www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Alışverişte Vâde Farkı

Giriş
Alış-veriş (beyi') akdinde vâde farkının hükmünü araştırabilmemiz için evvelâ onun akid içindeki mahiyetini ve yerini tayin etmemiz gerekecektir. Akid nedir, hangi unsurlardan meydana gelmiştir, bu unsurların akdin kurulmasında ve geçerli olmasında ne gibi rolleri vardır, akid yapma ve şart koşma hürriyetinin sınırı nedir?.. Bu giriş kısmında bütün bu mevzûuları kısaca ele almaktan maksadımız beyi' akdinde vâde farkının mâhiyet ve yerini tayin etmek; buradan da onun hükmünü intikal eylemektir.
Akid:
Akid insana mahsus tasarruflardan biridir.
Tasarruf: Şahsın isteyerek, iradesiyle meydana gelen ve hukukî netice doğuran veya hukukun üzerine hüküm binâ ettiği davranışlarıdır. Gasb, itlâf, teslim, tesellüm gibi fiilî tasarruflar yanında söze dayanan (kavli) tasarruflar da vardır. Kavlî tasarrufların akdî olanı karşılıklı iki iradenin anlaşmasından meydana gelir; alış-veriş, kira, şirket... buna örnektir. Akdî olmayan kavlî tasarruf iki nevîdir:
a) Vakıf, talâk âzâd etme gibi şahsın bir hakkı inşâ veya ıskât hususundaki kesin iradesini ifade eden tasarruflar. Bazı fıkıh âlimleri buna da akid ismini verirler (tek taraflı akid).
b) Bir hakkı inşâ veya ıskat etmemekle beraber davâ, ikrar, inkâr gibi hukukî neticeler doğuran kavlî tasarruflar.
Şu hale göre tasarruf akidden daha geniş bir mâna ifade etmekte ve akdi de içine almaktadır.1 Akid lûgatte bağlamak, düğümlemek, demektir. Hukukta ise -Mecelle'nin ifadesiyle- akid: Tarafeynin bir hususu iltizam ve taahhüt etmeleridir ki icâb ve kabûlün irtibâtından ibârettir.2
Mecelle'de 104. Maddede in'ikad tarif edilirken yer verilen "ber vech-i meşrû" kaydı gözönüne alınırsa iki tarafın iradelerinin mutlak mânada birleşmesi ile fıkhî akid meydana gelmez. İradelerin anlaşması yanında şer'in bunu muteber sayması şartı vardır.
Borç doğuran sebepler veya borcun kaynakları başlığı altında yer verdikleri akdi hukukçular şöyle tarif ederler: "Bir veya birkaç borcun doğmasına sebep olan bir hukukî muâmeledir."3
Bir başka tarif:
"Bir hakkın inşâ, nakil veya nihayete erdirilmesi üzerinde iki iradenin anlaşması, birleşmesidir."4

Akdin Unsurları:
Gerek umûmi olarak akdin ve gerekse onun bir nev'i olan bey'in tarifinden anlaşıldığına göre akdin vücut bulabilmesi için iki veya daha fazla şahsın bulunması, bunların muayyen bir mevzûu üzerinde hukukî netice doğuracak bir anlaşmaya varmaları ve bu anlaşmanın fıkha göre muteber olması gerekmektedir. Buna göre bir akdin vücut bulabilmesi için şu unsurlara ihtiyaç vardır:
Taraflar (akdi yapanlar), akdin mahalli, akdin mevzûu, akdin rükünleri.

1- Akdi Yapanlar:
Akdi yapan iki taraftan her birinin tek veya müteaddit, asil veya vekil olmaları mümkündür.

2- Akdin mahalli:
Akdin mahalli veya üzerine akid yapılan şey (ma'kudun aleyh), akdin netice ve hükmünün üzerinde gerçekleştiği şeydir: Beyi' akdinde satılan mal, rehin akdinde rehnedilen eşya, bağışlamada bağışlanan şey gibi.

3- Akdin mevzûu (hükmü):
Akdin nev'ine mahsus gayesidir; yâni akid kendisi için vazedilen temel maksaddır. Meselâ bütün satış akitlerinde akdin mevzûu, bedel karşılığında satılan şeyin mülkiyetini müşteriye nakletmektir. Akdin mevzûuna hüküm ve eser de denilmektedir.
Akdin mevzûunu sâikten ayıran husus birincinin nev'a, ikincinin ise şahsa ait ve bağlı bulunuşudur. Her satış akdinde mevzûu mülkiyetin naklidir; bu, şahıs ve ferdlere göre değişmez; ancak sâik, şahıslara göre değişir; kimi paraya ihtiyacından dolayı satar, kimi malı istemediği, beğenmediği için satar, kimi vâristen kaçırır, kimi kâr peşinde olur...5

4- Akdin rükünleri:
Akdin tekevvün ve teşekkülünde iki unsur rol oynar ki bunlardan birincisine "icâb", ikincisine "kabul" denir. Akdin lâfzı ve sıygası da denilen icâb ve kabul ile taraflar irâde beyanı yapmış olmaktadırlar. Meselâ alış-veriş akdinde ilk defa söylenen "aldım" veya "sattım" sözü icâb; bunu takip eden aldım veya sattım ifâdesi de kabuldür.

Akdin şartları
Bundan önceki bahiste özetlemeye çalıştığımız akdin unsurlarına ait umûmi veya hususi in'ikad şartları vardır. Bunların umûmi olanları bütün akitlere şâmil olup; bulunmadıkları takdirde akit meydana gelmez ve hukukî netice doğurmaz. Husûsi şartlar ise bütün akitlere şâmil olmayıp bazılarında bulunan şartlardır; beyi', hibe gibi ıvaz ve temlik akitlerinde ta'likin bulunmaması, nikâh akdinde şâhid şartı buna örnektir. Bu husûsi şartlar daha ziyade akdin sıhhati ile alâkalı olup bulunmamaları halinde -Hanefîlere göre- akit fâsid olur.
Umumî şartları yedi maddede hulâsa etmek mümkündür:

1- Akdi yapanların ehliyeti:
Akıl hastası, mümeyyiz olmayan çocuk gibi akit ehliyeti taşımayanların yaptıkları akitler tekevvün etmez. Nâkıs ehliyetlilerin durumları da çeşitli akitlerde farklı tesirler icrâ eder.

2- Akdin mahallinin uygun bulunması:
Şer'an mal sayılmayan lâşenin satılması halinde akit meydana gelmez. Kezâ buz, meyve gibi çabuk değişen ve bozulan mallar rehin akdi için uygun mahal olamazlar.

3- Şer'in izni (şer'i velâyet):
Bundan maksad akdin, onu icrâya selâhiyet sahibi şahsın bulunduğu zamanda; şer'in iznine uygun olarak sâdır olmasıdır. Meselâ küçüğün malını hibe etmek veya gabn-i fâhişle satmak bâtıldır; çünkü şeriât buna izin vermemiş, hiçbir kimse için bu selâhiyeti tanımamıştır.

4- Nassın yasaklamış olmaması:
Sünnet bazı akit şekillerini yasaklamış, bu arada bazı maddelerin akde mahal teşkil etmesini kabul etmemiştir. Haram edilen şekilde kullanmak üzere müskirât ve uyuşturucu madde satmak, suç ve günah işlemek için bir kimseyi kiralamak buna örnektir. Böyle akitler ya bâtıl yahut da - Hanefîlere göre kısmen - fâsid olur.

5- Akdin bir faide ve netice doğurması:
İki kişinin ticaretle meşgul olmamak üzere akitleşmeleri, emanet mukabilinde rehin akdi, kişiyi üzerine farz ve vazife olan şeyleri ifâ için kiralamak buna örnektir. Bu akitler mun'akit olmaz, çünkü fayda ve netice doğurmaz.

6- Kabûle kadar icâbın sahih olarak devamı:
Bilhassa yazı ile yapılan icaplarda karşı taraf yazıyı alıp kabul edinceye kadar icabı yapan tarafın ölmesi veya ehliyetinin zâil olması mümkün ve çokça vâkidir. Bu takdirde akit meydana gelmez.

7- Akid meclisinin ittihâdı:
Akit üzerinde konuşmak, pazarlık etmek hali ve zamanı veya akdin yapıldığı yer akit meclisi olarak kabul edilmiştir. İcâb yapıldıktan sonra henüz kabul yapılmadan meclis değişir ise bilâhare yapılan kabul ile akit tamamlanmaz; bu kabul yeni bir icâb sayılır.
Bu in'ikad şartları yanında bir de sıhhat şartları6 vardır ki bunların çoğu husûsi şartlar cümlesindendir ve bulunmamaları halinde akdin butlânından değil -Hanefîlere göre- fesadından bahsedilir. Meselâ satış akdinde değişilen mallardan birinin meçhul olması, bazı borç akitlerinde müddetin tayin edilmemesi -akdin unsurlarına dokunmamakla beraber- anlaşmazlığa yol açacağı ve icrayı imkânsız kılacağı için fesâdı mûciptir.
Asıl mevzûumuz bakımından bizi daha ziyâde ilgilendiren "fesâd" mefhumunu biraz daha açalım:

Akdin Fesâdı
Butlân, tahyir, tevakkuf arasında zikredilen bir hukukî müyyide de fesaddır.
Müctehidlerin ekseriyetine göre akitler itibâri varlıkları bakımından ya sahihtir ve mün'akittir; yahud da fâsid ve bâtıl, dolayısıyla gayr-i mün'akiddir. Böyle olmasına sebep de akdin, akit nizamına ait şer'i emir ve yasaklara aykırı bulunmasıdır.
Bu aykırılık Hanefîlere göre tek dereceli değildir. Kitâb ve sünnet bir akdin batıl olduğunu nass ile tespit etmeyip yalnızca yasaklamış ise bunun hüküm ve neticesi yasaklama sebebine ve aykırılığın nev'ine göre değişir:
a) Eğer bir fiil aslı (unsurları) meşrû olmadığı için yasaklanmış ise bunu yapmak ve bununla alâkalı akitler bâtıldır; hiçbir hukukî faide ve netice doğurmaz; zinâ, gasb, ana karnındaki yavruyu satmak... bu kabildendir. Bu nevi akitlerde akdin temellerinden birisi veya daha fazlası eksiktir.
b) Bir fiilin aslı meşrû olmakla beraber yasaklanmış olursa bu yasaklama muayyen bir vasfına yönelmiş, onu tasfiye etmeyi hedef almış demektir. Meselâ ribâ yasaklanmıştır. Ribâ akdi ya karzdır (ödünç) yahut da beyi'dir. Bu iki akit aslında meşrûdur; burada şâri'in istemediği, karşılığı bulunmayan fazlalıktır. Beyi ve icâre akidlerinde ileri sürülen bazı şartlar da böyledir. İşte bu takdirde akid bâtıl değildir; çünkü aslı meşrûdur; fakat fâsiddir; çünkü vasfı veya bir fer'i meşru değildir. Fâsid akid -bâtılın aksine- ibtâl edilmedikçe bazı hukukî neticeler doğurur ve meşrû olmayan vasfı izâle edilirse tam meşrûiyet kazanarak sahih akid halini alır.7
c) Bir fiil asıl ve vasfından dolayı değil de akid hârici bir sebeple yasaklanmış olursa ne bâtıl olur ne de fâsid; ancak onu işlemek diyâneten haram olur; Cum'a ezanı sırasında alış-veriş ile meşgul olmak, bir kimsenin pazarlığı üzerine -o vazgeçmeden ve izin vermeden- pazarlık etmek buna örnektir.

Fesâdın Sebepleri:
"Fer'i ve tamamlayıcı bir noktada şer'in akit nizamına aykırılık" fesâd sebeplerinin en geniş ifadesidir. Bunu kısaca açıklamak için önce ikiye ayırmak gerekir: Husûsi sebepler, umûmi sebepler.
Husûsi sebepler akidden akde değişeceği için onları burada ele almamız mümkün değildir.
Umûmî sebepleri ise dörde ircâ etmek mümkündür: Cehâlet, ğarar, ikrah ve müfsid şart.

1- Cehâlet:
Burada cehâletten maksad akdin mahalli, bedeli, bilinmesi gereken müddet gibi unsurlardan birisinin bilinmemesidir. Bu bilinmezlik de iki derecelidir.
a) Tam bilinmezlik: Taraflar arasında anlaşmazlık çıktığı takdirde haklıyı ortaya çıkarmaya mâni olacak ölçüdeki bilinmezliktir: Sürüden herhangi bir koyunu satmak, kira bedelini ta'yin etmeden bir yeri kiralamak, hisseleri belirtmeden zirâat ortakçılığı, kârın taksim şeklini konuşmadan şirket akdi yapmak gibi.
b) Az bilinmezlik: Evde, dükkânda, sandıkta olanın hepsini satmak gibi akidlerde de satılan şey belli değildir; fakat anlaşmazlık çıktığı takdirde dâvâyı sonuçlandırmak mümkündür; buradaki cehâlet icrâya mâni değildir.8

2- Ğarar:
Olmayanı var göstermek, rizikoya düşürmek, aldatmak gibi lûgat mânalarında kullanılan "ğarar"ın fıkıhtaki mânası: akdin kesin olmayan şüpheli veya muhtemel bir unsura veya hususa dayanması ve bağlı bulunmasıdır.
Hanefîler ğararı da iki kısma ayırmışlar, akdin unsurunda olanı butlân sebebi, vasıf ve miktarlarda olanı ise fesâd sebebi saymışlardır. Ana karnında yavruyu, bir atışta ağın çıkaracağı balığı muayyen bir bedel karşılığında satmak birincisine örnektir. Burada satılan şeyin az veya çok olması yanında hiç olmaması da muhtemeldir. Bir ineği günde şu kadar süt vermesi şartıyla satmak da ikinciye örnektir. Burada satılan şey kesin olarak mevcud, fakat verim miktarı muhtemeldir.

3- İkrâh:
Zorlama, tehdit ve tazyik etme yoluyla meydana gelen akdin fâsid mi, mevkuf mu olduğu ihtilâfıdır. Ebû Hanife ikrâhı fesâd sebebi, Züfer ise tevakkuf sebebi olarak kabul etmişlerdir.9

4- Müfsid şart:
Umumi fesâd sebeplerinden birisi de akdi ifsâd eden şartlardır. Akid için ileri sürülen öyle bâtıl şartlar vardır ki bunlar akdin aslına da tesir eder ve -bazı içtihadlara göre- onu ifsâd ederler. Önemine binâen bu mevzûu "akid ve şart koşma hürriyeti" başlığı altında inceleyeceğiz.


Akid ve Şart Hürriyeti:
Vadeli satış mevzûu üzerinde inceleme yapanlardan bazıları "peşine nisbetle farklı fiyatla vâdeli satışı" şarta bağlı satışlar içinde telâkki etmişler ve Hanefî mezhebinin şart koşma nizamına aykırı buldukları için de bu nevi bey'i fâsid telâkki etmeye temâyül göstermişlerdir.10
Biz farklı fiyatla vadeli satışı şartlı satış içinde görmediğimizi ileride arz edeceğiz. Ancak ona da mesned olmak üzere burada akid ve şart koşma hürriyeti veya sınırı üzerinde durmak istiyoruz.

1- Akid Hürriyeti:
"Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin! Karşılıklı rıza ile yapılan ticaret başka..."11
"...Eğer onlar (kadınlarınız) gönül rızâsı ile size bir şey bağışlar ise onu âfiyetle yeyin"12 gibi nasslar bir başkasının malını veya hakkını ele geçirmenin yolunu açıklamaktadır ki, bu da ya ticaret ve değişme ve yahut da bağışlama yoluyla sahibinin râzı olmasından ibarettir. Yani burada yegâne âmil, şer'in değişme ve bağışlamada tam hürriyet bahşettiği "mal sahibinin iradesidir." Bu nassların mutlak olması hem isimleri belli olan "beyi, icâre, rehin" gibi akitlere, hem de daha önce muayyen bir isim konmamış olan akitlere şümûlünü gösteriyor.
Şu halde Kitâba, Sünnete aykırı olmayan her akdi yapmak kişiler için mübâhtır; İslâm'da -bu sınır içinde- akit serbestliği vardır.13

2- Şart Koşma Hürriyeti:
Akitle alâkalı üç nevi şart vardır: Ta'lik, takyid, izâfe.
a) Ta'lik: Akdin vücuda gelmesini bir başka şeyin hâsıl olmamasına bağlamaktır. Birisi diğerine, ortağımın razı olması şartıyla (veya ortağım razı olursa) şu malı sana sattım dese, diğeri de kabul etse beyi' akdi şartta ta'lik edilmiş olur.
Ta'likî şartın özelliği, şart koşulan şeyin akit esnasında mevcut olmaması, fakat ileride vücuda gelmesinin ihtimal dahilinde bulunmasıdır.
b) Takyid: Sözlü tasarrufta -mutlak, şartsız söylendiği zaman lâzım gelmeyen- bir hükmü yüklenmek, gerekli kılmaktır. Bir kimse diğerine "benim hesabıma senin dükkânına taşınmak şartıyla (veya taşınmak üzere) şu malı sana sattım" dese, diğeri de kabul etse satış takyidi bir şartla bağlanmış olur. Burada akid tamamdır ve yapıldığı anda geçerlidir; akdin varlığı bir başka şeye bağlanmamıştır. Ancak bu akid mutlak ve şartsız yapılsa idi taşıma külfeti satana ait olmayacak, alıcı taşıyacaktı. Takyidî şart ile satan taşıma külfetini yüklenmiş oldu.
c) İzâfe: Akdin hükmünü belli bir zamana tehirdir. Dükkân sahibi, kiralamak isteyene, "bu dükkânı, şu kadara, filân ayın başından itibaren sana kiraya verdim." dese, diğeri de kabul etse izafe gerçekleşmiş olur.
Âyetler, hadîsler ve ilk tatbikat örneklerinden anlıyoruz ki şâri' akidler için bir takım neticeler, hüküm ve tesirler vazetmiştir. Meselâ beyi' akdi mülkiyeti nakleder, müşterinin bedeli, satıcının da malı teslimini gerektirir, borç kılar...
İmdi akdi yapanlar, ileri sürecekleri çeşitli şartlarla bu netice ve hükümleri ne ölçüde ta'dil edebilirler? Başka bir deyişle koşulacak şartların akidlere ve neticelerine tesiri nedir?
Müctehidler Kitâb ve Sünnette yer alana aykırı olarak koşulan şartın bâtıl olduğunda ittifak ettikten sonra bunun dışında kalan şartların cevazı ve akde tesiri üzerinde ihtilâf etmişlerdir.
1- İbn Ebi-Leylâ, Hasenü'l-Basrî, Eş-Şabî, Nehâ'î, Hakem, İbn Cerir, Ebû Sevr gibi müctehidlere göre bu durumda beyi' caiz, şart bâtıl yani hükümsüzdür. Bu görüşün mesnedi Berire hadîsidir. Berire bir câriyedir. Sahibi onu satmak, Hz. Âişe de almak ister; ancak sahibi velâ hakkının14 kendisinde kalması şartını koşar. Durum Rasûlullah'a (s.a.v) intikal edince "onu al ve onlar lehine velâ şartını kabul et ve (fakat) velâ âzâd edene âittir." Buyurmuştur, Hz. Âişe de buna göre hareket etmiştir. Rasûl-i Ekrem (sav) bununla alâkalı hitâbesinde: "Ne oluyor bazı adamlara ki Allah'ın Kitâbında olmayan şartlar ileri sürüyorlar; Allah'ın Kitâbında olmayan şart bâtıldır; isterse yüz şart olsun! Allah'ın hükmü hakkın ta kendisidir; Allah'ın şartı en sağlamdır ve velâ ancak âzâd edene âittir." Buyurmuştur.15
Hadîste geçen "Allah'ın Kitâbında" ifadesinden maksad "Allah'ın hükmünde ve dininde" demektir. Çünkü bütün akdî şartlar Kur'ân'da bulunmaz.16
2- Hammâd, İbn Şübrume, Ahmed b. Hanbel ve bazı tâbiûn müctehidlerine göre akid de şart da câizdir. Bu görüşün delili Câbir hadîsidir. Bir seferden dönerken Câbir (r.a.) devesini -Medine'ye kadar binmeyi şart koşarak- Rasûlullah'a (sav) satmış ve bu satış muteber olmuştur.17
3- Hz. Ömer, İbn Ömer, İbn Mes'ûd, Kûfeliler ve Şâfiî gibi müctehidlere göre hem şart hem de akit bâtıldır. Bu görüşün delili Amr b. Şuâyb'ın rivâyet ettiği "Rasûlullah (sav) şart ile beraber satışı yasakladı" hadîsidir.18
Bu sonuncu hadîs hem sened yönünden tenkit edilmiş, hem de diğer sahih hadîsler karşısında "İslâm'ın şart nizamına aykırı olan" şeklinde tashih edilmiştir.
Üçüncü görüşün sahipleri içinde sınırı en dar tutan İmam Şâfiî'dir. İmam Mâlik ve Hanefîler bazı istisnâlar tanımışlardır. Daha teknik olan Hanefîlerin şart nizamını hulâsa edelim:
Hanefîler akdin muktezâsından fazla bir menfaat ve fayda getiren şartı, mâli mübâdele akitlerinde ifsâd edici şart olarak telâkki ediyorlar. Meselâ "satıcının malı taşımasını şart koşmak beyi' ifsâd eder" diyorlar.19
Hanefîler bundan üç nevi şartı istisna ediyorlar:
a) Şer'i kaynakların caiz gördüğü (akdin muktezâsından olan) şartlar; bedelin sonra ödenmesi şartı, muhayyerlik şartı gibi.
b) Akde uygun düşen (muktezâyı teyid eden, mülâyim) şartlar, veresiye satanın kefil veya rehni şart koşması gibi.
c) Şer'an muteber olan örf ve teâmülün kabul ettiği şartlar. Pabuca çivi çakmayı, nalına tasma takmayı şart koşarak satın almak gibi.20
Şart koşma hürriyetini geniş ölçüde örfe bağlayan Hanefîler neticede sınırı en geniş tutan Hanbelîler ile birleşmiş oluyorlar. Çünkü Hanefîlere göre nass ile çatışmayan yerlerde umûmi örf kadar husûsi örf de geçerlidir ve muteberdir.21
Buraya kadar arzetmeye çalıştığımız İslâm hukukunda akit nazariyesi ile alâkalı ön bilgiler asıl mevzûumuz olan "vâde farkı ile satış" meselesinin tedkikine girmemiz için yeterli sayılabileceğinden bundan sonraki bahislerde onu ele alacağız.

I- Vadeli Satışın cevazı
Bir satış akdinde, satılan mal ile bedelin peşin veya veresiye olmasına göre dört şekil ortaya çıkar:
a) Her ikisi peşin
b) Mal peşin bedel veresiye
c) Mal veresiye bedel peşin
d) Her ikisi de veresiye.
Bu şekillerden birincisinin caiz olduğu ittifakla benimsenmiştir.
Dördüncü şekil hadîslerle menedilmiştir.22
Üçüncüsü "selem" ve "selef" isimleri ile meşhur olup ihtiyâç duyulduğu ve öteden beri yapılageldiği için Rasûlullah (sav) tarafından bazı tedbir ve ta'diller ile izin verilmiştir:23
İkincisi bizim mevzûumuzu teşkil etmektedir. Bedeli sonradan ödenmek üzere (veresiye) alış-verişin caiz olduğuna dâir Kitâb ve Sünnette açık deliller vardır:
Kur'ân-ı Kerîm'in en uzun âyeti şöyle başlar:
"Ey iman edenler! Tâyin edilmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın..."24
Müfessirlerin çoğu bu âyetin hem veresiye satışa, hem seleme, hem de ödünç vermeye şâmil olduğunda birleşmişlerdir.25
İmam Buhârî'nin, el-Câmi'u's-sahih'in oniki yerinde zikrettiği bir hadîs26 şöyledir:
"Hz. Peygamber (sav) bir yahûdiden veresiye yiyecek aldı ve demirden bir zırhını rehin verdi."(27)
Nesâî'nin "Belli bir vâdeye kadar satış" başlığı altında verdiği Hz. Âişe kaynaklı bir hadîse göre Rasûl-i Ekrem (sav), elbisesi yaz için kalın geldiği, O'nu terlettiği için -Hz. Aişe'nin tavsiyesi ile- daha ince bezden bir elbise almak istemiş ve bir yahûdiye veresiye almak üzere adam göndermiştir...28
Müctehidler bu deliller karşısında veresiye alışverişin cevâzında ittifak etmişler; ancak bunun azimet mi ruhsat mı olduğunu tartışmışlardır.29
Vâdeli satışın peşinden farkı iki noktada görülmektedir.
a) Bedelin sonra ödenmesi. Bu bir taksitte olabileceği gibi birkaç taksitte de olabilir; önemli olan vâde ve taksitlerin -sonunda anlaşmazlık çıkmayacak kesinlikte- tayin edilmesidir.
b) Peşin fiyata nisbetle bedelin bir miktar farklı olması. Gerçi her vâdeli satışta vade farkı bulunmayabilir; fakat farkın bulunması öteden beri teâmül halini almıştır. İmdi vâde farkının mâhiyeti nedir? Bu fark satım akdini fâsid veya bâtıl kılar mı? Yoksa câiz midir? Bundan sonra mezkûr sorulara cevap arayacağız.

II- Vâde farkı
"Bir satış içinde iki satış yapmayı yasaklayan" hadîs-i şerif30 dolayısıyla bu meselenin nazarî planda ele alınışı ilk İslâm asrına kadar uzanmaktadır. "Bir satış içinde iki satış ne demektir, hangi hallerde tahakkuk eder, Rasûlullah (sav)'ın bundan maksadı nedir?" suallerinin cevâbı aranırken vâdeli satışa da temas edilmiştir. Bunu açık ve kesin bir şekilde tecviz edenler olduğu gibi dolaylı bir şekilde tecviz edenler ile yalnızca meseleyi tasvir edip tercih yapmayanlar ve menedenler olmuştur.

A) Açık bir şekilde câiz görenler:
1- İmam Mâlik yukarıda zikri geçen hadîsi naklettikten sonra açıklama mahiyetinde bazı örnekler zikrediyor:
a) Bir adam diğerine "benim için şu deveyi peşin olarak al ki ben de senden veresiye alayım" demiş; bu Abdullah b. Ömer'e sorulmuş, o bunu uygun görmemiş ve menetmiştir.
b) Bir adam diğerinden bir malı "ya peşin bir dinara yahut da veresiye, vasfı belli bir koyuna" satın alsa ve iki şıktan birisi tayin edilmeden alış-veriş bitse -İmam Mâlik'e göre- bu mekrûhtur, uygun olmaz.
c) Bir adam bir malı "ya peşin on dinara yahut da vâdeli onbeş dinara" satın alsa bu caiz midir diye el-Kasım b. Muhammed'e sorulduğunda bunu mekrûh görmüş (uygun görmemiş) ve menetmiştir.
İmam Mâlik hadîsin şümûlüne giren örneklerden birisi olarak bunu da zikrettikten sonra şöyle diyor: Bir adam bir malı ya peşin on dinara yahut da vâdeli onbeş dinara diye satın alsa -satış, satın alanın bu iki bedelden birisini tercih etmesine bırakılarak sona erse- bu uygun ve caiz olmaz; çünkü on dinarı tehir etse vâdeli onbeş dinar olur, peşin verse vâdeli onbeş dinarı peşin on dinara almış olur.31
Burada geçen "ya peşin on dinara, yahud da veresiye onbeş dinara bir mal satın alsa" ifadesi birçok metinde açıklamasız geçmiş ve yanlış anlamaya sebep olmuştur. Halbuki bu ifadeden maksat vâde farkı ile tek fiyat üzerinden yapılan satışı menetmek değildir. Hemen arkasından gelen: "İki fiyattan birisi ile müşteri nâmına kesinleşmiş olarak" ifadesi bu anlayışa mânidir ve maksad; iki bedelden birisine karar verilmeden pazarlığı bitirmek demektir; caiz olmaması bu şekle bağlıdır; on dinarı onbeş dinar ile değişme durumu da bu şekle mahsustur. Vâdeli veya peşin olmaya önceden karar verildiği takdirde, onbeş dinara dahi olsa, alınan "mal", ödenen "paradır", ve para ile paranın mübâdelesi bahis mevzûu olmadığından ribâ tahakkuk etmez. Şimdi bu anlayışımızın delillerini verelim:
a) el-Bâci Muvatta' şerhinde şu açıklamayı yapıyor: Bu satışın fâsid olmasının sebebi bedellerden bir tekine karar verilmeden bitirilmiş olmasıdır.
İbn-Mevvâz'ın İmam Mâlik'ten naklettiğine göre her iki taraf da muhayyer olursa yani bedellerden birisiyle alıp almamakta serbest kalırsa32 satış câizdir...
İsâ, İbnü'l-Kasım'dan şu açıklamayı da nakletmiştir; Konuşma icâb ve kabul şeklinde olmaz da pazarlık şeklinde olursa; yani müşteri "şu malın kaçadır?" diye sorduğunda satıcı "peşin bir dinar" der; müşteri "vâdeli kaça veriyorsun?" dediği zaman "iki dinara" der ve müşteri de bu iki fiyattan birisine karar verip satın alırsa bu caizdir.33
b) İmam Mâlik'in talebesi arasında mümtâz bir yeri bulunan İbn-Kasım ile öğrencisi Kadî Sehnûn arasında şu konuşma geçiyor:
Sehnûn:
- Yanında bir mal bulunan birisine gelsem ve kaça sattığını sorsam o da: "peşin elliye, veresiye yüze" dese, ben malı veresiye yüze veya peşin elliye almak istesem bu İmam Mâlik'e göre caiz midir?
İbn-Kasım:
- Mâlik'in dediği şudur: Eğer satıcı isterse satar, isterse satmaz; alıcı da isterse alır ister ise almaz durumda olurlarsa caizdir. İkisinden birisi veya her ikisi muhayyer değil ise bu mekrûhtur; bunda hayır yoktur.34
2- Muhaddis Tirmîzî Sünen'de hadîsi rivâyet ettikten sonra şu açıklamayı yapıyor:
Bazı âlimler "bir satış içinde iki satışı" şöyle açıklamışlardır: Birisinin şu elbiseyi peşin ona, veresiye yirmiye sattım deyip de bu iki satıştan birisine karar vermeden ayrılmalarıdır. Eğer bu ikisinden birisine -karar verip böyle- ayrılır iseler caizdir.35
İbn-Arabi hadîsin şerhinde altı ayrı açıklama veriyor ve bu arada şunu kaydediyor; Ebû Hanife şöyle demiştir: Eğer "bu (mal) peşin şu kadara yahut veresiye şu kadara" der ve bu iki satıştan birisine kesin karar vererek ayrılırlar ise bu caizdir.
3- Serahsî el-Mebsût'un iki yerinde meseleye temâs etmiştir.
Bunlardan birisinde gerekli açıklama yapılmamış sadece "peşin şu kadara, veresiye şu kadara diye satması caiz değildir" denmiştir.36 Bu kısa ve mutlak ifade yanlış anlaşılma sebebi olmuş; Serahsî'nin vâde farkı ile satışı caiz görmediği zannedilmiştir.37
Diğer yerde gerekli açıklama yapılmış ve maksadın vâde farkı olmadığı anlaşılmıştır.
Bir kimseye "şu vâdeye kadar şu fiyata, peşin şu fiyata" derse veya "bir ay vâde ile şu fiyata, iki ay vâde ile şu fiyata" derse bu satış fasiddir; çünkü belli bir fiyat ve bedel karşılığında alış-veriş yapılmamış, bedel kesinleşmemiştir ve çünkü Rasûlûllah (sav) bir satış içinde iki şartı yasaklamıştır, bu örnek de onun tefsiridir. Şer'i akitlerde böyle mutlak yasaklama (nehiy) fesâdı gerektirir. Ancak bu hüküm o şekilde ayrılmalarına bağlıdır. Eğer aralarında anlaşılır, belli bir (tek) fiyat biçmeden ayrılmaz ve bu tek fiyat üzerine (meselâ vâdeli şu kadara sattım, aldım diyerek) akdi bitirirlerse bu caizdir; çünkü bu takdirde akdin sahih olmasının şartını (ki bedelin muayyen ve sahih olmasıdır) yerine getirmeden ayrılmamış olurlar.38
4- Hidâye müellifi Merginânî akdî şartlardan bahsederken "bir akid (safka) içinde iki akid" hadîsini naklediyor ve buna örnek olarak da "satıcının bir ay kullanmak şartıyla bir köleyi, içinde oturmak şartıyla bir evi satması yahut da satın alanın hediye veya borç vermesini şart koşmasını" gösteriyor.
Fethu'l-Kadîr ismiyle Hidâye'yi şerheden İbn-Hümâm, hadîsin tahricini yaptıktan sonra müellifin hadîsi tefsirini uygun buluyor ve bir başka tefsiri şöyle tenkit ediyor: Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm hadîsi "bir kimsenin diğerine, bunu sana peşin şu kadar, veresiye şu kadara satıyorum demesi ve bunun üzerine ayrılmalarıdır" şeklinde tefsir etmiştir. Halbuki İbn-Hibbân'ın "bir akid içinde iki akid ribâdır" şeklindeki mevkûf rivâyeti, Merğinânî'nin tefsirini desteklemektedir; çünkü bu tefsir hem daha faydalıdır, hem de akla daha yakındır; zira fiyatın peşin olması halinde bin, veresiye olması halinde iki bin olmasının ribâ ile alâkası yoktur. Satıcının kullanma veya oturmayı şart koşması ise bunun aksine ribâ mahiyetindedir.39
İbn-Hümâm'ın bu açıklaması çok vâzıh bir şekilde onun vâde farkını câiz gördüğünü göstermektedir.
5- Bu mevzûuda Şifâu'l-ğalil fî hükm-i ziyâdeti's-semen li mücerredi'l-ecel ismiyle bir risâle yazdığını ve burada meseleyi -kendisinden önce yapılmamış bir ölçüde- incelediğini haber veren Muhammed b. Ali Şevkânî, Neylu'l-evtâr isimli eserinde bir hulâsa yapmıştır. Kendisinden sonraki hadîs şârihlerine de kaynak olan bu hulâsayı biz de biraz kısaltarak naklediyoruz:
Şevkânî'nin hadîslerini şerhettiği el-Müntekâ'da, şimdiye kadar gördüğümüz, mevzûumuz ile alâkalı iki hadîsten başka, bir rivâyet daha yer almaktadır. Ebû Davûd'un Ebû Hureyre kaynaklı olan bu rivâyeti şöyledir: "Kim bir satış içinde iki satış yaparsa ya az olan bedeli alır veyahut da faiz olur."
Şevkânî hadîs mütehassıslarına dayanarak bu rivâyetin mevsûk olmadığını, diğer iki rivâyetin ise mevsûk ve sahih olduklarını ifade ediyor. Ayrıca İbn Raslân'ın bu rivâyetle alâkalı bir açıklamasını veriyor ki şöyledir: "Bir adam diğerine bir ay sonra bir ölçek buğdayı teslim etmesi için bir dinar veriyor, müddet dolup satıcı buğdayı tedârik edemeyince şöyle diyor: 'Benden alacaklı olduğun bir ölçek buğdayı bir ay vâde ile bana iki ölçeğe sat.' İşte bu takdirde bir satış içinde iki satış olur ve eğer iki ölçeği alırsa ribâ tahakkuk eder."
Şevkânî hükmün münâkaşasına ve mezheplerin görüşüne intikal etmeden Şâfiî'nin hadislerle ilgili iki tefsirini veriyor. Bunlardan birincisi "peşin şu kadara, veresiye şu kadara..." şeklinde olandır ve biz onu ileride ele alacağız. İkincisi ise "Evini bana şu kadara satman şartı ile şu köleyi sana bin'e sattım" şeklindedir.
Sonra Şevkânî şöyle devam ediyor: Hadîsin "Peşin şu kadara veresiye şu kadara" şeklindeki tefsirine dayanarak Zeynel Âbidin Ali b. el-Hüseyn, Nâsır, Mansûr billâh, Hâdeviyye ve İmam Yahyâ gibi müctehidler "vâde sebebiyle bir şeyin o günkü fiyatından fazlasına satılması haramdır" demişlerdir. Buna mukâbil Şâfiîler, Hanefîler, Zeyd b. Ali, Müeyyed billah ve cumhûr caiz olduğunu gösteren delillere dayanarak bu satışın cevâzına hükmetmişlerdir ki kuvvetli olan görüş de budur. Çünkü birinci grubun dayanağı Ebû Dâvûd'un rivâyet şeklidir. Bu rivâyet mevsuk değildir. Meşhur olan rivâyet "bir satışta iki satışın yasak edildiği"dir. Bunda ise onların istediği delâlet yoktur. Kabul etsek ki onların dayandığı rivâyet sahihtir; yukarıda naklettiğimiz İbn Raslân'ın tefsiri de bir ihtimaldir ve bu ihtimal mevcut oldukça mezkûr rivâyeti, münâkaşa mevzûunda delil olarak kullanamazlar. Sonra şu da var ki o rivâyet olsa olsa "peşin şu kadara veresiye şu kadara" şeklinde olan satışı menetmektedir. Yoksa daha başta "veresiye şu kadar aldım" derse ve bu da o günkü piyasa fiyatından fazla olursa hadîs bunu menetmiyor...40
6- Tirmîzî şârihi Abdurrahman b. Abdirrahim,41 Ebû Dâvûd şârihi Muhammed Eşref el-Azimâbâdî,42 Bulûğu'l-meram şârihi Sıddık Hasen Han, Şevkânî'nin mütâlaalarını aynen naklettikten sonra onun görüşüne katılıyorlar.
7- Ali Nasif et-Tâc'ın dipnotlarından birinde hadîsle alâkalı tefsirleri naklettikten sonra şöyle diyor: "Eğer müşteri bu iki şekil ve fiyattan birisini tercih ederse (meselâ "şu kadara peşin alıyorum" veya "şu kadara vâdeli alıyorum" derse), vâde sebebiyle günün peşin fiyatından fazlasına satmayı caiz gören cumhura göre (fukahânın ekseriyetine göre) bu satış caizdir.43
8- Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi tefsirinde meselemize temâs ile şu mütâlaayı serdediyor:
"Bey'ideki viresi peşin farkına gelince, eğer alınan verilen bedeleyn bir cinsten değil iseler bunlar herhangi bir akidde yekdiğerine tekâbül ettirildikleri ve yalnız birbirleriyle ölçüldükleri zaman aralarında tefadul farkına imkân yoktur. O tefadul bu mübâdelede değil akidden hariç olan üçüncü bir mıkyasa nazaran sâbit olabilir. Bunun için yalnız bir akdi beyi' hiçbir zaman ribih ifade etmez. Beyide ribih bir şey üzerine tevâli-i ukudun neticesidir. Tüccar da böyle ukud-i mütevâliye ile iştigal edendir. Meselâ on kuruş şu akidde bir okka buğdaya tam mukabil olabildiği gibi diğer bir gün ve diğer bir akidde on okka buğdaya tekabül eder ve kuruş ile buğday arasında cinslerinin ve menfaatlerinin tehalüfünden dolayı tarafeyn her zaman için seve seve hakiki bir mübadele yapabilir ve hiçbiri maksadına nazaran bir şey zayi' etmiş olamaz. Bu, bunlardan birisine bir kâr te'min etmiş olursa o kâr yalnız bundan değil, bununla daha evvelki bir akdin mukayesesindendir. Yani on okka unu on kuruşa satan ihtimal ki mukaddema unu beş kuruşa almıştır. Bil'âkis bir okka unu on kuruşa satan da yirmi kuruşa almış olabilir. Ve beyi' suretiyle muamelâtı ticârîyyedeki kâr-ü zarar hep böyledir. Yoksa eşyayı muhtelife arasındaki bir mubâdele re'sen ve bizzat düşünüldüğü zaman ne kâr, ne zarar tasavvur edilebilir, ancak bir teâdül düşünülebilir ve öyledir. Diğer esbâbı fesad bertaraf edilirse mahiyyeti beyi' böyledir.44
Elmalılı merhum alınan ve satılan şeylerin aynı cinsten olmamaları halinde faizden bahsetmenin mümkün olmayacağını tespit ettikten sonra, para ile eşyanın mübadelesinden ibaret olan satış akitlerinde vade farkının caiz olduğunu ifade etmektedir. Çünkü faiz aynı cinsten olan iki şeyi -biri diğerinden fazla olarak veya eşit fakat veresiye olarak- satış yoluyla değişme halinde gerçekleşebilir. On lirayı onbir lira ile değiştirdiğimiz zaman bir liranın karşılığı yoktur ve ribâdır. Amma bir elbiseyi peşin veya veresiye yüz liraya aldığımız zaman bunun bedeli yüz liradır, aynı elbiseyi yüz elli liraya aldığımızda da bedeli yüzelli liradır; burada cinsler aynı olmadığı için birinin diğerine nisbetle fazlalığından bahsedilemez; fazlalık olmayınca da ribâ tahakkuk etmez. Ancak fâhiş fiyat tahakkuk edebilir. Bu mevzûu ileride tekrar ele alacağız.
Buraya kadar vâde farkını açık ve kesin olarak caiz görenlerin görüş ve delillerini vermiş olduk. Aşağıda ise ya üstü kapalı yahud da dolaylı bir şekilde caiz görenleri sıralayacağız.

B) Vâde Farkını Dolaylı veya Kapalı Bir üslûpta Caiz Görenler:
1- Şâfiî'nin talebesi arasında mümtâz bir yeri bulunan Müzenî üstâdından naklediyor:
"Bir satış içinde iki satışın" iki şekli vardır: Birisi "sana şu köleyi peşin bine veya bir sene vâde ile ikibine sattım! Bunlardan hangisini sen ve ben istersek satış ona göre bitmiştir" demek sureti ile olur. Bu, bedeli meçhul olan bir satıştır. Diğer şekli de şöyledir: "Sen bana evini bine satman şartıyla ben de şu köleyi sana bine sattım."45
Gerek Şâfiî ve gerekse Müzenî burada daha fazla açıklama yapmamışlardır. Ancak Şâfiî'nin "bu bedeli meçhul olan bir satıştır" demesi onun maksadına delâlet etmektedir. Fesadın sebebi "bedelin meçhul olması"; bunun sebebi de iki şekilden ve bedelden birisine karar verilmemiş bulunmasıdır. Eğer meselâ "veresiye iki bine sattım, aldım" deselerdi, bedel meçhul olmayacak ve satış caiz olacak idi. Nitekim Tirmîzî Sünen'inde, Şâfîi'nin tefsirini naklettikten sonra "bu belli bir fiyata karar vermeden ayrılmadır; alan ve satan akdin hangi şekil ve bedel üzerinde bittiğini bilmemektedirler" demiştir.46
Şâfiîlerden İbn Rif'a da Kadî'den şunu nakletmiştir. "Bu mesele satışın mübhem kalmış olması faraziyesine bağlıdır. Eğer alan "Ben peşin olarak bine; veya veresiye olarak iki bine kabul ettim" dese (bunlardan birisini söylese) satış caizdir."47 İmam Şâfiî'nin bir malı günün fiyatından eksik veya fazlasına satmanın cevazına hükmettiğini de el-Umm isimli eserinden öğreniyoruz.48 Bu açıklamalardan sonra İmam Şâfiî'nin maksadının "vadeli satışı menetmek" olmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır.
2- Büyük Şâfiî fakih Ebû İshak Şirâzî mezkûr hadîse temasla şu açıklamayı yapıyor:
"Peşin bine veya veresiye iki bine sattım" derse bu satış bâtıldır. Çünkü bu akit muayyen bir bedel üzerine yapılmamıştır; tıpkı "sana şu iki köleden birisini sattım" demek gibidir.49
Bu son örnek için İmam Muhammed de "fasid" tabirini kullanmıştır.50
Burada satışın bâtıl veya fasid olmasının sebebi (illeti), birinci örnekte bedelin, ikinci örnekte satılan şeyin muayyen olmamasıdır (akitte cehalet vardır); yukarıda geçen açıklamalardan anlaşıldığı üzere bazı müctehidlere göre aynı mecliste, bazılarına göre ise bilahare fiyat veya satılan şey tayin edilirse satış caiz ve sahih olur.51
Esasen akdin, onu ifsâd eden âmil ortadan kalkınca sıhhat kazanacağı, caiz olacağı bir fıkıh prensibidir.52
3- İbn Hazm "bir satış içinde iki satış" hadîsini izah ederken diğer tefsir ve örnekler yanında "peşin iki dinara, veresiye üç dinara" örneğini de veriyor ve "bütün bunlar haramdır... Böyle bir satışta, bedelin az olanını kabul ederlerse caiz olur meâlindeki hadîs de mensûhtur" diyor.53
Bu ifade ilk bakışta İbn Hazm'ın satışta vâde farkını caiz görmediği intibaını verebilir. Halbuki eserinin diğer bölümlerindeki sözleri ve hükümleri göz önüne alınınca maksadının vade farkı olmadığı, bedelin meçhul kalması sebebiyle bu hükme vardığı anlaşılmaktadır. Nitekim günün fiyatından fazlaya satıştan bahsederken bunun caiz olduğunu açıkça ifade ettikten sonra Mâlikîlerin (fazlasına satarsa caizdir, eksik fiyatla satarsa caiz değildir) şeklinde görüşlerini münakaşa ve reddediyor.54
Kezâ bir kimsenin bir malı veresiye sattığı kimseden aynı gün daha az bir bedel ile peşin olarak alması mevzûunu tartışırken bunun caiz olduğunu söylüyor ve karşı görüşleri reddediyor.55
Bütün bunlar İbn Hazm'ın yukarda geçen ifadesinden maksadının vade farkını menetmek olmadığını, bedelin tayin edilmemiş olması sebebiyle bu hükme vardığını göstermektedir.
4- Hindiyye ve Âlemgiriyye diye anılan meşhur eserde şartlı satıştan bahsedilirken "peşin şu kadara, veresiye şu kadara" ve "bir aya kadar şuna, iki aya kadar şuna" örneğine yer verilmiş ve bunun caiz olmadığı, akdin fasid olduğu ifade edilmiştir.56
Aynı ifadeye el-Bezzâziyye adıyla meşhur fetvâ mecmûasında da yer verilmiştir.57
Bu kitapların esaslı kaynaklarından birisi el-Mebsût'tur. Söyledikleri de el-Mebsût'ta aynen mevcuttur. Müellifleri, Serahsî'ye muhalefet edecek derecede değillerdir. Bu karinelerle fetvalarını el-Mebsût'taki kayıt ve açıklama içinde anlamak gerekir. Hatırlanacağı üzere orada fesad "bu iki şekil ve bedelden birisine karar verilmeden ayrılmış olunmasına" bağlanmış, birisine karar verildiği takdirde satışın caiz olduğu söylenmiş idi.
5- Kâsânî "bir satış içinde iki satış" ve "bir satışta iki şart" hadîslerine örnek olarak "şunu sana ya bir ölçek buğday veya iki ölçek arpa karşılığında sattım" ve "şu köleyi sana bir yıl vade ile bin dirheme, yahut iki yıl vâde ile bin beşyüz dirheme sattım" cümlelerini vermiş ve bu satışların "bedel meçhul olduğu için... caiz olmadığını, fasid olduğunu" ifade etmiştir.58 Şu halde akid bitmeden tek fiyat üzerinde anlaşma olur ve satış buna göre yapılırsa cehalet ortadan kalkacak ve satış caiz olacaktır. Vade farkı satışın caiz ve sahih olmasına mani değildir. Kâsâni bir başka münasebetle "vade rağbet edilen bir şeydir; görmez misin ki vade sebebi ile fiyat arttırılır" diyerek bu anlayışımıza sarâhât getirmiştir.59
6- İbn Kudâme (Abdullah b. Ahmed) meselemize hem el-Muğni, hem de el-Mukni' isimli eserlerinde temas etmiştir. Birincisinde "peşin şu kadar veya veresiye şu kadara" örneğini zikrettikten sonra "bu sahih değildir, fakat sahih olması ihtimali de vardır; bunu Tâvûs, Hakem, Hammâd ve bir rivâyete göre Ahmed caiz görmüşlerdir." diyor.60
el-Muknî' isimli muhtasar eserinde ise daha kısa olarak "...sahih değildir, sahih olması muhtemeldir" cümlesine yer veriyor.61
İkinci eserin hâşiyesindeki açıklamalardan faydalanarak bu kısa ifadelerden maksadı anlayabiliyoruz. Buna göre:
a) Peşin veya veresiyeden birisine karar verilmeden iki fiyat söyleyerek pazarlık bitirilirse bu -orada isimleri sayılan- bazı âlimlere göre caizdir; fakat cumhura göre caiz değildir; amma sahih olması ihtimali de vardır.
b) Şayet pazarlıktan önce veya sonra peşin mi veresiye mi olduğuna karar verilir ve buna göre bir fiyatla (vadeli ise vade farkı ile) satış yapılırsa cumhura göre de caizdir.
7- İbn Abidin şartlı satış mevzûunu işlerken "evde oturma, hediye veya ödünç verme şartlarıyla satmak" örneklerini vermiş, münakaşa ettiğimiz örneği vermemiştir.62 Fakat murâbaha satışından bahsederken o da -El-Kâsâni gibi- vâde sebebiyle fiyatın arttırıldığını ve bunun nazar-ı itibare alınması gerektiğini ifade etmiştir.
Açık veya kapalı olarak meselemiz hakkında görüşlerini bildiren âlimler yanında meseleyi sadece vazeden, görüşleri nakleden fakat tercih yapmayan âlimler de olmuştur.63

Münakaşa:
Buraya kadar müctehidler ve fıkıh âlimlerinin vâde farkı ile alâkalı görüşlerini, bu görüşlerin dayandığı delilleri -eskiden yeniye doğru- en mûteber kaynaklara dayanarak arzetmiş olduk. Caiz görmeyenlerin şüphelerini ele alıp izaleye çalışmak ve caiz görenlerin de delillerini sıralayarak neticeye varmak işi, bu bölüme kalmış oldu.
A) Caiz Görmeyenlerin Şüpheleri:
Satış akdinde vâde farkını caiz görmeyenlerin dayandıkları delil ve şüpheleri şu maddelerde toplamak mümkündür:
1- "Bir satış içinde iki satışı", "bir satış içinde bir veya iki şartı" yasaklayan hadîsler.
2- Ribâ şüphesi
3- Bedelin meçhul olması (cehalet) şüphesi.
Bunları teker teker münâkaşa edelim:
1- Hadîsler:
a) Hadîs âlimleri şartlı satışı meneden hadîsin sahih olmadığını, senedinde tenkide uğramış kişilerin bulunduğunu tespit etmişlerdir. Buna mukâbil Rasûlullah'ın (sav) şartlı alış-verişler yaptığını ve böyle satışlara izin verdiğini bildiren sahih hadîslerin bulunduğunu yukarıda gördük.64 "Bir satış içinde iki satışı yasaklayan" hadîsin Ebû Dâvûd rivâyetinde geçen "ya fiyatın az olanına sahip olur veya ribâya" ilâvesinin de rivâyet bakımından mevsuk olmadığını mütehassıslardan öğrendik.
Geriye "bir satış içinde iki satışı yasaklayan" hadîs kalmış oldu. Müctehidlerden hiçbirisi bu hadîse "mutlak olarak vade farkı ile satış" mânası vermemiştir. Hadîsin altıyı bulan65 tefsiri arasında "peşin şu kadara veya veresiye şu kadara sattım" şekli de zikredilmiş hemen bunun arkasından şu açıklama yapılmıştır: "önceden veya sonradan peşin mi veresiye mi olduğuna ve buna göre muayyen bir bedele karar verilmez ise satış fasid olur; amma karar verilir ve satış "peşin şu fiyata" yahut da "veresiye şu fiyata" şeklinde yapılırsa vade farkı caizdir, satış fasid değildir. Bu anlayış fukahânın cumhuruna aittir. Ve bu anlayışa göre hadîsler vade farkı ile satışı menetmemekte, aksine caiz kılmaktadır.
2- Ribâ şüphesi:
İslâm faizi "ribâ" ismiyle yasaklamıştır. Hadîste "altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz" zikredilmiş, bunlardan herbiri kendi cinsi ile değiştirileceği, alınıp satılacağı zaman hem eşit hem de peşin olmaları istenmiş, aksi halde ribânın tahakkuk edeceği ifade buyurulmuştur. Mesela elli gramlık bir altın bilezik elli gram altın lira ile peşin değişilebilir. Bunlardan birisi veresiye -veya peşin fakat diğerinden fazla- olursa faiz alınmış verilmiş olur. Dikkat edilirse bu maddelerden ilk ikisi bedel (semen) diğerleri yiyecektir. Her iki grup içinde kalanlar cinsleriyle değil de yekdiğeriyle mübadele edilecekse mesela altın ile gümüş, buğday ile arpa değişilecek ise bunlar birbirinden fazla olabilir; ancak peşin olması şarttır. On gram altın yirmi gram gümüş ile, on ölçek buğday yirmi ölçek arpa ile peşin mübadele edilebilir; bu caizdir; ancak veresiye yapılamaz; yapılırsa faiz olur.
İki gruptan birindeki diğerindeki ile eksik fazla, peşin veresiye alınıp satılabilir; burada faiz bahis mevzuu olmaz. Mesela birinci gruptan gümüş ile ikinci gruptan buğday peşin, veresiye, farklı ölçülerde alınıp satılabilir.
Elbette ki faiz yalnızca bu altı maddeye bağlı değildir.66
Müctehidlere göre değişen kriterler, vasıf ve illetler ile diğer maddelere de şamildir.67
Bu açıklamadan varmak istediğimiz netice şudur; para ile, para olmayan bir mal satıldığı zaman, peşin olsun veresiye olsun, fiyat farkından faiz doğmaz. İslâm'ın faiz anlayışı buna müsait değildir. Burada faizden bahsedenler aradan malı kaldırıyor, para ile parayı mukâyese ediyorlar; mesela bir mal peşin 100 lira, veresiye 110 lira ise yüz lirayı yüzon liraya satılmış kabul ediyor ve bunun faiz olduğunu söylüyorlar. Halbuki gerçek, vakıa bu değildir. Hakikatte para ile para satılmamış, para ile mal satılmıştır; aradan malı kaldırmak, paranın karşısına parayı koymak vâkıaya uymaz; farazî ve hayalîdir, hükümler ise hayale değil hakikate bina edilir. Ayrıca içtimai, iktisadi ve ticârî bakımdan para ile paranın mübadelesi, para ile malın mübadelesinden çok farklı neticeler doğurur. Eğer bu mantık doğru olmasaydı kârın da meşrû olmaması gerekirdi; çünkü bir mal 100 liraya alınmış ise bu 100 liradır; aynı malı alan yüzon liraya satarsa yüz lirayı yüzon lira ile satmış olmaz mı? Aradan malı kaldırırsanız kâr bundan ibaret olmaz mı? Kâr mevzûunda aradan malı kaldırmayıp, vadeli satışta kaldırmak tenâkuz değil midir?

3- Cehalet Şüphesi:
Bedellerden birinin meçhul veya ma'dûm (yok) olmasının akdi fasid kılacağını "Giriş" bölümünde arzetmiştik. Vadeli satışta böyle bir durum yoktur. Satışın peşin mi; veresiye mi olduğu ve buna göre fiyatın ne olduğu bilinmez ise cehaletten bahsedilebilir. Bizim meselemizde hem satış şekli, hem de bedel bellidir, sabittir; şu halde satış sahihtir, caizdir.

B) Caiz Görenlerin Delilleri:
Gerek peşin ve gerekse veresiye alış-veriş caiz olduğuna, günün fiyatından daha ucuz veya pahalı satmanın da caiz bulunduğuna dair nakli delilleri daha önce vermiştik. Satış akdinde vade farkının caiz olduğunu gösteren deliller bunlardan ibaret de değildir. Kanaatimize göre şu akid nevileri ve onlara bağlı hükümler de vade farkının cevazına delildir.

1- Iyne ve Bey'i bi'l-vefa:
Ödünç para bulmak için başvurulan iki usul vardır:
a) Iyne: Bir kimseye bir malı veresiye mesela yüz liraya satıp aynı şahıstan peşin 90 liraya satın almaktır. Bu alış-veriş neticesinde ilk satıcı ilk alıcıya 90 lira verecek, vade sonunda yüz lira alacaktır. Sahâbe devrinden beri birçok müçtehidin kabul ettiği bu usûl68 vade farkı ile satışa evleviyetle delalet etmektedir.
b) Bey'i bi'l-vefa: Mesela bir evi parasını iade edince geri almak şartıyla bir kimseye satmaktır.69 Tabii evi satın alan, iade edinceye kadar ondan istifade etmektedir. Faizden kaçmak için tecviz edilen bu usûl bir hile mahiyetindedir; buna rağmen -ihtiyaca binaen- caiz görülmüştür. Vade farkı ile satış ise gerçek satıştır, muvazaa yoktur, bir faiz hilesi de değildir.*

2- Kâr ve Ğabn Delili:
İslâm'ın muayyen bir kâr haddi koymadığını, bunun tabiî ve ahlâkî şartlara göre ayarlanmasını müslümanlara bıraktığını biliyoruz. Bir kimsenin malını pazarın ve günün fiyatından fazlaya satmasına "ğabn" deniyor. Hanefîler ğabni şöyle anlıyorlar: Bir mal anlayan kişilere gösterilir ve ortaya birkaç fiyat çıkar; mesela biri 10, diğeri 15, üçüncüsü 20 lira der; 10 liradan aşağı, 20 liradan da fazla fiyat biçen olmazsa bu mal 10 ila 20 liraya satılabilir; bu takdirde gabinden bahsedilemez. 10 liradan aşağı, yirmi liradan fazla satılırsa bu takdirde fahiş fiyat vardır ve bunun hükmü cari olur.70
Diğer üç mezheb böyle bir ölçü getirmemişler ancak yalan, hile ve aldatma yoluyla fahiş fiyat gerçekleşir ise bunu satışın feshine sebep kabul etmişlerdir.71
Şu halde İslâm'a göre fiyat ve kâr haddi bir çizgi değil bir satıhtır. Vade farkı bu satıh içinde kaldığı müddetçe caizdir. Bu sathın sınırları aşılır ise yine caizdir; ancak aldatma, yalan, hile vb. var ise zarara uğrayanın satışı bozma (fesih) hakkı vardır. Vade farkı ile satışlarda -kabul edelim ki- satan bu kâr sathı içinde hareket etmiş, peşin sattığına nisbetle veresiye sattığında bir miktar daha fazla kâr etmiştir; bunun caiz olmaması için hiçbir sebep yoktur.

3- Selem Delili:
Selemin "peşin para ile veresiye mal almaktan ibaret olduğunu" zikretmiştik. Bilhassa zirâat ile meşgul olanların hasad zamanından önce paraya olan ihtiyaçları böyle bir muamelenin vaz'ında rol oynamış, Rasûl-i Ekrem (sav) Medine'ye geldiği zaman karşılaştığı bu akdi, ölçü ve müddetin kesin olarak tespiti şartıyla tasvip buyurmuştur.72 Selemde iki taraflı menfaat vardır.
a) Satan, malı elinde hazır olmadığı halde bedelini alıp işini görmektedir.
b) Satın alan ise bir miktar ucuza almak suretiyle kârını artırmaktadır. Burada ucuz almanın sebebi malın peşin olmamasındandır; yani para yönünden değil de mal yönünden bir vadeli satış bahis mevzûudur ve bu vadeden dolayı da mal ucuza alınmaktadır.73 Hatta bazı devirlerde bu fiyat farkı fukahânın devletten tedbir istemesine sebep olacak kadar büyümüştür.74
Malın teslimi vadeli olduğu için fiyat farkını caiz görmekle, bedelin teslimi vadeye bağlandığı zaman fiyat farkını caiz görmek arasında fark olmaması lazım gelir. Birincisi sünnet ile sabit olunca ikincisinin cevazına bu da ayrı bir delil teşkil eder.

Netice:
Bir malı peşin fiyatına nisbetle farklı bir fiyat ile vadeli satmanın caiz olduğunu gösteren deliller sahih ve sabit; buna mukabil caiz olmadığı hükmüne götüren şüpheler gayr-i variddir; hükme temel olamayacak kadar zayıftır. Bu sebeple İslâm âlimlerinin cumhuru (büyük ekseriyeti) ve bu arada dört mezhebin ulemâsı bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. Bizim de kanâatimiz bu yoldadır. Vâde farkı helâl, vâde farkı ile satış caizdir. Ancak imkânı olanlar, aza kanâat edenler, ahiret menfaatini dünya menfaatine tercih edenler -bilhassa tüketiciye- satış yaparken peşin fiyatı ile verirler, vade farkı almazlarsa bu karz-ı hasen sayılır. Karz-ı hasen Allah rızası için borç vermek demektir. Allah Teala böyle yapanları kendisine borç vermişçesine sevmiş ve övmüş, onların kazancına bereket vereceğini müjdelemiştir.75 İmkânı olan her müminin bu şeref ve berekete can atması tabiîdir.
Dâvâmızın sonu: Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun! O'nun rızâsı her şeyden büyüktür!







Raporlar, Tenkitler ve Cevaplar
"Alış-verişte Vâ'de Farkı" Araştırmasına Dair
Ön rapor: 1
İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Başkanlığına,

Tetkik Konusu:
Hayreddin Karaman, "Veresiye Satışta Vâde Farkı";
Veresiye satışta vâde farkları dolayısıyle semen üzerinde peşin satışlara nisbetle tatbikatta görülen farkların İslâm hukukundaki yeri üzerinde kaleme alınmış ilmî etüde dayalı mukayeseli bir risaledir. Bir Önsöz. Giriş ve I - Vâdeli satışın cevâzı ile II-Vâde farkı şeklinde iki ana bölümden ibarettir.
Müellifin konuyu incelerken takip ettiği göze çarpan yol, mukayeseli bir usûl kullanmasıdır. Bu mukayese, öyle anlaşılıyor ki mümkün olan nisbette dört ana İslâm Hukuku ekolü ile, ayrı ayrı bu ekollerde mümessil durumda olan müteaddit âlim fakih'in eserlerini nazarı itibara almak suretiyle gerçekleştirilmiştir.
Risâlenin bu bâriz husûsiyeti yanında göze çarpan bir diğer nokta, eserin baş kısmına konan Giriş bölümünün ziyâdesiyle elemanter bilgiler ihtivâ etmiş olmasıdır.
Her ne kadar müellif, okuyucunun müteakip sahifelerde karşılaşabileceği hukukî müesseselerde ilgili noktalarda bu bilgileri nazari itibara alması gibi bir kolaylığı kavuşturulduğunu ileri sürebilirse de, bu, teknik bakımdan asıl konusunun hayli ötesinde kalmaktadır.
Müellif Karaman, risalesinde sadece Hukuk mektepleri arasındaki görüşlerde bir muvazene unsuru olmakla kalmamış, aynı zamanda müstakil olarak hareketle, hemen her noktada âyetlere ve Sünnet'teki prensiplere dayanmak suretiyle, hem belki bir neticeye varmada ve hem de okuyucunun bu hukukî neticeyi görmesinde açıklıklar getirmiş olmaktadır.
Edindiğimiz kanaate göre işbu risale, sırf ilmî alandaki prensip, görüş ve temâyülleri görüp anlamamızdan ayrı, daha da önemlisi, belki bir sonuca varan ve konunun aydınlanmasında fayda bekleyenler için gerçekten pratikte ilmî istifadeler sağlayacak husûsiyetler de taşımaktadır.
Risalenin neşri düşünülüyorsa giriş bölümünün ihtisarı ancak mali bir kolaylık sağlar.
Hitab edilen okuyucu kütlesinin genişletilmesi hedef alınmışsa hatta denebilir ki bu bölümün bu kütleyi aydınlatıcı vasıfta olduğu da söylenebilir.
Durumu arzeder, gereğini saygılarımızla rica ederim.
İslâm Araştırmaları Enstitüsü
Edebiyat Fakültesi, İSTANBUL
1.9.1976
Salih TUĞ

Ön rapor: 2
İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Mütevelli Heyetine,
Tedkiki istenilen "peşin satışla vadeli satışın hükm-ü şer'isi" hakkında yapılan tahkikatı okudum. Ciddî emek sarfedilerek muteber meraciden nakiller yapmak suretiyle hazırlanmış olması takdire şayandır. Fakat mevzûun dibacesinden itibaren itnâb yapılmış olması ve ifade tarzı da mahza ilmî ıstılahatla meşhûn bulunması hasebiyle bugünkü Türkiye kari'lerine kafi derecede faideli olamayacağı mülahaza edilmektedir.
Binâenaleyh bu ilmî makalenin ikinci bir şahıs veya bizzat muharriri tarafından efrâdını cami ağyârını mani kılacak şekilde ihtisar edilmesi, uslûbunu da vasat seviyye itibâre alınarak tavzih edildikten sonra mevki-i intişâra konulması münasib olacağı kanaatine varmış olduğumu arz ederim. Hürmetlerimle.
17. Ramazananu'l-Mübârek 1396
Muhammed Emin Saraç

"Alışverişte vâde farkı" araştırması hakkındaki tenkidler ve cevapları
A) Müzâkere celsesine tenkitlerini yazılı olarak gönderen
Sayın Doç.Dr. Ali Şafak'ın tenkitleri:
- "İfadede eğer kapalılık yoksa "haram edilen şekilde kullanılmak üzere..." ifadesinin mefhum-u muhalifinden bazı hallerde müskirât ve uyuşturucu madde satmanın meşrû olduğu ve haram edilen yerde kullanma da müşterinin kendisine ait bir şey olacağından müskirât ve uyuşturucu madde satmanın meşrû olduğu sonucu çıkabilir ki, İslâm hukukunca kesin surette "Mal-ı Gayr-ı Mütekavvim" sayılan bir malın -ki sözü geçen maddeler de bu nevi maldandırlar- İslâm toplumunda bazı hallerde mütekavvim sayılabildiği ve akde konu olduğu, satana bir mesûliyet terettüp etmeyeceği neticesini verir ki, bugüne kadar fıkıh kitaplarında rastlanılamayan, onlara zıd bir mâna taşıyan bir husustur. Hanefîler muâmelâtta bâtıl ve fâsidin hukukî neticelerini tamamen ayırt ederler. Onlarca mal-ı gayr-ı mütekavvimin satışı kesinlikle bâtıldır. Diğer mezheplerde de hâkim görüş budur. Nasıl olur da "-Hanefîlere göre kısmen- fâsid..." denilebilir?"

Cevap:
- Bu maddede (s.296), iki mesele vardır.
1- Sünnetin yasakladığı akitlerin bir kısmının Hanefîlere göre bâtıl değil, fâsid oluşu.
2- Haram edilen şekilde kullanılmak üzere müskirât ve uyuşturucu madde satışının hükmü.
1- Hanefîlere göre sünnetin yasakladığı akitlerden bir kısmının bâtıl, bir kısmının fâsid, bir kısmının da sadece mekrûh olduğunda hiç şüphe yoktur. Bütün fıkıh kitaplarımızda bu husus örnekleriyle açıklanmıştır. Hz. Peygamber (sav) hür insanın satılmasını yasaklamıştır; bu satış bâtıldır. Unsurlarında cehalet (bilinmeyen hususlar) bulunan akitleri yasaklamıştır; bu satışların çoğu fâsiddir. Almak niyeti olmadan arttırmayı, başkasının pazarlığı üzerine pazarlık yapmayı, pazara gelen malı şehir dışında karşılayıp satın almayı yasaklamıştır; bu satışlar ise ne bâtıldır, ne de fâsiddir; yalnızca mekrûhtur. Kur'ân-ı Kerîm Cuma ezanı okunurken alış-verişi yasaklamıştır; bu alış-veriş de -Hanefîlere göre- bâtıl ve fâsid değil, mekrûhtur. (Bkz.. İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır, 1316, c. V, s. 186-240)
2- Müskirât ve uyuşturucu maddelerin satışında hükümleri farklı şıklar vardır:
a) Şarabın (hamr) satışı.
b) Şarap dışında kalan müskirat (sarhoş edici maddeler) satışı.
c) Şarap dışında kalan müskiratın ve uyuşturucu maddelerin yasaklanmış şekilde kullanılmak üzere satışı.
d) Haram olmayan bir şekilde kullanılmak üzere satışı.
Bu şıkların hükümlerini kısaca açıklayalım.
a) Şarap mütekavvim mal değildir; bunun müslümanlar arasında satılması haram ve bâtıldır. "Böyle akitler ya bâtıl..." derken bunu ifade etmiş oluyoruz. Şuna da işaret edelim ki şarap para ile değil de mal karşılığında trampa usulüyle satılırsa bu da Hanefîlere göre bâtıl değil fâsiddir. (Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 188.)
b) Şarap dışındaki müskirâtın satışı Ebû Hanife'ye göre caizdir (yani fâsid değildir), Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre caiz değildir (Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 187; Kâsânî, Bedâyi'u's-sanayi', c. V, s. 144).
c) Şarap dışındaki müskirât ve uyuşturucu maddelerin haram edilen şekilde (meselâ içip sarhoş olmak için) kullanılmak üzere satışları cumhûr'a göre caiz değildir. Yukarıdaki maddelerden bu anlaşılmaktadır.
d) Kolonya, ispirto, afyon gibi "içildiği, yutulduğu zaman sarhoşluk veren" müskirâtın; temizlik, yakmak ve ilaç sanayiinde kullanılmak üzere alınıp satılması umûmiyetle caiz görülmüştür; yani bunların satışı ne bâtıl, ne de fâsiddir.
Bu açıklamadan vardığımız netice şudur: Müskirât denince yalnız şarap anlaşılmaz. Şarap dışında kalan bazı müskirâtın, haram kılınmış şekilde kullanılmamak üzere satışı caizdir. İşte bu sebeple risâlemizde "haram edilen şekilde kullanılmak üzere" kaydı konmuştur.

B) Dr. Şafak:
-"Oysa fıkıh kitaplarının pek çoğunda sözü geçen vakitte vâki satışın fâsid olduğu ve mahkemece feshedilebileceği açıklanır. Zira Borçlar Hukukundaki ifadeyle "Gerek satıcı ve gerekse müşteri icab ve kabul üzerinde düşünebilmek için yeterli vakte sahip değildir, mâkûl bir sürenin tanınmayışı iradenin sıhhatli beyanında şüphe meydana getirmektedir (İbn Hazm, el-Muhallâ, c. 9, s. 647 ve başka kaynaklar.)"

Cevap:
- Hanefî fıkıh kitaplarının pek çoğunda değil, hiçbirinde Sayın Şafak'ın söyledikleri yoktur. Çünkü Hanefi ve Şâfiîlere göre Cum'a ezanı sırasında alış-veriş ne fâsiddir, ne de bâtıldır, bu noktada ittifak vardır; yalnızca -diyâneten- tahrimen mekrûhtur veya haramdır. (İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 240; Kâsânî, Bedâyi', c. V, s. 144).
Sayın Şafak'ın verdiği kaynakta (İbn Hazm, el-Muhallâ) "Borçlar Hukukundan" naklettiği ifadeye delâlet eden bir cümle de mevcut değildir. Zâhiri mezhebinin müctehidlerinden olan İbn Hazm, mezhebi icabı Cuma ezanı sırasındaki alış-verişi bâtıl saymış, fakat -ne garibtir ki- nikâh, kirâ, selem akitlerini bâtıl saymamıştır; çünkü -İbn Hazm'e göre- âyette yalnız beyi' zikredilmektedir. (İbn Hazm, el-Muhallâ, Mısır, 1351, c. IX, s. 26).

C) Dr. Şafak:
- "Muhâlif fukahânın görüş ve izahlarına yer verilmediğini" kaydettikten sonra İbn Hazm, İbn Kudâme, M. S. Medkûr'a dayanarak şartlı satışlar hakkında bilgi veriyor; intifâ hakkının mal sayılması hususunda Hanefî mezhebi dışındaki bazı mezheblerin görüşlerini tercih ederek Câbir hadîsinde geçen şartlı satışı, "Hz. Câbir'in, hayvandan faydalanmayı kiralayışı ile açıklıyor; sonra İbn Âbidin'den şunları naklediyor: "İbn Âbidin 'Evde oturma, hediye veya ödünç verme şartlarıyla satmak' örneklerini verirken akdin mûteber olduğunu, hal böyle olunca âkidlerden bilhassa satıcı lehine menfaat temin eden satış akidlerinde şart batıldır, hatta karşılıksız menfaat temin eden şart isterse üçüncü şahıs lehine de olsa yine şartın bâtıl olduğunu söyler (ag. Esr.l, c. 4, s. 134)" ve "İşte satıcıya menfaat temin eden vâde farkı şartı da evleviyetle bâtıl ve satış mûteberdir. Aslında modern hukukta da terdidli fiyatlar üzerinden satışlar şüpheyle karşılanır. Onun içindir ki, proforma faturalar hukuken tarafları bağlayıcı değildir," diyerek tenkidini devam ettiriyor.

Cevap:
1- Şartlı satışlar mevzûunda olsun, vâde farkı ile satış bahsinde olsun karşılıklı görüşleri eksiksiz olarak verdiğimiz kanâatindeyiz.
2- İbn Âbidin'den nakledilen ifadeyi verilen kaynakla karşılaştırdığımız zaman önemli farklar gördük. İbn Âbidin, "bilhassa satıcı lehine menfaat temin eden satış akitlerinde şart bâtıldır" gibi bir şey söylemiyor. Onun söyledikleri ile risâlede özetlediklerimiz (s. 301 vd.) arasında hiçbir fark yoktur.
3- Risâlemizin 314. Sayıda 65. Dipnotunda açıkladığımız gibi, meselemizin şartlı satışla alâkası yoktur. Meselâ peşin alış-verişte satıcı, alıcının teklifini reddederek 100 liraya vermem, 125 liraya veririm dese, alıcı da bunu kabul etse, "satıcının 125 lirayı şart koştuğu" ileri sürülerek buna şartlı satış denmez; hiçbir fakih böyle dememiştir. Aynı şekilde vadeli satışta satıcının 100 liraya değil, 125 liraya veririm demesi, alıcının da bunu kabulü ile meydana gelen satış şartlı satış değildir. Bununla beraber zorlama yoluyla bunu şartlı satışlar içine soksak, bu takdirde satışı ibtal eden şartlar içine sokmamız mümkün değildir. Çünkü bedel, akdin gereğidir (muktezâsıdır); akdin muktezâsı olan şart, -alıcının lehinde olsun, satıcının lehinde olsun- akdi ifsâd etmez; çünkü beyi' akdinden maksad, karşılıklı menfaat teminidir.

D) Dr. Şafak:
- "Risâlede asıl konu ile yakın alâkası olmayan bahislere de yer verilmiş" olduğunu ifâde ediyor.

Cevap:
- "Asıl konu ile yakın alâkası olmayan bahisler" derken "Giriş" bölümü kastedilmiş olsa gerektir. Bu bölümde yer alan hususlar bizce konu ile yakından ilgili ve gerekli idi. Çünkü mevzûumuz satış akdi idi; biz de satış akdi ile alâkalı genel bilgiler verdik. Bunları önceden arzetmese idik, asıl mevzûu işlerken sık sık, geniş parantezler açmak, bu bahisleri oralara aktarmak gerekecek idi; bu ise mevzûu dağıtırdı.

E) Dr. Şafak:
- "Eğer burada kasdolunan fark bugünkü anladığımız mânada bir vâde farkı ise şunu unutmayalım ki vâdeli satışlardaki vâde farkı, bırakalım kapitalist olmayan İslâm Hukuk ve İktisâd nizâmını, kapitalist nizamda, modern hukuk sisteminde bile çok yakın bir geçmişe sâhiptir. Nasıl olur da müslüman toplumda bu müessese öteden beri teâmül halini almıştır' denilebilir? Bu tatbikatın cemiyet içinde ve muayyen bir grup arasında umûmi veya husûsi teâmül halini alabilmesi için biri maddi; bir veya iki asır gibi uzun bir süre tatbik edilir olması, diğeri manevi; herkes tarafından ve ahlâk kurallarınca benimsenmiş olması gibi iki unsur aranır. Halen veresiye satışlardaki vâde farkı İslâm toplumunda uzun süre tatbik edilir ve kabule mazhar olmadığından işbu seminer tertiplenmiştir. Eğer teâmül halini almış olsa idi risâle sahibi aleyhte değil, lehte pek çok kaynak bulabilirdi, oysa lehteki bir iki görüşü, aleyhteki görüşler karşısında takviye için zorlayıcı tefsire girişmektedir. Bugüne kadar hiçbir fıkıh kitabı böyle bir teâmülden bahsetmediği herkesçe müsellemdir." diyor.

Cevap:
- Biz burada vâde farkının meşrû oluşunu, bunun teâmül halini almış olmasına dayandırmıyoruz. Sadece bir vâkıayı naklediyoruz ki o da "vâdeli satışta fiyat farkının öteden beri uygulanıp geldiğidir." Bu teâmül halinde olmayıp, son senelerde uygulanmaya başlamış olsa idi bize göre netice yine değişmeyecekti; çünkü meşrû olan bir gün önce de meydana gelse meşrûdur, meşrû olmayan asırlardır devam etse de meşrû değildir. Bir şeyin teâmül haline gelmesi ile meşrûiyet kazanması mutlak olmayıp şartlara bağlıdır. Bunların yanında, sayın tenkitçiye katılamadığımız başka noktalar da vardır:
1- Risâlemizde görüleceği üzere çok eski kaynaklarda "peşin bin liraya, veresiye iki bin liraya" gibi ifadeler vardır. Bu ifadeler böyle bir teâmülün (vade farkı ile alış-verişin) öteden beri varlığını göstermektedir.
2- Teâmülün geçerli olması için "bir iki asır gibi uzun bir süre tatbik edilmiş olması" diye bir şart yoktur. Bütün İslâm ülkelerinde veya belli bir ülke ve memlekette, yahut da belli bir iş kolunda yaygın, kabul edilmiş, benimsenmiş olması şarttır. Meselemizle alâkası bakımından İbn Âbidin'in şu ifadesini nakletmekte fayda görüyoruz: "Eskilerin nalın, elbise, ayakkabı gibi şeylerin satışında kabul ettikleri şartlardan başka, bir takım yeni şartlar örf-ü âdet haline gelse -böyle bir örf sonradan meydana gelse- anlaşmazlığa sebep olmadığı takdirde bunun da muteber olması gerekir" (Reddu'l-muhtar, c. V, s. 136). Bu ifadeden anlaşılan şudur: Örfün mûteber olabilmesi için onu herkesin (veya ilgililerin) bilmesi, "böyle bir âdet yoktur" diye itiraz edilememesi gerekir. Bu hale gelen âdet, davranış ve tasarruflar -nasslara aykırı olmadıkça- mûteber örf ve teâmüldür.
3- Risalemiz dikkatle okunursa lehteki nakillerin aleyhtekilerden daha çok ve kuvvetli olduğu görülecektir.

F) Dr. Şafak:
- "İmam Mâlik sebebini açıklamazsa da genellikle böyle vâdeli ve farklı fiyatla satışı doğru bulmaz" diyor ve aynı yeri kaynak gösteriyor.

Cevap:
- İmam Mâlik'in talebe ve mensupları arasında mezhebde müctehid derecesine ulaşmış zâtların açıklamalarını verdik. Bunlardan kesin ve açık olarak anlaşılan odur ki İmam Mâlik'in caiz görmediği şekil, tek fiyata karar verilmeden bitirilen akittir; yani akit bitmiştir, cayılamaz; fakat "peşin mi veresiye mi ve bedel hangisidir?" konuları kesinleşmemiştir. Bu şekli tecviz etmeyen yalnız İmam Mâlik de değildir. Fakat pazarlık esnasında tek fiyata ve şekle karar verilmiş olmak şartıyle -vâde farkı bulunsa dahi- İmam Mâlik bunu caiz görmektedir.

G) Dr. Şafak:
- "Hindiyye fetvâsına kaynak teşkil eden ve İslâm fıkhının temel kaynak kitaplarından es-Serahsî merhumun el-Mebsût, cüz 13, s. 7-8'de durum ve misâl aynıdır. Orada da bu nevi satışların fasid olduğu belirtilir. Zaman ve şartlarda bazı farklılıklar olabilir ama insanların tab'ı, birbiriyle olan hukukî münâsebetleri iyilik ve kötülük yönünde hep aynıdır."

Cevap:
- Biz Serahsî'nin el-Mebsût'taki ifadesini aynen terceme ettik. Burada çok açık olarak, Serahsî'nin vade farkını caiz gördüğü anlaşılmaktadır. Onun üzerinde durduğu nokta tek şekil ve tek fiyat üzerinde anlaşarak akdi buna göre yapmaktır. el-Mebsût'un zikredilen metninden, başka mânâ çıkarılamaz.

H) Dr. Şafak:
- "Her şeyden önce materyalist ve kapitalist sistemlerde taksitle ve vâde farkı ile satış müesseseleri ticaret ve borçlar hukukuna yeni girmiştir. Orada ferdler arası hukukî münâsebet hep maddi ölçü ve menfaatlerle güçlü veya zayıftır. Öyle bir cemiyette vâde farkı da belki normal ve hukukîdir. Ama unutulamamalıdır ki, İslâm'ın getirdiği hukuk sisteminde ve kurduğu cemiyette ferdleri birbirine bağlayan şey maddeden çok mânevi değerlerdir. Anadolu halkı taksitle işini yürüten kişi ve ticâri işletmelere "Boş ver orası iş bitirmeyen yer veya kişidir" der. Zirâ iş bitirmek, darda olan din kardeşe yine parası karşılığı yardımdır, yoksa vâde farkı alarak iş bitirme şeklinde adlandırılmaz. Acaba şu meseleyi hukuken nasıl değerlendirebiliriz?
A. Karz-ı hasen isteyen B'ye "falan şeyi hediye verirsen ödünç para veririm" der ve B de o malı A'ya verir ve ödünç parayı alırsa zâhiren hediye gibi olan şey meşrû mudur? Tereddütsüz bu faiz sayılamaz, ama sebepsiz bir iktisab olup gayr-ı meşrudur. Buna evet diyorsak vâdeyi bahane ederek alınan fazla parayı nasıl mal karşılığı gibi düşünebiliriz? Evet ortada bir mal var ama veresiye satışta her artan zamana göre fiyat farkının da zamana muzaaf olarak artışını mala bağlı düşünüp meşru bir şey gibi göstermek güçtür, tamamen zamandan doğan bir sun'î, karşılıksız artış ve iktisabdır. Bu artışın yasaklığı için adına illâ faiz demek mi gerekir? İslâm'da her nevi sebepsiz, haksız iktisab tereddütsüz yasaktır."
Müzâkere celsesine katılan zevattan sayın Bekir Sadak hocamız da -şifâhi olarak- şu mütâalayı ileri sürmüşlerdi: "Vade farkı sırf araya giren zamana dayanıyorsa, bu farkın karşılığı zaman ise ribâ bahis mevzûu olur. Şu halde bu kâr farkının neye karşılık olduğunu iyi tespit etmek gerekir.

Cevap:
- Sayın Dr. Şafak'ın vadeli satışı karz-ı hasene kıyâs etmesi kanâatimize göre isabetli değildir. Ödünç verme başka, satış başkadır. Aralarında çok önemli farklar vardır. Ödünç vermede caiz görülmeyen birçok şey satışta caiz görülmüştür. Yüz lira ödünç verene yüz bir lira ödenemez; amma bir malı yüz liraya alan 150 liraya satabilir. Haksız iktisap bahsine gelince: önce vade farkının İslâm'da caiz olmadığını, haksız olduğunu isbât etmek gerekir; bunu yapmadan "vade farkı haksız iktisabdır; bu sebeple meşrû değildir" demek, eskilerin tâbiriyle musâdere ale'l-matlubdur. Bizim münâkaşamız "vade farkının İslâm'daki hükmü" üzerinedir. Biz deliller ile bunun caiz olduğunu, faiz mahiyetinde bulunmadığını isnat ettik. Karşı görüşte olanların da mûteber deliller ile "caiz olmadığını" isbat etmeleri gerekir. Bu yapılmadan bir kazanca "haksız iktisab" demekle o kazanç haksız iktisab olmaz.
Sayın Sadak hocamızın mutâlaasına gelince: Kâr delilini açıklarken buna da temas etmiş, kârın bir çizgi değil, bir satıh olduğunu, iki sınır arasında oynadığını, vadeli satışta üst sınırın tatbik edilmiş olacağını ifade etmiştik. Satışta mal karşılığı ödenen para ne kadar fazla olursa olsun faizden bahsedilemez; bu noktada fukahâ ittifak halindedir. Risâlede verdiğimiz nakillerden anlaşıldığına göre fukahâ, zaman sebebiyle fiyat farkını da caiz görmekte ve bunu faiz saymamaktadır. Mala, değerinden fazla para ödenmiş ise burada gabn-i fahişten (fahiş fiyatla satıştan) bahsedilebilir. Vadeli, vadesiz satışlarda fahiş fiyat uygulanırsa akit yine sahihtir; ancak bazı fukahâya göre aldanan fesih davası açabilir.
Vade farkının illeti ve karşılığı yalnızca zamandır da denilemez. Celseye katılanlardan Sayın Celil Yeniçeri'nin, Prof. M. Hamidullah'tan naklettiği üzere vade farkının sebeplerinden birisi ilave külfettir. Malını satıp parasını alan işini bitirmiştir. Malını satıp parasını alamayan alacağını yazmak, takip etmek, tahsil etmek, bunun için masraf etmek gibi külfetlerle karşı karşıyadır. Bütün bunlar bir farka tekâbül eder.
İslâm'da meşrû kazanç yalnızca emeğin mahsûlü değildir. Tarlasını, evini, dükkânını kirâya veren, sermayesini şirkete yatıran kişi hiçbir emek sarfetmeden kazanç ve kâr sağlar. Malını veresiye satan tacir, bir müddet o malın bedelini alamayacak, onunla yeniden mal alıp satamayacak, kazançtan mahrum kalacaktır. Başka sebeplerle bu paraya ihtiyaç duyduğunda onu elinde hazır bulamayacaktır. Bu mahrûmiyet de mâkul bir kâr farkının meşrû sebebi olabilir; yeter ki veresi mübâdele edilen iki şey aynı cinsten olmasın, işte ikrazda verilen ile alınan aynı cinsten olduğu için fazlalık faizdir. Vadeli satışta verilen mal, alınan para oldukça yalnızca az veya çok kârdan bahsedilebilir.
Vadeli satışta mal verilmiş, para alınmamıştır. Tahsil edilmemiş alacaklar için her zaman bir riziko bahis mevzûudur. Bu riziko tahsil edilememe ihtimâlini ve enflasyon ihtimâlini ihtivâ eder. Bu da kârın farklı tutulmasına sebep teşkil edebilir.
Farzedelim ki yukarıda arzettiğimiz mutâlaalara rağmen vade farkının illetini bulamadık. Bu durum, mezkûr farkın faiz veya haksız iktisab olduğunu söylememiz için yeterli değildir. Bir kere müctehidler faizin illetini tespit etmişlerdir; vade farkında bu illet mevcut değildir; bizler yeni illetler icad edemeyiz. Sâniyen dört mezhebin mûtemed uleması vade farkını caiz görmüşlerdir. Onların caiz gördüklerine biz haksız iktisab diyemeyiz.

I) Şüpheler bahsini kapatırken iki mütâlaaya daha yer vermemiz gerekiyor:
1) Müzâkere celsesine katılanlardan Sayın Senatör Lütfi Doğan hocamız:
- "Vade farkıyle satış yapanların buna sebep olarak sermayeye faiz ödediklerini ileri sürdüklerini, vade farkını da faize göre ayarladıklarını" ileri sürerek faiz şüphesinden bahsettiler.

Cevap:
- Faiz şüphesini açıklarken vadeli satışın, İslâm'ın menettiği faizle alâkası olmadığını delilleriyle arzetmiştik. Faizle ödünç para alıp ticaret yapanlar, peşin satışlarında bile -faizsiz çalışanlara nisbetle- daha fazla fiyatla satarlar; niçin diye sorulduğu zaman maliyet fiyatına faizin de girdiğini söylerler. Faizle sermaye temin etmek ve bununla ticaret yapmak İslâm'da caiz değildir. Ancak bazı tacirlerin faiz ödedikleri için, peşin veya veresiye satışlarında daha fazla kâr etmeleri bu kârın da faiz olmasını gerektirmez. Kâr meşrû olan alış-verişin mahsul ve meyvesidir. Faiz ise meşrû olmayan ikrâz ve mübâdelenin memnû meyvesidir. Bu ikisi birbirine kıyâs edilemez.

2- Celseye katılanlardan sayın Dr. M. Cevat Akşit -şifâhi olarak:
- "Vade farkı ile bir malı satın alan ihtiyaç sevkiyle satın alır; burada irade serbest değildir, tam rızâ yoktur; bu ise satışın meşrû olmamasını gerektirir, ayrıca vadeli satış, seleme kıyas edilemez." dediler.

Cevap:
- Risâlenin Giriş bölümünde ikrâh (zorlama, zorla yaptırma) meselesine temas edilmiş idi. Fukahânın açıkladıkları ikrâh mefhûmuna "ihtiyaçların sevki" girmez; yani ihtiyaç sevkiyle bir akdi yapan, ikrâh-ı mülci (dayanılmaz zorlama) altında bunu yapmış sayılmaz. Ayrıca ikrâh halinde yapılan akitlerin sahih olduğunu kabul eden müctehidler de vardır. Selem bahsine gelince biz burada kıyas yapmadık. Selemde, malın teslimi gecikeceği için fiyatın değiştiğini tespit ettik. Usûlde deliller yalnız kıyasa inhisar etmez. İşâret, delâlet, iktizâ gibi istidlâl yolları mevcuttur.

3- Dr. Şafak, sedd-i zerîadan bahsederek:
- "Vade farkına caiz demenin birçok kötü neticelere yol açacağını" ifade ediyor.
Cevap:
- Sedd-i zerîa prensibi, harama ve zarara giden yolu tıkamayı gerektirir; bu doğrudur. Ancak bu prensibe dayanarak helâl olan bir şeye haram denemez. Allah ve Rasûlü'nden (sav) başka hiç bir kimsenin helâli haram, haramı helâl kılma selahiyeti yoktur. Kötülüğe yol açan davranış vade farkı ile satışı menetmektir. Çünkü bu menedilince tüccar malını peşin satmaya yönelecek, mala ihtiyacı olan, elinde parası da bulunmayan kişi ödünç para arayacak, onu da bulamayınca faizle para almaya kalkışacaktır. İşte bu haram yolunu tıkamak için de caiz olan vade farkını menetmemek gerekir.

İ) "Sahabe devrinden itibaren birçok müctehidin kabul ettiği bu usûl" diye ifade ettiğimiz bey'u'l-ıyne hakkında Dr. Şafak:
- "Kaynaklarda yalnız Ebû Yûsüf'ün buna taraftar olduğu, diğer fakihlerin böyle bir satışın aleyhinde oldukları görülür" diyor ve kaynak olarak da İbn Hazm'ın el-Muhallâ'sını gösteriyor.

Cevap:
- İbn Hazm de bir müctehiddir ve el-Muhallâ'da bu nevi satışı şu ifade ile takdim ettikten sonra uzun uzadıya müdâfaa etmektedir: "Bir malı, belli bir fiyat karşılığında peşin -veya kısa, uzun vade ile- satan kimse aynı malı sattığı kimseden aynı fiyatla veya daha ucuza, yahut da daha pahalıya peşin ve -uzun, kısa vade ile- veresiye satın alabilir..." (c. IX, s. 47 vd. ) İbn Hazm, Ebû Hanife ve Mâlik'in bunu tecviz etmediklerini kaydettikten sonra onların görüşlerini reddetmeye çalışır. İmam Şâfîi el-Umm isimli eserinde aynı görüşü (bu nevi satışın caiz olduğunu) müdâfaa eder. (c. III, s. 68). İbn Âbidin meşhur eserinde Ebû Yûsuf'a atfen "bu satışı yapanların sevap kazanacaklarını" kaydeder. (c. IV, s. 269, 307, 3089. Muâmele adı da verilen bu usûl, Osmanlılar devrinde yaygın olarak tatbik edilmiş, aradaki farkın yüzdesi bile tespit edilerek sû-i isti'mallerin önüne geçilmeye çalışılmıştır (Ebu's-Su'ûd, Ma'rûzât, Kitâbu'l-büyû', birinci mesele; Fetâvây-i Ali Efendi, İst. 1324, c. I, s. 332). Sahâbe devrinden itibâren bu satışın caiz olduğunu söyleyenler arasında Zeyd b. Erkam, İbn Ömer, İbn Sîrîn, Şâfiî, Ebû Yûsuf, İbn Hazm gibi müctehidler vardır. Buna göre bizim ifademiz gerçeğe uygundur.
Şunu da kaydedelim ki biz, "araya böyle bir satış muâmelesi sokarak borç vermeyi" tasvib edenlerden değiliz. Yalnızca "bu caiz olursa vade farkı ile satışın evleviyetle caiz olması gerekir." Demek üzere ıyneden bahsettik.

J) Sayın Dr. Şafak yazılı tenkitlerinin sonunda:
Peşin fiyatına vadeli satışın hem ticârî ve iktisâdi hayatımız, hem de dinî ve uhrevî hayatımız bakımından hayırlı olacağını, bunu teşvik etmemiz, bunun için çareler aramamız gerektiğini ifade ediyor.
- Biz de risâlemizin sonunda aynı hususu teşvik ettik. Ticâri sermayenin rolünün asgariye indirildiği, faizin tamamen kaldırıldığı, faizsiz kredi müesseselerinin kurulduğu bir cemiyette peşin fiyatına vadeli satış -herkesin ihtiyacını karşılayacak ölçüde- gerçekleşebilir; ayrıca peşin para ile satın almak isteyenler istedikleri zaman faizsiz para bulabilirler; bunu biz de cânu gönülden isteriz, böyle bir düzenin kurulması için gayret edilmesini vazife biliriz. Ancak mesele helâl ve haram mevzûunda fetvâ vermeye, gerçeği araştırmaya dayanınca, hislerimizi, temennilerimizi bir tarafa bırakır, ilme ve kaynaklara teslim oluruz. Risâlemizle ortaya koymuş olduk ki İslâmî kaynaklarda, vâde farkı ile satışın caiz olduğu görüşü ağır basmaktadır.
Bu vesile ile müzâkere celsesine katılmak, veya tenkitlerini yazarak göndermek lûtfunda bulunan zevâta şükranlarımı arzederim.



1. Tasarrufun bu mânâda istimalleri için bkz. Mecelle, mad. 1660-1661: İbn Abidin, Tenkihu'l-fetâvâ, Bulak, 1300 c. II, s. 3-4.
2. Madde: 193.
3. Prof. Dr. Kemâleddin Birsen, Borçlar Hukuku Dersleri, İst. 1954, s. 32.
4. Prof. Dr. M. Ahmed ez-Zerkâ, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dimaşk, 1959, s. 275.
5. Hukukçular mahal yerine "mevzû", mevzû yerine "hüküm, netice" tabirlerini kullanıyorlar. Bkz. Prof. Birsen, age., s. 118, 330 vd.; Prof, ez-Zerkâ, age., s. 300 vd.
6. Mevzûumuzla doğrudan alâkası bulunmadığı için lüzum ve nefâz şartlarının tafsilatına girmiyoruz.
7. Mavsilî, el-İhtiyâr, Mısır, 1951, c. II, s. 26.
8. İbn Abidin, Reddu'l-muhtâr, c. IV, s. 21; Kâsânî, Bedâyi'u's-sanâi', c. V., s. 156; Mecelle, mad. 1336; Molla Hüsrev, Dürer, c. II, s. 154.
9. Mecelle'nin 1006. maddesi "...fakat mükreh ba'de-zevâli'l-ikrâh müciz olur ise o halde muteber olur" diyerek Züfer'in görüşüne meyletmiştir. Çünkü fasid akid icâze ile muteber olmaz.
10. Celâl Yıldırım, İslâm Fıkhında Taksitle Satış, (Bolu 1974 Müftüler seminerinde sunulan gayr-i matbû broşür, s. 3.
11. Nisâ: 29.
12. Nisâ: 4.
13. Şâfiî, el-Umm, Mısır, tarihsiz, c. III, s. 2 vd.
14. Azâd edenin bazı şartlarla vâris olmasını sağlayan bir haktır.
15. En mufassal rivâyet için bkz. Nesâî, Sünen, c. VII, s. 297. Şerhi için bkz. Bedruddin Aynî, Umdetü'l-kârî, c. VI, s. 248.
16. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. VII, s. 448; Keşşâfu'l-gınâ', c. III, s. 53.
17. Buhârî, Müslim. Açıklaması için bkz. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. V. S. 201.
18. Şevkânî, age., c. V. S. 202; İbn-Hümam, Fethu'l-Kadîr, Kahire, 1316, c. V, s. 215 vd.
19. Ancak nikâh gibi mâli mübâdeleye dayanmayan akitlerde bu gibi şartlar hükümsüz olur ve akde zarar vermez.
20. İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 215; İbn Abidin, Reddu'l-muhtâr, c. IV, s. 134 vd.; Ali Haydar, Düraru'l-hukkâm, İst. 1330, c. I, s. 290 vd.
21. İbn Abidin, age., c. IV, s. 16, s. 136. Bu bahis için yukarda geçen klahis kaynaklardan başka bkz. Prof. Dr. M. Yusuf Mûsâ, el-Emvâl ve nazariyetü'l-akd, Kahire, 1062, s. 410 vd; Prof. Dr. M. Ahmed ez-Zerkâ, age., s. 465-520; Prof. Dr. A. Zeydân, el-Medhâl, Bağdâd 1968, s. 370 vd.; H. Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, c. II.
22. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. V, s. 176.
23. Buhârî, Selem, B. 1, 2, 7; Müslim, Müsâkat, nu. 128: Toplu bilgi için.
24. Bakara: 282.
25. el-Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, İst. 1335, c. I, s. 483.
26. Müslim, Müsâkat, nu. 124-126; Buhârî, İstıkrâz, B. I: Büyü', B. 14.
27. Açıklama için bkz. Aynî, age., c. V, s. 415-416, 555.
28. Nesâî, Sünen, c. V, s. 294.
29. Aynî, age., c. V, s. 416.
30. İmam Mâlik, Nesâî, Ahmed b. Hanbel, Tirmizî gibi muhaddisler rivâyet etmişlerdir. el-Muvatta', Kahire, 1951, c. II, s. 663; Nesâî, Sünen, c. VII, s. 295; Ebû Dâvud, maa şerhi İbnu'l-Arabî, c. V, s. 238.
31. el-Muvatta', c. II, s. 663.
32. Bâcî'nin nakline göre İmam Ebû Hanîfe ve Şâfiî tek fiyata karar verip ayrılırlarsa satış caizdir; muhayyer ayrılırsa caiz değildir demişlerdir.
33. Bâci', el-Müntekâ, Mısır, 1332, c. V, s. 39-40.
34. Sehnûn b. Sa'îd, el-Müdevvenetü'l-kübrâ, Mısır, 1323, s. IX, s. 151.
35. Sünen maa-Şerhi-İbnu'l-Arabî, c. V, s. 240.
36. el-Mebsût, c. XIV, s. 36.
37. Celâl Yıldırım, age., s. 14-15.
38. el-Mebsût, c. XIII, s. 8.
39. Fethu'l-Kadîr, Bulak, 1316, c. V, s. 215-218. İbn-Hümâm burada "bir satış (beyi') içinde iki satış" ile "bir akid (safka) içinde iki akdin" farklı olduğunu, safka'nın daha geniş bulunduğunu, bey'in de safkanın bir nev'i olduğunu ifade ediyor. Bu sebeple biz de "safka"yı "akid" diye tercüme etmeyi uygun bulduk.
40. Neylu'l-evtâr, Tab'u'l-Halebî, c. V, s. 171-173.
41. Tuhfetü'l-ahvezî, c. IV, s. 428. Bu zâtın lâkabı Mebârkefûrî veya Mübârekfûrî'dir.
42. Miskü'l-hitâm, Hind tab'ı, fârisi, c. II, s. 17.
43. et-Tâcu'l-câmi'u li'l-usûl, Mısır, 1961, c. II, s. 206.
44. Hak Dini Kur'ân Dili, s. 965 vd.
45. el-Muhtasar, Mısır bilâ târih, c. II, s. 204.
46. Sünen maa şerh-i İbn Arabî, c. V, s. 240-241.
47. Şevkânî, age., c. V, s. 172.
48. el-Umm, c. III, s. 68 vd.
49. Şirâzî, el-Mühezzeb, Mısır, 1959, c. I, s. 273.
50. el-Câmi'u'l-kebir, Neşru'l-Efgânî, Mısır, 1356, s. 230.
51. Kâsânî, Bedâyi'u-sanâyi', Mısır, 1328, c. V, s. 137, 156.
52. Mavsilî, el-İhtiyâr, c. II, s. 26.
53. el-Muhallâ, el-Müniriyye 1351, c. IX, s. 15.
54. Age., c. IX, s. 40 vd.
55. Age., c. IX, s. 40 vd.
56. Mısır, 1310, c. III, s. 136.
57. Mısır, 1310, c. IV, s. 431.
58. Kâsânî, age., c. V, s. 158.
59. Kâsânî, age., c. V, s. 224.
60. el-Muğnî, c. IV, s. 177.
61. el-Mukni', Selefiyye 1282, c. II, s. 17.
62. Reddu'l-muhtâr, c. IV, s. 134.
63. Örnek olarak bkz. San'ânî, Sübülü's-selâm, Mısır, bilâ târih, c. III, s. 20-21 Zürkânî, Şerhu'l-Muvatta', Mısır, 1962, c. IV, s. 169-271.
64. Mezkûr hadîsin sahih olduğunu farzetsek dahi vâde farkı şart mâhiyetinde değildir. Bedel, akdin iki önemli unsurundan (satılan ve bedel) biridir. Pazarlık bedel (fiyat) üzerinde olmakta, rıza da burada tahakkuk etmektedir. Meselâ peşin satarken 1000 liraya veririm diyen ve böyle satan kimsenin sözünü nasıl şart saymıyorsak, vâde farkını da şart saymamamız gerekir; bu fark fiyatın bir cüz'üdür. Eğer bunu şart sayarsak bu takdirde müfsid şart değildir; çünkü akdin muktezâsına dahil olup, sıhhati bozacak bir tarafı yoktur.
65. İbn Arabi, Şerhu-Sünen-Ebî-Dâvûd, c. V, s. 238 vd.
66. Zâhiriyye mezhebi faizin yalnız bu altı maddeye münhasır olduğu hükmünü benimsemiştir; fakat bu, cumhurun görüşüne aykırıdır.
67. Hadîsler ve ribâ ile ilgili açıklamalar için bkz. Şevkânî, age., c. V, s. 123 vd.; İbn Hümâm, age., c. V, s. 274 vd.; İbn Abidin, age., c. IV, s. 194; el-Fıkhu ale'l-mezâhibi'l-erba'a, c. V, s. 245 vd.: Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, c. II.
68. İbn Abidin, age., c. IV, s. 269; Şâfiî, el-Umm, c. III, s. 68, İbn Hazm, age., c. IX, s. 40 vd.; 47 vd.
69. İbn Abidin, age., c. IV, s. 271-275; Mecelle, mad. 396-493.
* Biz bu iki örneği tasvip ederek buraya almadık; ancak bazı fıkıh kitapları ve Mecelle'nin caizdir dediği gibi bu iki muamelenin, mevzûumuza (vâde farkı ile satışın cevazına) itiraz edenleri iskât edeceğini düşünüyoruz. Bize göre İslâmın karz-ı hasen ve ortaklık kaideleri işletilirse ıyne ve beyi bi'l-vefâ hileleri ile faiz alıp vermeye gerek kalmaz.
70. İbn Abidin, age., c. IV, s. 176. Mecelle ticârî eşyada % 5 hayvanlarda % 10, akar ve arâzide % 20 ve fazlasını fâhiş fiyat (gabn-i fâhiş) kabul etmiştir. Mad. 165. 356-360.
71. el-Mezâhibu'l-erba'a, c. II, s. 283 vd.
72. Şevkânî, age., c. V, s. 255 vd.
73. el-Fıkhu ale'l-mezâhibi'l-erba'a, c. II, s. 302: T. Karaçizmeli, age., s. 228 vd.
74. İbn Abidin, age., c. IV, s. 194.
75. Bakara: 2/245; Mâide: 5/12; Hadîd: 57/11. 18; Teğabün: 64/17.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler