www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


IV. ÖLDÜRMEYE VEYA FUHUŞ YAPMAYA SEVKEDEN ZARÛRET
1. Öldürmeye zorlayan zarûret
Kaide:
39. Burada kaide, darda kalanın kendini kurtarmak için ölümü haketmemiş bir kimseyi öldüremeyeceğidir. Bunun istisnası oldukça dardır.
Bu kaidenin gerekçesi: Başkasının hayatı da değer ve korunma hakkı bakımından darda kalanınki gibidir, diğerininkinden daha fazla kendi hayatını devam ettirme hakkına sahib değildir. Öldürürse haksız olarak öldürmüş olur; halbuki Allah Teâlâ: "Ölümü hak etmedikçe Allah'ın haram kıldığı cana kıymayınız" buyuruyor. Başkasının hayatına son verme zarûretine düşmüş olmak da öldürmeyi meşrû hale getirmez; çünkü darda kalmak başkasının hayat hakkını iptal etmez. Başkasını öldürmeye zorlanmış olsa ve böylece zulme uğrasa bile bu ona öldürme hakkı vermez; çünkü zulme uğrayanın, bir başka suçsuz ve günahsıza zulmetme hakkı yoktur; öldürmek ise en büyük zulümdür ve asla caiz olamaz.
Gerek bu kaide ve gerekse istisnâsı, teferruâtın hükümlerini de verebilmek için biraz daha açıklamaya muhtaçtır.

Öldürmeye Zorlama:
40. Bir başkasını öldürmeye, dayanılmaz zorlama ile (ikrâh-ı mülcî) zorlanan kimse için öldürme suçunu işlemek helâl değildir; çünkü ister zorlama, ister açlık sebebiyle olsun darda kalmak öldürmeyi helâl kılmadığı gibi öldürenden günahı da kaldırmaz. Bütün mezhep imam ve fakihleri aynı görüşü benimsemişlerdir, bildiğime göre bu mevzûuda görüş ayrılığı yoktur.89
Ancak zorlayan ve öldürenden hangisine cezası verileceği mevzûunda görüş farkları vardır: Birisine mi, yoksa her ikisine de mi kısas cezası verilecek? Yoksa hiçbirine bu ceza verilmeyecek mi?
Birinci görüş: Zorlandığı için bizzat öldürene kısas tatbik edilir; bu görüş Hanefîlerden İmam Züfer'e aittir.
İkinci görüş: Hem zorlayana hem de zorlanıp bizzat öldürene kısas gerekir; bu mezhep Hanbelî, Malikî ve aynı görüşte olan başkalarına aittir. Şâfiîlerden iki görüş nakledilmiştir. Remli'nin kaydettiğine göre kuvvetli olanı her ikisine de kısasın gerektiğidir.
Üçüncü görüş: Her ikisine de kısas gerekmez; ancak zorlayanın diyeti ödemesi gerekir; bu da Ebû Yûsuf'un görüşüdür.

Görüşlerin Delilleri:90
41. Birinci görüşün delilleri: Allah Teâlâ: "Haksız olarak öldürülen kimsenin velisine selâhiyet verdik" buyuruyor. Burada selâhiyetten (sultan) maksad "katilin kısas yoluyla öldürülmesini taleb" hakkıdır. Zorlandığı için öldüren kimse gerçek katildir; çünkü öldürmek (katl) maddî bir fiildir ki o da hayatta olan bir insanın canına kıymaktır. Bir fiil ondan meydana geldiğine göre gerçek katil de odur. Bu sebeple zorlanan katil hem günahı yüklenir, hem de buna bağlı olarak öldürmenin hükmü olan kısas gerekli olur; çünkü kasten ve haksız olarak öldürmüştür. Katilin zarûret halinde bulunması ondan kısası düşürmek için yeterli delil değildir. Çünkü darda kalmak bazen günahı kaldırır da başkasının hakkına tâallûk ettiği için fi'lin hükmü yine olduğu gibi kalır; nitekim darda kalan başkasına ait yiyeceği yiyince günah olmaz, fakat açlık zarûreti başkasının malını -onun izni olmadan-itlâf etmiş olmanın hükünü kaldırmaz, onu ödemesi gerekir. Öldürme fi'linde bizzat öldürenden günah bile kalkmadığına göre, öldürme suçunun hüküm ve neticesi olan kısasın kalkmaması evleviyet yoluyla sabit olur.
42. İkinci görüşün delilleri: Zorlayan ve öldürmeyi emreden kimse ekseriyetle ölümü intac edecek şekilde amden ve düşmanca öldürmeye sebep olmuştur; bu sebeple, ona kısas gerekir; nitekim öldürme suçunda şahidlik edip kısastan sonra şahidliklerinden cayan kimseler de, yalan şahidlik ederek kısasa sebep oldukları için kısas edilirler. Zorlanan ve bu sebeple bizzat öldürene gelince, bu da hayatını korumak için suçsuz bir kimseyi kasten öldürmüş, böylece aç kalıp da ölümden kurtulmak için etini yemek üzere bir insan öldüren kimseye benzemiştir; kısası ıskat edecek bir mazereti yoktur. Kaldı ki, bir kimsenin hayatına son vermek, canına kıymak demek olan katl fi'lini de bizzat o işlemiştir, gerçek mânâsıyla katildir ve günahı da sakıt olmaz. Burada "zorlanmış ve tehdit edilmiş olmak" delil ve dayanak olarak fayda vermez; çünkü zorlama onun ihtiyar ve irâdesini elinden almamış, kastını zayıflatmamış, yalnızca irâdesini, kendisini kurtarmak maksadıyla bir masûmu öldürmeye yöneltmiştir; şu halde ona kısas gerekli olacaktır.
43. Üçüncü görüşün delili: Zorlandığı ve tehdit edildiği için birisini öldüren kimse öldürmeye mecbur (muztarr) kalmıştır; bu darda kalış onu, zorlayan ve öldürmesini emredenin elinde bir âlet haline getirmiştir; kısas ise âlete değil, onu kullanana tatbik edilir. İtlaf mevzûundaki "Tazminat sebebiyle verene değil, bizzat itlâf edenedir" şeklindeki kaide yanında bir başkasının malını itlâf hususundaki dayanılmaz zorlama konusunda şu kaideye yer verilmiştir: "Tazminat bizzat itlâf edene değil, sebebiyet verene düşer." Bundan da anlaşılmaktadır ki itlâf (haksız olarak başkasının malını imhâ vb.) zorlayan ve emredene nisbet ediliyor. İtlâf eden belli olduğuna göre bu nisbetin mânâsı şundan ibâret oluyor: Zorlandığı için bizzat itlâf eden, zorlayanın elinde bir âlet gibidir. Zorlama halinde öldürme fi'li de böyledir; burada da zorlanan âlet durumundadır; çünkü insan, öldürme suçunda bir başkasının elinde -gerçek mânâda da- alet olabilmektedir; meselâ bir başkasının üzerine itip düşürmek suretiyle öldürebilir. Şu halde zorlandığı için bizzat öldürene ne kısas, ne tazminat ve ne de keffâret gerekir Günahın bekâsı öldürmenin diğer hükümlerinin de bulunmasını gerektirmez; çünkü bunlar birbirinden ayrılır; meselâ bir kimse diğerine elini kesmesini emretse o da emredenin elini kesse günah işlemiş olur, fakat kesen kesmesini emredenin âleti gibi olduğu ve eli kesilen bizzat kesmiş sayıldığı için kesene kısas vb. gerekmez.
44. Dördüncü görüşün delili: Zorlandığı için bizzat öldürenin günah işlemiş olduğu gösteriyor ki, öldürme işinin bütünü zorlayana yüklenmemektedir. Halbuki kısas ancak tam mânâsıyla öldürme suçunu bizzat işleyene tatbik edilir; öldürmeye zorlayan kimsede ise bu şart -hakikaten ve hükmen-  gerçekleşmemiştir; şu halde ona kısas gerekmez, sadece şüpheli durumlardaki öldürme cezası yani diyet (tazminat) ile hükmolunur.
45. Kanâatime göre bu görüşlerin en kuvvetlisi ikincisidir; buna göre de hem zorlayana, hem de darda kaldığı için öldürene kısas gerekir; çünkü bunlar bir kimseyi müştereken öldüren iki suçlu gibidirler. Birincisi kasten ve düşmanca öldürmeye azmettiği ve ölüme sebebiyet verdiği için, ikincisi ise bilfiil öldürdüğü için. Aynı zamanda bu ikisine kısası tatbik etmek kötülüğü önleyeceği, katli menedeceği için kısasın hikmetine de uygun düşmektedir. Nitekim aynı maksad ve hikmetler sebebiyle, bir kişiyi müştereken öldüren birçok kimseye (cemâate) de kısas tatbik edilmektedir.

Kısası Gerektiren Şahitliğe Zorlama:
46. Bir kimsenin idama (kısasa) mahkûm edilmesini gerektiren yalan şahitlik için yapılan zorlama bunu mübâh kılmaz; bir müslümanın bunu yapmaması gerekir ve yaparsa günahkâr olur; çünkü bu şahitlik, suçsuz bir kimsenin öldürülmesine sebep olur; halbuki -daha önce de söylediğimiz veçhile- zorlama öldürmeyi caiz ve mübâh kılmadığı gibi ona götüren davranışı da mübâh kılmaz. İmdi zorlanmış olduğu için şahit olur veya iki kişi zorlandıkları için; "filân kasten öldürmüştür, katildir" diye şahidlik eder, halbuki onun katil olmadığını, suçsuz bulunduğunu bilirlerse, hâkim de bunların şehâdeti üzerine kısas yoluyla idam cezası verir ve ceza tatbik edilirse, bilâhare şahitlerin itirafı veya başka bir yol ile idam edilenin suçsuz olduğu, şahitliğin de yalan olduğu meydana çıktığı takdirde -öldürmeye zorlama bahsinde açıkladığımız- fukahânın sözlerine göre zorlayanın veya şahidlerin yahut da her üçünün kısasen idamları gerekir.

Açlık Zarûretiyle Adam Öldürmek:
47. Açlık zarûreti halinde, etini yemek üzere hayat hakkına sahip bir kimseyi öldürmenin caiz olmadığı hükmünde bütün fukahâ ittifak etmiştir. Çünkü öldürdüğü de kendisi gibidir onu öldürerek kendisini yaşatması caiz olamaz.
Muharib düşman veya dinden dönmüş mürted hakkında görüş ayrılıkları vardır. Ekseriyet bunun da caiz olmadığını söylemiş, bazıları caiz görmüşlerdir.91

Gemi Yolcularını Denize Atmak:
48. Suçsuz kimselerin öldürülmesi caiz olmayan zarûret hallerinden birisi de -fukahânın işaret ettikleri veçhile- fazla yolcu yüzünden batmak üzere olan geminin ve diğer yolcularının kurtulması için bazı yolcuların denize atılmalarıdır. Çünkü onları denize atmak demek, onları öldürmek ve kendilerine yaşama imkânı temin etmek demektir ki bu caiz değildir.92 Fakat biraz aşağıda zikredeceğimiz üzere malları denize atmak caizdir.

Düşmanın Müslümanları Siper ve Kalkan Yapması:
49. Yukarıdaki hükümlerden istisna yoluyla hayat hakkı olan kimselerin ölümlerini intac edecek bazı davranışlar caiz olmaktadır. İbn Kudame şöyle der: "...fakat düşman bir müslümanı siper ederek ilerlese ve müslümanları kurtarmak için atış yapmak gerekli bulunsa müslümanların atış yapmaları caiz olur; çünkü bu bir zarûret halidir."93
Bazıları bu istisnâî caiz olmayı "Umumî zararı defetmek için hususî zararı yüklenme" kaidesine bağlıyorlar. Hamevî el-Eşbâh ve'n-nezâir'de şöyle diyor: "...Müslümanların çocuklarını kalkan yapan kâfirlere atış yapmak caizdir; çünkü bu, umumî zararı önlemek için hususî zararı göze almak" kabilindendir.94 İbn Teymiyye'nin kaydettiğine göre bu hükümde fıkıh bilginleri ittifak etmişlerdir.95 Gerçekte de bu istisna makuldür. İslâm yurdunu korumak zarûreti ve savaş hali bunu gerekli kılmaktadır. Hamevî'nin istidlâlinde zikrettiği husus, kâfirlerin İslâm yurdunu istilâ etmelerinin, din nazarında kişileri öldürmekten daha zararlı olduğuna işaret etmektedir. Çünkü düşman İslâm yurdunu istilâ ederse müslümanlar zelîl ve perişan olacak, dinin hükümleri yürürlükten kalkacak ve -hakkı aşağıda olmak iken- kâfirlerin dini hâkim hale gelecektir. Bütün bunlar, bazı müslümanların hayatına mal olsa bile önlenmesi gereken büyük zararlardır; bunların yanında berikiler hususî ve az zarar sayılmaktadır.

Meşrû Müdâfaa Halinde Mütecavizi Öldürmek:
50. Bir kimsenin canını, malını veya namusunu kastederek tecavüze yeltenen (sâil) kimseye karşı tecavüze uğrayanın müdâfaa ve tecavüzü önleme hakkı vardır. Her çareye başvurarak ve başka çare yoksa, mütecavizi öldürerek bu hakkını kullanabilir. Çünkü tecavüze uğrayan meşrû müdâfaa hakkını kullanmaktadır, bu hal zarûret halidir, amme otoritesiyle değil, kendi gücüyle tecavüzü önlemek mecburiyetindedir. İbn Kudâme, sahibini öldürmek üzere bir eve giren kimseden bahsederken şöyle diyor: "Öldürmeden başka önleme çaresi yoksa veya öldürmediği takdirde onun kendisini öldüreceğinden korkuyorsa öldürecek veya bir uzvunu koparacak darbeyi vurabilir. Sakatlama ve öldürmeden dolayı diyet de gerekmez; çünkü -isyan edenlere karşı yapıldığı gibi- şerrini ve kötülüğünü önlemek için yapmıştır; mütecaviz ev sahibini, öldürmek zarûretiyle karşı karşıya getirmiştir ki bu kendi kendini öldürmek demektir... Bir kimsenin canına veya malına saldıran herkes için hüküm aynıdır..."96

Meşrû Müdâfaanın Şartları:
51. Öldürme pahasına da olsa tecavüzü önlemeyi mübâh kılan meşrû müdâfaa durumunun meydana gelebilmesi için bazı şartlar vardır:
a) Can, mal veya namusa tecavüz bulunacak,
b) Tecavüze uğrayan devlet ve emniyet kuvvetlerine sığınma imkânı bulamamış olacak,
c) Bu tecavüzü önleyebilmek için başka bir çare bulunmayacak.97
Fiil halinde tecavüzün gerçekleşmesi şart olmayıp, mütecavizin davranışlarından bunun anlaşılması kâfidir.98

Meşrû Müdâfaa Hakkının Hukuki Mesnedi:
52. İslâm hukuku kişinin canına, malına ve namusuna dokunulmazlık tanımış, bunlara saygı gösterilmesini istemiştir. Hz. Peygamber (sav) bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurur: "Müslümanın her şeyi diğer müslümana haramdır; kanı, namusu, malı. Bunun içindir ki müslüman İslâm Hukuku'nun himayesi altındadır; bu hususta zimmî (gayr-i müslim vatandaş) da müslüman gibidir. Hz. Ali'nin: 'Onlar, malları bizim malımız gibi, canları da bizim canımız gibi olsun diye zimmet akdini yapmışlardır" sözü bunu ifade etmekdedir.99
İslâm Hukuku insanın canını, malını ve namusunu himaye ettiği, onlara dokunulamayacağını ilân ettiği için tâbilerine, başkalarına tecavüz etmeme vecîbesini yüklemiştir; bu vecîbeyi ihlâl eden kimse cezalandırılmayı hakeder.
Hakkı korumak, onlara yapılacak tecavüzü önlemek devletin vazifesidir, bu vazifeyi onun ifâ etmesi esastır; fakat zarûret halinde, tecavüze uğrayanın devlet kuvvetlerine sığınma imkânına mâlik olmadığı hallerde İslâm hukuku, tecavüze uğrayan kimseye, öldürme pahasına da olsa kendini koruma izni vermiştir. Şu hadîs mezkûr hükme delâlet etmektedir: Ya'lâ b. Ümeyye bir adamla kavga etti, biri diğerinin elini ısırdı, ısırılan elini çekince ısıranın ön dişi düştü, Rasûlullâh'a (sav) başvurarak dâva açtılar, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Azgın hayvan gibi ısırıyor musunuz? Buna tazminat yoktur!"100 Yine Rasûlullâh'tan (sav) rivâyet eden bir hadîste şöyle buyrulmuştur: "Hayatı uğrunda öldürülen şehiddir; ailesi uğrunda öldürülen şehiddir; malı uğrunda öldürülen şehiddir."101 Müslüman ancak kavgasında haklı ise öldürüldüğünde şehid olur. Bütün bunların mânâsı şudur: İslâm Hukuku tecavüze veya tecavüz teşebbüsüne marûz kalan kimseye meşrû müdafâa hakkı vermiştir.

Başkası Namına Meşrû Müdâfaa ve Bunun Dayanağı:
53. Yukarıda açıkladığımız mânâda meşrû müdâfaa hakkı yalnızca kişinin bizzat uğradığı tecavüze mahsus olmayıp başkalarına da şâmildir; yani bir kimse başkasının can, mal ve namusuna yönelmiş tecavüzü de önleyebilir ve bunun için meşrû müdâfaa hakkını kullanabilir. el-Muğnî'de şu cümleye yer vermiştir: "Bir kimsenin mal veya canına yahut da bir kadının namusuna tecavüze yeltenen kimseyi defetme ve tecavüzünü önleme mevzûunda başkaları da mağdura yardım edebilir."102 Remlî'nin Nihâyetü'l-muhtaç isimli eserinde de şu ibâre vardır: "Kendisi için bir tehlike bahis mevzûu olmadığı zaman başkalarına vaki tecavüzü önlemenin caiz veya farz olması hükmünde kişi, tacavüz kendisine vaki olmuş gibidir."103 Irak Ceza Kanunu başkasının malına, can ve namusuna tecavüzü defetme hususundaki meşrû müdâfaa hakkını aynı şekilde benimsemiştir.104 Başkası adına meşrû müdâfaa hakkı meşrûiyetini iki noktadan alır:
a) Fertler münkeri (meşrû olmayan davranışları) önlemekle mükellef kılınmışlardır. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurur: "Kim bir münker görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmeyen diliyle; buna da gücü yetmeyen kalbi ile; bu ise en zayıf imanlının yapması gerekendir." Şüphesiz bir kimseye tecavüz, önlenmesi gereken münker, gayr-i meşrû ve çirkin bir davranıştır.
b) Zulüm ve haksızlığa uğramış kimseye yardım etmek farzdır. "Kardeşine zalim de olsa mazlûm da olsa yardım et" buyurulmuştur. Mazlûma (haksızlığa uğramış kimseye) yardım ederiz; fakat zâlime nasıl yardım edebiliriz? sorusuna da: "Onu zulümden alıkorsunuz, zulmüne mâni olursunuz" cevabı verilmiştir. Şu halde mazlûma yardım, onun tarafını tutmak ve zarar görmesini önlemektir. Zâlime yardım ise haksızlık etmesi, dolayısıyla da hatâ ve günaha düşmesine mâni olmaktır; şüphe yoktur ki onu günahtan kurtarmak yardımların en büyüğüdür.

Hak mıdır, Vazife midir?
54. Meşrû müdâfaa meşrû olunca acaba bu meşrûiyetin hükmü nedir; hak mıdır, vazife midir? Yani tecavüze uğrayan kimse saldıranı öldürmek pahasına da olsa imkânlarını kullanarak tecavüzü defetme veya ölümüne mâlolsa bile müdafaaya teşebbüs etmeme şıklarından birini seçme hakkına mı sahiptir; yoksa iki taraftan birinin ölümüne mal olsa bile tecavüzü menetmeye çalışmak mecburiyetinde midir? Mesele üzerinde fukahânın ihtilâf ve çeşitli açıklamaları vardır; aşağıdaki pargaraflarda bunları özetleyeceğiz. Irak Ceza Kanunu meşrû müdâfaayı hak kabul etmiştir; tecavüze uğrayan isterse bu hakkı kullanır, istemezse kullanmaz.105

Hayatı Korumak İçin:
55. Hayatı korumak için meşrû müdâfaa konusunda fukahânın iki görüşü vardı; bu hususu İbn Teymiyye şöyle ifade etmiştir: "Bilindiği üzere bir kimsenin hayatına yönelen tecavüzü defetmesi caizdir, bu sünnet ve icmâ ile sabittir. "Kavga ederek önlemesi farz mıdır?" konusunda iki görüş ileri sürmüşlerdir; Ahmed b. Hanbel'den de her iki görüş nakledilmiştir."106 Ancak yine Hanbelî fıkıh bilginlerinden İbn Kudame bu mesele hakkında, Hanbelî mezhebine ait tek görüş zikretmiştir ki bu da "farz olmadığı"dır; herhalde kendisi bu görüşü tercih etmiş olacaktır. Şöyle diyor: "Bir kimsenin canı veya malı kastedildiğinde bizzat müdâfaa etmesi farz değildir." Sonra bir itiraz ileri sürerek: "Denirse ki: Açlık zarûretine düşmüş kimse bu zarûreti giderecek bir şey bulursa onu yemesi -iki görüşten birine göre- farzdır dediniz, burada aynı hükmü niçin benimsemiyorsunuz?" Buna şu cevabı veririz, diyor: "Çünkü onu yediği zaman başkasının canına kıymadan kendi hayatını devam ettirmektedir; burada ise kendini yaşatmak için başkasını öldürmesi gerekiyor, işte bunun için müdâfaa farz değildir.107
Remlî'nin zikrettiğine göre Şâfiî mezhebinde de bir müslümanı öldürmek üzere saldıran kimseye karşı saldırıya uğrayanın müdâfaa etmesi farz değildir; hatta teslim olması sünnettir.108
Hanefî mezhebinde İmam Cessâs saldıranı öldürmeye mal olsa bile müdâfanın farz olduğunu ileri sürmüş ve mezhebine ait başka bir görüş zikretmemiştir. Cessâs bu görüşünü şöyle ta'lîl etmiştir. Saldıran "bâğî"dir; Allah Teâla bâğîler ile savaşmayı emretmiştir. Merhum şöyle diyor: "Bir kimsenin öldürmek üzere saldırdığı şahıs imkân bulursa saldıranı öldürmek mecburiyetindedir; imkân bulduğu halde öldürmemesi caiz değildir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Eğer mü'minlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa (bağiy), saldıranlara karşı -Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar- savaşınız... (Hucurât: 49/9)" Bu âyette Allah Teâlâ saldıranlara (bâğilere) karşı savaşı emretmiştir; haksız olarak bir kimseyi öldürmeyi kastetmekten daha büyük bağiy olmaz."109
56. Büyük fıkıh bilgini el-Cessâs'ın görüşü en kuvvetli görüştür. Onun zikrettiğine ilâve olarak mezkûr görüşün başka mesnedleri de vardır: İslâm haksız olarak kan dökmeyi yasaklamıştır; çünkü bu zulümdür ve yeryüzünü fesada vermektir. Allah Teâlâ bize zulüm ve fesadı kaldırmayı emrediyor. Tecavüze uğrayan kimsenin buna teslimiyet göstermesi zulme teslim olmak ve onu önlemek demektir ki bu caiz olamaz. Kezâ insanın hayatı kendi mülkü değildir, haksız olarak ona saldıran kimseye teslim olarak -def'i gücü olduğu halde- hayatını tehlikeye atmaya hakkı yoktur.110

Namusu Korumak İçin:
57. Namusa saldıran kimseyi ölüm pahasına da olsa önlemek farzdır. Bir erkek bir kadına tecavüz etmek istese kadın da onu öldürmekten başka bir çare ile kurtulma imkânı bulamasa -gücü yettiği takdirde- saldıranı öldürmesi farzdır. Çünkü saldıranın arzusunu yerine getirmesine imkân vermek haramdır, müdâfaayı terketmek ise "imkân vermek" demektir ve caiz değildir. Aynı şekilde bir kadına tecavüze yeltenen kimseyi gören bir başka kimseye de -başka çare yoksa- mütecavizi öldürmek farzdır.111
İbn Teymiyye'ye göre karısına tecavüz etmek isteyen kimseyi koca, başka bir yolla defetme imkânı bulunsa bile öldürebilir. Merhum şöyle diyor: "...bunun içindir ki koca, karısına tecavüz etmek isteyen kimseyi -tecavüzü önleme maksadıyla- öldürebilir. Başka çare olmadığı takdirde öldürebileceği ittifakla sabittir. Başka çare bulunduğu takdirde dahi öldürebileceği ise kuvvetli olan görüştür.112*

Malı Korumak İçin:
58. Mala karşı tecavüzü önlemek farz olmayıp haktır. Malı tecavüze uğrayan kimsenin mütecavizi kendi haline bırakması veya kavga etmeyerek istediği malı vermesi caizdir.113 Aynı şekilde sonu öldürmeye de varsa meşrû müdâfaa hakkını kullanması da caizdir.114 İbn Ömer'den (ra) rivâyet edildiğine göre evine bir hırsız girmiş, o da kılıcı çekerek hırsızın üzerine yürümüştür. Eğer kendisine mani olmasalardı hırsıza kılıcı vuracaktı.115 Irak Ceza Kanunu ancak muayyen durumlarda mal için meşrû müdâfaa hakkı tanımaktadır.116
59. Benim tercih ettiğim görüş tecavüze uğrayanın imkân bulduğu takdirde mala karşı tecavüzü -öldürmek pahasına da olsa- önlemesinin farz (vazife) olduğudur. Çünkü bu tecavüz de zulümdür, haksız saldırıdır, nizamı bozmaktır; İslâm Dini bunların izâle edilmesini emretmektedir. '"Saldıranın veya saldırıya uğrayanın canı maldan kıymetlidir" denemez; çünkü biz buna şu cevabı veririz: Saldıran sadece başkasının hakkı olan mala değil, Allah'ın saygı gösterilmesini, korunmasını ve müslümanların beklemesini emrettiği dinin sınırlarına da tecavüz etmektedir. Bu tecavüz yalnızca halkı korkuya düşürmek ve emniyeti ihlâl etmekle kalmıyor, aynı zamanda Allah'ın insanlara vazife kıldığı "halkın malını koruma" vazifesini de ihlâl ediyor. Meşrû müdâfaa esnasında bu hakkı kullanan kimsenin ölmesine gelince bu yolda ölen şehiddir ve Allah nezdinde şehidlikten üstün bir derece yoktur.

Meşrû Müdafaa Zarûret Ölçüsüyle Sınırlıdır:
60. Mütecavize karşı müdâfaadan maksat onun tecavüz ve kötülüğünü önlemektir; onu cezalandırmak değildir; çünkü tecavüze uğrayanı bu hakkı kullanmaya ve kendini bizzat müdâfaa etmeye mecbur eden mütecavizdir. Tecavüze uğrayanın da en hafiften ağıra doğru bir yol takip ederek meşrû müdâfaa hakkını kullanması gerekir. Aksi halde meşrû müdâfaanın zarûrî kılmadığı fiilerden mes'ul olur. Çünkü bizzat kendini koruması zarûret sebebiyle caiz kılınmıştır; zarûretler ise ölçülerini aşamaz. Daha hafif bir davranışla maksat hasıl oluyorsa, daha ağırını kullanmakta zarûret yoktur. Buna göre mümkün ise önce sözle ve başkalarını yardıma çağırarak kendini korur, bu olmazsa vurmaya geçer, vurarak defetmek mümkün ise yaralaması caiz olmaz ve yaraladığı takdirde mes'ul olur. Vurmakla maksat hasıl olmuyorsa yaralar, fakat öldüremez, zarûret bulunmadığı halde öldürürse mes'ul olur. Öldürmekten başka çare yoksa öldürür ve mes'ul olmaz. Eğer saldırıya uğrayan ölürse şehid olur.117 Irak Ceza Kanunu da bu "hafiften şiddetliye doğru tedric" yolunu benimsemiştir.118
Ancak, saldırıya uğrayan mezkûr sırayı takip edememe durum ve zarûretinde olur, meselâ korkuttuğu veya başkalarını yardıma çağırdığı takdirde mütecavizin elini çabuk tutarak kendini öldüreceğinden korkarsa, duruma göre yaralaması ve öldürmesi caizdir; bunda mes'uliyet yoktur. Serâhsî, el-Mebsût'unda, saldırıya uğrayanın tedrice ve sıra takibine riâyet etmemesinin bu durumda caiz oluşunu şu esasa bağlıyor: "Gerçek durumun bilinmesine imkân bulunmayan yerlerde kuvvetli zan gerçeğin yerine geçer."119
Bir de "kaçmak tecavüzden kurtulmayı temin ettiği takdirde, tecavüze uğrayan kimsenin kaçması gerekli midir?" meselesi vardır. Şâfiîler gibi bazılarına göre kaçması gerekir; çünkü böylece başkasına zarar vermeden kendini kurtarabilmektedir ve açlık halinde murdar hayvan yemek kabilinden bu da gereklidir. Bazılarına göre de kaçmak (farz) değil, caizdir. Çünkü bu bir meşrû müdâfaadır, farz olamaz. Hanbelîlerin iki görüşünden birisi bu merkezdedir.120
Saldırana karşı müdâfaadan maksat tecavüzü önlemek olduğundan mütecaviz kaçtığı takdirde onu takip etmek, peşine düşmek caiz değildir. Çünkü kaçmasıyla tecavüz de durmuş, maksat hasıl olmuştur. Fakat mütecaviz bir miktar mal alarak kaçarsa onun peşine düşmek ve gerekli kuvveti kullanarak malı geri almak caizdir.

Meşrû Müdâfaa Halinde Cezâî ve Hukukî Mes'uliyet:
61. Sınır ve prensiblerine uyularak kullanılan meşrû müdâfaa hakkı veya vazifesi onu kullanan için hiçbir cezâî mes'uliyeti gerektirmez. Çünkü yaptığı mübâh ve serbest olan bir fiildir, suç vasfı taşımaz, böyle bir fiil işleyene de ceza verilemez.121
Hukukî mes'uliyete gelince: Tecavüze uğrayan kimse, İslâm Hukuku'nun iznine dayanarak hakkını veya vazifesini kullandığına göre bu nevi'den bir mes'uliyet gerekmez; bu cumhûrun (ekseriyetin) görüşüdür. İmam Âzâm'a göre saldıran çocuk veya akıl hastası ise, saldırıya uğrayan meydana getirdiği zarar ve sakatlanmayı tazminat ödeyerek karşılar. İmam'ın delili şudur: Böyle kimselerin fiileri de suç vasfı taşımaz; dolayısıyla fiil suç sayılmaz, bunlara karşı meşrû müdâfaa zarûrî olarak caiz olmuştur, şu halde saldırıya uğrayanın meydana getirdiği zarar için gerekli olan tazminatı düşürmez.122

2. Fuhuşa sevk eden zarûret:
Zinaya Zorlamak:
62. Zina etmediği takdirde öldürülme tehdidi gibi dayanılmaz zorlama şeklinde zorlanan, tazyik ve tehdid edilen kimsenin bunu yapması caiz değildir123; çünkü bir müslüman erkeğin ister tehdit ile ister başka bir sebeple zina yapması mübâh değildir; yaparsa günah işlemiş olur.124
Bu hükümde kadın ile erkeğin farklı olmalarının sebebi: Erkek zina fiilini bizzat yapan ve bunun için âletini kullanan kimsedir. Halbuki zina fiili ölüm tehdidi ve zorlama sebebiyle dahi ortadan kalkamayan bir haramdır ve işleyenden -hiçbir halde- günah sakıt olmaz. Kadına gelince o zina fiilini bizzat yerine getirmiyor, bu fiili onun üzerinde bir başkası işliyor, kadının yaptığı mani olmamak ve teslim olmaktır; zarûret halinde bu teslimiyet -günahsız olarak- caizdir. Nitekim öldürülmesinden korkarak dinin emir ve yasaklarının yerine getirilmesini temin vazifesini terkeden kimseye de günah yoktur.125

Zorlama Halinde Zinanın Cezası:
63. Kadın zinaya zorlanır ve bu fiili işlerse bütün İslâm bilginlerine göre kadına had (muayyen şer'i ceza) gerekmez; hattâ İbn Kudâme "Bu hükme muhâlefet eden bir kimsenin bulunduğunu bilmiyoruz" demiştir.126
64. Aynı şekilde zorlandığı için zina eden erkeğe haddin gerekip gerekmediği konusunda iki görüş vardır:
a) Hanbelîler, Ebû Sevr, Hasen, bazı Mâlikî fakîhler, Zâhiri İbn Hazm, Ebû Hanife (birinci görüşü) ve Züfer'e göre dayak tehdidi altında bunu yapan erkeğe had gerekir. Bunların delili şöyledir: Zina ancak vücudun uyanmasıyla yapılabilir, halbuki zorlama ve tehdid buna zıttır ve mânidir, vücudun uyanması bulunduğuna göre zorlama yok olmuştur ve had gerekir.127
b) Şâfiî mezhebindeki kuvvetli görüşe, Mâlikî mezhebine, Ebû Hanife'nin son görüşüne, imam Muhammed ve Ebû Yûsuf'a göre bu durumda zina eden erkeğe de had gerekmez. Bu görüşün delili: Zorlama ve tehdide maruz kalan kimse cinsi arzusunu tatmin etmek için değil, felâketten kurtulmak için bu çirkin fiili işlemiştir, hadler şüphe bulunduğu zaman düşer, zorlama da bir şüphedir ve haddi önler. "Zorlamanın vücudun uyanmasına mânî olacağı..." şeklindeki itiraza şu cevap verilebilir: Tehdit işlemeye değil, işlememeye yönelmiştir, şu halde istenen yapıldığı takdirde korkulacak bir tehlike yoktur, bu ise vücudun uyanmasına mâni olmaz. Kezâ haddin tatbik edilebilmesi için, iradeye ve tercihe bağlı bir sebeple meydana gelen cinsî arzunun tatmin edilmiş olması gerekir, bu arzuya, zorlama sebebiyet vermemiş olmalıdır, zorlanan kimsenin zinasında bu şart bulunmadığı için had de gerekmez.128
V. MÜLKİYET HAKKI İLE ALÂKALI ZARÛRETLER
Başkasının Malı ve Mülkiyet Hakkının Dokunulmazlığı:
65. İslâm Hukuku'nda başkasının malına dokunulamaz, mülkiyet hakkına tecavüz haramdır. Hz. Peygamber'den (sav) rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte "Kendisi razı olmadıkça müslüman bir kimsenin malı başkasına helâl olmaz" buyurulmuştur. İslâm ülkelerinde yaşayan gayr-i müslimlerin (zimmîlerin) malları da böyledir; çünkü mal ve can konularında müslümanlarla eşit haklara sahiptirler.
Fakat aşağıda açıklanacağı üzere zarûret halinde başkasının malını almak ve imhâ ve itlâf etmek caiz olur.
Darda Kalana Malî Yardımda Bulunma Vazifesi:
66. Yiyecek olsun, başka birşey olsun, herhangi bir mala sahibi zarûret halinde muhtaç değil ise, mal doğrudan doğruya zarûreti giderecek cinsten ise darda kalana onu vermek gereklidir. Çünkü mâsum bir insanın hayatını kurtarmak bu malın verilmesine bağlı hale gelmiştir. Nasıl boğulmak veya yanmak üzere bulunan bir kimseyi kurtarmak için, başka kurtaracak kimse yoksa, imkân ve gücünü kullanması gerekli ise, burada da malını vermesi lâzımdır. Vermediği tardirde, öldürülmesine yardım etmiş veya ölümüne sebebiyet vermiş gibi olur ki bu caiz değildir.129 Allah Teâlâ "İyilik ve takvâ (dindarlık) üzerine yardımlaşınız, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız" buyurmuştur. Bir miktar mal vermek suretiyle kurtarmak imkânı mevcut olduğu halde darda kalanı ölüme terketmek iyilik üzerine yardımlaşma değildir.

Malı Karşılıksız Olarak Vermek Gerekli midir?
67. Mal sahibinin malını karşılıksız olarak mı yoksa bir bedel karşılığında mı vermesi gerektiği mevzûunda fukahânın farklı görüşleri vardır: Şâfiîlere göre ancak bir bedel karşılığında vermek gerekli olur. Şâfiîlerin ekseriyeti bu görüşü benimsemiştir. Bedelsiz olarak vermesi gereklidir" şeklinde zayıf bir rey Şâfiî mezhebinde mevcuttur.130 Mâlikîlerde iki görüş vardır.131 Fakat Düssûkî Hâşiye'sinde, bu iki görüşün, malı olmayan, fakir, darda kalana ait olduğunu ifade etmektedir. Buna göre darda kalıp malı, parası vb. olana bedelsiz olarak vermesi gerekli değildir.132 Hanefîlere göre zarûret hali ödeme vecibesini düşürmez. Şöyle diyorlar: "Aç kalan kimsenin başkasına ait yiyeceği yemesi caizdir ve yediği takdirde bedelini öder."133 Buradaki ödeme (zaman, tazminat) vecibesini şu meşhur fıkıh kaidesine dayandırmışlardır: "Darda kalmak başkasının hakkını iptal etmez." Hanefî şârihler de bu mevzûuda şu açıklamayı yapmışlardır: "Darda kalmak her ne kadar başkasının malını yemeyi veya imhâ etmeyi -cezayı gerektirmeyecek şekilde- mübâh kılsa da tazminattan kurtulmaya sebep olamaz."134 bunun da mânası: Bedelsiz olarak vermenin vacib olmadığından ibârettir.
Hanbelîlere göre bedelsiz olarak vermek gerekmez.135 Hanbelî İbn Kayyim, bedelsiz olarak vermenin gerekli olduğunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: "Sahih olan görüş, darda kalana bedelsiz mal vermenin gerekli bulunduğudur. Çünkü darda kalana imkânı olanların yardım etmeleri, onların hayatlarını kurtarmaları, zarûret halinde muhtaç olanların ihtiyaçlarını, kendi menfaatlerine tercih etmeleri farzdır."136
İbn Teymiyye meseleyi kısımlara ayırarak şöyle bir neticeye varmıştır: Darda kalan yoksul ise, bedelsiz olarak ona gerekeni vermek farzdır. İhtiyârât'ında şöyle diyor: "Başkasının yiyeceğine zarûret halinde muhtaç olan kimse yoksul ise bedel vermesi gerekmez; çünkü açı doyurmak, çıplağı giydirmek farz-ı kifâyedir. Başkası bulunmadığı takdirde muayyen kimse için farz-ı ayn olur."137
Benim de tercih ettiğim görüş budur.

68. Malın aynına değil de menfaatine, meselâ muayyen bir zaman için kullanmaya zarûret halinde muhtaç olmanın, meselâ su çekmek için birisinin ip ve kovasına ihtiyaç duymanın da hükmü aynıdır; kullanmak üzere vermek gerekir. Ancak yine bedelsiz mi yoksa bedel karşılığında mı verecektir mevzûunda yukarda geçtiği şekilde burada da ihtilâf edilmiştir.138

Bedelin Miktarı:
69. Darda kalana verilen malın bedelinin ödenmesi görüşüne katıldığımız takdirde, darda kalana verilen malın bedeli piyasa değeridir. Malın sahibi bu fiyatla malını ona satmaya mecburdur. İmam İbn Teymiyye şöyle demiştir:
"Mal sahibi darda kalanın muhtaç olduğu malı satmaya mecburdur, bu satış piyasa fiyatıyla yapılacaktır, imtinâ ederse her iki hususta da cebr caizdir."139
Şâfiîler de aynı görüştedir.140
Mal sahibi piyasa fiyatından daha fazlasıyla satarsa bunu mecburen satın alana, fiyat farkını ödemek gerekmez, zorlanmış kişiler gibi bu da mecburen farklı fiyatla satın almıştır, bu farkı almaya mal sahibinin hakkı yoktur, alanın da ödemesi lâzım değildir.141
Bedelin peşin olarak ödenmesi de şart değildir; darda kalanın yanında malı olmadığı takdirde borçlanarak alması caizdir.142

Sahibi Vermek İstemeyince Malın Zorla Alınması:
70. Malın sahibi darda kalana malını vermek istemezse beriki onu zorla alabilir, bunun için onunla kavga etmesi de caizdir; çünkü mala zarûret halinde muhtaç olduğu için, sahibinden daha ziyade hak sahibi olmuştur, sahibinin vermek istememesi meşrû bir hak değildir, darda kalana vermesi gereken bir hak üzerinde, meşrû olmayan bir direniştir, bu sebeple de cebir ve zor kullanarak da olsa onu elinden almak caizdir, kavga esnasında malın sahibi ölse öldürene tazminat düşmez, çünkü o kavgaya haksız olarak katılmıştır ve bu bakımdan haksız olarak tecavüz eden ve saldıran gibi olmuştur. Aksine bu kavgada darda kalan ölürse şehid olur, öldürene de diyetini ödemesi gerekir. Bu konuda şöyle bir rivâyet vardır: Bir adam bir topluluktan su istemiş onlar da vermemişler, nihayet adam ölmüştü; Hz. Ömer ölünün diyetini mezkûr topluluğa ödetti.144 Hattâ zâhiriyye mezhebinden İbn Hazm'e göre darda kalıp su isteyen bir kimseye yanında su olmadığını ve onu ölümden kurtaracak suyu bulmasına da imkân bulunmadığını bildiği halde su vermeyen kimseye kısas lâzım gelir. Bunları bilmediği için vermeyen ve böylece susuz kalanın ölmesine sebep olana ise kısas değil, tazminat (diyet) gerekir.145
Şâfiîler, darda kalana malını, piyasa değeri ile satmaktan imtinâ eden kimsenin bu davranışını da doğrudan doğruya vermekten imtinâ gibi kabul etmiş ve darda kalanın bu yüzden onunla kavga etmesini mübâh görmüşlerdir. Bazı Hanbelîler de aynı görüştedirler, ancak el-Muğnî sahibi şöyle demiştir: En uygun olanı bu durumda mal sahibine saldırmanın caiz olmamasıdır. Yalnız malı alması ve piyasa değerini ödemesi hakkı vardır, başka birşey ödemez."146
Benim de tercih ettiğim görüş budur:

Öldürme Pahasına da Olsa Malı Zorla Almanın Şartları:
71. "Darda kalanın, bedelli veya bedelsiz olarak sahibinden malını alabileceğini, şayet vermek istemezse öldürme pahasına da olsa zorla alacağını" ifade etmiştik. Ancak sahibi vermek istemeyince malını zorla alabilmenin bazı şartları vardır:
a) Alınan mal dolaylı bir şekilde değil, doğrudan doğruya zarûrî ihtiyacı giderecek cinsten olacak.
b) İhtiyacı giderecek miktardan fazla olmayacak. Darda kalanın yiyeceği ekmek, içeceği su, vb., kanın tamamen akarak ölümüne sebep olmaması için yarasını bağlayacağı veya dikeceği ip... birinci maddede geçen mallara örnektir. Buna göre bir başkasının malını, satıp bedeline yiyecek almak üzere gizlice veya açıktan ve zorla almak darda kalan için caiz değildir. Çünkü aldığı mal, doğrudan doğruya zarûret giderecek cinsten değildir, alırsa hırsızlık etmiş olur.147
c) Mal sahibi de darda kalmış olarak malına muhtaç bulunmayacak. Eğer mal sahibi de darda kalmış ise malı herkesten önce kendisine aittir, başka darda kalan onu alamaz, çünkü sahibi de zarûret bakımından ona eşittir, ayrıca mal ona aittir. Eğer zorla alır ve mal sahibinin ölümüne sebebiyet verirse diyetini ödemesi gerekir; çünkü haksız olarak onun ölümüne sebep olmuştur. Fakat malın sahibi başka bir darda kalmış müslümanı kendisine tercih ederse güzel bir davranışta bulunmuş olur; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "İhtiyaç içinde olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler"148

Darda Kalan Öldürme Pahasına da Olsa Başkasının Malını Almaya Mecbur mudur?
72. Darda kalanın, başkasının malını almaktan başka çaresi kalmazsa ve almadığı takdirde ölüm tehlikesi bahis mevzûu ise, sonu öldürmeye varsa dahi zorla sahibinden malı alması gerekli midir, yoksa almaması caiz midir? Bu mevzûuda farklı görüşler vardır ve şöyle özetlemek mümkündür:
73. a) Mal sahibinin bulunmaması halinde: Bu durumda darda kalanın zarûretini defedecek başka bir mal da yoksa mezkûr maldan almanın farz olup olmadığı hususundaki ihtilâf tıpkı murdar hayvan etini yemenin farziyeti mevzûundaki ihtilâf gibidir. Bunu İmam Nevevî el-Mecmû'unda nakletmiştir.149 Kim orada murdar hayvan etini yemesi farzdır demişse burada da malı alması farzdır diyor. Buna göre başkasına ait maldan almadığı için ölen kimse günah işlemiş olmaktadır. Kim de murdar hayvan etini yemek farz değildir demişse burada da malı almak farz değildir diyor. Buna göre de almayan ve bu yüzden ölen günah işlemiş olmuyor. Hanefîler bu şıkkı kabul etmişlerdir. el-Mebsût'ta şu ifadeye yer verilmiştir: "Darda kalan yanındakinin malından, zarûrî ihtiyacını giderecek miktarını alabilir. Eğer almaz ve bu yüzden ölürse sorumlu olmaz.150 Burada ihtilafın dayandığı esas daha önce işaret ettiğimiz ve üzerinde ihtilâf edilmiş bulunan bir meseledir: Bir başkasının malını almaya sevkeden zarûret o malı almanın hükmü olan haramlığı mı kaldırır, yoksa yalnızca günahı mı kaldırır? Haram hükmünü değil, yalnızca günahı kaldırır diyenler, almaktan imtinâ edenleri haramı almaktan çekinen kimseler olarak kabul etmişlerdir ve "bunlar günahkâr olamazlar" demişlerdir. Zarûret hali hem haram hükmünü hem de günahı kaldırır diyenler ise malı almayanı mübâh olan bir şeyi almayan ve bu yüzden ölen kimse olarak değerlendirmişlerdir.
74. b) Mal sahibi malını piyasa fiyatıyla darda kalana verirse: Bu takdirde darda kalanın bu malı satın alması farzdır. İmam Nevevi el-Mecmû'da bu durum hakkında şöyle demiştir: "Burada satın almak farzdır ve bu konuda görüş ayrılığı yoktur."151 Yani satın almaması caiz değildir. Satın almadığı için ölürse günahkâr olur; çünkü canını kurtaracağı için satın alması farz olan bir şeyi almamakla âdeta mübâh olan bir şeyi yemeyerek acından ölen kimse gibi olmuştur.
75. c) Mal sahibi vermek istemediği zaman: Bu sebeple mal sahibi ile kavga etmesi caiz olduğu durumlarda onunla kavgaya girişmesi farz mıdır yoksa caiz midir?
Mâlikîlere göre kavga ederek malı almak gerekli (vâcib) değildir. Derdir'in eş-Şerhu'l-Kebîr'inde "Yiyeceğin sahibi vermek istemezse darda kalanın onunla kavga etmesi caizdir." denilmektedir.152
Şâfiîler arasında bu mevzûuda görüş ayrılığı vardır. Nevevî şöyle der: "Burda en sahih hüküm şudur: Darda kalanın zorla alması gereklidir, fakat öldüresiye kavga gerekli (farz) değildir; saldıranı bile önleyip defetmek gerekli olmadığına göre burada da olmaması tabiîdir."153
Öyle anlaşılıyor ki, Hanbelîlerin mezhebi de Nevevî'nin dediği gibidir. Çünkü el-Muğnî sahibinin dediği üzere Hanbelilere göre de saldıranı defetmek, yani öldürmek pahasına meşrû müdâfaa hakkını kullanmak farz değildir.154

Zarûret Dolayısıyla Başkasının Malını Alana Ceza Yoktur:
76. Yukarıda zikrettiğimiz detaylar çerçevesinde başkasının malını zarûret yüzünden alan kimseye ceza yoktur; çünkü din (hukuk) ona izin vermiştir, izin cezayı düşürür. Darda kalanın başkasının malını alması caiz olduğu hükmünde bütün İslâm fıkıhçılarının ittifak ettikleri zikrettikten sonra, vâcib (farz) olduğu mevzûunda ihtilâf bulunduğunu, yani bazılarına göre zorla almanın farz olduğunu ifade ettik; bu durumda cezadan nasıl bahsedilebilir? Gerçekte zarûret, başkasının malını alan kimseden hırsızlık cezasını düşürür, yeter ki alınan mal doğrudan doğruya zarûreti gideren cinsten olsun ve sahibi de ona zarûret halinde muhtaç bulunmasın. Bunun içindir ki Hz. Ömer (ra) kıtlık yılında hırsızlık cezasını durdurmuş, tatbik etmemiştir. Bazı kimseler Hz. Ömer'in bu tasarrufunu, nass karşısında bir içtihad telâkki ederek gayr-i sahih sanmış, böyle olduğunu iddia etmişlerdir. Bunun karşısında bazı kimseler de Hz. Ömer'in bu tasarrufunu, zamanın değişmesiyle hırsızlık cezası gibi kesin nassa dayanan hükümlerin bile değişebileceğine delil sanmışlardır. Bu iddia ve zanların ikisi de hükümsüz ve isabetsizdir; çünkü gerçek bunların ve onların sandıklarından başkadır. Hz. Ömer'in yaptığı caiz olan bir içtihaddır; çünkü bu, nasların karşısında ve onları ilgâ ve iptal eden bir içtihad olmayıp, nassın uygulanması ile alâkalı bir içtihaddır. Bunun açıklanmasına gelince: Umumî açlık halinde hemen hiçbir hırsız bulunmaz ki başkasının malını, açlığını gidermek ve ölümden kurtulmak için almış olmasın. Böyle olunca da onun hükmü, daha önce açıkladığımız, başkasının malını almasına izin verilmiş darda kalan kimse gibidir; dolayısıyla da ceza gerekmez.
"Hz. Ömer niçin hırsızların muhakeme edilmesini, zarûret hali sabit olanların affedilmesini, sabit olmayanların ise cezalandırılmasını emretmedi?" denebilir. Buna cevabımız şudur: Umumî kıtlık ve açlık hâkim olduğu için, her hırsız hakkında darda kalma şüphe ve ihtimâli mevcuttur. Hadler şüphe bulununca düşer, tatbik edilmez; nitekim hadîs bunu açıkça ifade etmiştir. Herhangi bir hırsız hakkında bu şüphenin tahakkuku üzerinde bir şüphe bulunsa bile "şüphe, sanığın lehine tefsir edilir." Bu sebeple halkın açlık, kıtlık ve sıkıntılar içinde yüzdüğü bir zamanda onları muhâkemelerle meşgul etmeye ihtiyaç yoktur.
Hz. Ömer'in, Hâtip b. Ebî Belte'a'nın köleleri meselesinde yaptığı da aynı neviden bir tasarruftur. Köleler birisinin devesini çalmışlardı, adam onları yakalayarak Hz. Ömer'e getirdi, köleler hırsızlık yaptıklarını itiraf ettiler. Hz. Ömer önce onlar üzerinde hırsızlık cezasını tatbik etmeye niyetlendi, sonra bundan vazgeçti ve çağırtmış olduğu Abdullah b. Ebî Belte'a'ya şöyle hitap etti: "Dikkat et! Eğer bilmeseydim ki siz bunları çalıştırıp aç bırakıyorsunuz -ki bu durumda Allah'ın haram kıldığı bir şeyi yeseler onlar için helâl olur- eğer bu durumu bilmeseydim ellerini keserdim."155
Bu tasarruf, Allah'ın ilhâmına mazhar Hz. Ömer'in (ra) nassları anlama ve uygulama mevzû'undaki derin ve ince fıkıh bilgisini gösterir. Bu, nasslara karşı, onları ibtâl ve ilgâ eden bir içtîhad olmayıp, muayyen bir vâkıada nassı tatbik etmek için gerekli şartların tahakukku çerçevesinde bir içtihaddır. Bu böyledir. Çünkü Rasûlullâh'tan (sav) sonra hiçbir kimse için, dini nasslar, iptal ve ilgâ selâhiyeti yoktur.

Geminin Yükünü Atmak:
77. Yükün ağır olması sebebiyle gemi batma tehlikesi geçirirse gemici malı imhâ pahasına da olsa yükün bir kısmını denize atabilir. Gemi ve yolcuları kurtarmak için bunun yapılması gâlip zan ile bilinirse atmak gerekli (farz) olur.
Şâfiîlere göre sahibi atmış veya sahibinin izniyle atılmış ise, atılan mal için tazminat ödenmez. İzinsiz atılmış ise gemici olsun, yolcu olsun atan tazminatı öder.156
el-Fürûk isimli eserin müellifi Mâliki mezhebinden el-Karâ-fi'ye göre tazminatı, bütün yolcuların müştereken ödemeleri gerekir; "çünkü onlar atılan mal sayesinde kendi mallarını korumuş oldular; adâlet ödemeyi bir kimseye yüklememeyi gerektirir, hepsinin kurtulmasına sebep olduğuna göre bu konuda birinin diğerinden farkı yoktur.157
Biz de bu görüşü tercih ediyoruz; çünkü bu görüşün âdil olduğu açıktır. Ve çünkü zararsız kazanç, külfetsiz nimet olmaz.

Malı İmhâ İçin Zorlama:
78. Dayanılmaz zorlama (ikrâh-ı mülci) zarûret hallerinden biridir. Bir başkasının malını imhâ etmeye bu şekilde zorlanan kimsenin mezkûr malı canını kurtarmak için imhâ etmesi caizdir. Tazminat, imhayı emreden ve zorlayan kimseye düşer; çünkü ona nisbet edilmiştir, bizzat imhâ eden onun âleti durumundadır, tazminat âlete değil, âleti kullanan kimseye düşer, onun ödenmesi gerekir. Hanefîlerin açıkça ifade ettikleri görüş budur.158
Zâhirilere göre tazminatı bizzat imhâ eden öder. Zahîri İbn Hazm şöyle diyor: "Öldürmek, yaralamak, dövmek, malı imhâ etmek gibi zarûretin mübâh kılmadığı fiileri, zorlama da mübâh kılmaz. Bunlardan birini yapmaya zorlanan ve tazyik altında yapan kimseye kısas ve tazminat gerekir."159
İbn Receb'in zikrettiğine göre Hanbelilerin bu mevzûuda iki görüşü vardır: a) Tazminat zorlayan ve emreden kimseden alınır; ancak mağdur bizzat imhâ edenlerden de alabilir; bu takdirde zorlanan da zorlayana başvurur ve ödediği tazminatı ondan alır.
b) Tazminatı ikisi müştereken öderler; birisi bizzat imhâ ettiği, diğeri de buna sebep olduğu için.160

İnsanın Can ve Namusunu Korumak Maksadıyla Malını Sarfetmesi:
79. Azgın, zâlim ve şakî kimselerin işkence ve cana kıymalarından yakasını kurtarmak için kişinin onlara malını vermesi caizdir; aynı şekilde başkalarını kurtarmak için de gereken mal verilir. Bunun gibi kendisiyle zina etmek isteyen birisine kadının, kurtulmak için bir miktar mal vermesinin de caiz olduğunu fukahâ ifade etmişlerdir. Hattâ malı verince kurtulacağı belli ise gereken malı vermesi farzdır. Aslında malın imhâsı ve lüzumsuz sarf mahiyetinde olmasına rağmen bu durumlarda mezkûr sarf ve imhâyı yapmak, yapan için mübâh, alan için haramdır.161

VI. BATIL SÖZ SÖYLEMEYE SEVKEDEN ZARÛRET
Dinden Çıkaran Söz Söylemek:
80. Küfrü gerektiren yani kişiyi dinden çıkaran söz, bâtıl sözlerin en kötüsü ve en çirkinidir; bununla müslüman dinden çıkmış (mürted) olur. Bununla fukahâ cumhûrunun reyine göre zimmet akdi bozulmuş olur ve zimminin kanı helâl olur.162 Ancak zarûret halinde, meselâ tazyik ve tehdit edildiği zaman müslümanın, küfrü gerektiren bir sözü söylemesi caizdir. Bu cevazın temel delili şu meâldeki âyettir: "Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olanın dışında, inandıktan sonra Allah'ı inkâr eden, gönlünü kâfirliğe açanlara Allah katında bir gazap vardır, büyük azâp da onlar içindir."163 Tefsir bilginlerinin açıklamalarına göre bu âyet, Ammâr b. Yâsir hakkında nâzil olmuştur. Müşrikler Ammâr'ı, babasını, anasını ve diğer bazı müslümanları yakalamış, işkence ederek küfre zorlamışlardır. Ammâr işkence altında bazı isteklerini yerine getirmiş, sonra da durumu Rasûlullâh'a (sav) arzederek kendini şikâyet etmiştir. Rasûlullâh (sav) sordular:
-Kalbini nasıl buluyorsun?
-İman ile dopdolu!
-Yine işkence ederlerse aynı şeyleri söyle."164

Küfrü Gerektiren Sözü Söylemek Azîmet Değil Ruhsattır:
81. Zarûret halinde küfrü gerektiren sözü söylemek azîmet değil, ruhsattır, azîmet, bizzat kötü olan ve hiçbir durumda mübâh hale gelmeyen küfür sözünü söylememektir. Ruhsatın sebebine gelince: İslâm Dini, dayanılmaz zorlama ile küfre zorlanmış kimsede olduğu gibi darda kalana, kalbi iman ile dolu olmak şartıyla küfür sözünü söylemeye izin ve ruhsat vermiştir. Hiçbir yaratılmışın kalbe hâkim olamayacağı ve zorlamanın kalbi tesir altına alamayacağı için oradan imanın çıkmaması şarttır. İmdi darda kalan, bu ruhsat ve izinden faydalanır, diliyle kâfir olduğunu söylerse, âyetin açık ifadesi ve hadîsin de teyidi gereğince günah işlemiş olmaz; bu hükümde ittifak vardır. Fukahâ bu hükümde ittifak ettikleri gibi, şunda da söz birliği eylemişlerdir: Bu ruhsattan istifade etmeyen, işkenceye rağmen küfrü gerektiren bir söz söylemeyip ölmeyi tercih eden ve öldürülen kimse şehiddir ve Allah nezdinde bunun ecri, ruhsatı kullananın ecrinden büyüktür. Burada kurtulma yolu "ruhsatı" tercih eden kimsenin değil de asıl isteneni, "azimeti" tercih edenin, ecir bakımından daha üstün olduğuna birçok hadîsler delâlet etmektedir. Bu sahih hadîslerden birisi şöyledir: Yalancı Peygamber Müseylime'nin casusları iki müslümanı ele geçirerek Müseylime'ye götürdüler. Bunlardan birisi işkence altında kendinden istenen sözü söyledi ve serbest bırakıldı. İkincisi söylemedi ve Müseylime onu öldürdü. Kurtulan Rasûlullâh'a (sav) gelerek durumu anlattı ve şu cevabı aldı: "Arkadaşın imanında sebat ederek gitti! Sana gelince ruhsatı tercih etmiş oldun."165 Şunu da ilâve etmek gerekir ki, darda kalana küfrü gerektiren söz için ruhsat verildiği gibi, meselâ puta secde etmeye ve küfrü gerektiren fiile de ruhsat verilmiştir.166

Azîmetin Ruhsata Tercih Edilmesinin Sebebi:
82. "Küfrü gerektiren sözü söylememek için direnmek suretiyle azimet yolunu tercih etmenin, bu sözü söyleyerek ruhsatı kullanmaktan daha üstün olduğunu" söylemiş, bunun Kitâb ve Sünnet'teki delillerini zikretmiştik. Bu üstünlüğün akıl plânındaki sebeplerine gelince: Küfür, yani dinden çıkmak hiçbir halde mübâh olmayan haram bir davranıştır, yalnızca darda kalanın dış görünüşü bakımından bunu işlemesine ruhsat verilmiştir, ruhsat günahı kaldırır, fakat aslî vasfından dolayı haram kılınmış küfrün bu hükmünü kaldırmaz, buna göre direnen, haramı işlememek için direnmiştir ve bu direniş dolayısıyla günah işlemiş olmaz. Ayrıca bu direnişte dini yüceltmek, onun yüceliğini yaşamak, Âlemlerin Rabbını ta'zim, kâfirleri öfkeye boğmak, mü'minleri güçlendirmek, dinde sebat mevzûunda onlara güzel örnek vermek gibi güzel taraflar bulunduğundan direnen, ruhsatı kullananın erişemediği büyük ecirlere ve yüce mertebelere nâil olmaktadır.
Hattâ direnme yüzünden elde edilen bu mazhariyetler, cihad ederek erişilenler kabilindendir. Bu yolda ölmek Allah yolunda savaş meydanlarında ölmek gibidir. Allah Teâlâ mücahidleri, evlerinde oturanlardan üstün görmüş, şehidlerin mertebesini yüceltmiştir. Küfür karşısında direnen de mücahid ve şehidler arasında yer almaktadır.
83. İşte bunlardan anlıyoruz ki açlık zarûretinde murdar hayvan etini yememek için direnen ile işkence altında küfrü gerektiren bir davranışta bulunmamak için direnen arasında fark vardır; birincisinin direnmesi caiz değildir, günahkâr olur ve ilâhî emre aykırı hareket etmiş olarak ölür. Birincisinin direnmesi, yukarıda zikrettiğimiz iyi neticelerden hiç birini temin etmediği gibi, fukahâ çoğunluğuna göre Allah darda kalan için murdar hayvanı mübâh kılmıştır; halbuki ikincisi için küfür mübâh kılınmamış olup yalnızca günahı kaldırılmıştır.

Zarûret Yüzünden Yalan Söylemek ve Yalan Üzerine Yemin Etmek:
84. İslâm dininde yalan söylemek haramdır, bir de yalan üzerine yemin edilmiş olursa haram hükmü daha da şiddetlidir. Bununla beraber aşağıdaki örneklerde olduğu gibi zarûret hallerinde yalan söylemek ve yalan yere yemin etmek câizdir: Suçsuz bir kimsenin hayatını kurtarmak, bir kadını zinadan kurtarmak, başkasının mülkü olan bir malı gasptan kurtarmak... Haksız ve kanuna baş kaldırmış birisi, suçsuz bir kimseyi öldürmek maksadıyla veya bir kadını zina etmek için kovalasa, bunlar da birisinin yanına sığınıp gizlenseler bunun, "yanında olduklarını inkâr ve bunun üzerine yemin etmesi" câizdir. Kezâ kendisine emânet bırakılmış bir malı haksız olarak gasbetmeye gelen birisine karşı gizlemek, malın kendisine emânet edildiğini inkâr ve yemin etmek câizdir. Çünkü zarûretler, haramları mübâh kılar, yalanın kötülüğü, öldürmek, zina ve mal gasbı fiilerinin kötülüğünden daha hafiftir, büyük zarar daha hafif olanı ile defedilir. Hattâ bu gibi yerlerde günahı önlemek için yalan söylemek gereklidir, yani vâcibdir. İmam İzz b. Abdisselâm şöyle der: "Bu gibi yelerde doğru söylerse, mezkûr kötülüklerin meydana gelmesine sebep olma günahını yüklenmiş olur."167
85. İmam Kurtubî'nin Tefsiri'nde, tâbiûn fukahâsından naklettiği "kişinin kendi can ve malını veya başkasının can ve malını mütecâviz ve eşkiyânın elinden kurtarmak için yalan söylemesi ve yemin etmesi" mevzûundaki sözler de bu kabildendir. Bu sözler İslâm Hukuku'nun, hayat realitesini karşılama ve fiillerin neticeleri ile niyetlere riâyet etme hususundaki çok derin ve ince noktalarına ışık tutan önemli ve eski hukuk vesikalarıdır.

İşte Kurtubî'nin naklettiklerinden bazıları:
Hasan-ı Basrî'ye sordular: Zâlim bir sultan bir kimsenin veya yerini haber vereceği başka birisinin canına veya malına dokunmak için yemin teklif etse yalan yere yemin edebilir mi? Şu cevabı verdi: Canı veya malı için bir tehlike varsa yemin etsin ve yeminine de keffâret ödemesin!
Mâlikî fukahâsından Abdulmelik b. Habib, Ma'bed, Müseyyeb, Şerik yoluyla Ebû Şeybe'den naklediyor: Enes b. Mâlik'ten sordum: Bir kimseyi diğeri vasıtasıyla yakalamak istediklerinde yeminiyle onu korumasını caiz görür müsün? Şu cevabı verdi: "Evet! Yetmiş kere yemin edip bozmayı, bir müslümanı haksız olarak ele vermeye tercih ederim!"
Tâbiûn fukahâsından Racâ b. Hayve'nin meclisinde halife Velid b. Abdülmelik aleyhinde konuşulmuş, halifenin casusu da bunu kendisine iletmiş idi. Halife Racâ'yı celbederek aleyhine konuşanın kim olduğunu sordu ve yemin teklif etti. Racâ, meclisinde böyle bir şeyin olmadığına yemin etti. Velid, kendisine bu haberi getiren câsusunu, yetmiş kırbaç vurarak cezalandırdı. Câsus, Racâ ile karşılaştıkça aralarında şu konuşma geçerdi:
-Ey Racâ! Halk, senin isminle Allah'ta
n yağmur istiyor, halbuki sırtımda senin sebep olduğun yetmiş kırbacın acısı ve üzerinde hakkım var.
-Sırtında yetmiş kırbacın bulunması senin hakkında, bir müslümanın öldürülmesinden hayırlıdır!168

Takıyye:
86. Takıyye: Bir kimsenin ölüm veya işkenceden kurtulmak, kendini korumak için, olduğundan başka türlü görünmesi ve davranmasıdır.169
Takıyyenin caiz olduğuna şu âyet delil göstermiştir: "Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur; ancak onlardan sakınmanız hâlî müstesnadır. Allah sizi kendisiyle sakındırır, dönüş Allah'adır."170 İbn Abbâs (ra) "Ancak onlardan sakınmanız müstesnadır..." âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: "Bu kalbi iman ile dopdolu olduğu halde diliyle küfrünü söylemektir; böyle yapan öldürülmez ve günah da işlemiş olmaz.171 Bu ifade, yine ondan rivâyet edilen şu söze benziyor: "Takıyye dil iledir, el ile değildir." Bundan öldürmeyi kastetmiştir. Dil ile takıyye istemeyerek, zorla küfrü gerektiren bir sözü söylemektir.172 Takıyye yapıyorum diye birini öldürmek caiz değildir; çünkü bir müslümanın, kendi canını kurtarmak için bir başkasının canına kıyması daha önce açıklandığı üzere asla helâl olamaz.
"...ancak onlardan sakınmanız müstesnadır..." âyetinin tefsirinde bazıları da şöyle demişlerdir: "Kâfirlerin arasında bulunan müslüman, hayatından korkuyorsa, kalbi iman ile dolu olmak şartıyla dili ile onları idare edebilir."173 Âyetin tefsirinde İbn Arabî şöyle diyor: "...ancak onlardan korkmanız müstesnâ; eğer korkarsanız yani tehlike varsa onlara müsaid davranın, onları aldatın, şaşırtın, inanarak değil, fakat dış görünüş itibariyle şer ve eziyetlerini defedecek sözleri söyleyin.‚174
İbn Kesîr Tefsir'inde de şu ifade vardır: "...bazı yer ve zamanlarda onlardan korkanlar, niyet ve içlerinden değil de dışlarından kendilerini koruyacak şekilde davranabilirler."175
el-Cessâs'ın Ahkâm'ul-Kur'ân'ında: "...Hayatınızın veya bazı uzuvlarınızın imhâ edilmesinden korkmanız hâlinde inanmayarak onlara dost görünmeniz müstesnâ..."176
Bu âyetin tefsirinde söylenmiş olanlardan çıkardığımız hülâsa şu oluyor: Kâfirlerin arasında kalan, onlara dost görünmediği veya küfrü gerektiren bir sözü söylemediği takdirde hayatı tehlikeye giren müslüman bu durumda kalbi iman ile dolu olmak, yaptığını da benimsememek şartıyla hayatını korumak için böyle görünebilir. Bu âyet, "...Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, zora gelen müstesnâ, iman ettikten sonra kâfir olanlar..." meâlindeki âyete benzemektedir. Bu âyet, zorlama halinde, kalbi iman ile dolu olmak şartıyla, canını kurtarmak için, takıyye yoluyla, küfrü gerektiren sözü söylemeye izin vermektedir.
87. Takıyye'nin kâfirlere karşı yapılması câiz olduğu gibi, darda kalındığı zaman haksız ölümden kurtulmak için zâlim ve şakî müslümana karşı yapılması da câizdir. İmam Serahsî el-Mebsût'unda şöyle demiştir: "Takıyye'nin kullanılmasında beis yoktur. Canı tehlikede olanın bazı farzları terketmesine ruhsat verilir."177 Görüldüğü üzere Serahsî takıyye'nin kullanılmasını kâfirlere karşı olma kaydına bağlamamış, sadece hayatı kurtarma temeline dayandırmıştır.
İmam el-Cessâs, tazyik altında küfrü gerektiren sözü söyleme mevzûunu incelerken şöyle demiştir: "Bu gibi durumlarda takıyye imkânının verilmesi, Allah Telâlâ'dan bir ruhsattır." Bu söz de, Serahsî'ninki gibi "zarûret hâli bulunan her yerde takıyye ruhsatını kullanmanın câiz olduğuna" delâlet etmektedir.
88. Hasan-ı Basrî'nin de dediği gibi178 müslüman için takıyye ruhsatını kullanmak kıyamete kadar câiz olmakla beraber bunu dalkavukluk, müdâhane; yani yağcılık, şirin görünmek gibi maksatlarla kullanmak asla câiz değildir; çünkü bu takdirde mezkûr davranış izin verilmiş bir ruhsat olmayıp, dinin haram kıldığı nifak; yani iki yüzlülük olmaktadır. Kezâ gerek kâfirler ve gerekse başkalarına karşı küçük zararların def'i için de takiyyenin kullanılması caiz değildir. Çünkü bunun ancak ölüm, bir uzvun kesilmesi ve şiddetli bir işkencenin engellenmesi için kullanılmasına izin verilmiştir; küçük zararlar karşısında kullanılması helâl değildir.
Büyüğümüz, Efendimiz Muhammed'e (sav), O'nun âile efradına ve ashâbına Allah salât u selâm eylesin! Ve âlemlerin Râbbine hamdolsun!
(Yazının önceki kısmına dönmek için buraya tıklayınız)



89. el-Muğnî, c. VII, s. 645; el-Mebsût, c. XXIV, s. 76; İbn-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. III, s. 165; İbn Hazm, age., c. I, s. 74.
90. er-Remlî, Nihâyetü'l-muhtâc, c. VII, s. 240-246; el-Muğnî, c. VII, s. 645; Şerhu'l-umdeh, s. 504; el-Mebsût, c. XXIV, s. 36; Hâşiyetu'd-Dussûkî, c. IV, s. 245.
91. el-Muğnî, c. VIII, s. 601; el-Mebsût, XXIV, s. 48; el-Mecmû', c. IX, s. 41.
92. el-İzz b. Abdisselâm, Kâvâ'id, c. I, s. 91.
93. el-Muğnî, c. VIII, s. 450.
94. Hamevî, el-Eşbâ ve'n-nezâir, s. 43.
95. İbn Teymiyye, el-Fetâvâ, c. IV, s. 299.
96. el-Muğnî, c. VIII, s. 330.
97. el-Muğnî, c. VIII, s. 330; Abdulkadir Udeh, et-Teşri'u'l-cinâî el-İslâmî, c. I, s. 478 vd.
98. Türk Ceza Kanunu 49. maddenin ikinci bendinde "meşrû müdafaa" halini tanzim etmiştir. Mezkûr madde, meşrû müdafaa mazeretinin kabûlü için şu şartları tespit etmektedir:
a) Taarruz ve tecavüz haksız olacak,
b) Müdafaa bahis mevzuu olacak,
c) Zaman ve şiddet bakımlarından taarruz ile müdafaa arasında irtibat ve nisbet bulunacak.
d) Taarruz cana veya namusa yönelmiş olacak. Mala yapılan taarruzun meşrû müdafaa hakkı doğurup doğurmadığı doktrinde tartışılmıştır. (H.K.)
99. el-Muğnî, c. VIII, s. 445; Kâsânî, el-Bedâyî, c. VII, s. 111; ed-Durru'l-muhtâr, c. I, s. 312.
100. Müslim, Sahih, c. I, s. 312.
101. İmam Ahmed rivâyet etmiştir; bkz. Câmi'u's-sâğir, c. II, s. 544.
102. el-Muğnî, c. VIII, s. 332.
103. Remlî, Nihâyet'l-muhtâc, c. VIII, s. 23.
104. Bkz. Madde: 42. (Türk Ceza Kanunu kişinin kendisini veya başkasını tehlikeden kurtarmak maksadıyla suç işlemesini 49. maddenin 3. bendinde "Zarûret hali" içinde tanzim etmiştir. H.K.)
105. Kanunun 43. 44 ve 45. maddeleri buna delâlet etmektedir.
106. İbn Teymiyye, Fetâvâ, c. IV, s. 559.
107. el-Muğnî, c. VIII, s. 331.
108. Nihâyetü'l-muhtâc, c. VIII, s. 23.
109. el-Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. II, s. 401.
110. Irak Ceza kanunu meşrû müdafaa hakkını vazife değil, hak olarak telâkki ettiği için gerekli görmemiş, mağdurun, iradesine terketmiştir. (mad. 43).
111. el-Muğnî, c. VIII, s. 331; Nihâyetü'l-muhtâc, c. VIII, s. 22. Kadının namusuna tecavüzü öldürme pahasına da olsa önlemesi farz olduğu gibi, livâta yapmak isteyeni de aynı şekilde engellemek farzdır, çünkü livâta(homoseksüellik) ulemanın haram olduğunda ittifak ettikleri çirkin bir fiildir. Cumhûra göre bunu yapan bekâr olsun, evli olsun recmedilerek öldürülür. Hadis-i Şerif'te "Lût kavminin yaptığını yapanları bulunca faili de mef'ulü de öldürün" buyurulmuştur. el-Muğnî, c. VII, s. 187.
112. İbn Teymiyye, Mecmû'atü'l-fetâvâ, c. XV, s. 122.
* T.C.K. Madde: 43. fıkra: 2.
113. İbn Teymiyye, age., c. II, s. 202.
114. İbn Teymiyye, İhtiyârât, s. 91; el-Muğnî, c. VIII, s. 329.
115. İbn Teymiyye, Fetâvâ, c. IV, s. 188.
116. Yakma, hırsızlık, gece eve girmek, ölüm veya ağır yaralanmadan korkmak.
117. el-Umm, c. VI, s. 31; el-Muğnî, c. VIII, s. 328; Fetâvâ, c. IV, s. 222; Nihâyetü'l-muhtâc, c. VIII, s. 24.
118. Madde: 45.
119. el-Mebsût, c. X
XIV, s. 50.
120. el-Muğnî, c. VII, s. 331; Nihâyetü'l-muhtâc, c. VIII, s. 25.
121. Irak Ceza Kanunu (madde: 42) aynı görüşü benimsemiştir.
122. el-Muğnî, c. VIII, s. 328-330; Abdulkadir Udeh, et-Teşri'u'l-cinâî, c. s. 480,
123. Ebû'l-Ferec İbn-Cevzi, Zâdu'l-mezir fî ilmi't-tefsîr, c. IV, s. 497; Tefsir-i Kurtubî, c. X, s. 183; el-Bedâyi', C. VII, s. 177; el-Kavâ'id, c. I, s. 287.
124. el-Mebsût, c. XXIV, s. 154.
125. age., s. c. XXIV, s. 138.
126. el-Muğnî, c. VII, s. 186.
127. el-Muğnî, c. VII, s. 127; el-Kavâ'id, c. I, s. 297; Nihâyetü'l-muhtâc, c. VII, s. 405; İbn Teymiyye, Mecmû'atü-fetâvâhu, c. XV, s. 115 el-Mebsût, c. XXIV, s. 88.
128. el-Mebsût, c. XXIV, s. 88; el-Muğnî, c. VII, s. 187; Nihâyetü'l-muhtâc, c. VII, s. 405; Tefsîru'l-Kurtubî, c. X, s. 183; İbn-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. III, s. 165.
Burada işaret edilmesi gereken bir husus vardır: İmam Ebû Hanife'ye göre haddin düşmesi için tehdit edenin devlet otoritesinin mümessili olması (sultan) şarttır. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre ise, söylediğini yapabilecek bir kimse olduktan sonra sultan olup olmamasının farkı yoktur. İmam Serahsî el-Mebsût isimli eserinde bu farklı içtihad hakkında şu açıklamayı veriyor: "Zorlayanın sultan olmasının şart koşulması mevzuundaki ihtilaf, imamların yaşadıkları zamanların farklı oluşundan ileri gelmiştir" dediler. Ebû Hânife devrinde ancak devlet kuvvetinin temsilcilerine (sultan) itaat edilirdi; başkaları böyle bir güce sahip değil idi. İşte İmam bu durumu gördüğü için öyle cevap verdi. Ebû Yûsuf ve Muhammed devrinde ise durum değişti, yer yer derebeyleri türedi; onlar da bunu gördükleri için öyle cevap verdiler. el-Mebsût, c. XXIV, s. 89.
129. el-Muğnî, c. VII, s. 601; el-Mecmû', c. IX, s. 37.
130. el-Mecmû', c. IX, s. 43.
131. Karâfî, el-Furûk, c. IV, s. 9.
132. Hâşiyetü'd-Düssûkî, c. II, s. 126.
133. el-Mebsût, c. XXIV, s. 73.
134. Ali Haydar, Şerhu'l-Mecelle, c. I, s. 38.
135. el-Muğnî, c. VIII, s. 602; İbn Teymiyye, Mecmû'atü'l-fetâvâ, c: XXIX, s. 186.
136. İ'lâmu'l-muvakkîn, c. III, s. 8.
137. İbn Teymiyye, İhtiyârât, c. IV, s. 191.
138. İbn Teymiyye, Mecmûatü'l-fetâvâ, c. XXIX, s. 186.
139. İbn Teymiyye, age., c. XXIX, s. 186.
140. el-Mecmû', c. IX, s. 43 vd.
141. el-Muğnî, c. VIII, s. 601.
142. el-Mecmû', c. IX, s. 45, 51.
144. İbn Teymiyye, age., c. XXIX, s. 186; el-Muğnî, c. VIII, s. 602; el-Mecmû', C. IX, s. 43, 51; Hâşiyetü'd-Düssûkî, c. II, s. 116.
145. Mu'cemu fıkh İbn Hazm, c. II, s. 806.
146. el-Muğnî, c. VIII, s. 602; el-Mecmû', c. IX, s. 37.
147. Suyûtî, el-Eşbâh, s. 60; Abdulkadir Udeh, age., s, 557, 580.
148. el-Muğnî, c. VIII, s. 602; Nevevî, el-Mecmû', c. IX, s. 43.
149. el-Mecmû', c. IX, s. 46.
150. el-Mebsût, c. XXIV, s. 78.
151. el-Mecmû', c. IX, s. 45.
152. el-Mecmû', c. II, s. 42.
153. Şerhu'l-kebîr, c. II, s. 116.
154. el-Muğnî, c. VIII, s. 331.
155. el-Kavâ'id, c. I, s. 91.
156. Nihâyetü'l-muhtâc, c. VII, s. 348.
157. el-Furûk, c. IV, s. 8.
158. Ali Haydar, Şerhu'l-Mecelle, c. I, s 34: el-Bağdâdî, Mecma'u'd-damânât, s. 205.
159. Mu'cemu fıkh-i İbn Hazm, c. I, s. 74.
160. İbn Raceb el-Hanbelî, el-Kavâ'id, c. I, s. 286.
161. İbn Abdisselâm, el-Kavâ'id, c. I, s. 121.
162. Ahkâmu'z-zimmiyyîn ve'l-müste'menin isimli kitabımıza bkz. s. 42 vd.
163. Nahl, 106.
164. Tefsiru'l-Kurtubî: c. I, s. 180.
165. Tefsiru'l-Kurtubî, c. X, s. 182; İbn-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. III, s. 167.
166. Tefsiru'l-Kurtubî, c. X, s. 182.
167. İbn Abdisselâm, el-Kavâ'id, c. I, s. 107.
168. Tefsiru'l-Kurtubî, c. X, s. 189.
169. el-Mebsût, c. XXIV, s. 46.
170. Âl-i İmrân: 28.
171. Tefsiru'l-Kurtubî, c. IV, s. 57.
172. el-Mebsût, c. XXIC, s. 46.
173. Tefsiru'l-Kurtubî, c. IV, s. 57.
174. İbn Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. I, s. 268.
175. Tefsiru'l-İbn Kesîr, c. I, s. 357.
176. el-Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. II, s. 9.
177. el-Mebsût, c. XXIV, s. 47.
178. Tefsiru'l-Kurtubî, c. IV, s. 57.


ARAŞTIRMANIN KAYNAKLARI

1. Kur'ân-ı Kerîm.
2. Ebû Bekr Ahmed b. Alî Razî el-Cessâs (v. 370 H.), Ahkâmu'l-Kur'ân- İstanbul, 1325.
3. Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Ansârî el-Kurtubî, el-Câmi li-ahkâmi'l-Kur'ân, 3. B., Mısır, 1387.
4. Ebû Bekr Muhammed b. Abdillah (İbn el-Arabi), Ahkâmu'l-Kur'ân, Mısır, 1376.
5. İsmâil b. Kesîr ed-Dimaşkî (v. 774 H.), Tefsiru'l-Kur'ân el-Azim, Mısır, 1356.
6. Ebû'l-Ferâc Abdurrahmân el-Cevzî (v. 596 H.), Zâdu'l-Mesîr fî İlmi't-tefsîr, Dimaşk, 1934.
7. Sahih el-Buhârî, el-Hayriyye tab'ı.
8. Sahîhu-Müslim bî-şerhi'n-Nevevî, el-Mısriyye tab'ı.
9. Nevevî, Riyâzu's-sâlihin.
10. İbn Hacer el-Askalânî, Fethu'l-Bârî bi-şerhi'l-Buhârî.
11. Celâlüddin es-Suyûtî, el-Câmi'u's-sağir, Mısır, 1352.
12. Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkânî, (v. 1250 H.) Neytü'l-evtâr, Mısır, 1357.
13. ez-Zürkânî, Şerhu'l-Muvatta', Şakr tab'ı.
14. Muhammed Abdurraûf el-Münâvî, Feyzu'l-Kadir şerhu'l-Câmi'i's-sağir, Mısır, 1356.
15. İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd.
16. Muhammed b. İdris eş-Şâfiî (v. 204 H.), el-Umm, Mısır, Şirket tab'ı.
17. Nevevî, el-Mecmû şerhû'l-Mühezzeb.
18. Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed Remlî (v. 1004 H.), Nihâyetu'l-muhtâc, el-Halebî tab'ı, 1357.
19. es-Suyûtî, el-Eşbâh ve'n-Nezâir.
20. Abdullah b. Ahmed (İbn Kudâme, v. 620 H.) el-Muğnî, 2. B. el-Menâr tab'ı, Mısır, 1367.
21. Behâüddin Abdurrahmân b. İbrâhim el-Makdisi, el-Udde şerhu'l-umde, (İbn Kudâme'nin, Hanbelî fıkhına dair eserinin şerhi), Selefiyye matbaası.
22. İbn Raceb el-Hanbeli, el-Kavâ'id.
23. Ebû Bekr Muhammed b. Ebî Sehl es-Serahsî, el-Mebsût (Hanefî fıkhı), Mısır, 1324.
24. Alâuddin Ebû Bekr b. Mes'ûd el-Kâsâni (v. 587 H.), Bedâyî'u's-Sanâyî', (Hanefî fıkhı), Mısır, 1328.
25. Muhammed Emin b. Abidin, Reddu'l-Muhtâr ale'd-Durrî'il-Muhtâr şerhu-Tenviri'l-Ebsâr (Hanefî fıkhı), el-Meymeniyye tab'ı.
26. el-Fetâvâ el-Âlemgiriyye (el-Fetâvâ el-Hindiyye).
27. Zeynüddin b. İbrâhim b. Nüceym, el-Eşbâh ve'n-Nezâir (Hanefî fıkhı), Mısır, 1387.
28. Ebû Muhammed b. ¼ânim el-Bağdâdî, Mecma'u'd-Damânât fî mezhebi-Ebi-Hanife, el-Hayriyye 1308.
29. Ali Haydar, Şerhu-Mecelleti'l-Ahkâmi'l-Adliyye (Hanefî fıkhı).
30. Şihâbüddin b. el-Abbâs el-Karâfi, el-Fürûk.
31. el-Düssûkî, Hâşiye ale'ş-Şerhi'l-Kebir (Mâlikî fıkhı).
32. Mecma'u-Fıkhı-İbn Hazm ez-Zâhiri, Dimaşk Üniversitesi İslâm Hukuku Ansiklopedisi Komisyonu tarafından telif edilmiştir.
33. es-Seyyid Muhsin et-Tebâtıbâî, Münhâcü's-salihin, 7. B. 1381.
34. Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiyye, Fetâvâ, Mısır, 1329.
35. Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiyye, İhtiyârât, Mısır, 1329.
36. Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiyye, Mecmû'u-Fetâvâ-Şeyhi'l-İslâm, Riyâz, 1386.
37. Muhammed b. Ebî Bekr (İbn Kayyim el-Cevziyye, (v. 751 H.) İ'lâmu'l-Muvakkı'în an Rabbi'l-Âlemin, el-Müniriyye tab'ı.
38. İzüddin b. Abdil-Aziz, b. Abdi's-Selâm (v. 660 H.), Kavâ'idu'l-Ahkâm fi Mesâlihi'l-Enâm, 1. B. 1353.
39. Ebû İshâk eş-Şâtıbî, (v. 790 H.), el-Muvâfakat (Fıkıh usûlü), Kahire tab'ı.
40. Muhammed Emin (Emîr-i Pâdişâh), Teysiru't-Tahrir (Fıkıh usûlü).
41. İbn Nüceym, Fethu'l-¼âffar bi-Şerhi'l-Mehãr Mısır, 1355.
42. Muhammed Abdurrahman el-Mihlâvi, Teshilü'l-Vüsûl ilâ i'lmi'l-Usûl, el-Halebi, 1341.
43. Abdu'l-Kadir Ûdeh, et-Teyri'ul-Cinâî el-İslâmî, Mısır, 1368.
44. Dr. Abdu'l-Kerîm Zeydân, Ahkamü'z-Zimmiyyin ve'l-Müste'menin fî Dâri'l-İslâm, 1. B. 1382.
45. Muhammed b. Mükerrem (İbn Manzûr, vb. 711 H.), Lisânu'l-Arab, Dâru'l-Arabiyye matbaası.



Buradaki iki mavi çizgi arası içerik site editörünce konulmuştur ve rastgele çıkmaktadır. İçeriğini onayladığımız anlamına gelmez, dikkatli davranın.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler