nüceym'in eserinde görülmektedir. Fakihimiz, "güçlük kolaylığa yol açar" kaidesini açıklarken Fıkh'ın hemen her bölümüne ait örnekler sıralamıştır. İşte bunlardan bazıları: "Sonraki fıkıhçılar, fiyatta aşırı aldanma sebebiyle alınan malın iadesini caiz görmüşlerdir; kimi bunu sınırlamadan caiz görmekte, kimi de satıcının hilesini, aldatmasını şart koşmaktadır; bu fetva ile müşteri kayırılmıştır. Kusurlu malı iade hakkı, karşılıklı yeminleşme, anlaşarak akdi bozma (ikale), rehin, havale, tazminat, ibra, kredi akdi, şirket, sulh, hukukî kısıtlama (hacr), vekalet, kira akdi, ziraatte ortakçılık (Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre), sermaye-emek ortakçılığı (mudârabe), ariyet, emanet bırakma (vedi'a) -insanlar büyük güçlüklere düşmesinler diye- caiz görülmüştür. Çünkü bunlar caiz görülmeseydi her şahıs ancak kendi mülkünden faydalanacak, alacağını bizzat borçlusundan alacak, tam alacak, işlerini ancak kendisi yürütebilecekti. Bunda güçlükler bulunduğu için İslâm dini mezkur ruhsat hükümlerini devamlı olarak getirmiştir: İnsanlar kiralama, ariyet ve ödünç alma yollarıyla başkasının mülkünden de istifade edebilmektedirler; vekalet, vedi'a, şirket, mudarebe, ziraat ortakçılığı yolları ile başkasının emek ve bilgisinden de faydalanabilmektedirler; havale akdi, rehin ve kefalet gibi teminat akitleriyle alacağı, asıl borçludan başka şahıslardan da tahsil edebilmektedirler; sulh yoluyla alacağın bir kısmından, ibra yoluyla da tamamında vazgeçebilmektedirler... Doktora, şahide, bir kadınla evlenmek isteyen, bir cariyeyi almak isteyene bazı haram yerlere bakma izni verilmiştir. Görmeden bir şeyi satın alana, görünce beğenmediği takdirde almaktan vazgeçme hakkı tanındığı halde, görmeden bir kadınla evlenen şahsa bu hak tanınmamış, ayrıca görmeden evlenme akdi de caiz görülmüştür; aksi halde insanlar güçlük çeker, bu gibi işlerini rahat yürütemezlerdi... Ebû Hanife evlenme akdi konusunda ictihadıyle büyük kolaylıklar getirmiştir: Velisiz nikâhı caiz görmüştür, evlenme şahitlerinin iyi ahlâk sahibi olmalarını şart koşmamıştır, diğer akitleri bozan şartları evlenme akdinde bozucu saymamıştır, "nikâh" ve "tezvic" kelimelerinin kullanılmasını gerekli görmemiş, akit anında mülkiyet ifade eden sözlerle de akdin kurulacağını ifade etmiştir, evlenenlerin çocuklarının şahit olmalarını, sonradan akdi hatırlayan uykulu veya sarhoş şahısların şahit olmalarını, bir erkekle beraber iki kadının şahit olmasını geçerli saymış, evlenme akdinde evlenen kadının bizzat taraf olmasını (akdi bizzat yapmasını) caiz görmüştür; bütün bunlar insanların zina meşakkatine düşmemeleri içindir; bu sebepledir ki 'bunca evlenme kolaylığına rağmen yine de zina eden Hanefî mezhebli müslümana şaşarım' denilmiştir." (c. I, s. 110-112).
Bu örnekler İslâm hukukunun hukuk tekniğine ve umûmi kaidelere göre olması gereken hüküm ve uygulamalardan, kolaylık olsun, halk güçlük çekmesin diye vazgeçtiğini, devamlı ruhsat hükümleri getirdiğini, güçlük çıkarmak istemediğini göstermektedir.

3. Genel, fakat geçici ihtiyaç ve zarûretlere bağlı ruhsatlar:
Bu çerçevenin yukarıdakinden farkı geçici olmasıdır. Yukarıdaki örnekler toplumun devamlı olan ihtiyaçları (öldürücü zarûret değil, ihtiyaçları) sebebiyle getirilmiş kolaylaştırıcı hükümleri göstermektedir. Burada ise aynı mahiyette olmakla beraber devamlı olmayan, bazı zaman ve yerlerde bulunan ve bulunduğu müddetçe ruhsatlara sebep olan ihtiyaçlar söz konusudur. Bu iki gurup örnekler "ihtiyaç umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır" kaidesinin "umûmi, genel ihtiyaçlar" kısmına aittir. Umûmi ihtiyaçların, amme menfaatinin, husûsi ihtiyaç ve menfaatlerden daha önemli, daha hayati olduğunda ittifak edilmiş ve daima amme menfaati, husûsi menfaate tercih edilmiştir. (Mecelle, md. 26).
Bu kısma giren bazı örnekler:
a) Raşid Halifeler devrinde Mescid'in genişletilmesine ihtiyaç hasıl olunca başlayan istimlak uygulaması Mecelle'nin 1216. maddesinde kanunlaşmış ve amme ihtiyacı gerekçesine bağlanmıştır. Kişilerin mülkiyetinde bulunan bir taşınmazı, bedeli verilse dahi zorla (bunu istemedikleri halde) almak caiz olmadığı halde amme ihtiyacı sebebiyle istimlak caiz görülmüştür.
b) Normal hallerde, yani devlet gelirlerinin giderleri karşıladığı durumlarda müslümanların, zekattan başka bir ödeme yükümlülükleri yoktur. Amme ihtiyacı ve menfâati gerektirdiği halde devletin malvarlığı belli bir harcama için yeterli olmaması halinde, durumu müsait olan müslümanlardan vergi alınmasının caiz olduğunda ittifak edilmiştir. Bu hüküm, İslâm'ın getirdiği kardeşlik ve sosyal dayanışma esasları yanında "amme menfâatine riayet, mefsedeti defetmenin menfâati korumadan önce gelmesi, çok zararı defetmek için az zararın göze alınması, umûma ait zararı defetmek için husûsi zararın yüklenilmesi" kaidelerine bağlanmıştır (Kardâvi, Fıkhu'z-zekât, s. 1073 vd.)
c) Hicri beşinci asırda Buhâra ve Belh bölgelerinde halk, muhtaç oldukları krediyi temin etmek için bir usul icat etmişlerdi. Buna göre ödünç para almak isteyen bir taşınmazını, parayı alacağı şahsa "bedeli geri ödediğinde taşınmazı da geri almak şartıyle" satıyordu. Alacaklı, borç ödeninceye kadar bu taşınmazdan istifade ediyor, borçlu da aldığı krediden faydalanıyordu. Sonunda bedel iade edilirse mal da geri alınıyordu. Bu asrın fukahâsından itibaren konu tartışıldı, bunu kimi fasid satım, kimileri şartı hükümsüz satım, yahut rehin kabul etmişlerdi. Sonunda Hanefîlerde fetvâya esas olan görüş bu muamelenin farklı ve yeni bir muamele olduğu ve halkın ihtiyacına binaen caiz bulunduğu şeklinde yerleşmiş. Mecelle de (md. 398-402) bu görüşü kanunlaştırmıştır (Bak. H. Karaman, İslâm'a Göre Banka ve Sigorta, İst. 1981, s. 165-169).
d) Vefaen satım gibi yine amme ihtiyacı sebebiyle caiz görülmüş bir uygulama da Endülüs'te görülmektedir. Diğer bölgelerde olduğu gibi burada da geniş vakıf topraklar vardı. Bu topraklar kiraya verilerek gelir sağlanmak ve bu gelir belli yerlere sarfedilmek üzere vakfedilmişti. Ekilen topraklar bakım ve masraf gerektirdiği için, ağaç dikilen ve bina yapılan yerler de belli bir müddet sonunda kiracının elinden alınacağı için halk bu toprakları kiralamıyor, bundan vakıf ve toplum zarar görüyordu. Bu durumu tesbit eden, İbn Sirac, İbn Manzûr gibi fıkıh âlimleri dokuzuncu hicrî asrın sonlarında, bu toprakların süresiz olarak kiraya verilmesinin caiz olduğuna fetvâ verdiler. Toprağı süresiz kiraya vermek "fasid bir kira akdidir" ve bu akdi yapmak caiz değildir; ancak amme ihtiyaç ve menfâati bu akdi caiz hale getirmiştir. İbn Âşûr'un verdiği bilgiye göre onuncu asırda Mısır'da Nâsıruddin el-Lekâni buna benzer fetvâlar vermiş, yine benzer uygulamalar Fâs ve Tunus'ta son zamanlara kadar benimsenmiştir (el-Mekâsıd, s. 125-126).
e) Hz. Ömer devrinde Suriye ve Irak toprakları fethedilince bu topraklara verilmesi gereken statü tartışıldı. Fetih ordusunda bulunanları temsil eden gurup, ganimet mahiyetinde olan bu toprakların, ganimet âyetinde emredildiği gibi (Enfal: 41, 69) askerlere dağıtılması (mülk olarak verilmesi) gerektiği tezini savunuyorlardı. Hz. Ömer'in dahil bulunduğu grup ise "toprakların dağıtılmayıp bütün müslümanlar adına vakfedilip işletilmesini, gelirinden mevcut ve gelecek bütün vatandaşların faydalanmalarını" savunuyorlardı. Hz. Ömer şöyle diyordu: "Bu topraklar dağıtılırsa yetimler, dullar, fakirler ne olacak, sınırları ve bu toprakları kim koruyacak?" Sonunda Hz. Ömer'in görüşü tercih edildi ve böylece "haraci arazi" adı verilen bir toprak nev'i doğdu. Bu hükmün ve uygulamanın temelinde amme ihtiyacı ve menfâatinin bulunduğu açıkça görülmektedir. (Ebû Yûsüf, Harâc, s. 24 vd.)
Amme menfâati sebebiyle umûmi kaideden (kıyastan) istisna edilen, caiz görülen bir başka örnek yine Hz. Ömer ile ilgilidir. Büyük Halife, bunda devamlı amme menfâati bulunduğunu görerek Irak topraklarını "miktarı belli ve mevcut olmayan bir bedel" karşılığında devamlı (süresiz) olarak kiraya vermiştir. Bu tasarrufta, hem bedel, hem de kira konusunda belirsizlik vardır, bunu bir şahıs özel menfâati için yapsa caiz ve geçerli olmaz, fakat amme menfâati sebebiyle bu akit caiz görülmüştür; çünkü "özel menfâat için caiz olmayan şeyler, amme menfâati için caiz olur." (İbn Abdisselâm, Kavâid, c. II, s. 177).
f) Osmanlılar devrinde bulunan "mîrî arazi" uygulaması da amme ihtiyacına dayanmakta, fıkha göre caiz olmayan uygulama bu sebeple caiz görülmektedir. Ebussuûd Efendi'nin fetvâlarına dayanan uygulamaya göre bu topraklar aslında haracîdir, fakat kimseye temlik edilmeyip devlet malı olarak bırakıldığı için "arz-ı mîrî, yahut arz-ı memleket" adını almıştır. Bu topraklar bedellerine yakın bir peşin kira bedeli, bir de raicinden az olmak üzere kullanıldıkça alınacak kira bedeli karşılığında süresiz olarak kiraya verilmiştir; yani "muaccele ve müeccele karşılığında tasarrufu tefviz kılınmıştır" Ebussuûd Efendi'nin açık ifadesine göre bu kira akdi fasiddir; taraflar -Fıkha, şeriate göre- bu akdi bozma hakkına sahiptirler, ancak kanun gereği bozamazlar. (Kanunname-i mu'tebere, özel yazma nüsha, 4 a-b, 8 a-b; Ali Haydar, Ş. Kanunnâme-i arâzi, s. 36-37).
g) Buradan itibaren sıralayacağımız örnekler, başka kaynaklarda da yer almakla beraber İbn Nüceym'in el-Eşbâh'ından nakledilecektir. Peygamberimiz (sav) Harem bölgesinin ağaçlarının kesilmesini, otlarının yolunmasını yasaklayınca, "Mekke ayrığı ölülerimizi gömerken bize lâzım oluyor" denilmiş, O da bunu yasaktan istisna etmiştir. İmam Ebû Yûsüf bu istisnanın halkın ihtiyacına dayandığını, o zaman bundan başka ota ihtiyaç bulunmadığını, halbuki sonraları halkın hayvanlarını doyurmak için de Harem bölgesinin otuna muhtaç olduklarını, eğer bu yasaklanırsa zahmet çekeceklerini ve sıkıntıya düşeceklerini ileri sürerek istisna sınırını genişletmiştir (s. 110).
h) Düşman, müslüman esir ve rehineleri siper yaparak İslâm birliklerine doğru ilerlese kendilerine ateş açılır, bu arada müslümanların da isabet almaları tabiîdir, fakat büyük ve genel zarar, küçük ve nisbeten özel zarar ile defedilecektir. (s. 121)
ı) Peygamberimize (sav) teklif edildiği halde fiyatları sınırlamaya, narh koymaya yanaşmamış, haksızlık yapmaktan çekindiğini ifade buyurmuşlardı. Sonraki devirlerde fukahâ bu konuyu tartıştı ve serbest fiyat politikasının, halkın menfâatine aykırı olması halinde devlet başkanının narh koymasının caiz olduğu sonucuna vardılar (s. 121).
j) Bu madde doğrudan doğruya tartışma konumuzla ilgilidir; yani ihtiyaç bulunduğu ve başka yoldan giderilemediği takdirde faizle, ödünç para alınıp alınamayacağı sorusuna cevap getirmektedir. İbn Nüceym "İhtiyaç umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır" kaidesini örnekler vererek açıklarken şu satırlara yer vermektedir: "Gunye ve Buğye isimli fıkıh kitaplarında, ihtiyacı olan kişinin, kâr (ribih) karşılığında ödünç para almasının caiz olduğu zikredilmiştir." (s. 126). Hamevî de bu ifadeyi şöyle açıklamaktadır: "İhtiyacı olan şahıs mesela on altın ödünç alır ve alacaklısına, her gün için belli bir meblâğı fazladan ödemeyi taahhüt eder." Bu ruhsatın dayanağının da halkın ihtiyacı olduğu metin ve şerhin örneklerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Buraya kadar sıraladığımız ifadeler ve örnekler şu gerçekleri ortaya koymuştur:
a) Aslî, önemli ihtiyaçlar zarûret sayılmış ve zarûretler gibi ihtiyaçlar da bazı haramların mübah hale gelmesine sebep olmuştur.
b) Amme ihtiyaçları, kamu yararı ferdin zarûreti gibi kabul edilmiş, hatta daha güçlü ve önemli bir ruhsat sebebi sayılmıştır.
c) Bu ruhsatlar, Osmanlıların son zamanlarında, şeriat hükümlerinin terkedilmeye başlandığı çağda değil, en az bin yıldan beri İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde, muteber fıkıh âlimleri tarafından ortaya konmuş ve benimsenmiştir.
d) Günümüzde müslüman kesimin iktisaden güçlenmesi ve bu gücü ile İslâmî değerleri ayakta tutması bir ihtiyaç ise, bunda İslâm toplumumuzun menfâati varsa, iktisaden zayıflamak bir dizi zayıflık ve zarara yol açacaksa müslümanların bir çaresini bulup iktisaden güçlenmeleri farz olur. Eğer bu çare, şu gün için faizli kredi almak ise bu yola başvurulacak, fakat en kısa zaman içinde faizsiz kredileşme ve sermaye sağlama yolları aranacak ve bulunacaktır; bu yollar bulunup işletilince -ihtiyaç ve zarûret ortadan kalkacak, "faiz, faizdir ve haramdır" hükmü yürürlüğe avdet edecektir. İtirazda gasb, hırsızlık, ev almak için faizli kredi ve teşvik kredisinin ihtiyaç sebebiyle caiz olamayacağı zikrediliyordu.
İhtiyaç sebebiyle başkasının malını gasbetmek veya çalmak "haramı almak"tır, ödünç almak için faiz vermek ise "haramı vermektir". Alınması haram olan şeyin, ihtiyaç sebebiyle verilmesinin caiz olduğunu "rüşvet, gasbedilen malın çoğunu kurtarmak için azını vermek" gibi örneklerde gördük. Ayrıca kişi zarûrete düşerse gasb ve hırsızlık da yapabilir; İslâm'da bunun caiz görüldüğünü bilmeyen yoktur. İçtimâi ihtiyacın, ferdi zarûret gibi değerlendirildiğini de yukarda zikretmiştik. Hz. Ömer halife iken Hâtıb b. Ebi-Belte'a'nın köleleri birinin devesini çalmış, kesip yemişlerdi, yakalandılar, suçları sabit olduğundan halife, cezalarının infaz edilmesi için emir verdi, sonra bu kararından vazgeçerek Hâtıb'a "Bunları hırsızlığa mecbur edecek kadar aç bırakıp çalıştırdığın kanâatinde olmasaydım cezalarını infaz ettirecektim, şimdi ise seni müessir bir şekilde cezalandıracağım" dedi, devenin sahibine bedelini sordu ve Hâtıb'a bu bedeli iki katı ile ödetti (el-Bâci, el-Münteka, c. VI, s. 64 vd.) Hz. Ömer'in, yine bir kıtlık yılında hırsızlık cezasını genel olarak uygulamadığı bilinmektedir. Prof. Şelebi yukarıdaki uygulamayı açıklarken şu satırlara yer vermiştir: "Hz. Ömer'in anlayışına göre ceza, ihtiyaç içine düşmediği halde hırsızlık yapan kişiye uygulanır, bunlar ise aç kalmış ve bu sebeple çalmışlardı. (Ta'lilu'l-ahkâm, s. 62-63) Amme ihtiyacı sebebiyle istimlâkin ve vergi almanın caiz olması bir bakıma gasbın caiz olması demektir.
Kişiler, şahsî ihtiyaçları için bile (bu ihtiyaçlar ciddî ve önemli olduğu takdirde ve başka türlü giderme imkânı da bulunmayınca) faizli kredi alabildiklerine göre amme ihtiyacı sebebiyle faizli krediye başvurma yolunun evleviyetle açık olduğu anlaşılmaktadır. Teşvik kredisinin enflasyondan yüksek faizle alınması halinde faizden bahsedilebilir ve bunun hükmü yukarıda açıklanmış oldu. Enflasyon oranından düşük faizli teşvik kredileri ise ileride ele alınacaktır.
Fertlere ait ihtiyaç, zarûret sınırına dayanmadıkça gasb ve hırsızlığa cevaz verilmemiştir; çünkü bu takdirde kamu düzeni bozulacak, anarşi çıkacak ve az zarar, daha büyük zararla giderilmiş olacaktır; halbuki İslâm'da kaide, "çok zararı, az zarar ile gidermektir." (Mecelle, md. 27).

İkinci itiraz:
Evi olmayan bir kimsenin kredili olarak ev almasını belki ihtiyaca dayandırmak mümkün; benzeri kredileri de buna dayandırmak mümkün; yatırım kredisi dediğimiz uzun vadeli kredileri buna dayandırmak mümkün mü acaba? Bu hususta zarûret olmadığı gibi hacet olduğu da söylenemez. Bu kapıyı dikkatli kullanmak gerekir. Mesela evlenemeyen insanların ihtiyaçlarını göz önüne alarak zina yasağını delecek miyiz?... Bir yandan faiz yasak diyeceğiz, diğer yandan kuvvetlenelim, İslâm'a yardım edelim diye faizi kabul edeceğiz. Bu tutarlı gelmiyor bana. Eğer böyle düşünülüyorsa afyon ticareti gibi daha kârlı yollar bulunabilir...

Cevap:
Bir ülkenin iç ve dış ticarete, büyük ve küçük çapta yatırımlara, kalkınmaya ihtiyacı olduğu tartışılamaz; bunlara zarûret derecesinde ihtiyaç vardır.
Büyük yatırımlar büyük sermaye ister, bu sermayeleri sağlamanın şüphesiz çeşitli yolları vardır. İslâm prensip olarak faizsiz, ortaklık esasına dayalı sermaye temini yolunu teklif etmektedir. Ancak bu yolla gerekli sermaye temin edilemediği zaman ve zeminlerde ne yapılacaktır? Temin edinceye kadar bekleyelim denemez; çünkü ihtiyaç ve zarûret beklemez; bu sebepledir ki İslâm'da ara çözüm adını verdiğimiz ruhsatlar vardır. İşte bu ruhsatlardan biri de ferdî ve genel ihtiyaçları gidermek için -başka yol bulunamadığı müddetçe- faizli kredi almaktır. "Özellikle müslümanların iktisaden güçlenmeleri ve bu güçleri ile İslâmî faaliyetleri finanse etmeleri bir ihtiyaç mıdır?" sorusuna bizim verdiğimiz cevap "evet ihtiyaçtır, hatta zarûrettir" şeklindedir. Buna katılmamak gerçekleri görmemekten, sünnetullahı bilmemekten kaynaklanır.
"Bu kapıyı dikkatli kullanmak gerekir..." Elbette, bu kapı hacet ve zarûret kapısıdır, bu kapıyı açanlar "zarûretler kendi miktarları ile takdir olunur; yani ihtiyaç ve zarûret ne kadar ruhsatı gerektiriyorsa o kadarı helâl olur, onun ötesine bir adım dahi atılamaz." (Mecelle, md. 22) demek suretiyle gerekli ihtiyatı kaideleştirmişlerdir. Biz de bunu "diken üzerinde oturmak" şeklinde ifade ettik ve "müslümanlar bu uygulama içinde rahatlayıp uyumamalı, safâ sürmemeli bir an önce bu ara çözümden ana çözüme geçmenin yollarını aramalıdırlar, aksi halde mesul olurlar" dedik. Şunu da unutmamak gerekir ki "faiz yasaktır, haramdır" hükmü ana çözüm hükmüdür. İhtiyaç ve zarûret sebebiyle faiz verip ödünç almak ise haram değil, mübahtır, caizdir; tıpkı ihtiyaç sebebiyle haram yerlerini açıp doktora göstermek, zarûret sebebiyle haram nesneleri yemek vb. gibi. Şu halde faiz vermeye, normal düzende "haram", ihtiyaç ve zarûret halinde -ara çözüm olarak- "helâl, caiz" demekte bir tutarsızlık yoktur.
Zina ve ayfon ticareti örneklerine gelince: İslâm'da büyük zararın küçük zarar ile, ammeye ait zararın özel zarar ile, büyük şerrin küçük şer ile giderilmesinin esas olduğunu biliyoruz. Buna göre iki zarar birbirine eşit ise biri diğeri ile giderilemez. (Mecelle, md. 25). Küçük zararın daha büyüğü ile giderilmesi de düşünülemez. Evlenemediği için cinsî ilişki ihtiyacı duyan insanın bu ihtiyacı Allah vergisidir, meşrûdur, insanlığın bekâsına sebep kılınmıştır. Ancak bu ihtiyacın giderilmemesinden doğacak zarar, zinadan büyük, zinadan mahzurlu değildir; zarar zinanın kendisidir. Zinaya ruhsat verilirse zarar, eşit zarar ile giderilmiş olur; bu da caiz değildir. Bu sebeple mezkûr ihtiyacı normal, tabiî ve önemli bulan İslâm prensip olarak meşrû tatmin yolunu kolaylaştırmış, bu mümkün olmadığı takdirde ise zararı daha az olan telafi yolları ve ruhsatlar göstermiştir. Cinsî ihtiyacın normal tatmin yolu evliliktir. İslâm kadar evliliği kolaylaştıran, başarılı olmayan evliliklere son verme yollarını açan bir sistem gösterilemez. Normal olmayan şartlar sebebiyle evlenme imkânı bulamayan insanlara bir yandan oruç gibi nefsi terbiye eden, iradeyi güçlendiren yollar gösterilmiş, bir yandan da toplum ilişkilerinde, insanların cinsî duygularını tahrik eden davranışlar asgariye indirilmiştir. Anormal şartlarda, farklı toplumlarda kişi iradesine sahip olamaz, boşalmadığı takdirde zinaya düşeceğinden korkarsa "el ile tatmin yoluna başvurabilir" denilmiş, bu çare, zinadan ehven görülmüştür. (İbn Âbidin, Reddu'l-Muhtâr, c. II, s. 109; H. Karaman, Helaller-Haramlar, s. 109).
Afyon, alkollü içkiler ve çeşitli uyuşturucular insanların akıl ve ruh sağlığını, hayatlarını tehlikeye düşürmekte, yok etmektedir. İslâm'ın bütün hükümleri, altı değeri korumaya yöneliktir: Hayat, akıl, mal, din, nesil ve namus. Bunların korunması bakımından genel olarak müslüman ile gayr-i müslim eşit haklara sahiptir. Hukuk kaidelerine göre hak etmedikçe gayr-i müslimlerin de bu değerlerine tecavüz edilemez, aksine korunur. Uyuşturucu ticareti insanlığın, hayat ve akıllarını tehdit eden bir cinayet, bir insanlık suçudur, sebep ne olursa olsun İslâm'ın bunları caiz görmesi düşünülemez; vasıta gayeyi aşamaz, maksadı yıkamaz. Helâl bilip yiyene, "mecbur olan" birisinin faiz vermesi, ölmek isteyen kimseye birinin zehir vermesi ile bir tutulamaz ve bu iki davranış birbirine kıyas edilemez; çünkü hiçbir zarûret, masum insanların öldürülmesine, sağlıklarının tehlikeye düşürülmesine sebep kılınmamıştır.
Sorular:
1. Devletin verdiği teşvik kredilerinin faizi, genellikle enflasyon nisbetinden daha düşük olmakta, böylece menfi faiz gerekleşmektedir; yani alınandan fazlasının geri ödenmesi bir yana, alınan meblâğ bile -değer bakımından- geri ödenmemekte, enflasyon sebebiyle eksik ödeme yapılmaktadır. Bu bakımdan düşük faizli ve uzun vadeli teşvik kredilerini almakta hiçbir sakınca yoktur ve bu uygulamada gerçek faiz söz konusu değildir denebilir mi?

Cevap:
Fâizin tarifinde "karşılığı bulunmayan fazlalık" unsuru vardır. Menfi faiz ise "karşılığı bulunmayan eksikliktir", İslâm hukukunun ortaya koyduğu faizin tam zıttıdır. Bu sebepledir ki "faizsiz ödünç alanların ödeme yaparken enflasyon farkını ödemeleri gerekir, aksi halde borçlu kalırlar, tam ödeme yapmamış olurlar" denilmiştir. Akit yapılırken düşük de olsa bir faiz kabul edildiği, böyle bir kredi anlaşmasına imza atıldığı zaman -sonunda faiz ödenmeyecek de olsa başta, akit esnasında- faiz kabul edilmiş olmaktadır. İşte düşük faizli, uzun vadeli -vade içinde enflasyonun, faizi sıfıra, hatta daha aşağıya indirdiği- kredilere imza atma olayında söz konusu olan "başta faizi kabul etme olayı" bizi uzun zaman tereddütte bırakmıştı. Nihayet bir hadîs problemi çözdü ve tereddüdümüzü giderdi. Hz. Âişe, Berîre isimli bir cariyeyi satın alıp âzâd etmek istemiş, cariyenin sahipleri ise İslâm'a göre caiz ve geçerli olmayan bir şart ileri sürmüşlerdi (hukuka göre âzâd eden lehine doğması gereken velâ hakkının kendilerinde kalmasını şart koşuyorlardı). Hz. Aişe durumu Peygamberimiz'e (sav) aksettirdi ve problemi nasıl çözebileceğini sordu. Rasûlullah (sav): "Onu satın al ve âzâd et, ileri sürdükleri şartı da kabul et; sonunda velâ hakkı şüphesiz âzâd edene aittir..." buyurdu. (Buhârî, Mukâteb, 1, 2, 4.) Bu olayda Peygamberimiz (sav), İslâm'a uymayan, hukuka aykırı bulunan bir şartı, Hz. Âişe'nin yerine getirmeyeceğini bildiği halde -akit esnasında- kabul ettirmekte, âdeta "kabul et, nasıl olsa yerine getirmeyeceksin" demektedir. Nitekim daha sonra bir hutbe irad ederek "Allah'ın kanununa aykırı olan bu gibi şartların hükümsüz olduğunu" açıklamıştır. Bu hadîsi açıklayan âlimler (Aynî, Umde, c. VI, s. 250; İbn Hacer, Feth, c. VI, s. 117-118) çeşitli yorumlar getirmişlerdir: Bu tehdittir, kınamadır, Hz. Âişe'ye mahsus bir ruhsattır... diyenler olmuştur. Ancak daha tutarlı olan şu yorumlar bize ışık tutmaktadır: a) Böyle bir şartı kabul etmek serbesttir; Peygamberimiz'in (sav) emri bunun mubah olduğunu bildirmek içindir. Sonuç İslâm'a uygun olacağına göre başta bunu kabul etmenin bir sakıncası yoktur. b) Bu hadîs şöyle bir kaideye temel teşkil etmektedir: "Ortada iki mahzur (mefsedet, kötülük) varsa, bunlardan büyüğünü gidermek için küçüğüne göz yumulur." Bu hadîsi ve mezkûr yorumları gördükten sonra şu kanâate vardık: Zamanla enflasyonun sıfıra, hatta sıfırın altına düşürdüğü faize başlangıçta, akit yapılırken, anlaşma imzalanırken "evet" demek, sonunda bu faiz ödenmeyeceği için ve bu bilinerek "evet" denildiği için caizdir, bunda bir sakınca yoktur.
2. Devletin malı ammenin, halkın malıdır. Teşvik kredileri, enflasyon sebebiyle tam dönmediği, devletin verdiğini geri alamadığı anlaşılmaktadır. Devletin bunu vermeye, alanın da bunu -ana paranın bir kısmını- mülkiyetinde bırakmaya hakkı var mıdır?

Cevap:
Devletin malvarlığı halka aittir; bunda geçmişin, yaşayanların ve gelecek nesillerin hakkı vardır. Bu sebeple yöneticilerin, devlet malını uluorta harcamaları yasaktır, haramdır. Devlet zarûrete düştüğü, başka çare bulamadığı takdirde topraklarının bir kısmını vatandaşlarına satacak olursa bunun, değerinin iki misline, hiç olmazsa değeri pahasına olması gerektiği ifade edilmiştir (Mecelle, md. 370; H. Karaman, M. İslâm Hukuku, c. III, s. 75). Mecelle'nin 58. maddesinde kanunlaşan bir hukuk kaidesine göre yöneticinin halk ve devlet malı üzerindeki tasarrufu amme menfâatine (maslahata) bağlı olarak caizdir. Mecelle şârihi Ali Haydar Efendi'nin el-Eşbâh'tan naklettiği bir örnek de ilgi çekicidir: Devlet başkanının, zengin olsun, fakir olsun vergi borçlusuna vergiyi terketmesi (borçludan vergiyi almaması) caizdir. Ancak borçlu zengin ise vergiyi devlet başkanı tazmin eder, fakir ise başkanın tazmin borcu yoktur (Durar, c. I, s. 129). Burada, başkanın tazmin sorumluluğu bakımından zengin ile fakirin farklı olmaları "zenginin beytulmalde hakkı olmadığı fakirin ise son kapı olarak beytülmalden ihtiyacını giderme hakkının bulunduğu" hükmüne dayanmaktadır. İşte bütün bu kaide ve hükümler birlikte gözönüne alındığında şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Devlet, amme menfâati, genel ihtiyaç söz konusu olduğu zaman teşvik kredisi verebilir, çeşitli yollarla, genel menfâatin gerektirdiği yatırım ve faaliyetleri teşvik edebilir. Ancak devletten kredi sağlayan kişiler bunu tam olarak iade etmek, geri vermekle yükümlüdürler. Fakir olmadıkları halde aldıklarını eksik verirlerse haksız kazanç elde etmiş olurlar, bunun ise dünya ve ahirette sorumluluğu vardır. Devlet verdiğini eksik alır, tam almamakta ısrar ederse (kanun, yönetmelik vb. böyle düzenlenmiş ise) bu takdirde krediyi kullanan şahıs ve şirketler, anaparanın kendilerinde kalan kısmını amme menfâatine, hayır ve hasenata sarfetme durumundadırlar. (Devletin teşvik maksadıyla verdiğini, geri almadığını, kamu menfâati yönünde çalışan, yatırım ve üretim yapan müteşebbisin hakkı olarak değerlendirmek de mümkündür)



* İSAV merkezinde, 1987 yılının Kasım ve Aralık ayı toplantılarında yaptığımız konuşmanın banttan yazılan şeklidir. İtiraz ve sorulara cevap kısmı tarafımızdan -daha sonra- kaleme alınmış ve sonuna eklenmiştir.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler