www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Zekât Müessesesi
Manası ve kaynakları:
Zekâtın lûgat mânâsı "Temizlik, artmak, övmek, bereketli olmak, iyi ve düzgün olmak"tır.165
İstılâhî manası:
a) Allah'ın, hakkı olanlara verilmesini emrettiği belli miktarda maldır;
b) Bu malı vermektir. Zekât, verenin ruhunda temizlik ve malında berekete sebep olduğu için, lûgat manası ile istılâhî manası arasında bir sebebiyet rabıtası bulunmaktadır.166 Mekke devrinden itibaren Kur'ân-ı Kerîm'in zekât kelimesini İslâmî müessese olarak bilinen manada kullandığı (A'raf:7/ 156; Meryem: 19/31 55; Enbiya: 21 72; Müminûn: 23/4; Neml:27/ 3; Rûm: 30/39; Lokman: 31/3; Fussilet: 41/7 ) ve Hz. Peygamber'in (sav), İbranice bilmediği gözönüne alınırsa zekâtın İslâmî manasının yahudî-ârâmî dilinden alındığı iddiası mesnedsiz kalmaktadır. Nitekim Schacht'ın E. İ'nin zekât maddesindeki bu iddiasını, ansiklopedinin Arapça neşrinde Prof. Dr. M.Y. Mûsâ ve Fıkhu'z-zekât isimli eserinde167 Yusuf Kardâvî müdellel bir şekilde reddetmişlerdir.
Örfte mecburi olmayan küçük bağışlar için kullanılan sadaka kelimesi de Kitab ve Sünnet'te zekât manasında kullanılmıştır.168
İslâm'ın beş şartı içinde yer alan ve temel ibadetlerden sırf malî olana örnek teşkil eden zekât iktisadî, içtimaî, hukukî yönleri olan bir İslâm müessesedir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'de harf-i tarifli olarak 30 yerde tekrarlanmıştır. Bunlardan yirmiyedisinde tek âyette namazla birlikte, birinde ise namazı ihtiva eden âyeti takip eden âyetten sonra (Mü'minûn: 23/2,4) zikredilmiştir. Bu âyetleri ihtiva eden sûrelerden yedisi Mekke'de, diğerleri Medine'de gelmiş olanlardandır. Sadaka ve Sadakat da, hepsi Medine'de gelmiş olan sûrelerde oniki kere geçmektedir.169
Çok eski cemiyet ve medeniyetlerden beri fakirler ve fakirlik problemi mevcut olmuş, hemen bütün dinler bu mesele üzerinde durmuş, varlıklı kimseleri fakirlere yardıma çağırmış, teşvik etmişlerdir.170 Ancak bütün bu nasslar teşvikten öteye geçmemiş, yapmayanlar için müeyyide getirmemiş, daha da önemlisi fakirlik problemini ortadan kaldırmayı değil, yalnızca ihtiyaçları azaltmayı ve acıları hafifletmeyi hedef almıştır.
İslâm'da daha Mekke devrinde Kur'ân, fakirlik meselesine eğilmiş, yoksulları doyurmayı, gözetmeyi, onlara giyecek ve mesken teminini teşvik etmiş, ilgilenmeyenleri uhrevî ceza ile tehdid eylemiştir. (Müddessir:74/38-46; Kalem: 68/19-33; Hakka: 69/25-34; Fecr:89/17-18; Mâûn:107/1-7). Mezkür yardım bir lütûf, bir serbest bağış gibi telâkki edilmemiş, malı olmayanın (sâil, mahrum, yolda kalmış...) mal sahibi üzerinde bir hakkı olarak ilân edilmiş (Zâriyât: 51/19-20; Me'aric: 70/19-25; İsrâ:17-26; Rûm: 39/38); ziraatçilere hasat zamanı mahsulün hakkını vermeleri emredilmiştir (En'am: 6/141). Yine Mekke devrinde zekâtı ihtiva eden âyetler, emir sıygalı değil, haber sıygalıdır; müslümanlara zekât vermeyi emretmek yerine "onlar zekâtı verirler" şeklinde ifadeler kullanılmış, zekât vermenin müminlerin tabiî vasıfları olduğuna işaret edilmiştir. (Rûm: 30/38, 39; Neml: 27/1-3; Lukman: 31/4; Mü'minûn: 23/4; A'raf: 7/156-157; Fussilet; 41/6-7). Mezkür âyetler Mekke devrinde zekâtın farz kılındığına delalet etmektedir; ancak bu zekât, Medine devrindeki gibi müesseseleşmiş değildir; miktarı müminlerin irade ve duygularına bırakılmıştır.171 Medine devrinde artık müslümanların bir yurdu, devlet ve iktidarları vardır; zekât vecibesi de bu yeni statüye uygun hale gelmiştir; âyet ve hadîslerle kesin olarak emredilmiş (Bakara: 2/110; Tevbe: 9/5, 138 vb.) hangi malların ne miktarından ne kadar ve kimlere verileceği, kimler tarafından toplanıp dağıtılacağı hakkında geniş bilgiler verilmiştir. Sınırları belli ve cebri olan zekâtın Medine devrinde, yani hicretten sonra hangi yılda farz kılındığı kesin olarak belli değildir. İbn Esir "hicretin dokuzuncu yılında"172 Nevevî "hicretin ikinci yılında Ramazan orucundan önce173 farz kılınmıştır" diyorlar. Ancak, İbn Hacer'in sahih olduğunu ifade ettiği Kays b. Sa'd hadîsi zekâtın, fıtr sadakasından ve dolayısıyla Ramazan orucundan sonra farz kılındığını açıkça ifade ettiğine göre bunu kabul etmek gerekiyor.174 Hicri beşinci yılda Rasulullah (sav) ile görüştüğü bilinen Dımmam b. Sa'lebe'nin hadîsinde, keza Ebû Süfyan'ın yedinci yılda Heraklius ile görüşmesinde zekâta temas edildiğine göre175 dokuzuncu yıl görüşü de mesnedsiz kalmaktadır; dokuzuncu yılda vaki olan, zekât tahsildarlarının gönderilmesi hadisesidir. Kesin bir yıl göstermeden hicri iki ila beşinci yılın arasında demek en uygunu olsa gerektir.176
Cibril hadîsi diye bilinen meşhur hadîste Hz. Peygamber (sav), İslâm nedir sorusuna "İslâm: Allah'tan başka mabud olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi bulunduğuna şahitlik etmen, namaz kılman, zekâtı vermen, Ramazanı tutman, yoluna gücün yeterse Hacc etmendir" cevabını vermiştir.177 "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur" diye başlayan bir başka meşhur hadîste aynı talimata yer verilmiştir.178 Muaz, Yemen'e gönderilirken verilen talimat arasında "onlara Allah'ın zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir sadakayı farz kıldığını... bildir" cümlesiyle zekât zikredilmiştir.179 İşte bu nasslar, zekâtı İslâm'ın beş temeli ve şartı arasına sokmuş bulunmaktadır. İslâm'a giren her kabile ile yapılan muahede, yazışma ve temsilcileriyle görüşmede namazla birlikte zekâtın da zikredildiğini gösteren zengin vesikalar vardır.180 Schacht'ın Hz. Peygamber (sav) zamanında zekâtın mahiyeti ve dinî yönünde müphemlik bulunduğu iddiasını bu nasslar ve vesikalar geçersiz kılmaktadır.
Zekât ile mükellef olanlar:
Hür, aklı başında ve ergenlik çağına ulaşmış her müslümanın zekât ödemekle mükellef bulunduğunda ittifak edilmiştir.181 Zekâtın ictimaî, iktisadî, siyasî yönleri yanında önemli bir vasfı da dinî bir ibadet-vergi olması, İslâmın beş direğinden birini teşkil etmesidir; bu bakımdan müslüman olmayanların onunla mükellef olmayacakları tabiîdir.
Zengin çocuğa ve akıl hastasına zekâtın farz olup olmadığı mevzûunda, müctehidler arasında görüş ayrılığı vardır. Şa'bî, Neha'î ve Şurayh'a göre hiçbir maldan, Hanefîlere göre ziraî mahsuller dışındaki mallarından; Mücahid, Hasen ve İbn Şübrüme'ye göre ziraî mahsuller, hayvanlar vb. dışında kalan diğer mallarından zekât gerekmez. Bu müctehidler; çocuk ve akıl hastasını muaf kılan nasslarla zekâtın ibadet, ibadetin ise çocuk ve akıl hastasının yapamayacağı niyete muhtaç bulunduğuna; ayrıca bunların menfâatlerinin korunması gerektiğine dayanıyorlar.182 Birçok sahabe ve tabiun müctehidi yanında Mâlik, Şafiî ve Ahmed'e göre çocuk ve akıl hastasının mallarından da zekât ödemek farzdır; çünkü bu bir malî ibadettir, mal üzerinde fukaranın hakkıdır, nasslar bunları istisna etmemiştir, malî ibadetlerde temsil caizdir, velileri onların namına öderler.183
Mükellefiyetin Şartları
Yukarıda zikredilen âyetler zekâtın maldan alınacağını, altın, gümüş, hayvan, maden, ziraî mahsul, ticarî kazançların bu mallar cümlesinden bulunduğunu ifade etmiş olmakla beraber, bütün zekâta tâbî malları saymadığı gibi, asgarî matrahı, ödenecek miktarları ve gerekli şartları açıklamamış, bunları sünnet kaynağına bırakmıştır. Malın zekâta tâbî olmasının ilk şartı, tam mülkiyettir; nasslar "mallarınızdan, mallarından" gibi ifadelerle malı sahibine izafe etmiştir. Sahibi bulunmayan, sahibinin elinde ve tasarrufunda olmayan mal için zekât bahis mevzûu değildir. Buradan hareketle, alacakların zekâtı tartışılmış, İkrime, Atâ ve zahirîler ne alacaklı ve ne de borçlu zekât öder derken,184 cumhur genellikle sağlam alacakların zekâtının alacaklı tarafından ödeneceğini, batık alacakların ise zekâta tâbî olmadığı görüşünü benimsemişlerdir. Ali ve İbn Abbas'a göre, bu nevi alacaklar da tahsil edilince geçen her yıl için, Mâlik'e göre yalnız bir yıl için zekâtı ödenir.185 İkinci şart nemadır; nemadan maksat, malın artan, gelir ve kazanç sağlayan bir mal olmasıdır; hayvanların üremesinde ve ticarette olduğu gibi fiilen artma (hakiki nema) yanında, böyle bir imkânın bulunması (takdirî nema) da yeterli görülmüştür. Hayvan, nakit, altın, gümüş, ticaret eşyası artan ve gelir getiren mallara örnektir, zirai mahsuller, bal vb. ise bizzat nemadır; bir malın geliridir. Bu şartın mesnedi Hz. Peygamber (sav) ve ashabının fiil ve sözleridir: "Müslümanın atı ve kölesinden dolayı zekât borcu yoktur" hadîsi bunlardan birisidir.186 İbn Hazm ve tabilerinin, ilk tatbikata bakarak zekâta tâbî malları deve, sığır, koyun- keçi buğday, arpa, hurma, altın ve gümüşe inhisar ettirmeleri (Muhalla, c. I, s. 209) lafza bağlı dar bir görüş olarak vasıflandırılmış ve nema vasfı taşıyan malların zekâta tâbî olacağı, nassların ruh ve manası icabı telakki eilmiştir.187 Üçüncü şart nisabdır; yani malın belli bir miktarı bulmasıdır; ileride her mal için ayrı ayrı açıklanacak olan nisabı, Şah Veliyyullah, normal şartlarda üç-dört nüfuslu bir ailenin yıllık geçimliği olarak takdir etmiş ve bu miktara kadar malın zektâttan muaf tutulmasının hikmet ve adaletine dikkat çekmiştir.188 Dördüncü şart olarak bazı fıkıh bilginleri "temel ihtiyaç fazlası olma" durumunu ileri sürmüşler, diğerleri ise nema şartının bunu da içine aldığını ifade etmişlerdir. Temel (aslî) ihtiyaçlar içtimaî, iktisadî ve medenî şartlara göre değişmekle beraber, eskiler şunları tesbit etmişlerdir: Ailenin yiyeceği, giyeceği, meskeni, borç karşılığı mal, zanaatta kullanılan alet, takım, tezgah vb. silah, ev eşyası binek, kitaplar...189 Beşinci şart hayvan, altın, gümüş, para ve ticârî eşyanın mülkiyete intikalinden itibaren bir kamerî yılın geçmesidir. (Havalân al-Havl). Sahabe tatbikatına dayanan müctehidlerin cumhuru, mezkür malların üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât farz olmayacağı görüşündedirler; ayrıca bütün müctehidler bir maldan, yılda ancak bir defa zekât alınabileceğinde ittifak etmişlerdir.190
Zekâta Tâbi Mallar:
Bu umumî şartlar bulunduğunda aşağıda sıralanan mallardan herbiri -hususî şartları içinde- zekâta tâbî mallardır:

A) Hayvanlar:
Binlerce çeşidi bulunan hayvanların hepsi ve her miktarı zekâta tâbî değildir; hayvanlardan dolayı zekât mükellefiyetinin bazı şartları vardır:
1- Belli bir sayıya (nisab) ulaşacak; devede beş, davarda kırk gibi.
2- Üzerinden yıl geçecek.
3- Et, süt, yavru vb.'den istifade edilmek maksadıyla edinilmiş olup yılın büyük bir kısmında serbest merada otlayacak; yemlemek suretiyle beslenirse hayvana zekât düşmez. Râbia, Mâlik ve el-Leys bu mevzûuda cumhura muhalefet etmiş, her iki durumda da zekâtla hükmetmişlerdir. Mezkûr şartın dayanağı hadîslerdir.191
4- Yine hadîslerin istisnasıyla tarla sürme, su ve yük taşıma gibi işlerde çalıştırılmak üzere edinilmiş olmayacak; çünkü bu maksatla alınan hayvanlar mükellefin şahsî ve meslekî ihtiyaçları arasına ve bu sebeple de zekât muafiyetine dahil olur. Mâlik bu mevzûuda da cumhura muhaliftir.192

Çeşitlerine göre nisab:
1- Bu şartları taşıyan hayvanlardan devenin nisabı şöyledir: Beş ilâ dokuz devede bir koyun; (on-on dört) iki koyun; (on beş-on dokuz) üç koyun; (yirmi-yirmi dört) dört koyun; (yirmi beş-otuz beş) iki yaşına basmış bir dişi deve (Bint mahâd): (otuz altı-kırk beş) üç yaşına basmış bir dişi deve (bint lebûn), (kırk altı-altmış) dört yaşına basmış bir dişi deve (hıkka)- (altmış bir-yetmiş beş) beş yaşına basmış bir dişi deve (ceze'a); (yetmiş altı-doksan) iki bint lebûn; (doksan bir-yüz yirmi) iki hıkka zekât olarak verilecektir. Buraya kadar verilen rakamlar üzerinde ittifak vardır.193 Sayı 120'yi geçince, fukahâ ekseriyetine göre, her ellide bir hıkka ve her kırkta bir bint lebûn verilir. Nehaî, Sevrî ve Ebû Hanife ise, bir başka rivâyete dayanarak,194 120'den sonra tekrar başa dönülür; her beş fazla için ilâve bir koyun, on fazla için iki koyun, onbeşte üç, yirmide dört koyun, yirmi beşte bint mahâd, rakam yüz elli olunca üç hıkka, iki yüze kadar yine baştaki gibi her elli artışında bir hıkka eklenerek tekrar başa dönülür demişlerdir.
Bazı fakihler bu iki görüş arasında delile göre tercihe giderken diğer bazıları deve ve koyun fiyatlarına, mükellefin durumuna göre bu iki görüşten birini alıp uygulamak yolunu benimsemişlerdir.195
2. Sığır: Hadîsler, deve ve davarın yanında sığırı da zikretmiş,196 manda ise icmâ ile sığır gibi mütâlaa edilmiştir.197 Muâz'ı Yemen'e gönderirken Hz. Peygamber'in (sav) verdiği talimata göre198 sığır ve mandanın nisâbı otuzdur. Otuz sığırda iki yaşına basmış bir dana (tebî'), kırk sığırda üç yaşına basmış bir dana (müsinne), altmış sığırda iki tebî' yetmişte bir tebî' ve bir müsinne, seksende iki müsinne, doksanda üç tebî', yüzde iki tebî', ve bir müsinne, yüzonda iki müsinne ve bir tebî', yüzyirmide üç müsinne veya dört tebi'... zekât olarak verilir; dört mezhebin görüşü budur.199 Bu sayıdan sonra otuz veya kırkın katlarına göre tebî' veya müsinne sayısı ayarlanır ve ödenir.
3. Koyun-Keçi (Davar): Yukarıda zikri geçen hadîslerde davarın da nisâbı verilmiş ve koyun ile keçiye -ayrı ayrı veya karışık- şâmil olmak üzere şu nisâblarda ittifak hâsıl olmuştur: Otuz dokuz davara kadar zekât yoktur, kırk davardan yüz yirmi davara kadar bir, 121-200 arası iki, 201-399 arası üç, 400-499 arası dört, 500-599 arası beş... davar zekât olarak verilir.
4. At: Ebû Hanife cumhurdan ayrılarak, üretmek maksadıyla edinilen ve merada otlayan atlara zekât düşeceği görüşünü benimsemiştir.200 Nisâb için beş adet, ödencek miktar için de değerinin kırkta biri bazı fıkıh bilginlerinin tercihidir.201
5. Diğer hayvanlar: Hadîslerde geçen hayvanlar dışında bir hayvan cinsi, insanlar tarafından edinilip mahsûlünden faydalanmak üzere üretilse ve yılın çoğunda serbest merada beslense, bundan da zekât ödenmesi gerekeceği neticesine varanlar olmuştur. Ebû Zehra, Hallâf, Kardâvî gibi muâsır âlimler bu neticeye varırken Hz. Ömer ve Ebû Hanîfe'nin at meselesinde kullandıkları kıyas metodunu kullanmışlardır.202 Bu nevi hayvanlarda nisâbın, beş deve veya kırk koyun değerinde olması, ödenecek miktarın da değerin kırkta biri olarak takdiri uygun görülmüştür.

B) Altın, Gümüş ve Para:
İslâm'ın geldiği devrede Arabistan'da aynî mubâdele yanında nakit de biliniyor ve mübâdele vâsıtası olarak kullanılıyordu; ancak burada nakitten maksad daha ziyâde Bizans'tan gelen altın para (dinar) ile İran'dan gelen gümüş para (dirhem)'dır. Piyasada bulunan dirhemler birbirine eşit olmadığı için, Araplar dirhemi sayı ile değil, tartı ile mubâdele ederlerdi; ticaret merkezi olan Mekke'de kabul edilmiş rıtıl (12 okıyye), okıyye (40 dirhem) neşş (20 dirhem), nevât (5 dirhem) gibi ağırlık ölçüleri vardı;203 Hz. Peygamber (sav) "Ağırlık ölçülerinde muteber olan Mekke ölçüleridir" buyurarak bu ölçüleri dinî-hukukî miyar haline getirmiş oluyorlardı.204 Altın ve gümüş, para külçe, erkek zînet eşyası, ev eşyası vb. zekâta tâbidir. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları uhrevî cezâ ile tehdit eden kenz âyeti (Tevbe: 9/34, 55) ile bu mevzûudaki hadîsler205 ve icmâ bu hükmün delillerini teşkil etmektedir. Altın, gümüş ve para, işletilmese dahi bizzat, nemâlı sayılarak zekâta tâbi kılınmış ve böylece âtıl sermaye problemine de çözüm getirilmiştir. Zekât, arazînin değeri üzerinden değil, mahsûlünden alınırken; nakdin, sermayenin ve ticarî malın tamamından alındığı için, birincisinde onda ve yirmide bir şeklinde yüksek, ikincisinde kırkta bir şeklinde düşük tutulmuştur. Bu 1/40 nisbeti üzerinde, hadîse müstenid icmâ vardır.206 "Beş okıyyeden az olan gümüşte zekât yoktur"207 hadîsi gümüş nisâbını 200 dirhem olarak tesbit etmiştir. Mubâdelede daha ziyade dirhem (gümüş para) kullanıldığı için208 nisâb ve zekât miktarı ile ilgili açıklamalarda daha çok gümüş geçmektedir. Cumhûr, birbirini teyid eden hadîslere, iktisâdî teâmüle ve sahâbe tatbikatına itinâden altının nisâbını yirmi dinar (miskal), verilecek miktarı da yine 1/40 olarak tesbit etmişlerdir.209 Altın ve gümüşün nisâbları dinâr ve dirhem olarak belli olmakla beraber bunların bugünkü ölçülerle karşılğı açıkta kalmaktadır. Ancak yedi dinarın on dirheme tekabül ettiği Emevî Halîfesi Abdulmelîk zamanından beri bilindiği için210 bunlardan birisinin ne kadar olduğunu bilmek, diğerinin de ölçüsünü verecektir. Bunu tesbit için iki yoldan yürünmüştür: a) Dirhem, rıtıl, kırat gibi eski ölçülerin en küçük birimlerini tesbit için verilmiş arpa, buğday, hardal ve keçiboynuzu tanelerinin miktarlarından hareket edilmiştir; fakat bunlar zaman ve mekân içinde değiştiği, ayrıca tartı (vezn) ve ölçü (keyl) miyarları arasında da farklılıklar bulunduğu için kesin bir neticeye varılamamış, bazı fâkîhler "her memlekette kullanılan tartı birim miktarı neyse fetvâ ona göre verilir" demek mecburiyetinde kalmışlardır.211 b) Arkeolojik bulgulardan faydalanmak; bu yoldan yürüyenler dünyanın meşhur müzelerinde bulunan en eski İslâm devri dinârlarını tartmış, bunların 4,25 gram geldiğini tesbit etmişlerdir. Dirhem ile dinâr arasındaki ona-yedilik nisbet (on dirhem-yedi dinâr) ancak Mekke miskalinin resmî dinâra eşit olmasıyla mümkün olduğuna göre bir dirhem gümüş de 2,975 gram olmakta, böylece altının nisâbı 20X4,25=85; gümüşün nisâbı ise 200X2,975=595 gramdır neticesine varılmaktadır. Bugün altın ve gümüş para olarak kullanılmadığına, tartı ile alınıp satılan metâ durumunda bulunduğuna ve diğer zekâtlık mallara göre değerleri çok değiştiğine göre, ticarî eşya ve resmî paranın nisâbı neye göre hesaplanacaktır? Muhammed Ebû Zehra, Hallâf, Kardâvî gibi müellifler, değerinin gümüşe nisbetle daha az değiştiğini gözönüne alarak altını esas almayı teklif etmişlerdir; buna göre 85 gram altın karşılığı parası olan, diğer şartları da taşıyorsa zekât mükellefi sayılacaktır.212 Fukarânın lehine olmak üzere hesabı gümüşe göre yapmayı ileri sürenlere karşı "bu mâdenin zamanımızda altına göre çok değer kaybetmiş bulunduğunu, gümüşe göre nisâba mâlik olan kimseler zengin sayılırsa zekât alamayacakları, üstelik ödeyecekleri için- mütazarrır olacakları (200 dirhem gümüş karşılığı para ile bugün beş kişilik bir ailenin yalnız giyim ihtiyaçları zor karşılanır)" haklı olarak ileri sürülmektedir. Anormal şartlarda altın fiyatında da önemli düşüş veya yükselişler olabileceğini düşünerek hem nass, hem de icmâ ile sâbit olan 40 koyun ve 5 devenin nisâb ölçüsü olarak alınabileceği veya bütün nisâb miktarlarının ortalama değerinin alınabileceği görüşünü de getirenler olmuştur.213 Paranın ve ticarî eşyanın nisâbını tesbit ederken normal şartlarda altının esas alınması, iktisadî bakımdan normal sayılmayan durumlarda ortalama yoluna gidilmesi günümüzde zekât mükellefiyeti için İslâm'ın şart koştuğu zenginlik seviyesini tesbitte en uygun yol olsa gerektir. Bir başka yol da 3-4 kişilik bir ailenin asgarî geçim indeksinin nisab olarak değerlendirilmesidir.

Zînet eşyası:
Altın ve gümüş, mübâdele vasıtası olarak kullanılmayıp, süsleme, kapkacak ve ev eşyası olarak kullanıldığı takdirde miktarları nisâbı dolduruyorsa zekâta tâbi olup olmayacakları meselesi üzerinde de durulmuş, İslâm'ın izin verdiği şekilde kadınların zînet eşyası dışında kalanların zekâta tâbi olacaklarında görüş birliğine varılmış, kadının, normal ölçüler içinde, şahsen kullanmak üzere edindiği yakut, inci, elmas vb. zînetlerine zekât düşmeyeceği hükmü -bazı şîa müctehideri dışında- benimsenmiş, kadının altın ve gümüş zînet eşyası üzerinde ise ihtilâf edilmiştir. Bazı sahabe ve tâbiûn müctehidleriyle beraber Hanefîler altın ve gümüşün zekâta tâbi olduğunu bildiren umûmî hükümler ile bazı rivâyetlere dayanarak kadının zînetinin de zekât matrahına dâhil olduğunu ifade etmişlerdir. Buna karşı diğer üç mezheb imamı ile birçok sahabe ve tâbiûn müctehidi (cumhûr) bu nevi zînetin zekâta tâbî olduğuna ait sahih bir rivâyetin bulunmadığı, sahih rivâyetlerin buna delâlet etmediği, bunların eşya, takımlar, çalıştırılan havyanlar ve kıymetli taşlardan edinilen zînet eşyası gibi "nemalı olmayan, şahsî ve aslî ihtiyaç" maddeleri cümlesinden bulunduğu esaslarına dayanarak zekât gerekmeyeceği hükmünü benimsemişlerdir. Bu arada, "bunların zekâtı, ihtiyacı olanlara emaneten (iğreti) vermektir veya bu zînetlere yalnız bir defa için zekât gerekir" diyen müctehidler de olmuştur. Kadının zînetine zekât düşmez diyen cumhur bunun -örfe ve ictimâî seviyeye göre- normal ölçülerde olmasını ve zekâttan servet kaçırma gibi bir niyete istinâd etmemesini şart koşmuşlardır. Eskilerden Ebû Ubeyd,214 muâsır âlimlerden Kardâvî215 cumhurun görüşünü delil ve mesned yönlerinden kuvvetli bulmuş ve haklı olarak bunu tercih etmişlerdir.

C. Ticârî Eşya:
Fukahânın "urûd et-ticârah" diye ifade ettikleri, nakit dışında kalan ve ticarete arzedilen âlet, makina, emtia, giyecek, yiyecek, hayvan, mücevherat, sebze, meyve, arsa, arâzi, akar vb. mallar cumhura göre zekâta tâbidir. "Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temiz (helâl) olanlarından ve sizin için topraktan çıkardığımız şeylerden -Allah için- harcama yapınız" mealindeki âyet (Bakara: 2/267) ile bütün mallardan zekât vermeyi emreden umûmî nasslar ve bilhassa ticarî mallardan zekât verilmesini talebeden hadîsler216 ve icmâ bu hükme delil olarak gösterilmiştir. Ticârî mal, kazanç (nemâ) maksadıyla arzedilmiş olmakla altın, gümüş, zirâî mahsuller ve hayvanlara benzediği kıyası da bu hükmü teyid etmektedir.217 İbn Hazm ve Şevkânî ticâret eşyasını zekât dışı tutarken şiî-imâmîler yeraltı ve yerüstü servetlerinden insanın elde ettiği şeyler arasında bu nevî malları da -ganimet âyetinin şumûlüne sokarak (A'râf: 7/41)-, 1/20'lik vergiye tâbi tutmuşlardır.218 Bir malın ticaret eşyası sayılabilmesi için kâr sağlama maksadı (niyet) ile fiilen satışa arzetme unsurlarının bulunması gerekir. Ayrıca Hanefîlere göre yılın başında ve sonunda, Şâfiî ve Mâlik'e göre yılın sonunda nisab miktarından aşağıya düşmemiş bulunması şarttır. Cumhura göre tâcir, yıl tamam olunca her nevi malı toptan piyasa fiyatlarına göre değerlendirerek zekât matrahını bulur. Mâlik'e göre arsa vb. çabuk devredilmeyen, fiyat bulması için uzun zaman bekletilen mallar satılınca bir defaya mahsus olmak üzere zekâtları ödenir.219 Tüccar zekâtı malın aynından ödeyebileceği gibi, kıymetini para olarak da ödeyebilir.

D) Zirâî Mahsuller:
Yukarıda meâli verilen âyet (Bakara: 2/276), zirâî mahsullerin hasadı zamanında hakkının verilmesini emreden âyet (En'âm: 6/141) ve "Yağmurun, kaynakların suladığı veya suyunu dipten alan (zirâî mahsullerde) onda bir, hayvan vb. ile sulananlarda ise yirmide bir (zekât) vardır"220 meâlindeki hadîsler bu vecibenin kaynağını teşkil etmektedir. Zirâî mahsullerden zekât gerektiği mevzûunda ittifak eden müctehidler mahsulün cinsi ve miktarı üzerinde ihtilâf etmişlerdir. İbn Ömer ve bazı tâbiûn müctehidlerine göre zekâta tâbi mahsuller buğday, arpa, kuru üzüm ve hurmadır. Mâlik ve Şâfiî'ye göre zekâta tâbi zirâî mahsuller, insanların normal hallerde temel gıdaları olup kurutularak muhafaza edilenlerden ibâretir. Meselâ ceviz ve badem temel gıdalardan olmadıkları, elma ve armut da kurutularak muhafaza edilemediği için zekâta tâbi değillerdir. Ahmed'e göre olduğu gibi veya kurutularak durabilen ve ölçü ile devredilen mahsullerdir. Ebû Hanife'ye göre insanların topraklarını değerlendirmek için ekip dikerek elde ettikleri her mahsul zekâta tâbidir; Ebû Yûsuf ve Muhammed müdahale edilmeden bir yıl duramayan sebze, meyva vb'ni istisnâ etmişlerdir. Diğer müctehidler kendi görüşleri istikâmetinde hususî mânâlı rivâyetlere dayanırken Ebû Hanife, başta verdiğimiz şumûllü âyetler ve hadîse istinad etmiş, bazı sınırlar getiren diğer rivâyetleri, âyeti ta'dil edecek güçte bulamamıştır. Aynı zamanda Ömer b. Abdulazîz, Mucâhid, Hammâd, Dâvûd ve Nehâî'ye de ait olan bu görüşün hem delileri hem de zekâtın teşrî hikmeti bakımından en sağlam olduğu ifade edilmiştir.221
Bazı selef müctehidleri ile Ebû Hanife'ye göre zirâî mahsulde nisâb şart değildir; çıkan ne kadar olursa olsun, onda veya yirmide biri zekât olarak verilir; çünkü hadîs genel mânâlıdır ve mutlaktır. Buna karşı cumhûra göre "Beş veskten az olanda sadaka (zekât) yoktur" hadîsi222 gereğince zirâî mahsullerin nisâbı beş vesktir; daha az olanı zekâttan muaftır. Vesk bir tartı değil, ölçü birimidir ve 300 sâ'a tekâbül etmektedir. Bir sâ' Hicâz ekolüne göre (Malîk, Şâfiî, Ahmed) 5.1/3 rıtıl, Irak ekolüne göre 8 rıtıldır. Bir ilmî araştırmaya göre223 bu fark ölçülen şeyin su veya buğday vb. oluşundan ileri gelmektedir ve orta ağırlıkta buğday ile bir sâ' 2.176 kg.'dır. Buna göre 5 vesk: 300x2.176=652.8 kg.'dır. Bu nisab ölçülerek mübâdele edilen zirâî mahsüllere aittir. Bağ, denk, balya, demet gibi değişik şekil ve hesaplarla devredilen mahsullerin nisabı için a) Ne çıkarsa, b) Aynı ölçü ve tartıda olan miktarı, c) Her cins için kullanılan en büyük birim, d) Ölçülenlerin en aşağı değerde olanına eşit değere ulaşan miktar, görüşleri ile sürülmüştür. Son görüş Ebû Yûsuf'a aittir.224 Buna göre bir ülkede ölçülen en ucuz zirâî mahsul arpa ise bunun 653 kg'nin para olarak değerine ulaşan meselâ pamuk da zekâta tâbi olacaktır. Ebû Hanîfe dışında cumhur, mahsulün ve bilhassa hurma ve üzüm gibi hasattan önce tüketilmeye başlanan mahsullerin yetkililerce tahmin edilerek zekât vergisinin tesbit edilebileceğini, bu takdirde müstahsil lehine müsâmahalı davranılması ve1/3 miktarının vergi dışı bırakılması gerekeceğini, ilgili hadîslere dayanarak tecviz etmişlerdir.225
Masraflı ve külfetli sulama dışında zekât nisbetine tesir eden bir âmil bulunmamakla beraber yapılan diğer istihsal masraflarının matrahtan düşülüp düşülmeyeceği mevzûunda farklı görüşler vardır. Mâlik, Şâfiî ve Ebû Hanîfe'ye göre işçilik, ilâç, gübre, tohum, kirâ, vergi gibi masraflar ve geçim masrafları -borç olsun ödenmiş olsun- matrahtan düşülemez. Bazı sahâbe ve tâbiûn müctehidleri ile Ahmed'e göre bunlar borç ise düşülür. Atâ'ya göre ise borç olmasa, peşin ödenmiş bulunsa da mahsulden düşülür ve geriye kalan nisabı dolduruyorsa zekâtı ödenir. Mâlikîlerden İbn Arabî de bu görüşü desteklemiştir.226 Daha ziyâde öşür diye bilinen "zirâî mahsuller zekâtı"nın, arâzinin müslüman şahsın mülkü olup olmamasına bağlı değişkenliği -zamanımızda harâcî, mîrî nevinden arâzi kalmadığı için- tesirini kaybetmiş sayılabilir, bugün şahısların tapulu arâzileri hususî mülkleridir ve öşre tâbidir.227

E) Bal ve Diğer Hayvan Mahsulleri:
Ebû Hanîfe'ye göre bal, öşri arâzideki arıdan elde ediliyorsa -miktarı ne olursa olsun- 1/10 nisbetinde zekât gerekir. Ahmed b. Hanbel'e göre arâzi farkı hükmü değiştirmez; her halde bala zekât gerekir. Diğer müctehidler umumiyetle balı zekât dışı tutmuş, süte benzetmiş ve hakkında sağlam delil (hadîs) bulunmadığını ifade etmişlerdir. Ancak gerek birbirini takviye eden hadîsler ve gerekse kıyas birinci görüşü haklı kılmaktadır.228 Ayrıca balda da hububat nisabını esas alan ve safi gelirin 1/10'u ödenir diyen görüş zekâtın umumî prensiplerine uygun düşmektedir. Yumurta, ipek gibi hayvanlardan elde edilen mahsuller de bala kıyas edilir.

F) Madenler ve Deniz Mahsulleri:
Maden toprak altından çıkarılan, tabiî olarak teşekkül etmiş kıymetli maddeleri ifade etmektedir. Kenz (hazine, gömü) ise insanlar tarafından toprak altına gizlenmiş değerli mallardır. Her ikisine birden rikâz da denilmiştir.229 Cumhur, bulunmuş gömünün İslâm ülkesinde sahibi bilinmiyorsa 1/5'i devlete verildikten sonra geri kalanın bulana ait olacağını ve devlet payının, fey' gibi umumî bütçeye katılacağını kabul etmişlerdir. Madenlere gelince: "Ey İnananlar! Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin..." (Bakara: 2/267) meâlindeki âyeti madenlere teşmil etmeyen Şâfiî'ye göre, yalnız altın ve gümüş zekâta tâbidir. Hanefîler altın ve gümüş gibi ısı ile eritilip şekillendirilen diğer madenleri de altın ve gümüşe kıyas etmişler, bunların dışında kalan sıvı ve katı madenleri zekât dışı tutmuşlardır. Ahmed b. Hanbel ise âyetin şumûlüne girdiği ve mal olduğu için bütün madenlerin zekâta tâbi olduğu görüşünü -haklı olarak- benimsemiştir.230 Hanefîlere göre madenler fey' ve ganîmet hükmünde olup 1/5 nisbetinde vergi alınır. Ahmed b. Hanbel'e göre 1/40 nisbetinde zekât alınır. Şâfiî ve Mâlik'e göre emek ve masraf çok ise 1/40, maden bunlara galip ise 1/5 alınır. Madenlerin devlete ait olduğu görüşü de yine İmam Mâlik'ten nakledilmiştir (Kardâvî, age., 440-446).
Denizden elde edilen balık, sünger, inci vb. servetlerin zekâta tâbi olmadığı görüşünü ileri süren bazı müctehidlere karşı Ebû Yûsuf'un da dahil bulunduğu231 diğer bazıları bu servetin zekât veya vergiden muaf olamayacağı görüşünü benimsemişlerdir.

G) Akarlar ve Benzerleri:
Zekâta tâbi malların temel hususiyeti "artıcı, gelir sağlayıcı" oluşudur. Sanayi inkılâbından, sosyal ve teknik gelişmelerden sonra dünyanın tanıdığı fabrikalar, motorlu nakil vâsıtaları, büyük gelir sağlayan gayrımenkuller gibi mallar ortaya çıkmıştır. Bu malların hususiyeti, mülkiyeti el değiştirmeden ya kiraya verilmek veya üretimde kullanılmak suretiyle büyük gelirler sağlamalarıdır. Mükelleflerin şahsî ve meslekî ihtiyaçları için edindikleri ev, dükkân, âlet ve eşyayı zekâttan muaf tutma prensibini bu mallara teşmil uygun görülmemektedir; çünkü bu malların otobüs, uçak, gemi, kiraya verilen ev, düğün salonu, fabrika, dükkân gibi bazıları dünden farklı olarak günümüzde yaygın ve mühim gelir kaynakları arasına girmiştir. Üretimde kullanılan makina ve fabrikalar -dünün basit âletlerinden farklı olarak- sahiplerinin bizzat el emeğine ihtiyaç bulunmaksızın işçiler vâsıtasıyla üretim yapan gelir kaynaklarıdır.
Eski fukahâdan Hanbelî İbn Akîl, Malîki İbn Arabî gibi zevât, satılık olmayıp, kiraya verilen zînet eşyası vb. malların asıl ve gelirlerinin % 2,5 nisbetinde zekâta tâbî olduğunu ileri sürmüşlerdir.232 Bu malların alım satımı yoluyla el değiştirerek gelir sağlamayıp, kiralama veya işletme yoluyla kazanç getirmeleri, ticarî eşya kabul edilmelerine mânidir. Gelirleri de, hareketli sermaye gelirlerine kıyas edilemez. Bu sebeple muâsır İslâm bilginlerinden M. Ebû Zehra, Hallâf, Abdurrahman Hasan, Kardâvi gibi zevâtın bunları arı ve arâzi gibi mütâlaa etmeleri daha isabetlidir. Buna göre mezkür malların asılları değil, kira ve üretim gelirleri, zirâî mahsuller gibi, sâfîden 1/10 veya gayr-i sâfîden 1/20 nisbetinde zekâta tâbi olacaktır. Nakil vâsıtaları, makina ve fabrikalar gibi aşınma ve eskimeye mâruz mallarda yıllık amortisman bedeli matrahtan düşülecek, açıklanan nakit nisabına erişen kira ve üretim gelirlerinin sâfisi belli ise 1/10'u, değil ise 1/20'si zekât olarak ödenecektir.233

H) Ücretler ve Serbest Meslek Kazançları:
Aylık, haftalık, üç aylık gibi fasılalarla ücret ve maaş alan işçi ve memurlar ile serbest çalışan doktor, mühendis, avukat, terzi, berber gibi meslek sahiplerine ait gelirlerin zekâtı mevzûunda birkaç görüş vardır: Umûmiyetle fukahâ, bunların da üzerinden bir yıl geçince nisabı dolduran miktarlarından kırkta bir zekât ödenir demişlerdir. Ancak bazı muâsır âlimler bu gelirleri, İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, Muâviye, Ömer b. Abdulaziz gibi müctehidlerin, yıllanmasını şart koşmadıkları "miras, bağış, mükâfat" gibi gelirlere (el-mâl el-müstefâd) benzetmiş ve üzerlerinden yıl geçmeden -herbirinin husûsiyetine göre- zekâtlarının ödenmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Meselâ bir memurun maaşı normal ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra artıyor ve bu artanların yıllık toplamı nakit nisâbını dolduruyorsa, yıl sonu beklenmeden her ay maaşın zekâtı ödenecektir.234
I) Hisse Senetleri ve Tahviller:
Sağlam ve batık alacakların zekâtına yukarıda temas edilmiş, sağlam alacakların her yıl zekâta tâbi olduğu -cumhur görüşü olarak- tesbit edilmiş idi. Günümüz iktisâdi ve ticârî şartlarının yaygın hale getirdiği tahviller, menkul kıymetler borsasından alınıp satılan malî değerler haline gelmiştir; gerçi tahviller fâiz karşılığı alınmış borç senetleridir ve fâiz haramdır; ancak fâzin ve fâizli tahvil ihrâcının haram olması bunların zekâttan muaf olmasını gerektirmez; erkeklerin altın ve gümüş zînet eşyası kullanmaları da haram olmakla beraber bunlar nisâbı dolduruyorsa zekâtı verilecektir. Şu halde sağlam alacak vesikâsı olan ve alınıp satılan tahviller, değerinin kırkta biri nisbetinde zekâta tâbi olacaktır.
Hisse senetleri bir şirkete, kâr ve zararda ortaklık vesikalarıdır; şirketin başarısına göre değerleri artar veya eksilir, böylece senet borsasında teşekkül eden fiyatlarla alınıp satılırlar. Bunların zekâtı üzerinde iki görüş vardır: Prof. Abdurrahman İsâ'ya göre şirket ticaretle iştigal ediyorsa hisse senetleri değerlerinin kırkta biri nisbetinde zekâta tâbidir. Şirket sınâî ise bu da ikiye ayrılır: Boyama, soğutma, nakliyat, reklâm şirketleri gibi sermayesi tamamen âlet ve vâsıtalara bağlanmış şirketlerin hisse senetleri değil, yıllık kârları -nisâbı bulur, üzerinden yıl geçerse- zekâta tâbidir. İthâlat ve ihrâcat şirketleri gibi sırf ticârî veya petrol, mensucât, demir-çelik şirketleri gibi hem ticârî, hem de sınâî ise hisselerin sâbit sermaye dışında kalan değerleri ile kârları 1/40 nisbetinde zekâta tâbidir.235 Tabîi bu görüş, fabrika ve akar nev'inden malların zekâta tâbi olmadığı fikrinin neticesidir. Yukarıda tercih edilen görüşe göre sınâî şirketlerin hisselerinin kendileri zekâttan muaf olmakla beraber gelirleri 1/10 veya 1/20 nisbetinde zekâta tâbi olacaktır. Prof. M. Ebû Zehra, Hallâf gibi âlimlere ait bulunan diğer bir görüş ise şöyledir: Hisse senetleri, hangi çeşit şirkete ait olursa olsun, ticaret eşyası hükmündedir, senet piyasasındaki değerleri ile kârlarının toplamı -Aslî ihtiyaçlar veya asgarî geçim sınırı dışında- nisâba ulaşıyorsa 1/40 nisbetinde zekâta tâbidir. Kardâvi hesap ve ödeme kolaylığını gözönüne alarak zekâtı toplayan devlet ise birinci görüşün (ticârî-sınâî ayırımı ve sinâîlerin gelirinden 1/10 veya 1/20 alınması), zekâtı fertler ödüyorsa ikinci görüşün tercihini ileri sürmektedir.236
Zekâtın sarf yerleri:
Zekâtın vergiden mühim bir farkı da sarf yerlerinde kendini göstermektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in sekiz olarak tesbit ettiği bu yerler şöyle sıralanmıştır: "Zekâtlar, Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, memûrlara, kalbleri müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir. Allah Bilen'dir, Hakîm'dir." (Tevbe: 9/60).

1. Fakir, 2. Miskin:
Ebû Yûsuf gibi düşünenlere göre fakir ile miskin aynıdır. Buna karşı cumhur fakir ile miskinin farklı olduklarını ileri sürmüşlerdir; Hanbelî ve Şâfiîlere göre fakir daha yoksul, Mâlikî ve Hanefîlere göre miskin daha yoksuldur. Hanefîler zekâttan muaf olmak için de, zekât alabilmek için de nisâbı esas almışlar, zekâta tâbi nisab miktarı malı olmayanı fakir saymışlardır. Diğer üç mezheb ise mal ve gelirin, geçim giderlerini karşılayıp karşılamamasını esas almışlar, karşılamıyorsa nisâba malik olsa dahi kişiyi zekât almaya ehil saymışlardır. Aksine nisâb miktarına ulaşmasa dahi ihtiyacından fazla malı olan kimseye de zekât almayı câiz görmemişlerdir. "Zengine ve gücü sıhhati yerinde olana sadaka helâl olmaz." hadîsi237 üzerine fukahâ böyle kimselerin de zekât almaları haramdır, derken Hanefîler "çalışabilecek fakire zekât haram olmamakla beraber, almayıp çalışarak kazanması daha iyi olur" demişlerdir. Kendisini ibâdete verip çalışmayanın zekât alamayacağı, buna karşılık ilim tahsili sebebiyle başka iş yapamayanların zekât faslından istifade edebilecekleri kabul edilmiştir.238
Fakir ve miskine verilecek zekâtın âzâmî miktarı üzerinde iki temel görüş vardır. Hanefîlere göre, nisâbı aşmamalıdır; fakir ailenin her bir ferdine bu ölçüde zekât verilebilir. Diğer üç mezheb, aralarında teferruat ihtilâfı bulunmakla beraber, fakiri ihtiyaçtan kurtaracak miktarın verilmesini caiz görmüş; meselâ bir iş yeri açıp rızkını kazanabilecek kimseye bu maksatla nisâbı çok geride bırakacak miktarlarda zekât verilebileceğini ifade etmişlerdir. Bu görüşün esası Hz. Ömer'in ilân ettiği "verdiğiniz zaman muhtaç olmaktan kurtarın" prensibine dayanmaktadır.239 Bu arada evlenme ve tahsil masrafları da zekâtla karşılanabilecek ihtiyaçlar içinde mütalâa edilmiştir.

3. Zekât dâiresi memurları (al-âmilîn):
Kur'ân-ı Kerîm'in, zekâtın sarf yerleri arasında, fakirlerden hemen sonra zekât memurlarını (el-âmilîn) zikretmesi, Hz. Peygamber'in (sav) de gerektiği kadar memur kullanması, zekâtı toplama ve dağıtma işinin, devletin vazifeleri arasında bulunduğunu göstermektedir. Zekât memurlarının vazifeleri iki gruba ayrılabilir: Toplama ve dağıtma. Birinci grupta kimlere, hangi mallardan, ne kadar zekât düştüğünü tesbit etmek, bunları toplamak ve muhafaza etmek işleri vardır. İkinci grupta ise zekât almaya hak kazananları en uygun metodlarla tesbit, ihtiyaçlarını ve bunları karşılayacak miktarları takdir ve tevzî işleri yer almaktadır. Bütün bunlar için gerekli kuruluşlar vücuda getirilecek, personel temin edilecek ve masraflar zekât gelirinden karşılanacaktır. Bilhassa zekâtı toplama ve dağıtma işiyle meşgul olan memurların müslüman olmaları, akıl, yaş, bilgi ve ehliyet bakımından yeterli bulunmaları şart koşulmuştur. Memurların aldıkları ücret mahiyetinde olduğu için zengin olmaları bunu almalarına engel değildir. Ücretlerin asgarî geçim seviyesinden az olmaması gereklidir. Memurların hediye kabul etmemeleri, mükelleflere iyi davranmaları ve teşekkür, duâ gibi psikolojik unsurları ihmal etmemeleri hadîslerle tenbih edilmiştir.

4. Kalbleri kazanılmak istenenler (el-muellefetü kulûbuhum):
Zekâtın sarf yerlerini gösteren âyette zikredilen bu sınıfın içinde, Hz. Peygamber (sav) zamanındaki tatbikata göre şu kimseler yer almıştır: a) Kendisinin veya kavim ve kabilesinin bu sayede müslüman olacağı umulan kimseler; meselâ Mekke fethinde Hz. Peygamber (sav) Safvân b. Ümeyye'ye gıyabında eman vermiş, dört aylık mühlet tanımış, sonra Safvân müslümanlarla beraber Huneyn gazvesine katılmış, kendisine bir sürü kıymetli deve verilmiş, nihayet Safvân iyi bir müslüman olmuştur. b) Kötülüklerini önlemek için, dilinden ve elinden zarar gelecek kimseler. c) İslâm'a yeni giren ve mâlî yardım ile İslâm'da sebat etmeleri temin edilecek kimseler; çünkü bu gibi ferd ve topluluklar eski imkân ve muhitlerini kaybedecekleri için sıkıntıya düşüp yardıma, desteklenmeye ihtiyaç duyabilirler. d) Henüz müslüman olmamış benzerlerini İslâm'a çekmek için, itibar sahibi, lider durumunda olan sağlam müslümanlara; Adiy b. Hâtem, el-Zibirkan b. Bedr gibi. e) Yeni müslüman olan ve henüz İslâm'a tam intibak edememiş bulunan, kâfir iken lider, başkan, itibarlı kişi durumunda olan müslümanlar. f) Sınır başlarında yaşayan müslümanlar ile zekâttan imtina edenleri itâate getirmek için kendilerinden istifâde edilecek müslümanlar.240
Hanefîlere ve bazı Şâfiî ve Mâlikî fakihlere göre Hz. Peygamber'den (sav) sonra müellefe-i kulûba zekât verilemez; bunlar, bu tatbikatın Hz. Ebû Bekr'in hilâfetinde Hz. Ömer'in müdahalesiyle sona erdiğini ve sahâbenin bu tasarrufa itiraz etmemeleriyle icmâ meydana geldiğini ve İslâm'ın güçlenmesi ile buna ihtiyaç da kalmadığını ileri sürmüşlerdir.241 Buna karşı Hanbelîler ve diğer bazı fakihler bu hükmü ortadan kaldıran bir delilin bulunmadığını, mezkûr tasarrufun, ülül-emrin takdîrine bağlı bir uygulama tasarrufu olduğunu, bahis mevzûu şahıslar ve zamana ait bulunduğunu, devleti idare edenler gerekli gördüğünde başka yer ve zamanlarda müessesenin işletilmesine mânî teşkil etmeyeceğini, İslâm'ın zaman zaman buna ihtiyacı olabileceğini haklı olarak iddiâ etmişlerdir.242 Günümüzde bu fasıldan, milletlerarası münâsebetlerde, müslümanların lehine hareket etmesini temin maksadıyla, bazı gayr-ı müslim ülkelere, İslâm'ın yayılmasını temin maksadıyla bazı heyet, cemiyet ve topluluklara, İslâm'ı müdafaa etmeleri için bazı kalem ve söz sahiplerine, İslâm'a karşı olan cereyan ve faaliyetler karşısında güçlü olabilmeleri, kendilerini koruyabilmeleri için bilhassa yeni müslüman olmuş, ferd ve toplumlara harcama yapılabileceği ileri sürülmüştür.243

5. Köleler:
Buradan itibaren geride kalan dört sınıf için Kur'ân-ı Kerîm üslûp değiştirerek, mülkiyet ve tahsis ifade eden "li" yerine zarfiyet ifade eden "fî"yi kullanmıştır "fîr-rikâb, fî sebîlillâh". Müfessirler bu değişikliğin tesadüfen olmayıp mânâ ve mefhuma bağlı bulunduğunu, ilk dört sınıfta istedikleri gibi tasarruf etmek üzere zekâtın kendilerine temlik edildiğini, bu dört sınıfta ise zekâtın belli sınırlar içinde kullanılmak (kölelikten, borçtan, yolculukta düşülen maddî sıkıntıdan kurtulmak, cihâd etmek) üzere verildiğini ileri sürmüşlerdir.244 İslâm'ın köleliği getirmediği, mevcut olan tatbikatı ıslah ettiği, kaynakları teke indirdiği (meşrû cihad neticesi alınan esirlere tatbik edilebilecek şıklardan birisi olarak) sınırladığı, kölelere ileri derecede insanî haklar tanıdığı ve giderek bu müesseseyi ortadan kaldıracak tedbirler getirdiği mâlumdur. İşte bu tedbirlerden biri de zekât faslından kölelerin hürriyete kavuşturulması için harcama yapılmasıdır. Ebû Hanîfe ve Şâfiî'ye göre bu harcama her köleye değil, hürriyete kavuşmak üzere sahibi ile anlaşma yapıp bunun için bedelini kazanıp ödemek üzere çalışan köleye (mükâteb) aittir.
Ahmed ve Mâlik'e göre ise bundan maksat mükelleflerin, zekâta mahsuben kadın ve erkek köle alıp bunları hürriyete kavuşturmalarıdır. Mükâteb köleler ayrıca borçlular için de mütâlaa olunur. Âyetin her nevi köleyi içine aldığı anlaşılmaktadır. İmam Şâfiî sekiz sınıf arasında zekâtın eşit taksimini gerekli gördüğüne göre, devletin zekât işlerini yürütmesi halinde gelirin 1/8'i köleler için harcanacaktır. Maamâfih tatbikatta nisbetlerin ayarlanması ihtiyaçlara göre olmaktadır. Ömer b. Abdulaziz'in hilâfetinde Kuzey Afrika'nın bir bölgesinde fakir bulunmadığı için bütün zekât gelirlerinin köleleri hürriyete kavuuşturmak için sarfedildiği nakledilmiştir.245

6. Borçlular:
Hanefîlere göre zekât alabilecek borçlu, borcu olan ve buna tekabül eden miktar dışında nisaba ulaşan malı bulunmayan kimsedir. Mâlik, Şâfiî ve Ahmed'e göre kendi ihtiyacı için borçlanan kimse ile başkaları veya toplum menfaatine borçlanan kimse arasında fark vardır:
a) Kendi ihtiyacı için borçlananlar: Yiyecek, giyecek, evlenme, tedâvi, mesken, ev eşyası, çocuğunu evlendirmek, tazminat ödemek gibi ihtiyaçları sebebiyle borçlanan kimseler ile sel, yangın vb. felâketlere uğrayan ve borçlu düşen kimselere ihtiyaçlarını karşılayacak, bellerini doğrultacak ölçüde zekât verilir. Ancak bu kimselerin borçlarını ödeyecek başka para ve -aslî ihtiyaç maddeleri dışında- mallarının olmaması, borcun içki, kumar, zinâ vb. haram giderler için yapılmamış bulunması şart koşulmuştur. Bu yönüyle zekât, bütün İslâm ülkesi vatandaşlarına şâmil, önceden ödenmiş prime göre değil ihtiyaca göre ödeme yapan bir sigorta müessesesi olmaktadır.
b) Başkalarının menfaati veya amme menfâati, iyilik ve hayır için borçlananlar: Mal veya kan davası yüzünden aralarında anlaşmazlık çıkmış kişi veya toplulukların arasını bulmak, ihtilâfı sona erdirmek, barışmayı sağlamak için şahsen ödeme yapan; zarar ve ziyanı yüklenen kimseler bu uğurda yaptıkları borca eşit miktarda zekât alabilirler; kendileri zengin de olsalar bu miktarı alabilirler. Kabîsa b. Muhârik böyle bir sebeple borçlanmış ve Rasûlullah'a (sav) gelmiş, zekât faslından talepte bulunmuştu; Hz. Peygamber (sav) şöyle dedi: İstemek ancak şu üç kimse için helâl olur:
1. Başkası nâmına angarya yüklenen kimseye, verdiğini alacak kadar istemek helâl olur, o miktarı alınca durur (kendisi zengin olduğu için başka alamaz);
2. Başına gelen felâketin malını mülkünü süpürüp götürdüğü kimse belini doğrultacak, maişetini temin edecek kadar isteyebilir;
3. Kendi kabîlesinden aklı başında üç kişinin "filan yoksul düştü" diyebileceği kimse ihtiyacını giderecek kadar isteyebilir. Ey Kabîsa! Bunlardan başkasının istemesi haramdır; alırsa haram yemiş olur.246
Yetimhane, fakirler için hastane, câmi, okul gibi iyilik, hayır ve hizmet müesseseleri yaptırma uğrunda borçlanan kimseler de bu son grup içinde mütâlaa olunmuşlardır.247 Bazı muâsır İslâm âlimleri, fâizsiz tüketim kredisi (el-karzu'l-hasen) vermek üzere kurulacak bir sandık veya müessesenin de bu fasıl içinde yer alabileceğini ileri sürmüşlerdir.248

7. Allah yolunda:
"Fî sebîlillah" terkibini İbn Esîr şöyle açıklamıştır: Farzları, nâfileleri ve her nevi hayırları yerine getirerek Allah'a yaklaşma, O'nun rızasına erme maksadı güdülen her ihlâslı amel "Allah yolunda"dır. Ancak bu ifade kayıtsız, şartsız söylenince çok kere cihâd anlaşılır, bu mânâda çok kullanıldığı için ona (cihada) mahsus bir ifade haline gelmiştir.249 Tâbirin cihad mânâsında ittifak edilmiş, bunun dışındaki hayırlı faaliyetlere, müslümanların faydalanmaları için yapılacak tesislere şâmil olup olmadığı tartışılmıştır. Dört mezhebe göre İslâm'ın muhâfazası ve tebliği için yapılan savaş (cihad) kesin olarak fî sebîlillah'a dahildir. Zekât bizzat cihada katılanlara verilir. Bu fasıldan zekât, amme hizmetleri için yapılan câmi, okul, köprü, hastane gibi yerlere verilemez. Hanefîlere göre cihad edenin fakir olması şarttır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre mücâhid, devlet bütçesinden maaş ve maîşet almayan gönüllülerden olacaktır. Hanefîler dışında kalan üç mezhebe göre cihad için gerekli olan sûr, köprü, barınak gibi yerler de bu fasıla dahildir. Fahraddin Razî, mezkûr âyetin tefsirinde el-Kaffâl'den, bu mefhumu daha da genişleten ve bütün hayır müesseselerini buna dahil eden bir görüş nakletmiştir.250 Bu görüşü İmamiyye ve Zeydiyye dışında Sıddık Hasen,251 Kâsimî,252 Şeltût253 gibi zâtlar da temsil etmişlerdir. Kardâvî, Kur'ân-ı Kerîm'de fî sebîlillah terkibinin kullanıldığı yerleri incelemiş ve haklı olarak cihâd mânâsını tercih etmiş, ancak cihadın yalnızca askerî savaşa mahsusu bulunmadığını, fikrî, terbiyevî, ictimâî, siyasî çeşitleri bulunduğunu hadîslere dayanarak ileri sürmüştür. Nitekim hadîslerde zâlim sultanın karşısında hakkı söylemeye cihad denmiş254 "Müşriklere karşı mal, can ve lisânınızla cihad edin" buyurulmuştur.255 Buna göre hedefi İslâm'ın hakimiyet ve ihyâsı, İslâm yurdunun muhâfazası ve kurtarılması, İslâm'a yönelen her nevi tehlikenin önlenmesi olan askerî, fikrî, siyasî, iktisadî, mücâdele ve faaliyetler "Allah yolunda"dır; bu faaliyetlerin zekât bütçesinde payı vardır.256

8. Yolcular (ibn es-Sebîl):
Rızık, ilim, cihad, hacc gibi maksatlarla İslâm'da teşvik edilen seyahatin masrafları da gözönüne alınmış, bunun için ihtiyârî yardım talebi yanında ganimet ve zekât gelirlerinden de pay ayrılmıştır. Herhangi bir meşrû sebeple memleketinden uzakta bulunan ve memleketinde zengin olmasına rağmen gurbette muhtaç hale gelen kimselere böylesine resmî ve cebrî yardım İslâm'a mahsus bir müessese olup, daha ikinci halife Ömer zamanında teşkîlata da kavuştuğu anlaşılmaktadır.257 Yolculuk halinde ve gurbette olan kimselere zekât faslından yardım yapılabilmesi için bazı şartar bahis mevzûudur:
a) Yanında, kendisini bulunduğu yerden memleketine kadar ulaştırmaya yetecek malı bulunmayacak; yâni muhtaç olacak;
b) Yolculuk din tarafından yasaklanmış bir maksada yönelmiş olmayacak; meselâ birisini öldürmek, haram ticarette bulunmak gibi bir maksatla yola çıkıp ihtiyaca düşen kimseye, tevbe etmedikçe yardım yapılamaz. Meşrû seyahatler de maksatları itibârıyle: ibâdet, dünyevî ihtiyaç ve gezip eğlenmek şeklinde üçe ayrılabilir. Hacc, cihad, ilim tahsili, mendûp ziyâretler gibi ibâdet sayılan maksatlara yönelmiş yolculara yardım yapılacağında ittifak vardır. Ticaret yapmak, çalışıp geçimlik sağlamak gibi dünyevî ihtiyaçların temini için yapılan seyahatler de gerektiğinde bu fasıldan yardım görebileceklerdir. Hanbelî ve Şâfiî fukahâsından bazıları, gezip dinlenmek, iyi vakit geçirmek gibi maksatlarla yolculuk edenlerin, zekât faslından yardım görmelerini tecvîz etmemişlerdir.258
c) Bazı fıkıh bilginleri, yolcunun gurbette kredi bulamamış olmasını da şart koşmuşlardır. Hanefîlere göre bu durum şart olmamakla beraber yolcunun, imkân bulursa ödünç alması, zekât almasından daha iyidir.259 Yolculukta ihtiyaç içine düşmüş bir kimsenin zekât alabilmesine, memleketinde zengin olması engel olmadığı gibi gurbette çalışıp kazanabilir güçte olması da mâni değildir. Bazı müellifler günümüzde ulaşım ve haberleşme vâsıtalarının gelişmiş olmasını gözönüne alarak artık bu fasıldan yardım alabilecek seyyahın bulanamayacağını ileri sürmüşlerdir. Ancak süratle haberleşme ve para isteme imkânı bulunmayan hal ve yerlerde bulunmak, sürgün ve ilticâ gibi durumlara mâruz kalmak asrımızda da bahis mevzûudur ve bu hallere düşen kimseler, kendi mallarına ulaşıncaya kadar zekâttan istifâde edebileceklerdir.
Zekât alamayanlar:
Buraya kadar zekâtın, sekiz sınıf teşkil eden sarf yerleri sıralanmış oldu. Her ne kadar bunların mefhum-u muhalifinden kimlere zekât vermenin caiz olmadığı anlaşılır ise de bu mevzûuda mütemmim mâlumata ihtiyaç vardır:
1. Zenginler: Zekât alması caiz olmayan zenginlerden maksadın hangi ölçüde malvarlığına sahip kimseler olduğuna yukarıda temas edilmiştir. Zenginlerin nafakalarını temin ile mükellef oldukları eşleri ve çocukları da zengin sayılırlar ve zekât alamazlar.

2. Daha önce zikredilen hadîs, zenginle beraber sıhhatli ve gücü çalışıp kazanmaya müsait kimselerin de zekât almalarının helâl olmadığını ifade ediyordu. Buna göre arayıp da uygun iş bulamayanlar müstesna olmak üzere çalışabilecek kimseler zekât alamazlar. Hanefîler nisâba malik olmadıkça böyle kimselerin de zekât alabilecekleri görüşünü benimsemişlerdir.260

3. Gayr-ı müslimlerden müslümanlara karşı savaşanlara, Allah'ı, peygamberliği ve âhireti inkâr eden dinsizlere ve İslâm'ı terkeden mürtedlere hiçbir nevi sadaka verilemez. Ancak bunların da yaşadıkları sürece temel ihtiyaçları başka fasıllardan karşılanır. Müslümanların arasında, İslâm teb'asında yaşayan "zimmî"lere zekât dışında kalan ihtiyârî sadaka ve fıtır sadakası verilir (Bakara: 2/71-72; Mümtehine: 60/8; İnsân: 76/8, Mâide: 75/89; Mücâdele: 58/4). Zimmî'ye zekât verme mevzûunda görüş ayrılıkları vardır. Ekseriyete göre caiz değildir; Hz. Ömer, Züfer, Zührî, İbn Sîrîn gibi zevâta göre muhtaç zimmîlere de zekât verilebilir.261

4. Akraba zengilerin nafaka borçlu olmadıkları uzak akrabaya zekât vermeleri caizdir. Ana, baba, çocuk, torun, kardeş, amca gibi yakın akrabaya gelince bunlar fakirlik vasıflarıyla değil de âmillik, kölelik, yolculuk, Allah yolunda olmak gibi vasıflarıyla zekâta hak kazanmış bulunurlarsa zengin akrabadan da zekât alabilirler. Ayrıca zekâtı fertler değil de devletin ilgili dairesi toplatıp dağıtıyorsa yine yakın fakir akrabanın bundan pay alması caizdir. Zengin zekâtı bizzat ödüyorsa ve alacak olan da onun yakın akrabası ise hüküm akrabalık derecelerine göre değişmektedir:
a) Usûl ve fürû: Muhtaç olan ana, baba gibi usûlden olanların nafakası evlâda, çocuk ve torun gibi fürûdan olan kimselerin nafakası da babaya düştüğü için bu nafaka mükelleflerinin mezkûr yakınlarına zekât vermeleri dolaylı olarak kendilerine vermeleri gibidir; menfaat kendilerine râcidir; bu sebeple usul ve fürûa zekât verilmeyeceğinde icmâa yakın ittifak vardır. İbn Teymiyye, mükellef nafakayı teminden âciz ise zekât verebilir demiştir.262
b) Zevce: Kocanın, karısına zekât vermesi ittifakla caiz görülmemiştir; çünkü onun nafakasını temin kocasına düşmektedir.
c) Koca: Zengin zevcenin, fakir kocasına zekât vermesi Ebû Hanife'ye göre -kocasının ona vermemesi kıyası ile- caiz görülmemiştir. Ancak onun iki talebesi ile Şâfiî ve birer rivâyette Mâlik ve Ahmed'e göre zevcenin kocasına zekât vermesi caizdir; çünkü karı kocaya kıyas edilemez; ayrıca cevâzı hakkında hadîs vardır.263
d) Diğer akrabalar: Kardeş, amca, dayı, hala gibi diğer akrabalara -fakir oldukları takdirde- zekât vermenin cevazı ihtilâflıdır: Mâlik ve Şâfiî nafakayı esas almışlar ve nafaka temini ile mükellef olan, akrabasına zekât veremez demişlerdir.264 Ebû Hanîfe ve Ahmed'e göre ise bu sınıftaki akrabaya zekât vermek caizdir; burada nafaka, cebrî mükellefiyyeten ziyade bir iyilik mahiyetindedir.265
e) Hz. Peygamber'in (sav) Hâşim ve Muttalib'den gelme müslüman akrabasına zekât verilmesi caiz olmayıp bunların geçimi, fey ve ganimetin beşte birinden sağlanırdı; ancak zamanımızda bu nevi gelirler bulunmadığından mezkûr sınıfa da zekâtın verilebileceği -zarûreten- caiz görülmüştür.266
Devletin zekât ile alâkası
Zekâtın sarf yerlerini sıralayan âyetin "zekât toplama ve dağıtma işiyle meşgul olan görevliler"i zikredip bunlara zekâttan pay ayırması, bir başka âyette Hz. Peygamber'e (sav) "onların mallarından, onunla kendilerini temizleyip arıtacağın bir sadaka al" (Tevbe: 9/103) diye emrolunması, bir hadîste Hz. Peygamber'in (sav) Muâz'ı Yemen'e gönderirken "onlara bildir ki Allah, malları için bir sadakayı kendilerine farz kılmıştır, zenginlerinden alıp fakirlerine verilir..." buyurması267 ve aynı mânâda başka hadîsler zekâtın ferdî ve ihtiyârî bir yardım olmadığının, tam aksine devletin idare ettiği ictimâî bir müessese olduğunun delilleridir. Hz. Peygamber'in ve ilk halîfelerin, ülkenin hemen her tarafına muntazam olarak zekât memurları göndermeleri, bunu asla ihmal etmemeleri de aynı hükmü teyid etmektedir.* Emevîler devrinde İslâm devletinin idarecilerinde bazı gayrimeşrû davranışlar görülmesine rağmen sâhabe, zekâtın devlete verilmesi görüşünde ısrar etmişlerdir.268 Zekâtın toplanıp sarfedilmesinde devletin aracılığına şu noktalarda ihtiyaç vardır:
a) Din ve merhamet duyguları zayıflamış bazı kimseler kendi hallerine bırakılınca bu hakkı ödemeyebilirler.
b) Fakirin bu hakkını devletten alması haysiyet ve şahsiyetinin incinmemesi bakımından daha uygundur.
c) Zekâtı ferdlerin ödemesi halinde, bazı fakirler ihtiyacından fazla zekât alırken bazıları bundan mahrum kalacaklardır.
d) Allah yolunda ve gönülleri kazanılacak olanlar gibi bazı sarf yerlerini takdir etmek, ferdi aşan bir sâha olmaktadır.
Zekâtı devlet idare etmekle beraber toplama ve dağıtma işinde nassları aşması mümkün değildir; bu sebeple zekâtın bütçe ve hazînesi, beytü'l-mâlın diğer fasıllarından ayrı tutulacak; cizye ve harâc, ganîmetler ve sahipsiz mallara ait beytü'l-mallar yanında dördüncü olarak bir de zekât beytü'l-mâlı bulunacaktır.269 Başlangıçtan üçüncü halîfe Osman zamanına kadar her çeşit malın zekâtı devletçe toplanıp dağıtılmış, halife Osman, kendi devrinin şartlarını gözönüne alarak para, altın, gümüş, ticaret eşyasını içine alan gizli "bâtınî" malların zekâtını ödeme işini fertlere bırakmış, diğer açık "zâhirî" malların zekâtını yine memurları vâsıtasıyla almış ve dağıtmıştır. Bu tasarruf karşısında müctehidler bu iki çeşit malın zekâtının devlet vasıtasıyla mı, yoksa doğrudan mükellefler tarafından mı ehline verilmek gerektiği mevzûunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefîlere göre açık malların zekâtı devlete verilir. Gizli mallarınkini ise bizzat mükellefler öder; eğer devlet başkanı ödenmediğini tesbit ederse o zaman devleti araya sokar.270 Mâlikîlere göre İmam (devlet başkanı) âdil ise her nevî malın zekâtı ona verilir; İmamın haksız tasarrufları varsa gizli mallarınkini bizzat mükellefin, ehline vermesini caiz gören Malîkiler vardır. Hanbelîlere göre her iki şekil de caizdir; ancak devlete mi yoksa bizzat ehline mi vermek efdaldir konusu tartışılmıştır. Şâfiîlere göre devlet taleb ederse açık malların zekâtını ona vermek gereklidir. Gizli malların zekâtını mükellef öder. Zekâtın devletle ilgisi üzerindeki nasslar, tatbikat ve ictihadlar şu noktalarda birleşiyor:
a) Devlet her nevi malın zekâtını taleb edebilir ve bu durumda -âdil idarecilere- zekât verilecektir.
b) Devlet zekâtı toplayıp dağıtma işini terketse dahi mükellefler bunu bizzat yerlerine sarfetmeye diyâneten mecburdurlar. Muâsır İslâm âlimleri, mükelleflerin zekât vecibesini yerine getirme hususunda gösterdikleri gevşeklik ve ihmali gözönüne alarak İslâm devletlerinin bu işi bizzat yürütmelerinin zarûrî olduğu kanaatini benimsemişlerdir.271 Bu noktada üzerinde durulan meselelerden birisi de zekâtı alan devletin ve devlet başkanının dinî durumudur. Fukâhânın ifadelerinden anlaşılan odur ki İslâm devletini idare edenler diğer mevzûularda haksız ve gayr-ı meşru tasarruf ve davranışlarda bulunmakla beraber, zekâtı toplayıp dağıtma işinde dürüst davranıyorlarsa bunlara zekât verilir. Zekâtı yerine sarfetmiyorlarsa verilmez, gizlenir; eğer cebren alırlarsa cumhura göre yeniden ehline verilmesi gerekir.272
Mal (aynı) yerine değerini ödeme
Zekât hakkındaki nassların bir kısmında "mallarından sadaka al" şeklinde mutlak ifade kullanılırken, bir kısmında (bazı hadîslerde) "koyundan koyun, sığırdan sığır" şeklinde malların nevi ve herbirinden verilecek miktar zikredilmiştir. Şâfiî ve Zâhirîler, bu ikinci nevi nasslar ile zekâtın ibâdet yönünü gözönüne alarak her malın zekâtının aynı maldan muayyen miktar olarak ödenmesi gerektiğine kâni olmuşlardır. Buna mukabil Hanefîler, mal hangi çeşitten olursa olsun aynından verilebileceği gibi, değeri (kıymeti) üzerinden para veya başka mal ile de zekât ödenebileceği ictihâdını benimsemişlerdir; çünkü zekâtın maksadı yoksulların ihtiyacını karşılamaktır, buna en uygun olanı ödemek maksada aykırı değildir; ayrıca kıymetini ödemenin cevazına dair nasslar vardır.273
Zekâtın Hikmeti
Bütünü ile ele alındığı zaman İslâm'a mahsus, benzeri bulunmayan bir müessese olan zekâtın hikmeti, ferdî ve ictîmaî faydaları üzerinde durulmuştur. Bunları aşağıdaki maddeler içinde özetlemek mümkündür:

1. Zekâtını veren için ferdî faydalar:
a) Mala karşı aşırı düşkünlük ve cimrilik kusurlarını temizler.
b) Malî yardıma alıştırır.
c) Karşılıksız veren Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmayı sağlar.
d) İlâhî nimetlere şükran görevini yerine getirmeye vesile olur.
e) Kişiye gönül zenginliği ve ruh yüceliği sağlar
f) İnsanların sevgisini kazandırır
g) Fakirin hakkını vermekle malı başkalarının hakkı ile kirlenmekten- korur ve temizler.
h) Malın hayırlı ve bereketli olmasına, artmasına sebep olur; fakirlerin satın alma gücünü arttıracağı için bu artış aynı zamanda maddî olarak da gerçekleşir.

2. Alan bakımından zekâtın ferdî faydaları:
a) Zekât fakiri, köleyi, borçluyu, yerinden yurdundan uzakta kalmış gurbetzedeyi ihtiyacın esaretinden kurtarır, onlara insanlığın yüce hedeflerine yönelme fırsatını bahşeder.
b) Kin, düşmanlık ve çekemezliğin, yoksul kalbine yol bulmasını önler.

3. Zekâtın ictimâî faydaları:
a) İslâm'ın yayılmasını, gönüllerin ona ısınmasını sağlar, kötü niyetlilerin İslâm'a ve müsülmanlara zarar vermesini önler.
b) İnsanlığın hedef olarak seçtiği, fakat henüz tam olarak ulaşamadığı en geniş ve en hasbî "sosyal güvenlik" müessesesini gerçekleştirir. Zekât müessesesinin işlediği yerde hiçbir ferdin gelecek endişesi, aç açık kalma korkusu yoktur; bunun için -sosyal sigorta müesseselerinin aksine- kişinin, önceden bir şey ödemiş olması da gerekmez.
c) Zekâta tâbi servet (sermaye) sahipleri bunları işletmeseler dahi %2,5 nisbetinde zekât verecekleri için zekât, sermayenin âtıl kalmasını önler; sermaye sahibi verdiğini karşılamak için onu ticaret ve yatırıma sürer; bu da üretimin artması, işsizliğin ortadan kalkması, ülke kalkınmasının gerçekleşmesi gibi mühim iktisâdî neticeler doğurur.
d) Zekât fakirin gittikçe daha fakir olmasını, çeşitli hayatî ihtiyaçların esiri haline gelmesini önleyerek ahlâkî çöküntüyü, sınıfların teşekkül ve çatışmasını önler, toplum dayanışmasına bağlı sevgi, birlik ve beraberliği temin eder.274
e) Zekât gelirlerinden bir kısmını, muhtaç olanlara faizsiz kredi (karz-ı hasen) şeklinde vermek mümkün olduğu için, açık gizli faizcilik ve tefeciliğin önünü alır, ihtiyaç sahiplerinin sömürülmesine mâni olur.
Fıtır Sadakası (Fitre)
Ramazanın sonunda orucu açma (el-fıtr) veya insan olarak yaratılma (el-fıtra) sadakası hicretin ikinci yılında oruç ile beraber farz (veya vacip) kılınmış bir ibâdettir275 ve zekâttan farklı olarak mal üzerine değil, kişi başına yüklenmiştir. Abdullah b. Ömer'den rivâyet edilen bir hadîse göre Hz. Peygamber (sav) Ramazandan çıkış sadakasını hurmadan bir sâ' veya arpadan bir sâ' miktarı, her müslüman, hür, köle, erkek ve kadına farz kılmıştır.276 Mâlik, Şâfiî ve Ahmed'e göre fıtır sadakası hâdiste geçen lâfız ve mânâya uygun olarak farzdır. Hanefîlere göre ise hadîsin delâleti kat'î olmadığı için vacîbdir. Schacht'ın, İslâm Ansiklopedisi'nin bu maddesinde ileri sürdüğü "fıtır sadakasının bilâhare cumhur tarafından vâcib ve Mâlikîlere göre de sünnet telâkki edilmiş olduğu" fikrinin isabetsizliği Kardâvî tarafından ortaya konmuştur.277 Bu sadakanın hikmeti, bir yandan oruç ibâdetini yapmış müslümanlardan sâdır olması muhtemel kusurları telâfî etmek, diğer yandan bir sevinç ve bayram gününde fakirleri anmak, onları günlük ihtiyaçlarından kurtarmaktır.
Zikri geçen hadîsin başka rivâyetlerinde "küçük, büyük, fakir, zengin" ifadeleri de yer aldığından bu mâli ibâdet, zekâttan farklılık arzetmektedir:
a) Ebû Hanife'ye göre kadına -kocası olsun olmasın- bizzat vâcibdir. Diğer üç imâma göre kadın namına kocası öder; çünkü "bakmakla mükellef olduklarınız namına ödeyin" hadîsi vardır.278
b) Çocuğun malı varsa velisi onun namına öder; yoksa nafakasını temin eden bizzat öder. İmam Muhammed'e göre çocuğun malı olsa bile babası öder.
c) Hanefîlere göre bu sadakanın vâcib olabilmesi için kişinin nisâba malik olması gerekir, çünkü sadakayı zengin verir; diğer üç imâma göre hadîsler bu şarta mânidir, bayram günü 24 saatlik yiyeceği olan aile bunun fazlasından fıtır sadakası verecektir.
Buğday ve kuru üzüm dışında kalanlardan verilecek miktarın bir sâ' (2176 gr.) olduğunda ittifak vardır. Hanefîlere göre buğdaydan yarım sâ' verilecektir. Medîne'de buğday nâdir olduğu için arpa ve hurma üzerindeki kesinlik buğdayda hâsıl olmamış, her müctehid kendi ölçülerine göre sağlam gördüğü rivâyete dayanmıştır.279 Cumhura göre hadîslerde geçen hurma, arpa, kuru üzüm, buğday, peynir vb. maddeler, "bunlardan başkasından "verilmez" gibi bir sınırlama maksadıyla değil, o zamanın temel gıda maddeleri olduğu için zikredilmiştir. Bu sebeple bir memleketin temel gıda maddesi ne ise o esas alınabilir ve buğdaydan 2176 gram miktarını alan bir kap o madde ile doldurulup verilir; veya bu miktar tartılarak karşılığı hesaplanır ve para olarak verilir.280 Tartı ve ölçü bulunmayan yerlerde dört koçam (müdd: iki elin birleştiği avuç) miktarı verilir.281



165. İbn Manzur, Lisânu'l-Arab, Beyrut, 1916; Heyet, el-Mu'cem el-Vasit, Kahire, 1961.
166. Zemahşerî, el-Fâık, 1. b. c. I, s. 536; Nevevî, el-Mecmû, el-Müniriyye tab., c. V, s. 324.
167. Beyrut, 1969, c. I, s. 39 vd.
168. Tevbe: 9/58, 660, 103; Buhârî, Zekât, 1. İman, 1, 5, 7, 10; Mâverdî, el-Ahkâmu's-sultaniyye, Kahire, 1960, s. 113. İslâm Ansiklopedisi'nin sadaka maddesinde müessese mânâsında kelimenin yahudilerden alındığı iddiası, Arapça tercümesinde Emin Hûlî'nin notunda çürütülmüştür.
169. M. Fuâd Abdulbâkî, el-Mu'cem el-mufehres li-elfâzı'l-Kur'ân, zekât ve sadaka maddeleri; Yusuf Kardâvî, age., s. 42.
170. Gerek Kur'ân'da ve gerekse Tevrat ve İncil'de, geçmiş semavî dinlerde zekâtı teşvik eden nassların iyi bir hulâsası için bkz. Kardâvî, age., s. 47-52.
171. İbn Kesir, Tefsir el-Kur'ân, Halebî tab., c. III, s. 238 vd.; Kardâvî, age., s. 59 vd.
172. el-Kâmil fi't-târîh, Beyrut, 1965, c. II, s. 291.
173. İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, Kahire, 1959, c. IV, s. 8.
174. İbn Hacer, age., c. IV, s. 9.
175. İbn Hacer, age., c. IV, s. 9.
176. Kardâvî, age., s. 70, krş. Kâmil Miras, Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Ankara, 1969, c. V, s. 35.
177. Buhârî, İman, 37, Zekât, 1; Müslim, İman, 1, 5, 7, 10.
178. Buhârî, İman, 1, 2; Müslim, İman, 19-22.
179. Buhârî, Zekât, 1, 63; Nesâî, Zekât, 1, 46.
180. M. Hamîdullah, Mecmûat el-vesâıkı's-siyâsiyye li'l-ahdi'n-Nebevî ve'l-Hilâfeti'r-râşide, Beyrut, 1969; vesika nu. için bkz. Kardâvî, age., s. 90.
181. İbn Rüşd, Bidâyet el-müctehid, Mısır, 1371, c. I, s. 209; İbn Kudâme, el-Muğnî, el-Menâr tab., c. II, s. 494.
182. Kâsânî, Bedâyi', Kahire 1327, c. II, s. 4; İbn Hazm, el-Muhallâ, el-Muniriyye tab., c. V, s. 205; Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Kahire, 1968, s. 610-616; Kardâvî, age., s. 105-106.
183. İbn Rüşd, age., c. I, s. 209; İbn Hazm, age., c. V, s. 201 vd.; Nevevî, el-Mecmû', c. V, s. 329 vd.
184. İbn Hazm, age., c. V, s. 101.
185. Ebû Ubeyd, age., s. 580-596.
186. Müslim, Zekât, 9; Ebû Dâvûd, Zekât, 11; Nesâî, Zekât, 16.
187. Kardâvî, age., s. 145-149.
188. Huccetullahi'l-Bâliğa, Kahire, nşr. Seyyid Sâbık, c. II, s. 506.
189. İbn Abidin, Reddu'l-muhtâr, Meymeniyye tab., c. II, s. 6; Kâsânî, age., c. II, s.11.
190. İbn Rüşd, age., c. I, s. 246 vd.; Kardâvî, age., s. 161 vd.
191. Tirmizî, Zekât, 7, 10; Muvatta', Zekât, 4, 6.
192. Ebû Ubeyd, age., s. 519, 525 vd.
193. Bu rakamların istinad ettiği hadîslerin sıhhati üzerine Schacht'ın iddialarına verilen cevap için bkz., Kardâvî, age., s. 176,193.
194. Zeyla'î, Nasbu'r-râye, Kahire, 1938, c. II, s. 343.
195. Kardâvî, age., s. 184-191.
196. Buhârî, Zekât, 43; Nesâî, Zekât, 8; Ebû Dâvûd, Zekât, 5, 12.
197. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. II, s. 594.
198. Nesâî, Zekât, 8; Ebû Dâvûd, Zekât, 5, 12.
199. İbn Rüşd, age., c. I, s. 239; İbn Hazm, el-Muhallâ, c. VI, s. 16 vd.
200. Kâsânî, age., c. II, s. 34.
201. Kardâvî, age., s. 227, 230.
202. Kardâvî, Fıkıhu'z-zekât, s. 233-236.
203. Makrizî'den naklen Kardâvî, age., s. 240.
204. Ebû Dâvûd, Buyu', 8; Nesâî, Zekât, 44.
205. Tenkitli olarak Kardâvî, s. 241-242.
206. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. III, s. 7.
207. Buhârî, Zekât, 32; Tirmizî, Zekât, 3.
208. İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, el-Hind tab., c. III, s. 222.
209. Kardâvî, s. 247-252.
210. İbn Haldûn, Mukaddime, Beyrut, 1879, s. 225 vd.
211. İbn Abidin, Radd, c. II, s. 40.
212. Ebû Zehrâ, Tanzim el-İslâm li'l-muctema', Kahire, ts. s. 158; Kardâvî, age., s. 264.
213. Kardâvî, age., s. 267-269; Yunus Vehbi Yavuz, İslâmda Zekât Müessesesi, İstanbul, 1972, s. 186.
214. el-Emvâl, nşr. M. Hâmid Fakıy, s. 442 vd.
215. Age., s. 292-311.
216. Ebû Dâvûd, Zekât, 2; Zeylâ'î, Nasb, II, 376.
217. İbn Rüşd, age., c. I, s. 217.
218. İbn Hazm, el-Muhallâ, c. VI, s. 233-240; Sıddık Hasen, er-Ravzatü'n-nediyye, el-Müniriyye tab., c. I, s. 192; Kardâvî, age. s. 326.
219. İbn Rüşd, age., c. I, s. 260-261.
220. Buhârî, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8.
221. İbn Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, el-Becâvî tab, s. 759; Şerhu't-Tirmizî, Kahire 1931, c. III, s. 135; Kardâvî, age., s. 355-360.
222. Müslim, Zekât, 5, 6; Nesâî, Zekât, 21, 25.
223. Ali Bâşâ Mübârek, el-Mizan fi'l-aksiyeti ve'l-evzân, el-Emiriyye tab., s. 86-88'den naklen Kardâvî, age., s. 369 vd.
224. Kâsânî, age., c. II, s. 61.
225. Şevkânî, Neyl, el-Osmâniyye tab., c. II, s. 144.
226. İbn Hazm, el-Muhallâ, c. V, s. 258; İbn Arabî, Şerhu't-Tirmizî, c. III, s. 143; Kardâvî, age., s. 396.
227. Bu konu, gelecek bahiste genişçe işlenmiştir.
228. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 146; Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 506.
229. İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Bulak 1315, c. I, s. 517.
230. İbn Kudâme, el-Muğni, c. III, s. 24.
231. el-Harâc, Mısır 1352, s. 70.
232. İbn Arabî, Şerhu't-Tirmîzî, c. III, s. 104; İbn Kayyim, Bedâi'ul-fevâid, el-Müniriyye tab., c. III, s. 143.
233. Halkatü'd-dirasât el-ictimâiyye, ed-Devra's-Sâlisa, Dimaşk 1952, s. 241-242; Kardâvî, age., s. 479-486.
234. İbn Hazm, el-Muhallâ, c. VI, s. 83 vd.; Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 413. 436; Kardâvî, age., s. 489-420.
235. el-Muâmalâtu'l-hadise, el-Muhaymir tab., s. 69 vd.
236. Kardâvî, age., s. 528.
237. Ebû Dâvûd, Zekât, 24.
238. Nevevî, el-Mecmû', c. VI, s. 191.
239. Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 565.
240. Nevevî, el-Mecmû', c. VI. s. 196-198; Kardâvî, age., s. 595-596.
241. Kâsânî, Bedâyi', c. II, s. 45.
242. Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 607; İbn Kudâme, el-Muğnî, s. III, s. 666.
243. Kardâvî, age., s. 609.
244. Zemahşarî, el-Keşşâfu'r-Râzî, Mefâtih el-gayb; mezkûr âyetin tefsiri.
245. Kardâvî, age., s. 620 (İbn Abdi'l-Hakem'in Sirat-Ömer b. Abdilaziz isimli eserinden naklen).
246. Müslim, Zekât, 109; Ebû Dâvûd, Zekât, 26; Nesâî, Zekât, 80, 86.
247. Nevevî, Ravzu't-tâlibîn, el-Mektebu'l-İslâmî tab., c. III, s. 319; er-Ramlî, Nihâyetü'l-muhtâc, el-Halebi tab., c. VI, s. 185.
248. Kardâvî, age., s. 634.
249. en-Nihâye, el-Hayriyye tab., c. II, s. 156.
250. Mısır, 1938, c. XVI. s. 113.
251. er-Ravzatü'n-nediyye, s. 206.
252. Mehâsinu't-te'vil, c. VII, s. 3181.
253. el-İslâm akideh ve şeri'ah, s. 97.
254. Ebû Dâvûd, Mehâlim, 18; Nesâî, Bey'at, 38.
255. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. III, s. 13, 16; Ebû Dâvûd, Cihâd, 5, 38. Fiten, 13; Nesâî, Zekât, 49, Cihâd, 7.
256. Kardâvî, age., s. 655-669.
257. İbn Sa'd, Tabakât, Beyrut 1957, c. III, s. 283.
258. Nevevî, el-Mecmû', c. VI, s. 214.
259. İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. II, s. 18.
260. İbn-Hümâm, age., c. II, s. 28.
261. Serahsî, el-Mebsût, Mısır 1324, c. II, s. 202; Kâsânî, age., c. II, s. 49; Nevevî, age., c. VI, s. 228.
262. el-İhtiyârat, Kahire, 1326, s. 61-62.
263. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 187.
264. Nevevî, el-Mecmû', c. VI, s. 229; İbn Arabî, el-Ahkâm, c. II, s. 960.
265. Kardâvî, age., c. IV, s. 189.
266. Kardâvî, age., s. 732 vd.
267. Buharî, Zekât, 1, 63; Nesâî, Zekât, 1, 46.
(*) İlk tahsildarlar ile gittikleri bölgeleri bildiren listeler için bkz. İbn Hacer, et-Telhis, Kahire tab., c. II, s. 159-160; İbn Sa'd, Tabakât, c. II, s. 160; Kettânî, et-Terâtibu'l-idâriyye, Beyrut tab., c. I, s. 298 (Eserin Türkçe neşri Hz. Peygamberin (sav) Yönetimi adıyla İz Yayıncılık tarafından yapılmıştır, İstanbul 1991).
268. Nevevî, el-Mecmû', c. VI, s. 162-164.
269. Serahsî, el-Mebsût, c. III, s. 18; Kâsânî, el-Bedâyi', c. II, s. 68.
270. İbn Abidin, Reddu'l-muhtâr, c. II, s. 5.
271. Kardâvî, age., s. 765-755).
272. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 165; Kardâvî, age., s. 189 vd.
273. Serahsî, el-Mebsût, c. II, s. 157; Beyhakî, Sünen, Hind tab., c. IV, s. 173; İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IV, s. 312; Kardâvî, age., s. 805-806.
274. Zekâtın hikmeti üzerine geniş bilgi için bkz. Kardâvî, age., s. 857-913.
275. Aliyyü'l-Kârî, el-Mirkât, Pakistan, Meltan tab., c. IV, s. 159.
276. Şevkânî, age., c. IV, s. 179; Buhârî, Zekât, 70-78; Müslim, Zekât, 12- 16.
277. Fıkh ez-Zekât, s. 921.
278. Bu hadisin zayıf olduğu ileri sürülmüştür. İbn Hazm, el-Muhallâ, c. VI, s. 138; Şevkânî, age., c. IV, s. 181; ez-Zeyla'l, Nasbu'r-râye, c. II, s. 413.
279. Şevkânî, age., c. IV, s. 183; İbn Hazm, age., c. Vı, s. 122; ez-Zeyla'l, age., c. IV, s. 418-423.
280. Karşılığı ve halkın hangisine göre hareket edeceğini bilemeyip tereddütte kalmasını önlemek maksadıyla, fitreyi mal olarak değil de para olarak ödeyecek olanlara, ilgili makamın tek rakam ilân etmesi uygundur. Bu rakam, hadîste sayılan maddelerin birer sâ'nın ortalama bedeli olabilir. Yahut ödeme yerindeki fiyatlara göre bir kişinin orta derecede bir günlük yiyeceği karşılığı olabilir. Bu son uygulama, Mâide sûresinin 89. âyetindeki ölçüye uygun düşmektedir.
281. Kardâvî, age., s. 937-951.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler