www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Toprak Mülkiyeti ve Öşür
Giriş:
İslâm dini, sosyal adâleti en önemli hedefleri arasına alan bir iktisâdî ve içtimâî düzen getirmiştir. Bu hedefe varabilmek için aldığı tedbirler dizisi içinde çeşitli vergilerin ve bunlar arasında da dinî bir vergi olan zekâtın yeri ve önemi büyüktür. Zekât bir nevî servet vergisidir; yânî bir müslümanın zekât ile mükellef olabilmesi için muayyen ölçüdeki mala sahip ve malik bulunması şarttır. Memleketimizde öşür diye anılan "zirâî mahsullerin zekâtı" mükellefiyetinde ise ayrıca toprak mülkiyetinin rolü üzerinde durulmuştur. Ancak İslâm'da toprak mülkiyeti anlayışını, bu anlayışın târih boyunca tatbikatını, içinde bulunduğumuz zaman ve mekânda aldığı durumu tetkik etmeden, "öşür" mevzûunda bir hükme varmak, hüküm sahibini hatalara düşürecektir. Meselâ İslâm tarihinin herhangi bir devrinde muayyen bir ülkede kabûl ve tatbik edilen toprak rejimini esas alarak, daha önce ve sonrasına bakmadan, "Türkiye'nin başlıca arazisi mirî toprak nev'inden olup öşürden muaftır" demek282 bu kabilden bir davranışa örnek olarak zikredilebilir.
Günümüzde, rejim ve sistem kavgalarında sosyal adâletin geniş bir yer tututuğunu müşâde ediyoruz. Artık, yaşayan hiçbir sistem sosyal adâleti -en azından prensib olarak- münakaşa konusu yapmıyor; yalnızca adâleti gerçekleştirebilmek için alınacak tedbirler, tutulacak yol ve metod, sistemler arasında çekişme mevzûu oluyor. Buna göre hangi ülkede olursa olsun fukaranın derdine eğilmek, onların problemlerini tatmine ve onları kalkındırmaya gayret etmek makbul, ahlâkî ve güzel bir davranış olarak kabûl ediliyor. Bu açıdan bakınca aktüel olan öşür mevzûunu bu yazımızda nazarî ve tatbiki bakımlardan tetkik ve tahlil etmeye çalışacağız.


1. İslâm'da toprak mülkiyeti:
"İslâm'da Toprak Mülkiyeti" deyince iki noktayı ayrı ayrı gözönünde tutmak gerekiyor:
1. Kitap, sünnet ve fıkıh kitapları
na göre nazarî olarak toprak mülkiyeti anlayışı,
2. Bu anlayışın çeşitli târih devirlerinde ve ülkelerde tatbiki...
Çünkü ileride görüleceği üzere bu iki noktanın her zaman ve her yerde birbirine uygun yürüdüğünü söylemek mümkün değildir.

A. Nazarî Olarak İslâm'da Toprak Mülkiyeti:
Mevzûumuzu kolay ifade etmemize yardımcı olur düşüncesiyle önce umumî olarak "mülkiyet" hakkında bazı bilgileri nakletmek istiyoruz:
"Mülk, melk ve milk" kelimelerinin lûgat mânâsı sahip olmak, kendine ait kılmak, elde etmek demektir. Mülkiyet de aynı mânâda kullanılmaktadır. Mülk kelimesi ayrıca sahip ve mâlik olunan malı; yani mülkiyetin mevzûunu da ifade etmektedir.
Bu lûgat mânâsı çerçevesi içinde fukahâ ve hukukçular tarafından formülleştirilen tarifler vardır:
İbn-Hümâm'a göre mülk: Bir mânî bulunmadıkça doğrudan doğruya tasarruf selâhiyet ve kudretidir.283
Karâfi'ye göre: Bir ayn (şeyin kendisi) veya menfaat üzerinde varlığı kabul edilen öyle bir şer'i hükümdür ki -bir mânî bulunmadıkça- izâfe edildiği şahıslara o eşyanın aynı, menfâati veya bedelinden istifade hakkı ve imkânı bahşeder.
Hukukçuların tarifi: Bir kimseye, sırf kendisine mahsus ve devamlı olmak üzere bir şeyi kullanmak ve elde edilebilecek bütün menfâatlerinden faydalanmak imkânını veren selâhiyyettir.284
Diğer tarifler de "başkalarına zarar vermemek şartıyla... tasarruf" gibi kayıtlar ekleyerek yukarıdaki tariflerin tekrarından ibarettir.
Mülkiyet hakkına mevzûu teşkil eden eşyâ, mal ve varlık üç nevî'dir:
1. A'yân: Ayn kelimesinin cem'i olan bu kelimeden maksat gözle görülen, elle tutulan maddî eşyadır ve menkûl, gayr-i menkûl olmak üzere ikiye ayrılır.
2. Menâfî: Menfaat kelimesinin cem'i olup a'yândan hâsıl olan faydayı ifade etmektedir; evde oturmak, arâziyi ekip biçmek, vasıtayı kullanmak gibi.
3. Hukuk: Haklar, içme, sulama, yoldan geçme, kat çıkma, velâyet hakları gibi.
Eğer mülkiyet hakkı bir şeyin hem kendisi (zâtı, aynı, rakabesi) hem de menfâatini ihtiva ediyorsa burada "tam mülk ve mülkiyet"ten bahsedilir.
Mülkiyet hakkı yalnız ayn veya sadece menfaat üzerinde bahis mevzûu ise "nâkıs mülkiyet" durumu mevcut demektir.
Bir dükkân veya tarlanın sâhibi onun tam mâliki; bunların kiracısı ise nâkıs mâlikidir; daha uygun bir ifade ile birincisi tam mülkiyet, ikincisi nâkıs mülkiyettir.
Her iki mülkiyet nev'inin elde edilme yolları ile özellikleri yekdiğerinden farklıdır. Bir şeye tam mülkiyet ile mâlik olan:
1. Eşyanın aynı ve menfaatlerinin tümüne mâliktir; satmak, kiraya vermek, iğreti vermek (iâre), borca teminat olarak gsötermek gibi her nev'i hukukî tasarruflarını, ancak başkalarına zarar vermek, kanunlara ve nizamlara aykırı bulunmak hususları kayıt altına alabilir, engelleyebilir.
2. Mal sâhibi malından istediği zaman ve yerde, istediği şekilde faydalanır.
3. Mülkiyet hakkı geçici olmayıp devamlıdır. Mal yok olmadıkça, satış, veraset, hibe gibi bir sebeple başkasına intikal etmedikçe mülkiyet hakkı ve bunun icapları devam eder.285
Bu bilgilerin ışığı altında, İslâm'da toprak mülkiyetine bakacak olursak:
Kur'ân-ı Kerîm'de göklerin, yerin ve bunlarda olan her şeyin Allah'a ait bulunduğu, O'nun mülkü olduğu sık sık tekrar edilmektedir.286
Bütün kâinatı yok iken var eden Allah elbette onun mâlik ve sâhibi olacaktır. Ancak O'nun maddeye ihtiyacı olmadığı da bir gerçektir. O, dünyayı, dünyâdakileri, âhireti, helâl kıldığı her nevi nimeti kulları için yaratmış, onların istifadesine terketmiştir.287 Ne var ki bu terkediş, bu istifadeye âmâde kılış kayıtsız şartsız değildir. Yaratan, asıl ve tam mâlik olan Allah'ın, yarattıklarını istifadelerine terkettiği şahıslara yani mecâzi mâliklere uygun gördüğü bir sıfat ve bu sıfat ile O'nun mülkünü tasarruf edenlere, talimâtı vardır:
Allah Teâlâ'nın yeryüzünde insanoğluna uygun gördüğü sıfat "hilâfet"tir; insan arz üzerinde Allah'ın halifesidir.288 Bu itibarla O'nun talimatına uygun yaşamak ve O'nun ahlâkını temsil etmekle mükelleftir. Bu temsilden maksat; O'nun gönderdiği dini yaşamak, yaşamasını sağlamak, O'nun adına talimâtın yaşanmasını kontrol etmektir.289
Mülkün Allah'a ait oluşu ve insanoğlunun yeryüzünde Allah'ın halifesi olarak bulunuşu hukukî bakımdan ferdî ve hususî mülkiyeti ortadan kaldırmamakla beraber, mülkiyet hakkına ve bu hakka bağlı tasarruflara bazı kayıtlar getirmektedir. Bu cümleden olarak:
1. Mülk sahibinin, mülkünü boş bırakmamak, onu işletip geliştirmek,
2. Mülk ve gelir muayyen bir miktarı bulunca ve şartları tahakkuk edince Allah hakkı olarak zekâtını vermek,290
3. Cemiyetin ihtiyaç ve zarûretlerini tatmin maksadıyla "Allah yolunda harcama" yapmak,
4. Mülkiyet hakkını kullanırken başkasına veya cemiyete zarar vermemek,
5. Malını fâizcilik, hile, aldatma, ihtikâr gibi gayr-i meşrû yollarla arttırmamak,
7. Malını başka sınıflar aleyhine siyâsî nüfuz ve baskı âleti olarak kullanmamak,
8. Kendisinden sonra malının başkalarına intikalinde bâzı tahditlere uymak gibi, tasarruf hürriyetini sınırlayan mükellefiyetleri vardır.
Gerek hususî ve gerekse âmme mülkiyeti altında bulunan toprakların bütünü vatanı teşkil eder. Vatan toprağı devletin ayrılmaz bir unsurudur. Toprağın bu kaynaklarının işletilmesi ile millî servetin artmasını, millî ekonominin gelişmesini sağlamak gibi, yine âmmeyi alâkadar eden husûsiyetleri vardır. İşte bu ehemmiyet ve husûsiyetler sebebiyle İslâm Hukukûnda toprağın, mülkiyet ve tasarruf bakımlarından birkaç kısma ayrıldığını görüyoruz.291
1. Mülk arâzi (arâzî-i memlûke): Tam mülkiyeti sahiplerine ait bulunan arazi olup dört nevî'dir:
a) Şehir, kasaba ve köylerin içindeki arsalar ile bu yerlerin kıyı ve banliyölerinde bulunan, yarım dönüme kadar yerler.
b) Millî (mirî) arâziden ayrılarak, meşrû bir şekilde şahıslara temlik edilmiş arâzi.
c) Öşür arâzisi: Savaşla alınıp gazilere dağıtılan arazi
d) Harâc arâzisi: Fethedilen yerlerde eski sâhiplerine bıkarılıp harâca bağlanan arâzî.292
2. Millî arâzî (arâzî-i mîriyye, arâzî-i memleket): Şahısların mülkü olmayan, mülkiyeti devlete ve âmmeye ait bulunan arazi olup beş nevidir:
a) Fethedildiği zaman ne gazilere ve ne de eski sahiplerine verilmeyip hazineye bırakılan arazi.293
b) Nasıl alındığı ve kime verildiği bilinmeyen arazi.
c) Mülk arazi iken, sahipleri varissiz, vasiyetsiz ve borçsuz vefat ettikleri için hazineye kalan arazi.
d) Kime ait olduğu bilinmeyen arazi.
e) Mülkiyeti devlete ait olmak üzere ihyâ ve imar edilen arazi.
3. Vakıf arazi (arazî-i mevkufe): Mülk arazi iken Allah rızası için bir hayır yoluna vakfedilen topraklar.
4. Metrûk arazî (arazî-i metrûke): Amme menfaatine, umûmun istifadesine terkedilmiş arazi olup iki nevî'dir:
a) Bütün halkın istifadesine arzedilmiş yerler: Umûmî yollar, meydanlar, parklar, namazgâhlar gibi.
b) Bir şehir, kazâ veya köyün halkına mahsus umûmi yerler: Otlak, kışlık, baltalık gibi.
5. Ölü yerler (arazî-i mevât): Diğer arazi nevileri dışında kalan, meskûn yerlerden oldukça uzak,294 kullanılmayan arazidir.295
Kökü çok eskilere giden bu taksime bakarak İslâm'da husûsî ve ferdî arazi mülkiyetine yer verildiğini, çeşitli sebeplerle arazinin bir kısmının devlet ve âmme mülkiyetinde bırakıldığını, vakıf yoluyla aslı şahısların mülkü olan topraklardan âmmenin faydalanmasının sağlandığını, husûsi ve âmme mülkiyetlerinin yer değiştirmesinin mümkün bulunduğunu -nazarî olarak- tekrarlamak mümkündür.

B. Tatbikatta ve Tarihte Arazi Mülkiyeti:
Yazımızın asıl mevzûu zekâtın bir nev'i olan öşürdür. Öşür mükellefiyetinde arazi mülkiyetinin önemine daha önce işaret etmiştik. Yukarıda gördüğümüz taksimde, mülk arazi yanında, şahısların mülkü olmayan, mülkiyeti devlete ait bulunan arazi nev'ilerini tanıdık. Fıkıh kitapları, kanunnâmeler ve arazî kanunnâmeleri üzerine yazılmış şerhlere bakılırsa -Türkiye dahil olmak üzere- İslâm dünyasının arazilerinin çoğu mülk olmayan, millî ve mîrî arazî çeşidi içinde yer almaktadır. Böyle olunca da öşre tâbi' olmamakta; yani ekip biçen müslümanlar öşür ile mükellef bulunmamaktadırlar. Ancak bu mutlak hüküm zihinlere şu sualleri davet etmektedir.
1. Araziyi, şurası şahısların, şurası devletin, şu öşrî, şu harâcî diye taksim eden din midir (Allah ve Rasûlü (sav) müdür) yoksa ulü'l-emr yani idareciler midir?
2. Bu taksim ve tasnif ebedî midir, yoksa değişebilir mi?
3. İslâm tarihi boyunca arazi mülkiyetinin şekil ve statüsü değişmiş midir, yoksa sabit mi kalmıştır?
4. Arazinin mülkiyeti kime ait olursa olsun; yani arazi ister öşrî olsun, ister millî olsun, onu işletip istifade eden, mahsül alan kimsenin, öşür, haraç gibi her nevi vergiden muaf olması câiz midir?
İşte bugün İslâm dünyasında ziraatle meşgul olan müslümanların öşür ile mükellef olup olmadığı hususunda sağlam bir hükme varabilmek için yukarıdaki suallerin cevaplandırılması gerekir. Bu suallere cevap aramadan, herhangi bir tarihte çıkarılmış arazi kanunnâmesindeki taksim ve tasnife dayanılarak296 "öşür gerekir, öşür gerekmez", demek, tarihi gelişmeyi, günümüzdeki tasarruf şeklini nazar-ı itibara almamak, ilme ve gerçeğe uygun düşmez kanâatindeyiz.
Şimdi yukarıda sıraladığımız suallere cevapa almak üzere, İslâm tarihi boyunca tatbikatta arazi mülkiyetini kısaca gözden geçirmemiz gerekecektir.

1. Hz. Peygamber (sav) Devri:
Hz. Peygamber (sav) Medine'ye hicret edince orada ilk İslâm Site-Devleti'ni kurdu ve muhâcirler, ensâr ve yerli yahûdilerin tâbî olduğu bir anayasa hazırladı. Buradaki uygulamada husûsî toprak mülkiyetine yer verildiğini, kimsenin toprağına dokunulmadığını görüyoruz.297
Yine ilk tatbikattan anlaşıldığına göre sahipsiz ve işlenmemiş topraklar devlete (Allah ve Rasülü'ne (sav)) aittir; devlet onu dilediğine verir, dilediği gibi tasarruf eder.298
Savaş yoluyla düşmandan alınan topraklara gelince bunun ilk tatbikatına Hayber arazisinde tesadüf ediyoruz. Rivâyetler Rasûlullâh'ın (sav) Hayber arazisini -kısmen de olsa menkul ganimetler gibi- müslüman gazilere dağıttığında birleşiyor. Çünkü ganimet âyeti, savaşta alınan malın beşte birinin "Allah, Rasûlü (sav), Rasûlün yakınları, yetimler, fakirler, yolcular için ayrılmasını, geri kalan kısmının ise gazilere dağıtılmasını" âmirdir.299
Ancak o devrede müslümanların ziraatle meşgul olacak insan ve zamanları olmadığı için mezkûr arazi eski sahiplerine -mahsulün muayyen bir miktarını almak üzere- bırakılmıştır.
Fey ismi verilen ve savaşsız ele geçirilen topraklar ise ganimet toprakların beşte biri gibi muâmele görmüş300 ve bu topraklardan bazı parçalar, Rasûlullâh (sav) tarafından bazı şahıslara iktâ edilmiş; yâni mâlikâne olarak verilmiştir.301

2. Hz. Ömer Devri:
Hz. Ömer devrinde Suriye ve bilhassa Irak fethedilince ele geçirilen toprakların kime ait olacağı mevzûu ortaya çıkmış, tartışılmış ve bir karara bağlanmıştır. Ehemmiyetine binâen bu münakaşa ve kararı, İmam Ebû Yûsuf'un Kitâbu'l-Harâc'ından hulâsa ediyoruz:
Bilâl b. Rabâh'ın temsil ettiği bir gurup gâzi, Irak topraklarının, aralarında paylaştırılması husûsunda ısrar edince Kumandan Sa'd b. Ebî Vakkas durumu Hz. Ömer'e bildirdi. Hz. Ömer meseleyi, sahâbenin ileri gelenleri ile görüştü. Abdurrahman b. Avf "bunun bir ganimet olduğunu, dağıtılması gerektiğini" ileri sürüyordu. Hz. Ömer ise "dağıtılmayıp bütün müslümanlar (devlet) nâmına vakfedilmesini, işletilmesini; alınacak vergiden (harâc) mevcut ve gelecek bütün müslümanların istifade etmesini ileri sürüyor; "aksi halde yetimler, dullar, fakirler ne olacak, sınırları ve bu toprakları kim koruyacak?" diyordu. Hz. Ali, Osman, Talha ve İbn Ömer de halifeyi desteklediler. Halife, ensârdan on kişi davet ederek meseleyi bir de onlarla görüştü, tasviplerini aldı. Bütün bu istişâreler sonunda, kendi görüşü istikametinde karara vardı ve bunu tatbik etti. Alınan karara göre fethedilen arazi (arazi-i harâciyye) ölçülüyor, işletecek olan eski sahibi veya bir başkasına teslim ediliyor, zaman ve yerin şartlarına göre harâc ismiyle bir vergi isteniyordu. Bu vergi, çıkan mahsülün muayyen bir kısmı olabileceği gibi (mukâseme), önceden tesbit edilmiş bir meblağ da olabiliyordu (muvazzaf). Mülk arazi ise öşriyye ismiyle anılmakta ve sahibi, çıkan mahsulün onda veya yirmide birini hususî zekât tahsildarına ödemekte idi.302
İşte bu tatbikat, daha sonraki devrelerde de İslâm toprak rejimine temel teşkil etmiştir. Hz. Ömer bu re'yinde fey âyetine dayanıyor, toprak mevzûunda bu âyetin tatbik edilmesi gerektiğini söylüyordu. Zirâ Allah teâlâ fey âyetinde şöyle buyuruyordu:
"Ey iman edenler! Onların mallarından, Allah'ın Peygamber'ine verdiği şeyler için siz, ne at ve ne de deve sürdünüz; fakat Allah Peygamber'ine, dilediği kimselere karşı üstünlük verir. Allah her şeye kaadirdir. Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından peygamberine verdikleri; Allah, peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; içinizdeki zenginler arasında, elden ele dolaşması için değildir. Peygamber size ne verirse onu alın; sizi neden menederse ondan geri durun..."303
Bu devrede devlet arazisinden (harâcî araziden) bazı parçalar halifeler tarafından makul ve meşrû sebeplere bazı şahıslara verilmiş; yani ıktâ edilmiştir. Bu cümleden olarak Hz. Ömer, Kisrâ ve yakınlarına ait iken devlete intikal eden araziden ıktâ'lar yapmış, Hz. Osman da Sâ'd, İbn Mes'ûd, Habbâb gibi sahâbeye bazı arâzilerin hem mülkiyetini, hem de haracını ıktâ eylemiştir.304

3. Emevîler Devri:
Daha çok bu devir ile Abbâsiler'in ilk devrinde yaşayan müctehid imamlar, toprak mülkiyetinin nazariyesi üzerine eğilmişlerdir:
İlgili âyetler ile Hz. Peygamber (sav) ve sahabenin tatbikatını birikte gözönüne alan ve te'lif eden mezkûr müctehidler, fethedilen toprakların mülkiyeti mevzûunda şu neticelere varmışlardır:
a) İmam Şâfiî: Savaş ile fethedilen toprakları devlet başkanı, gâzilere dağıtmak mecburiyetindedir; nitekim Hz. Peygamber (sav) Hayber'i dağıtmıştır. Hz. Ömer'in Irak topraklarını dağıtmaması gâzileri razı etmek suretiyle olmuştur.
b) İmam Mâlik: Fethedilen arazi dağıtılamaz; bütün müslümanlar lehine vakıftır; topraktan elde edilen vergi (harac) ordunun techizi, köprü ve cami inşâsı gibi hayırlı işlere sarfedilir. Ancak devlet başkanı bazı zamanlarda dağıtmayı, müslümanların hayrına görürse dağıtabilir.
c) Ahmed b. Hanbel: Devlet başkanı, müslümanların hayrını ve menfaatlerini gözetmek şartıyle muhayyerdir: Bütün müslümanlar namına vakfetmek, dağıtmak, kısmen dağıtmak şıklarından birisini tercih edebilir. Nitekim Rasûlullah (sav) her üçünü de yapmıştır; Kurayza ve Nadir arazisini dağıtmış, Mekke arazisini dağıtmamış, Hayber arazisini ise kısmen dağıtmıştır.
d) Hanefîler: Devlet başkanı fethedilen toprağı dağıtmak, eski sahiplerinin mülkiyetinde bırakmak305 ve harâc almak, devlete maledip başkalarını yerleştirmek hususlarında serbesttir.306
Emevîler'den Abdulmelik zamanına kadar, arazi işlerini yukarda arzedilen şekillerde idare eden dairelerde (divan) kullanılan yazı dili ve memurlar mahallî idi; fetih sırasında devralındığı gibi devam ediyordu. Abdulmelik'in emriyle kütükler Arapçaya çevrildi ve memurlar müslüman Araplar'la değiştirildi.307

4. Abbâsîler Devri:
Bu devre kadar arazinin daha çok öşrî ve harâci nevî'lerinin bulunduğunu, öşrî arazinin fatih müslümanların veya onlardan intikal etmek suretiyle diğer müslümanların mülkü olan topraklardan ibaret olduğunu, harâci arazinin ise mülkiyeti ya devlete, ya eski gayr-i müslim sahiplerine, yahut da bunlardan intikal etmek suretiyle müslümanlara ait topraklardan ibaret bulunduğunu görüyoruz. Bu arada Hz. Peygamber (sav) ve halifelerinin, devlete ait sahipsiz araziden bazı parçaları, İslâm'a hizmet eden bazı âlim, sâlih ve gâzi kişilere ıktâ ettiklerini de tesbit etmiş bulunuyoruz. Ancak bu ıktâ'ların hem miktarlarının az olduğunu, hem de ıktâ'ı-temlik yoluyla yani verilen şahsın mülkü olmak üzere verildiğini de biliyoruz.308
Abbâsîler devrinde ıktâ'ı-temlik devam etmekle beraber başka bir ıktâ nev'i yaygın hale geldi. Bu devirde ordu ücretli hale gelmişti. Ordunun ihtiyaçları, hazineye ait vergilerin tahsil edilip maaş olarak dağıtılması yerine doğrudan doğruya arazî gelirine bağlandı. Buna göre devlete ait vergileri bizzat toplayıp maiyyetindeki askerlerin masrafını karşılamaları için muayyen ölçülerdeki topraklar kumandanlara ıktâ ediliyordu. Bu ıktâlarda topraklar, kumandanlara mülk olarak verilmiyor, yalnızca vergiyi toplama ve sarfetme selâhiyeti verilmiş oluyordu. Devlete ait vergilere dayanan bu ıktâ şekli (ıktâ'ı-istiğlâl) daha sonraki devirler için de örnek teşkil etmiştir.309

5. Selçuklular Devri:
İlk fetih ve kuruluş devrinde, Türk unsurları henüz İslâmî müesseselerle kaynaşmadığı zamanda bir yandan eski göçebe-askerî an'aneye dayanıldığı,310 diğer taraftan eski idârî ve mâlî esaslara dokunulmadığı için karakteristik "Selçuklu Askerî Iktâ'ı" teşekkül etmedi. Bu devrede, devletin idaresindeki memleketler, Selçuklu hânedânı mensuplarının müşterek malı sayılıyordu.
Melikşâh'a vezirlik ettiği sırada Nizâmülmülk'ün kurduğu Selçuklu askerî ıktâ sistemi araziyi, herkesin derecesine göre, meselâ bir veya ondan az yahut da fazla köy verilmek suretiyle askere dağıtmaktan ibarettir. Abbâsîler devrinde çok büyük olan ve bir kısmı mültezimlere311bırakılmış bulunan ıktâ'lar bu devirde parçalanarak askere dağıtılmış oluyordu. Ancak hemen işaret edelim ki bu ıktâ'lar da temlik değil, istiğlâl yoluyla oluyor, vergisi askere tahsis ediliyordu.
Eyyûbîler, Memlûkler, Anadolu Selçukluları ve Beylikler devirlerinde küçük tâdiller ile aynı sistem benimsenmiş ve tatbik edilmiştir.312
Bu devir toprak idaresinde esas askerî ıktâ olmakla beraber geniş ölçüde temlik yoluyla ıktâlar da yapılmıştır. Temlik usûlüyle yapılan ıktâlarda toprak, ıktâ yapılan kimseye (muktâ'a) aittir; satar, hibe ve vakfeder, sahibi ölünce toprak veresesine intikal eder... Görülüyor ki bu durumda arazi, harâcî olmaktan çıkmış, mülk ve öşrî vasfını almış olmaktadır.313

6. Osmanlılar Devri:
Osmanlılarda toprak idaresi mefhumu bizi hemen tımar sistemiyle karşı karşıya getirir. Bilindiği üzere tımar; geçimlerini veya hizmete ait masrafları karşılamak için bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsili selâhiyetiyle birlikte tahsis edilmiş olan vergi kaynaklarıdır.
Yukarıda işaret edildiği gibi para iktisadiyatının yeter derecede gelişmemiş olduğu devirde büyük bir kısmı aynen mahsül olarak toplanmakta olan vergi gelirlerinin nakli, paraya çevrilmesi, merkezi bir devlet hazinesi halinde toplanarak oradan dağıtılması ve bu dağıtılacak maaşlar ile vazife sahiplerinin temini gibi işlerin güçlüğü karşısında veya askerî, siyasî diğer tarihi sebeplerle, şark'ta ve garb'ta muhtelif devirlerde, türlü şekillerde mevcut olmuş ve tatbik edilmiş olan benzeri usuller Osmanlı İmparatorluğu'nda da tımar sistemiyle tesis edilmiştir.314
Bu sistemi menşe' itibariyle Bizans'a dayamak doğru değildir. İslâm'dan önceki Türk devletlerinde bu sistemin bazı unsur ve izlerine rastlamak mümkün olduğu gibi315 İslâm'ın toprak hukuku anlayışı da bu sistemi kurmaya müsait görünmektedir. Ayrıca bilhassa Selçuklu İmparatorluğu'nda Vezir Nizâmülmülk'ün yapmış olduğu idâri ıslâhattan sonra bu imparatorlukta, askerî hizmet mukabili yapılmış olan ıktâ'lar, Anadolu Selçuklularına ve dolayısıyla Osmanlılara ana hatlarıyla bir tımar örneği teşkil edebilecek bazı hususiyetler taşımakta idi.
Osmanlılarda prensip olarak tımar sahibi -ki buna sahib-i arz da denilmektedir- ne tımarı dahilindeki toprakların, ne de bu tımarı işleyen köylünün, toprak sahibine veya devlete vermekle mükellef bulunduğu hak ve resimlerin mülkiyetine sahip değildir. Ancak muayyen hizmetleri yaptığı müddetçe, devlete ait çeşitli vergileri kendi nam ve hesabına toplamak hakkından faydalanabilir.316 Bununla beraber Osmanlı İmparatorluğu'nda askerî vazifelere bağlı dirliklerin hepsi aynı hususiyetleri haiz değildi. Statüsü farklı toprak ve dirlikler de vardı, ezcümle:
a) Eşkincilü mülkler veya mülk tımarlarda devlet, türlü hak ve resimleri toplama selâhiyetini tımar sahibine, bütün hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk olarak tasarruf edebilecek bir gelir halinde bırakmış bulunmaktadır. Ayrıca bu gibi haklar vaktiyle devletten bir mülk olarak satın alınmış veya fevkâlade hallerde bir hizmete bağlı olmayarak bağışlanmış serbest mülkler olduğu halde askerî hizmet şartının sonradan devletçe zorla kabul ettirildiği de olmuştur. Bu gibi tımarların sahipleri hizmetleri ifâ etmezlerse diğer zeâmet ve tımarlar gibi dirlikleri ellerinden alınıp başkalarına verilmez, sadece bir yıllık gelir zaptedilirdi.
b) İlk Osmanlı padişahları büyük kumandanlara, ahi ve derviş gibi devletin kuruluş ve yerleşmesinde tesir ve hizmeti olan kişilere geniş muâfiyetler ile temlikler yapmışlardır. Bu temlikler:
aa) Mülk ve vakıf sahibini idârî bakımdan olduğu kadar vergi toplamak bakımından da büyük bir istiklâl içinde bırakmaktadır.
ab) Bu gibi toprak mülkler, aile vakfı haline getirilmedikleri müddetçe, diğer nev'i mülkler gibi mirasçılar arasında taksim edilmekte, satılıp alınabilmekte ve vakfedilmekte, borç için haczedilip mehir olarak zevceye verilmekte idiler. Yani bu topraklar mutlak mülk vaziyetinde olup bir çoğunda askerî hizmet ve mükellefiyet de yok idi.
ac) İmaparatorluğa bilhassa diğer Türk ve İslâm devletlerinden geçmiş bulunan bir kısım mülk ve vakıflar (mâlikânedivâni) büsbütün ayrı esaslara göre tesis edilmiştir. Konya taraflarında başlayıp büyük bir kısımına Doğu Anadolu ve Suriye'de tesadüf edilen bu nevi' mülk ve vakıflar sahiplerine ancak toprağın kuru mülkiyetine bağlı haklar temin etmektedir. Toprak sahipleri, toprağı işleyen köylülerden yalnız bir toprak kirası isteme hakkına sahip idiler. Bu da mahallî örfe göre mahsûlün onda, yedide ve hatta beşte biri olarak kabul edilmişti. Bunun dışında toprağın ve köylünün devlete vermeye mecbur oldukları vergiler sipâhi veya mültezime ait bulunmakta idi.
Bu mâlikâne ve temlik sistemi, sür'
atle genişlemekte olan bir merkeziyetçi devlet nüfuzuna rakip görüldüğü için zamanla ve çeşitli tedbirlerle tımara çevrilmeye çalışılmıştır.317
16. Asrın sonlarına doğru çeşitli sebeplerle bozulan tımar sistemi üzerine muhtelif ıslâhat teşebbbüsleri yapılmış,318 nihayet 1243/1827 tarihinde, Rumeli ve Anadolu'daki 53 livâdan 5200 kadar tımarlı sipâhî, asâkir-i mansûre süvarisi haline sokularak İstanbul'a celbedilmiş, kendilerine subay ve nefer olarak vazifeler verilmiş, tımarlarının azalmış bulunan gelirine ilâve tahsisat ödenmiştir. 1844 Tarihinde bir kısım sipâhilerin zaptiye hizmetinde kullanılması düşünülmüştür. Tanzimatın tatbik edildiği bölgelerde tımar gelirleri defterdar eliyle toplanıp bedelleri sahiplerine hazineden ödendiği için sipâhilerin toprakla alâkaları kalmamıştır. 1274/1848 Tarihli Kanunnâme-i Arazî, miri arazinin intikalini yeni esaslara bağlamış, daha sonra yapılan tadiller ve tevsî-i intikal maddeleri319 arazinin intikalini verese lehine genişleterek daha yaygın hale getirmiş, meşrûtiyetten sonra çıkarılan ve çıkarılmaya teşebbüs edilen kanunlarda mîrî arazinin, mülk arazi haline getirilmesi istikametinde önemli adımlar atılmış; kanunların müsait durumundan istifade eden halk da tasarruf ettikleri toprakları fi'len mülk haline getirmişlerdir.320

7. Cumhuriyet Devri:
Cumhuriyet devrinde çıkarılan tapu, köy, çiftiçiyi topraklandırma gibi kanunlar ile arazi eski sahiplerine, üzerinde fi'len tasarrufta bulunanlara, muayyen müddet içinde mülk sahibi sıfatiyle ekip-biçenlere mülk olarak verilmiş ve mülkiyet tescil edilmiştir. Ayrıca devlete ait bulunan ve âmme işlerinde kullanılmayan arazi, çiftçilere satış yoluyla dağıtılmıştır.321 Bugün ülkemizde tapulu arazi, kimin adına tapulu ise onun tam mülküdür; satar, boş bırakır, kiraya verir, hibe eder, vakfeder, ipotek eder, ölünce varisleri toprağı da diğer malları gibi paylaşırlar... Artık bu toprakları, "mülkiyeti devlete ait, tasarruf hakkı şahısların olan" mîrî arazi nev'i içinde mütalâa etmek mümkün değildir.

Netice:
Bir ülkenin içtimâî ve iktisâdî hayatı içinde önemli yeri bulunan toprak mülkiyeti meselesi o ülkenin tâbi' bulunuduğu rejime göre şekillenmektedir. İslâm, ferdî, ve hususî mülkiyet hakkını toprağa da teşmil etmiş, ancak toprağı işleyen ve mahsûl alan kimseye bir vergi mükellefiyeti yüklemiştir. Bu vergi toprağın mülk olup olmadığına göre değişen öşür (zekât) veya haraçtır. Savaşla alınan bir toprağın kimin mülkü olacağı mevzûu başlangıçta vuzûha kavuşmamış, içtihad ile bu hususu tayin selâhiyeti devlete bırakılmış; devlet başkanı toprağı mülk olarak savaşçılara dağıtmak veya vergisinden bütün müslümanların istifade edebilmesi maksadıyla mülkiyetini devletin elinde bırakmak (âmmeye vakfetmek) şıklarından birini tercih husûsunda muhayyer olmuştur. İslâm tarîhi boyunca idâreciler, içtimâî ve iktisâdî şartları, İslâmî esaslara -zâhiren de olsa- intibak ettirerek toprak rejimini tayin etmişler; umûmiyetle ıktâ ve tımar sistemi cârî olmakla beraber daima ve her yerde hususî mülk halinde topraklar mevcut olmuş ve son devirde, hemen her yerde ıktâ ve tımar sistemleri kaldırılarak hususî mülkiyet sistemi getirilmişir.322
İslâm'da arazî mülkiyeti üzerine açtığımız başlığı burada kapatarak asıl mevzûumuz olan "İslâmî Vergiler Arasında Öşür" bahsine geçebiliriz.
II. Devletin gelir kaynakları ve öşür
A. Umumî Olarak Devletin Vâridatı:
Hepsi birden İslâm Devlet'inin gelirini teşkil eden malî varidatı kısaca gözden geçirdikten sonra daha geniş bir şekilde "öşr"ü ele alırsak, bu vergiyi, kadrosu içinde görme imkânını bulmuş oluruz:
1. Zekât:
Zekât, gerek kimlerin hangi çeşit mallarından ne miktar alınacağı ve gerekse nasıl sarfedileceği nasslara dayanan, bu hususlarda re'y ve ictihâda yer verilmemiş bulunan bir vergidir. Muayyen ölçüde zengin olanlar deve, sığır, koyun, keçi çeşitli zirâî mahsuller, altın, gümüş, ticaret eşyası, nakit gibi mallarından zekât öderler. Bu malların vergiye tâbî miktarı (nisâb) ile vergi nisbetleri değişik olmakla beraber tamamında nisâb, takribî olarak birbirine yakın, muayyen bir zenginlik ve servet seviyesidir.
Zekât ve fıtır sadakası ancak şu yerlere sarfedilebilir:323
a) Fakirler: Kazancı geçimine kâfi gelmeyenler.
b) Miskinler: Hiçbir malı ve geliri olmayanlar.324
c) Zekât idaresi ve memurları.
d) Müellefe-i kulûb: Gönüllerini İslâm'a ısındırmak, meylettirmek, İslâm'da sebatı sağlamak, müslümanlara -düşmanlarına karşı- yardımlarını sağlamak istediğimiz kimseler.
e) Köleler: Kölelerin hürriyete kavuşmalarını sağlamak ve kolaylaştırmak için.
f) Borçlular: Borçlu olup ödeme gücü bulunmayanlar ile bir hayır iş uğrunda borca girmiş olanlar.
g) Allah yolunda: İslâm'ın yaşaması, yayılması, müslümanların ve İslâm ülkesinin düşmanlarına karşı savunulması için çalışan şahıslar, kurulan müseseseler.
h) Yolcular: Meşrû bir maksatla yolculuğa çıkıp ihtiyaca düşenler.325
Bilâhare tetkik edeceğimiz "öşür" de zirâî mahsullerin zekâtı olduğuna göre aynı esaslara tâbidir.

2. Harâc:
Devletin bir başka geliri de harâcdır ve harâcî araziden alınır. Mahsûlün muayyen bir miktarı ise "mukaseme", araziye göre, tesbit edilmiş bir miktar veya meblağ ise "muvazzaf" adını alır. Bilhassa Osmanlılarda, mirî araziden alınan harâca da "öşür, a'şâr" denmesi, meşhur olmuş bir galattır.
Harâc ganimet içinde mütalâa edildiği için onun sarfı da ganimetin, devlet hissesi olan beşte biri gibi yapılır.

3. Fey'i:
Düşmandan, savaşsız olarak ele geçirilen maldır. Fey'in sarf yeri ordunun ihtiyaçları ile fakirler, yetimler ve âmme hizmetleridir.326

4. Ganimet:
Savaşta ele geçirilen düşman mallarının beşte biridir. Bunun sarf yeri ihtiyaç sahipleri ile âmme hizmetleridir.327
Fey'i ve ganimetten Rasûlullâh (sav) ile O'nun yakınlarının da hisseleri vardı. Rasûlullâh (sav) dâr-ı bekâya intikal edince bu hisse de müslümanlara kalmış oldu; çünkü O'nun (sav) vârisi müslümanlardır.

5. Cizye:
Ehl-i kitâb olan gayr-i müslimlerden alınan vergidir. Toprağa bağlı olmadığı için, mükellefin müslüman olması bu vergiyi düşürür. Miktarı sabit değildir; içtihâda ve anlaşmaya bağlıdır. Hür, ergin erkeklerden alınır. Akıl hastası, kötürüm, yoksul, yaşlı kimseler ile din adamlarından alınmaz.
Sarf yeri bakımından fey'e benzer.

6. Uşûr:
Hz. Peygamber (sav) vilâyetler arasında gümrük vergisini kaldırdı ise de dış ticarette mûtâd olan onda bir vergi devam ediyordu. Hz. Ömer, Ebû Musâ el-Eş'arî'nin yazısına verdiği cevapta yabancıların aldığı kadar gümrük vergisi alınmasını emretti. Manbic (Hiera-polis) tüccarlarından Hz. Ömer zamanında, onda bir alınması hakkındaki müâhedenin kendi nev'inden ilki olduğu kaydedilmiştir. Bu vergi hem idhal, hem de ihracdan alınır. Hz. Ömer devrindeki tatbikatta -misilleme ve anlaşma yollarıyla alınan vergi- onda bir olduğu için adına "uşûr" denmiştir. Müslümanlardan kırkta bir, zimmîlerden yirmide bir olarak tahsil edilir. Müslümanlardan alınan zekât, diğerlerinden alınan ise feyi' içinde mütalâa edilir.328

7. Maden ve Define Vergisi:
Bunlardan da bazı kayıt ve şartlara tâbi olarak beşte bir nisbetinde vergi alınır.

8. Diğer Vergiler:
İlk yedi maddede sıralanan vergi ve gelirler dışında İslâm devletinin, vatandaşlarından vergi alıp alamayacağı mevzûu öteden beri tartışılmış, ihtiyaç ve zarûret halinde alabileceği görüşü ağır basmıştır.329

B. Zirâî Mahsullerin Zekâtı (Öşür):
1. Öşür Kelimesi:
Onda bir mânasına gelen "öşür" kelimesinin,330 yukarıdaki bahislerde üç ayrı mânâda kullanıldığını gördük.
a) Bazı zirâî mahsullerden alınan zekât.
b) Gümrük vergisi.
c) Mirî arâziden alınan vergi.
Daha önce de işaret edildiği üzere öşür kelimesinin, zekât dışındaki mefhumlar için kullanılması ya arızîdir, yahut da meşhur olmuş galat nev'indendir.331
Hz. Peygamber'in (sav) lisanında "uşr ve nısfu'l-uşr" diye ifadesini bulan mefhum zirâî mahsullerin zekâtıdır ve biz de burada onu tetkik edeceğiz.
2. Öşür'ün Şer'î Mesnedi:
Zirâî mahsuller de bir nevi maldır ve bu bakımdan zekâta tâbi olması gerekir. Bu mantıkî ve kıyâsî hükmü, Kitab ve Sünnet'in açık, kesin nassları da desteklemektedir:

a) Kitab:
Kur'ân-ı Kerîm, birkaç âyette, araziden elde ettiğimiz mahsulden fukaraya infak etmemizi, hasat zamanı meyva ve mahsullerin hakkını -muhtaç olanlara- vermemizi buyuruyor.332 Müfessirler, bu âyette temas edilen infak ve hakkın zekâttan ibaret olduğunu ifade ediyorlar.333

b) Sünnet:
Zirâî mahsullerin zekâta tâbî olduğunu ve bu zekâtın miktarını açıklayan hadîsler vardır:
"Yağmurun, kaynakların suladığı veya suyu dipten alan mahsulde onda bir (uşr); deve ile (su çekilerek) sulanan mahsulde yirmide bir (zekât) vardır."
"Yağmur ve nehirlerin suladığı (mahsulde) onda bir, su devesi ile sulananda yirmide bir (zekât) vardır."334

c) İcmâ:
Teferruatta bazı görüş ayrılıkları bulunmakla beraber bütün müctehidler, zirâî mahsullerden onda veya yirmide bir zekât alınacağında birleşmişlerdir.

3. Zekâtı Verilecek Mahsuller:
Zirâî mahsullerden zekât verilmesi gerektiğinde birleşen müctehidler, zekâta tâbî mahsullerin hangileri olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:
a) İbn Ömer ve bazı selef müctehidlerine göre zekâtı verilecek mahsuller "buğday, arpa, hurma ve kuru üzümdür."
Bu görüşün delili, Rasûlullâh (sav) zamanındaki tatbikat ve bazı hadîslerdir.
b) İmam Mâlik ve Şâfiî'ye göre bir mahsulün zekâta tâbi olabilmesi için üç vasfının bulunması, gerekir: Gıda olmak, ambarlanmak ve kurutulmak. Bu imamlara göre fıstık, fındık, ceviz... zekâta tâbi değildir; çünkü insanlar bunları yiyerek yaşamaz (tabiî gıdaları değildir). Elma, armut, şeftali, nar gibi meyvalardan da zekât verilmez; çünkü bunlar ambarlanmaz ve kurutulmaz.
Bu mezhebin delili de bazı hadîsler ile ambarlanan gıda maddelerinin diğerlerine nisbetle daha kıymetli oluşudur.
c) Ahmed b. Hanbel'e göre ölçüye giren, bekletilebilen ve kurutulan mahsullerin zekâtı verilir.
d) Ebû Hanife'ye göre ârâziyi değerlendirmek üzere ekilen ve istifade edilen her mahsul zekâta tâbidir.
Ebû Hanife'nin dayandığı delil, bu bahsin başında verdiğimiz âyet ve hadîslerdir. Bu âyet ve hadîslerde madde ismi sayılmaksızın "yerin bitirdiği, yerden çıkan, yağmurun... suladığı" gibi umumî ifadeler kullanılmıştır. Bunları tahsis edecek ve bazı mahsulleri istisna edecek kuvvetli bir delil yoktur.
Nehaî, Ömer b. Abdûlaziz, Mücahid, Hammâd b. Ebî Süleyman gibi müctehidlerin re'yi de Ebû Hanife'ninki gibidir. Mâlikîlerden İbn Arabî bu görüşü müdâfaa ve tercih ederek Ahkâmu'l-Kur'ân ve ârizatü'l-ahvezî isimli eserlerinde muhaliflerin delillerini çürütmüştür.335

4. Zirâî Mahsullerin Zekâta Tâbi Olan Miktarı (Nisâb):
Zekâta tâbi olan ve olmayan mahsuller üzerinde olduğu gibi, zekâtı verilecek mahsulün miktarı mevzûunda da ictihad farkları vardır:
a) Müctehidlerin çoğuna (cumhûra) göre muayyen bir miktara (nisâba) ulaşmayan mahsulden zekât verilmez; çünkü Rasûlullâh (sav) "Beş vesk miktarından az olan mahsulde zekât yoktur" buyurmuştur.336
b) İmam Ebû Hanife, zekâta tâbi malların cinsinde olduğu gibi miktarında da mutlak ve umumî nasslara dayanarak "mahsul az olsun, çok olsun zekât gerekir" demiştir.
Hem yukarıda zikredilen sahih hadîs hem de zekât müessesesinin ruh ve mânâsı, bu mevzûuda, cumhûrun ictihadını destekler mahiyettedir. Zekât zenginden fakire uzanan bir yardımdır; zenginlik ise ancak muayyen bir servet seviyesinde gerçekleşir.
Hadîste geçen beş veskin ölçek ve kilogram olarak miktarı üzerinde ittifak edilmemiştir. Hanefîlerin dahil bulunduğu Irak Medresesi'ne göre 1 vesk 60 sâ', 1 sâ 8 rıtıl, 1 rıtıl 130 dirhemdir. Bu ölçülerden hareket edilirse 5 vesk, kullandığımız ağırlık ölçüsüne göre bir tondur. Şu halde hububat ve benzerlerinde bir ton, zekâta tâbi asgari miktardır.337
Diğer üç mezhebin dahil bulunuduğu Hicaz Medresesi'ne göre de 1 vesk 60 sâ'dır. Ancak 1 sâ sekiz rıtıl değil, 5 tam 1/3 rıtıldır. Bir rıtıl da 128 dirhemdir. Bu ölçülere göre zekâta tâbi mahsullerin asgarî miktarı (nisâbı) yaklaşık olarak 650 kg'dir.338
Her iki grup da 1 sâ'ın dört müd olduğunu kabul ediyorlar. Bir müd, orta büyüklükte iki elin birleştirilmiş vaziyette aldığı miktar (bir koçam) olduğuna göre339 şahsen yaptığım denemede bu miktarın -buğdayda- yarım kiloyu geçmediğini gördüm. Bu takdirde bir sâ' iki kilogram ve 300 sâ' 600 kilogram civarında bir miktara ulaşır ki, bu netice Hicaz ölçüsünü teyid etmektedir. Nisâbı 650 kg. olarak kabul etmek ihtiyata daha uygun olsa gerektir.
Pamuk gibi ölçü ve tartı ile değil de denk vb. ile alınıp satılan mahsuller, hububatın kilogram olarak veya kıymet bakımından miktarına kıyas edilir denmiştir. Ayrıca nakit nisabının esas alınacağı görüşü de vardır. Değer itibariyle vasat olan hububat nevi'nin kıymetinin bu gibi mahsullerde de ölçü olarak alınması uygun olur kanaatindeyiz.340

5. Verilecek Miktar:
Bu hususta bize ölçüyü, daha önce meâllerini verdiğimiz hadîsler vermektedir: Yağmurun suladığında onda bir, deve vb. ile sulanarak elde edilen mahsulde yirmide bir... Günümüzde sulama, kanallar ve motopomplar vasıtasiyle yapılıyor. Ayrıca bol mahsul almak için sun'î gübreler kullanılıyor ve mahsulü korumak için külfetli ilâçlamalar yapılıyor. Zirâî yatırımın bu nevi girdileri, hayvan veya âlet ile su çekip sulama külfetinden daha az değildir. Bu yeni külfet ve girdilerin vergiye (öşüre) tesiri, ictihada muhtaç bir meseledir. Selef müctehidleri, sulama dışında kalan külfetlerin öşrü yirmide bire indirmeyeceği kanâatine varmışlardır.
Bazı fakihler, sulama dışında kalan külfet ve masrafların tutarının mahsulden çıkarılmasını ve geri kalandan -sulama şekline göre- onda veya yirmide bir verilmesini daha uygun bulurken, Hanefîlerin de dahil bulunduğu diğer bazıları buna da muhâlefet etmişlerdir.341

6. Arazi ve Öşür:
Zirâî mahsuller araziden elde edildiği, arazi ise her zaman ekip biçenin mülkü olmadığı için öşürde arazi mülkiyetinin rolü üzerinde durulmuş, harâcî, mîrî, kiralanmış ve mülk arazide, bir nevi arazi vergisi olan harâç ile zekât mahiyetindeki öşrün birleşip birleşmeyeceği tartışılmıştır.
İncelememizin birinci bölümünde, "İslâm hukukunda arazi mülkiyetini" tetkik ederken arazinin öşri ve harâcî nevilerini de zikretmiştir. Bunlardan öşrî olanı: Müslümanların, ganîmet hissesi, ihyâ, tevârüs, ıktâ' yollarıyla elde ettikleri mülkleri; harâci olanı ise: Fetih sırasında askere dağıtılmayıp bütün müslümanlar lehine vakfedilen yahut da gayr-i müslim sahiplerinin mülkiyetinde bırakılıp harâcı, âmmeye sarfedilen arâzi idi. İşte bu harâci arazi -ki Selçuklulardaki ıktâ'lar ile Osmanlılardaki tımarlar da aslında buna dahildir- müslümanların mülkiyetine geçebilir mi ve geçerse harâc ile öşür birleşebilir mi meselesi öteden beri münakaşa mevzûu olmuştur.
Önce birinci meseleyi ele alalım:
İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel'in de içinde bulunduğu ulemâ ekseriyetine göre harâci arazi vakıf mâhiyetindedir; alınıp satılması caiz değildir, haracı da devamlıdır.
Diğer bazı müctehidlere göre harâcî araziyi gayr-i müslim sahipleri satabileceği gibi devlet de elinde bulundurduğu harâci topraklardan bir miktarını zarûret halinde veya faydalı bulduğu takdirde satabilir; her iki halde de müslümanlar bu toprakları satın alabilirler.342 Ancak harâci arazi satış veya tevârüs gibi yollar ile müslümanların mülkiyetine geçse dahi harâcı düşmez; bu toprakların yeni mâlikleri olan müslümanlar da harâcı öderler.343
Nazarî plânda bu münakaşa devam ederken fiil ve tatbikat sahasında harâci arazi çeşitli yollar ile müslümanların hususî mülkü haline gelmiştir.344
Vakıa bu olunca karşımıza ikinci mesele çıkmış oluyor: Müslümanların mülkü haline gelen harâci araziden haraç mı, öşür mü, yoksa hem haraç hem de öşür mü alınacaktır?
Hanefîlere göre haraç ile öşür birleşmez. Bir araziden, duruma göre ya haraç alınır, yahut da öşür, Harâci arazi kimin mülkiyetine geçerse geçsin haraç ile beraber geçer.345 Çünkü:
a) "Müslümanın arazisinde öşür ile haraç birleşmez" meâlinde hadîsler vardır.
b) Bazı İranlı İlbeyleri müslüman olunca Hz. Ömer şöyle yazmış idi: "Topraklarını kendilerine verin, haraçlarını ödesinler." Burada öşür zikredilmemiştir.
c) Hz. Ömer'den beri birçok harâcî arazi mülk haline geldiği halde bunlardan öşür alınmamıştır.
d) Gerek haraç ve gerekse öşür toprağın nemâsına, faydasına dayanmaktadır; bunun için de ölü topraktan haraç ve öşür alınmaz. Şu halde tek sebeple iki verginin alınması uygun değildir.
e) Haraç asılnda toprak sahibinin müslüman olmamasına, öşür ise müslüman olmasına dayanır; bu bakımdan da birleşmeleri uygun düşmez.346
İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel'in dahil bulunduğu müctehidlerin ekseriyetine göre öşür ile haraç birleşir; yani haraca tâbi bir arazi müslümanın mülkiyetine geçerse, yeni sahibi, hem haracı hem de çıkan mahsülün zekâtını (öşrü) öder; çünkü:
a) Zirâî mahsullerden zekât verilmesini emreden, gerekli kılan nasslar kayıtsız ve şartsız olup, arazinin mülk veya harâcî olmasını farklı hükümlere bağlamamıştır.
b) Öşür ve haraç mükellefiyeti tek sebeple değil, farklı sebeplerle konmuştur. Haracın sebebi topraktan faydalanma imkânının bulunması, öşürün sebebi ise mahsulün bulunmasıdır. Öşür mahsulün borcudur, haraç boyun borcudur, zimmet ile ilgilidir, mükellefin şahsına bağlıdır. Öşrün sarf yeri, zekâtın sarf yeri olan sekiz sınıftır; haracın sarf yeri ise ordunun ve memurların masrafı ile diğer âmme hizmetleridir. İşte bu farklılıklar dolayısıyla bir şahsın her ikisiyle de mükellef olması mümkündür.
c) Öşür, Kitâb ve Sünnet'in apaçık nassları ile sabittir; ictihad ile ortaya konan haraç onu ortadan kaldıramaz.347
Cumhûr, Hanefîlerin dayandığı delillere de şu cevapları vermişlerdir:
a) "Öşür ile haraç birleşmez" hadîsi uydurmadır; Hz. Peygammer'in (sav) böyle birşey söylediği sabit değildir.348
b) Hz. Ömer'in İlbeyleri hakkındaki sözü öşürün alınamayacağını ifade etmez; yalnızca "İlbeylerinin müslüman olmalarının haracı düşürmeyeceğini" ifade eder.
c) Tarihte halifelerin bir müslümandan hem haraç, hem de öşür almadıkları iddiası da doğru değlidir; hareketlerinde Hz. Ömer'e tâbi olan Ömer b. Abdilaziz'in her ikisini de toplattığı sahih kaynaklarda nakledilmiştir.
d) Haraç, toprak sahibinin müslüman olmamasına bağlı bulunsaydı müslümanların o toprakları satın aldıklarında haraç vermemeleri gerekirdi; halbuki bu takdirde de haracın düşmeyeceğinde ittifak vardır.349
Deliller karşılaştırıldığı zaman cumhûrun dayandıklarının daha kuvvetli olduğu anlaşılmaktadır.350
Arazi mülkiyetine bağlı olarak öşür ile alâkalı birkaç hususa daha işaret etmekte fayda vardır:
a) İslâm, ekilip biçilmeyen arazinin, sahibi tarafından, çalıştıracak ve değerlendirecek bir müslümana bedelsiz ve iğreti olarak verilmesini (iâre) teşvik etmiştir. Bu tavsiyeye uyulduğu takdirde öşrü tarla sahibi değil, ekip biçen verecektir.
b) Ortakçılık sıfatiyle zirâat yapanların her birinin hissesi nisap miktarını bulunca öşür vermeleri gerekir. Hissesi bu miktara ulaşmayan ortak öşür vermez. İmam Şâfiî, hisseler toplamı nisaba ulaşırsa, öşür verilmesi gerekir demiştir.351
c) Ya çıkan mahsulün muayyen bir miktarı, yahut da belli bir meblağ karşılığında kiralanan tarladan çıkan mahsulün zekâtını tarla sahibi mi yoksa kiracı mı verecektir. Ebû Hanife öşürde toprağı esas aldığı ve öşrü, mahsul veren toprağın vergisi telâkki ettiği için toprak sahibini mükellef kılmaktadır.352 Cumhûr ise353 öşrü, elde edilen mahsulün vergisi olarak kabul ettikleri için kiracının vermesi gerektiği görüşünü benimsemişlerdir.354
Bazı fıkıh bilginleri mahsulün, bir taraftan tarla, diğer taraftan tohum ve emekten hâsıl olduğunu gözönüne alarak, "gerek çıkan mahsul ve gerekse kira bedelinin (mahsul cinsinden değeri) nisap miktarına ulaşırsa hem tarla sahibi hem de kiracı çiftçi zekât ile mükelleftir; eğer yalnız birisininki nisabı bulursa o mükellef olur" görüşünü benimsemişler, bu hükmü daha uygun bulmuşlardır.355

7. Günümüzde Toprak ve Öşür:
Arazi mülkiyetinin tarih boyunca değişikliğe uğradığını, hususî mülkiyet hakkı tanınmakla beraber fethedilen arazinin mülkiyet bakımından âmme ile hususî şahıslar arasında el değiştiregeldiğini, arazi kimin mülkiyetinde olursa olsun ya öşür, ya haraç, yahut da her ikisi adıyla bir verginin alındığını, İslâm tarihinin hiçbir devrinde müslüman çiftçinin hem öşür hem de haraçtan muaf tutulmadığını tesbit etmiş bulunuyoruz.
Günümüze gelince, İslâm ülkelerinde, tarihteki mânâsıyla harâci -mirî arazinin kalmamış bulunduğunu görüyoruz. Aslında harâciden mülk araziye geçiş hareketinin tarihi daha da eskidir. Nitekim müteahhir Hanefî fıkıhçılarından İbn Nüceym (v. 970/1563), "Mısır ve Şam arazisinin harâci olmaktan çıktığını, beytülmâle intikal ettiğini, bu araziyi hukukî bir şekilde satın alan müslümanların haraç değil, öşür vereceklerini..." dört asır önce ifade etmiştir.356 Keza Mehmed Ali Paşa Mısır'da iltizam usulünü kaldırmış, araziyi çiftçilere dağıtmıştır. 5 Ağustos 1858 tarihinde Hidiv Said Paşa bir lâyiha neşrederek halkın araziye tam mâlik olmalarını sağlamıştır. Bâb-ı âli de bu lâyihayı bir Hatt-ı Hûmâyun ile tasdik eylemiştir.357
Kanûnî zamanında, Şeyhülislâm Ebü's-Sü'ûd Efendi'nin "umûmen mîri'dir" dediği358 Anadolu ve Rumeli arazisinin statüsü zaman zaman değişmiş, 1274/1848 Tarihli Kanunnâme-i arazi ve bunun muhtelif tarihlerdeki tâdilleri, intikal sahasını genişlete genişlete mîrî araziyi fi'len mülk arazi haline getirmiş,359 günümüzde ise çiftçinin arazisi hem fi'len hem de hukuken onun hususi ve tam mülkü olmuştur.
Devlet mülkü olan harâci ve mîrî araziyi tasarruf edenler satamaz, başkaları satın alamaz, mutasarrıfın vefatı halinde feraiz esaslarına göre vârislere intikal etmez; hâsılı tam mülkiyetin ahkâmı bu sahada yürümezdi. Bugün ise çiftçinin tapulu arazisi tam mülküdür ve mülkiyetin bütün vasıflarını, hükümlerini haizdir.
Durum böyle olunca müslüman çiftçi mülkü olan veya kiraladığı topraktan elde ettiği mahsulün zekâtını (öşrü) vermekle mükelleftir. Hanefîlere göre -topraklar mülk haline geldiği için- yalnız öşür, diğer mezheplere göre ise -toprakların aslı harâci olduğu için- hem haraç, hem de öşür verecektir.
Dört mezhepten ve diğer mezheplerden hiç birisi, ekilip biçilen toprağın hem haraç, hem de öşürden muaf olduğunu kabul etmez; aksine ekseriyet harâci araziden bile -haraç ile beraber- öşür verilmesi gerektiğini kabul eder.
Yerinde işaret edildiği üzere haraç beytülmâlın varidatı arasındadır ve onda ordunun, bütün müslümanların bu arada yetim, fakir ve yolda kalmışların hakkı vardır; çünkü haraç, feyi' ve ganimet içinde mutâlâa edilmektedir. Öşür ise zekâtın bir nev'i olup Kur'ân-ı Kerîm'in saydığı sekiz sınıfa aittir. İmdi aslı Allah'ın olan ve O'nun iradesine göre kullarına bırakılmış bulunan topraktan istifade eden, mahsul alan müslümanın, herhangi bir bahane ile öşrü vermemesi, fukaranın hakkını yemesi helâl değildir; bu davranış İslâm'ın, içtimâî adâletçi rûhu ile telif edilemez.360

8. Vergi ve Öşür:
Kitabta, Sünnette ve Hulefâ-i Râşidin tatbikatında müslümanların zekât dışında vergi ile mükellef olduklarına rastlamıyoruz. Daha sonraki devirlerde devletin geliri giderini karşılamadığı için -zarûret prensibine dayanılarak- zekât dışında birtakım vergiler ortaya çıkmış; caiz olup olmadığı, şartları... uzun zaman tartışma konusu olmuştur. Tartışılan mevzûulardan biri de devlete bu nev'i vergileri ödeyen müslümanın zekât mükellefiyetinin devam edip etmediğidir! Başka bir deyişle devlet zekâtı toplayıp yerlerine sarfetme işini müslümanalara bırakmış ise ve devlet giderlerini karşılamak için müslümanlardan, başka isimler altında vergiler alıyorsa, müslüman, meselâ zirâî mahsul vergisi ödeyen bir çiftçi bunu öşre sayabilir mi?
İbn Teymiyye gibi bazı âlimler belli şartlara bağlı verginin zekâttan düşürülmesini caiz görmüşlerse de umumiyetle fıkıh bilginleri verginin zekâta sayılamayacağı tezini savunmuşlardır. Esasen caiz görenlerin ileri sürdükleri zarûret ve adâlet gibi şartların tahakkuku daima şüpheli olduğu için "Vergi zekâta sayılamaz" diyenlerin görüşü bu bakımdan da kuvvet kazanmaktadır.
İbn Hacer, İbn Âbidin, Uleyş, R. Rızâ, Şeltût, Ebû Zehra, Kardâvi gibi âlimlere katılarak biz de verginin, zekât ve öşür yerine geçemeyecği kanâatini benimsiyoruz. Bu görüşün delillerine gelince:
a) Zekât ve öşür bir ibâdettir; İbâdette niyyet ve ihlâs esastır. Vergide bu vasıflar umûmiyetle gerçekleşmez.
b) Zekât ve öşrün belli nisâbı ve miktarı vardır; vergi nisâb ve miktarları bunlara uymaz.
c) Zekât ve öşürün Kitâb, Sünnet ve icmâ ile tesbit edilmiş, belli sarf yerleri vardır; bunlar ile verginin sarf yerleri arasında farklılıklar vardır.
d) Rasûl-i Ekrem (sav) ve Hulefâ-î Râşidîn zekât ve öşürü asla devletin diğer gelirlerine karıştırmamış, onu ayrıca toplatmış ve belirlenmiş yerlere sarfetmişlerdir.
e) Laik ülkelerde devlet giderleri ile İslâmî devletlerde devlet giderleri arasında önemli farklar vardır; İslâmî devlette bile vergi, zekât ve öşrün yerini alamadığına göre lâik ülkelerde alamaması çok tabiîdir. Bu ülke vatandaşları hem devlete (hizmetlerinden faydalandığı için), hem de dine karşı mâlî vazifelerini yerine getirmek durumundadırlar, tabiî mükellefiyetin şartı kudrettir ve Allah hiçbir kulunu gücünün yetmediği şey ile mükellef kılmaz.



282. Ömer Nasûhî Bilmen, Istalâhât-i Fıkhıyye Kamusu, 1. B., c. III, s. 549 vd. Büyük İslâm İlmihali, s. 464.
283. Fethu'l-Kadîr, Kitâbu'l-bey'in başlangıcı.
284. Prof. Ali Hafif, el-Mülkiyetü'l-ferdiyye, s. 1 (Fransız hukuku menşeli bir tariftir).
285. M. Ali Sâis, Mülkiyetü'l-efrâd li'l-ard, s. 3-8.
286. Bakara: 107; Âl-i İmrân: 26, 186; Mâide: 17, 18, 40, 120.
287. Bakara: 29; İbrahim: 32, 33; Nahl: 14; Hacc: 65; Lokman: 20
288. Bakara: 30; En'âm: 165, Yûnus: 14, 73.
289. Hilâfet ve istihlâfın mânâları için bkz. H. Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku I (Nesil Yayınları) İstanbul 1986 s. 79, 83 vd (Kitabın yeni baskısı için bkz. İz Yayıncılık, İstanbul 1999).
290. Allah hakkı (hakkullah) tatbikatta devlet ve âmme hakkı olarak kabul edilir. Devlete ve âmmeye karşı mükellefiyetlerini yerine getiren, Allah'a karşı vazifesini yapmış sayılır. Tabiî sırf ibâdet olan fiillerde Allah'ı hiçbir varlık temsil edemez.
291. İşlenmiş ve gelişmiş bir taksimi ihtiva ettiği için 1274/1858 tarihli Kanunnâme-i arâzî ile bunun şerhlerini esas alıyoruz.
292. Hanefi mezhebine göre yapılmış bulunan bu taksimde iki husus dikkatimizi çekmektedir: 1. Mirî ve harâcî arâzi satış veya temlik (ıktâ') yoluyla şahısların mülkü haline gelebilir. 2) Harâcî arâzinin bir kısmı, eski sahiplerinin mülkü olarak ellerinde bırakılmış bulunabilir. İbn Kayyim'in işaret ettiği üzere bu nevi toprak müslümanların mülkiyetine geçerse haracı düşer, öşür verilmesi gerekir. Mülkiyeti devletin olan harâcî arâzi müslümanların mülkiyetine geçerse hem öşür, hem de haraç ödenmesi gerekir. Hanefîlere göre ise öşür ile haraç birleşemez. İbn Kayyim, Ahkâmu ehli'z-zimmeh, c. I, s. 101. vd.
293. Fıkıh ve harâc kitaplarında bu gibi arâzi için "âmmeye vakfedilen" tabiri kullanılmaktadır.
294. Son arâzi kanunnâmesine göre "yarım saatlik mesafede bulunan" bu kabil yerler. (Madde: 6).
295. Ali Haydar, Şerh-i cedîd li-kanûnî'l-arâzî, İst. 1321, s. 8-56. Arâzinin kısımları ve her kısmın hususiyetleri hakkında geniş bilgi için bkz. el-Ferrâ, el-Ahkâmü's-sultâniyye, Mısır, 1966, s. 162 vd. Ebû Yûsuf, el-Harâc, s. 69 vd. Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 686-688; İbn Kayyim, age., c. I, s. 151 vd.; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, III. cilt.
296. Dinin, hüküm ve tasarrufunu ülü'l-emre bıraktığı mevzûularda fetvâ da idâreye tâbidir. Yani idare, ulemâ ile istişâre ettikten sonra zamanına ve ülkesine en uygun kararı alır ve tatbik eder. Toprak mevzûunda bunun ilk tatbikatı Hz. Ömer zamanında olmuştur.
297. Mezkûr anayasa için bkz. Hayreddin Karaman, age., c. I, s. 67. vd.
298. Ebû Yûsuf, el-Harâc, Kahire, 1352, s. 65.
299. Enfâl: 41.
300. Haşr: 6-7.
301. Ebû Ubeyd, age., s. 386 vd.; M. Hamîdullah, İslâm'da Devlet İdaresi, s. 193-199.
302. Kitabû'l-Harâc, s. 24 vd.
303. Haşr: 6-7. Yine ganimet mânâsında olan "enfâl" ile alâkalı âyet de bu görüşü destekler mahiyettedir. Enfâl: 1.
304. İbn Kayyim, Ahkâmu ehli'z-zimme, c. I, s. 151; Ebû Yûsuf, age., s. 57 vd.
305. Cumhûra göre eski sahipleri toprağa mâlik olamazlar; toprak bütün müslümanlar lehine vakıftır.
306. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, Kahire, 1952, c. VIII, s. 14-17.
307. Corci Zeydan, Medeniyet-i İslâmiyye Tarihi, trc. Seki Megamiz, c. I, s. 202 vd.
308. İktâ mefhumu hakkında geniş bilgi için bkz. Ebû Yûsuf, age., s. 57 vd. el-Ferrâ, el-Ahkâmu's-sultâniyye, s. 227 vd.; Mâverdî, el-Ahkâmu's-sultâniyye, s. 190 vd.
309. Prof. Dr. O, Turan, age., s. 950; Prof. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, s. 17 vd.
310. Eski Türklerde toprak rejimi için bkz. Ord. Prof. Dr. H. Z. Ülken, "Toprak Rejiminin Gelişmesi", Vakıflar Dergisi, c. X, s. 4, 23.
311. Muayyen bölgedeki harâcî ve mîrî arâzinin muaccele ve müeccele adı verilen vergilerini üzerine alıp buna mukabil hazineye muayyen bir meblağ ödeyen kimseye mültezim veya sâhib-i arz, bu usûle de iltizam usûlü denir. Osmanlılarda bu usûl, Kânûnî zamanında, Sadrazam Rüstem Paşa tarafından, hazineye gelir temin etmek maksadıyla kabul edilmiş idi, zamanla kötüye kullanıldığı için Tanzimat devrinde kaldırıldı, M. Asım, Hukuk-ı Tasarrufiye-i Emlâk, İst. 1918, s. 56 vd.
312. Prof. Turan, İ. A., "İktâ" maddesi, Prof. Uzunçarşılı, age., s. 17, 57, 115, 152, 252, 431; Prof. Ülken, age., 26, 41, 54, 57.
313. Anadolu Selçu
kluları zamanında yapılmış geniş temlik ıktâ'ları için bkz. Prof. Uzunçarşılı, age., s. 115-117.
314. Prof. Barkan, İ.A, "Timar" maddesi, Prof. Turan, İ.A., "İktâ" maddesi, s. 278.
315. Prof. Ülken, age., s. 4, 23.
316. Prof. Barkan, age., s. 295.
317. Meselâ Fâtih Sultan Mehmed Han bu nev'iden birçok toprak üzerindeki mülk selâhiyetlerine son vererek sahiplerinin elinden toprakları almış; fakat bunun doğurduğu aksülamel İkinci Bayezid'e tâvizler verdirmiştir (Barkan, age., s. 297). Bazı mülk arâzilerinin timara çevrilmesi Yavuz ve Kanunî devirlerinde de vâkî olmuştur (Prof. Uzunçarşılı, Medhal, s. 149, 162). Bu tasarruflar âmme menfaati adına yapılmış olmakla beraber İslâm'ın ferdî ve hususî mülkiyet ahkâmı ile zoraki telif edildiği anlaşılmaktadır.
318. Koçi Bey'in Risâle'si, IV. Murad'ın ıslâhat teşebbüsleri için bkz. Prof. Barkan, age. s. 321 vd.
319. Daha önce çıkarılan 1010, 1012, 1017, 1264 tarihli kanunlar ile 1274 tarihli kanundan sonra çıkarılan 1284 ve 1329 tarihli kanunlar için bkz. Mustafa Asım, age., s. 45 vd.
320. Osmanlı devri toprak rejimi için bkz. (Zikri geçen kaynaklardan başka) Prof. C. Eren, İ.A. I. Süleyman maddesi; Prof. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I, s. 504 vd. Prof. Dr. H. İnalcık, el-Erâdî fî Türkiyâ, es-Sekâfetü'l-İslâmiyye, s. 443 vd. Prof. V. Râşid Şeviğ, Toprak Hukuku Dersleri, s. 120-267.
321. Prof. Seviğ, age., s. 310 vd.; Prof. İnalcık, age., s. 453 vd.
322. Komünist ve sosyalist ülkelerde dar sınırlar içinde hususî mülkiyette yer verilmekle beraber daha ziyâde devletleştirme ve büyük-küçük devlet çiftlikleri, kooperatifleri kurma şeklinde tatbikat benimsemiştir.
323. Mükellef doğrudan doğruya verebileceği gibi devlet de aracı olabilir. Zekâtın kimlere verileceği Tevbe sûresi'nin 60. âyetinde açıklanmıştır.
324. Bu tarif Hanefîlerindir. Bu mevzuda başka tarif ve anlayışlar da vardır. Meselâ Şâfiî ve Hanbelîlere göre fakir, miskinden daha yoksuldur.
325. Zekât mevzuunda geniş bilgi için bkz. Kâmil Miras, Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhî, c. V; Kardâvî, Fıkhu'z-zekât, I-II; Y. Vehbi Yavuz, İslâm'ın Zekât Müessesesi, İst. 1973.
326. Haşr: 59/6-7.
327. Enfâl: 8/41.
328. Prof. Dr. M. Hamîdullah, İslâm'da Devlet İdaresi, İst. 1963, s. 117.
329. Abdurrahman Hasen, el-Mevâridu'l-maliyye fi'l-İslâm, Kahire, 1961; Prof. S. A. Sıddıkî, İslâm Devletinde Mâli Yapı, İst. 1972, s. 150 vd.; Prof. Dr. Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, İst. 1963.
330. Öşür'ün Arapça telâffuzu "el-uşr/uşrun" olup, cem'i "uşûr/a'şâr" şeklindedir.
331. Bu hataya Ebussuud Efendi de işaret etmiştir. M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm, Ebussuud Efendinin Fetvâları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İst. 1972 s. 169.
332. Bakara: 2/267; En'âm: 141.
333. Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. I, s. 543; Taberî, age., (tab'u'l-ma'ârif), c. XII, s. 158-161; Kardâvî, age., c. I, s. 444-448.
334. Sahih ve Sünen sahiplerinin rivâyet ettikleri bu hadîsler ve açıklamaları için bkz. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 149 vd.
335. Kardâvî, age., c. I, s. 356-360.
336. Şevkânî, age., c. IV, s. 149.
337. Bu ölçü ve hesaplar için bkz. Kâmil Miras, Tecrid Terceme ve Şerhi, c. V, s. 370 vd.
338. Kardâvî, age., c. I, s. 367 vd.; Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 688 vd.
339. Kâmil Miras, age., c. V, s. 381.
340. Ebû Yûsuf vasatın değil, en düşük olanın ölçü olarak alınması reyindedir. Kardâvî, age, s. 375.
341. İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. II, s. 8 vd. Kardâvî, age., c. I, s. 391-397.
342. Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 121; Ebû Yûsuf, Kitâbu'l-harâc, s. 60 vd. İbn Kayyim, Ahkâmu ehli'z-zimmeh, c. I, 191, 119, 126; el-Ferrâ, el-Ahkâmu's-sultâniyye, s. 170; İbn Kudâme, el-Muğnî, c. III, s. 23 vd.; Behcetü'l-fetâvâ, 2. baskı, el-Amire, s. 190.
343. İbn Kayyim'in ifadesine göre müslümanların menfâati öyle gerektiriyorsa haracın bazı kimselerden tahifif ve ıskatı da caizdir, age., s. 126.
344. Birinci bölümde zikredildiği üzere, Hz. Peygamber (sav) devrinden Osmanlıların sonuna kadar bütün devirlerde ya iktâ' ve hibe yoluyla veya satış ve tevârüs yollarıyla harâcî arâzinin hususî mülkiyete geçtiği görülmüştür. Merkezî otorite zayıfladıkça hususî mülkiyet sahası genişlemiş, kuvvetlendikçe daralmıştır. Fatih, Yavuz ve Kanunî zamanlarında birçok vakıf ve mülk arazî -zecrî tedbirler ile- yeniden mîrî (harâcî) hale getirilmiştir.
345. Ancak bu mezhebe göre de harâcî ve mîrî arâzinin öşrî hale gelmesi mümkün ve caizdir; bu takdirde harac değilse de öşür alınacaktır.
346. el-Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, Tab'ul-Behiyye el-Mısriyye, c. III, s. 17-19; İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. IV, s. 366.
347. İbn-Hümâm, age, c. IV, s. 366; Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 124 vd. Kardâvî, age, c. I, s. 414.
348. Bu hususta Hanefîlerden İbn-Hümâm ve ez-Zeylâî de cumhûru teyid ediyorlar. Fethu'l-Kadîr, c. IV, s. 366; Nasbu'r-râye, c. III, s. 42-44.
349. Diğer kaynaklara ilâveten bkz. İbn Kayyim, age., c. I, s. 119.
350. Şeltût ve es-Sâyis, el-Mukâranetü'l-mezâhib, Kahire, 1963, s. 52-55.
351. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. III, s. 29 vd.
352. İbnu'l-Hümâm, age., c. II, s. 8.
353. Ebû Yûsuf ve Muhammed de aynı görüştedirler.
354. İbn Kudâme, age., c. III, s. 29 vd.
355. Kardâvî, age., c. I, s. 400 vd.
356. Bahru'r-râık, c. V, s.
357. Corci Zeydân, Medeniyyet-i İslâmiyye Tarihi, c: I, s. 206.
358. Kanunnâme, Kütüphanemizdeki hususî nüsha, vr. 8/b.
359. Ali Haydar, Şerh-i cedîd li-kanuni'l-arâzi, s. 305-6; Mustafa Asım, Hukuk-ı Tasarrufiye-i emlâk, s. 47-57; Karakoç Serkis, Emvâl-i Gayr-i Menkûle Kanunları, s. 432.
360. Farz-ı muhâl olarak bugün bazı toprakların harâcî (mîrî) olduğunu, bunlardan öşür değil, harac alınacağını, halbuki devletin böyle bir vergiyi alıp gereken yerlere sarfetmediğini kabul etsek dahi bu durum çiftçiyi, hem öşür hem de haracdan muaf kılmaz. İlk halifeler zamanında zekâtı da devlet toplar ve yerine sarfederdi. Sonraları devlet zekâtı toplayıp dağıtma işini bıraktı; amma bu davranış zekât mükellefiyetini ortadan kaldırmadı. Mükellefler bizzat dağıtma ve yerine ulaştırma yolunu tuttular. Sahâbe ictihad ile bazı toprakları gazilere dağıtmayıp ammeye malederken (harâcî ve mîrî hale getirirken) onlardan elde edilecek haracdan bütün müslümanların faydalanmaları maksadını gütmüşlerdi. Bu topraklardan istifade edilmesi ve mahsul alınmasına rağmen -hangi bahane ile olursa olsun- amme menfaatini, fukaranın hakkını kesmek, kaldırmak, bütün geliri muayyen şahıslara tahsisi etmek ilk teşri maksadına da aykırı düşmektedir.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler