www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Namaz Vakitleri ve Kutuplarda Namaz

Bir soru üzerine kaleme aldığımız bu cevabî yazı üç bölümden oluşmaktadır:
1- Namaz vakitleri hakkında Sayın Saim Yeprem'in Nesil dergisinde çıkan bir cevabı.
2- Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Temkinle ilgili bir kararı.
3- Bizim, alâmetlerin bulunmadığı mıntıkalarda vakit mefhumu ile ilgili bir yazımız.
1- Namaz Vakitleri:
Her namazın belli bir vakti vardır. İleride de söyleneceği gibi vakit namazın şartıdır. Hangi vakit girmişse o vaktin namazını kılmak gereklidir. Bir namaz, vaktinden önce kılınamaz. Vakti geçtikten sonra da artık edâ olarak kılınması mümkün değildir. Vakti geçmiş namazın da kılınması gereklidir, buna kaza denir.
Kaza edilen namazlar vaktinde kılınan edâ namazları gibi değildir. Namazı imkân olduğu müddetçe kazaya bırakmadan vakti içinde kılmak gereklidir.148 Şimdi namazların vakitlerini sırayla söyleyelim.
Sabah Namazı
İki rek'at önce kılınan sünnet ve iki rek'at farz olmak üzere dört rek'attan meydana gelen sabah namazının vakti, ikinci fecrin doğmasından, güneş doğana kadar olan vakittir. Sabah vaktine yaklaştıkça gökyüzünde her zaman görülmemekle beraber iki tarafı karanlık ortası aydınlık bir olay meydana gelir. Bir süre sonra bu aydınlık kaybolur ve yerini yine karanlık alır. Bu geçici aydınlığa yalancı tan, fecr-i kazib veya geçici tan olayı denir. Bu olaydan bir müddet sonra doğu tarafından yayılan bir aydınlık başlar. Buna da hakiki tan, fecri sadık adı verilir. İşte sabah namazının vakti gerçek tan ile başlar, güneş doğana kadar devam eder, güneşin doğması ile biter. Sabah namazının vakti konusunda sevgili Peygamberimiz (sav): "Sabah namazını tan ışığı yayılmaya başladığı zaman kılınız. Çünkü bu vakitte kılmakta daha çok sevap vardır" buyurmuşlardır. Bir başka hadîsi şerifte de "İlk vaktinde kılınan namazda Allah'ın rızası, vaktin sonunda kılananda Allah'ın afvı vardır" buyrulmuştur.
Şafiîler sabah namazını daha gerçek tan başlar başlamaz, ortalık aydınlanmadan kılarlar. Hanefîler ise ortalığın biraz aydınlanmasını beklerler. Yurdumuzun coğrafi konumuna göre takvimlerde yazılı olan imsak vaktinden ortalama 20-30 dakika sonra Şafiî vakti nazara alınarak sabah namazı kılınabilir (Hadîse göre imsak vaktinin başlangıcı sabah namazı vaktinin de girişidir. Burada geçen 20-30 dakika ihtiyat için olmalıdır).
Yatsı vaktinin teşekkül etmediği kuzey enlemlerdeki ülkelerde bu vaktin girmediği aylarda hakiki gece yarısından149 35 dakika sonra sabah namazı kılınabilir.

Öğle Namazı:
Önce kılınan dört rek'at sünnet, dört rek'at ve sonra kılınan iki rek'at son sünnet olmak üzere toplam on rek'attan meydana gelen öğle namazının vakti zeval denilen güneşin tam tepe noktasından geçtiği andan150 başlar ve zeval anındaki gölge hariç her şeyin gölgesi bir misli olana kadar devam eder. Eşyanın gölgesinin bir misli olduğu zamana asr-ı evvel, birinci ikindi zamanı adı verilir. Mümkün mertebe öğle namazını bu vakit içinde kılmalıdır. Bu zaman zarfında yetiştirilemezse yine her şeyin gölgesi, zeval gölgesi hariç, kendisinin iki katı olana kadar da kılınabilir. Bu ikinci vakte de asr-ı sani, ikinci ikindi adı verilir. Bütün müctehid imamlar öğle namazı vaktinin birinci ikindi vaktine kadar olan kısmında ittifak etmişlerdir. Bir kısım müctehid imamlar da ikinci ikindi vaktine kadar devam edeceğine kail olmuşlardır.

İkindi Namazı:
Önce kılınan dört rek'at sünnet ve dört rek'at farz olmak üzere toplam sekiz rek'attan meydana gelen ikindi namazının vakti yukarıda anlatılan öğle vaktinin bitiminden başlar ve güneşin batacağı zamana kadar devam eder. Bir hadîs-i şerifte sevgili Peygamberimiz (sav): "....Güneş batmadan önce ikindi namazının bir rek'atına yetişen kimse ikindiye yetişmiş ve onu eda olarak kılmıştır..." buyurmuşlardır.

Akşam Namazı:
Üç rek'at farz ve iki rek'at son sünnetten meydana gelen akşam namazının vakti güneşin batışından itibaren başlar, batı tarafındaki aydınlığın tamamen kaybolmasına kadar devam eder. Güneş battıktan sonra batı bölgesinde şafak denilen bir kızıllık meydana gelir. Bir süre sonra bu kızıllık renk değiştirerek beyaz aydınlık halini alır. İşte bu ana ışâ-ı evvel, birinci yatsı vakti denir. Bir müddet sonra batı tarafındaki bu aydınlık da tamamen kaybolarak yıldızlar grup grup ortaya çıkar ve ortalık tamamen kararır. İşte bu ana da ışâ-ı sani, ikinci yatsı denir. Akşam namazını ilk vakti içinde yani ışâ-ı evvelden önce kılmalıdır. Bu mümkün olmazsa ışâ-ı saniye kadar da kılınabilir.

Yatsı Namazı:
Dört rek'at önce kılınan sünnet, dört rek'at farz ve iki rek'at son sünnet olarak toplam on rek'attan meydana gelen yatsı namazının vakti akşam namazının vakti çıktığı zaman başlar, sabah namazının vakti girene kadar devam eder.
Yatsı namazını geciktirmek, namazı kıldıktan sonra yatmak daha sevaptır.
Yatsı namazı vakti girmeden kılınamaz. Yurdumuzda yaygın yanlış bilgiye dayanan yanlış tatbikat görülmektedir. Bazı bölgelerde yaz-kış her zaman yatsı namazının akşamdan bir buçuk saat sonra kılınabileceği zannedilmektedir. Bu, Hicaz bölgesinde ve yakın çevresinde böyle olduğu halde daha kuzeyde kalan yurdumuzda mevsimlere göre bu aralık büyük farklılıklar göstermektedir. Akşam ile yatsının arasının iki saati geçtiği mevsimler ve bölgelerimiz vardır. Bu bölgelerde akşamdan birbuçuk saat sonra yatsı kılınırsa vakti girmeden kılınmış olur.
Kuzey enlemlerde bulunan bazı memleketlerde yılın bazı aylarında yatsı namazı vakti girmemektedir. Yani yukarıda bahsedilen ve güneş battıktan sonra batı tarafında meydana gelen aydınlık, güneş doğana kadar kaybolmamaktadır. Bu durumda o bölgelerde ve o aylarda hakiki gece yarısından beş dakika önce yatsı namazı kılınmalıdır. Aynı bölgelerde aynı aylarda imsak vakti de olmadığından itibarî olarak hakiki gece yarısından beş dakika sonra imsakı başlatmak ve bundan ortalama yarım saat sonra da sabah namazını kılmak uygun olur. Böylece yatsı namazının kılınabilmesi için on dakikalık bir zaman kalmış olur ki, bu kısa zaman içinde namazın tamamı yetiştirilemezse sünnetler terkedilerek sadece farz kılınabilir.151 Diyanet İşleri Başkanlığı bu bölgeleri de içine alan bir Dünya Namaz Vakitleri Takvimi hazırlamış ve bastırmış bulunmaktadır. Bu takvim hazırlanırken Peygamber Efendimiz'in (sav) namaz vakitleri konusundaki hadîsi şerifleri, müctehid imamlarımızın görüşleri gözönüne alınarak hesaplamalar ve tesbitler yapılmıştır.152
Yeri gelmişken bir konunun daha aydınlanmasında zarûret vardır. Yurdumuzda, müslüman vatandaşlarımız namazlarını takvimlere göre kılmaktadırlar. Yakın zamana kadar bütün il ve ilçelerimizde uygulanabilecek nitelikte bir takvim mevcut değildi. Diyanet İşleri Başkanlığı ilk olarak bu takvimi 1973 yılında bastırmış ve her yıl daha da geliştirmiştir. Başkanlığın hazırladığı bu takvimler, bütün il ve ilçe müftülüklerinde bulunmaktadır. Bu takvimden elde edememiş olan kimselerin İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerimiz için hazırlanmış takvimleri, bulundukları bölgeler ile bu şehirler arasındaki saat farklarını ilâve veya çıkarmak suretiyle kullanmaları mümkün değildir. Çünkü namaz vakitleri arasındaki süreler ancak belli bir enlem, arz dairesi üzerinde bulunan şehirlerde eşittir. Bu enlemin daha kuzeyinde veya daha güneyinde bulunan bölgelerde aynı gün için iki namaz vakti arasındaki süre ya daha kısa veya daha uzundur. Bu duruma göre mesela İstanbul takvimini, ancak, İstanbul'un bulunduğu 41 derece arz dairesi üzerinde bulunan şehirler, İstanbul'a göre saat farklarını ilâve ederek veya çıkararak kullanabilirler. İstanbul'a göre daha güneyde veya daha kuzeyde bulunan şehirler bu metodla İstanbul takvimini kullanamazlar. Daha kuzeye veya daha güneye gittikçe aynı gün içindeki namazlar arasındaki sürelerin İstanbul'a göre farkı, mevsime göre, arz dairesine göre ve her vakit için ayrı ayrıdır. Saat farkları tul dairelerine, boylamlara göre hesaplanır. Halbuki namaz vakitlerinin tesbitinde arz daireleri, enlemler büyük rol oynar. Kuzey-Güney istikametinde aynı anda girdiği halde birbirlerine göre diğer vakitler arasındaki fark, yurdumuzda 30-35 dakikayı bulmaktadır. Bu duruma göre en doğru uygulama Diyanet İşleri Başkanlığı'nca hazırlanmış bulunan namaz vakitleri takvimine göre yapılan uygulamadır.
Bu arada bir başka konunun da nazarı dikkate alınmasında faydalar vardır. Güneşin hareketleri dört yıl içinde farklılıklar göstermekte ve dört yıl sonra yine aynı noktaya gelmektedir. Ayrıca arz daireleri arasındaki yarım derecelik bölgelerde, çeşitli yükseliklerde ve çeşitli mevsimlerdeki değişik durumlar namaz vakitlerinin kronometrik bir hassasiyetle tesbitine engel teşkil etmektedir. Yurdumuz için bu farklılıklar azami 8-9 dakikayı bulmaktadır. Hem bu farkları gidermek ve hem de takvimi kullananın saat hatalarını düşünerek namazı tam vakti içinde kıldırabilmek için vakitlere "temkin" denilen bir süre eklenmektedir. Son yüz yıl içinde Türkiye'deki uygulamada bütün takvimlerde bu temkin mevcuttur. Bu bakımdan namazların zarûret olmadıkça ilk vaktinde kılınmasında, bilhassa son dakikalara bırakılmamasında zorunluluk vardır.
Vakitlere ilâve edilen temkinler, namaz ve oruç için ayrı karakterdedir. İmsak vaktinin temkini -10 dakikadır. Yani oruç tutan bir kimsenin vaktinde oruca başlamasını garantilemek için hesaplanan imsak vaktinden 10 dakika öncesi, takvimlerde imsak vakti olarak gösterilmiştir. Buna mukabil sabah namazının temkini +10 dakika olmak zorundadır. Vakit girmeden, yani fecri sadık doğmadan namaz kılmış olmamak için, hesaplanan imsak vaktinden 10 dakika sonrası sabah namazının en erken kılanabileceği vakit olarak ele alınmıştır. Bu da takvimlerde gösterilen imsak vaktinden 20 dakika sonraya tekabül eder.
Güneşin doğuşu için temkin 5 dakika olarak alınmıştır. Bu, şu demektir. Bazı bölgelerde güneş gerçekte takvimde gösterilen saatten 5 dakika önce de doğmuş olabilir. Bu yüzden sabah namazının kılınması her hâlükârda takvimdeki güneşin doğuş saatinden beş dakika öncesine kadar bitirilmelidir.
Öğle vakti için ilave edilen temkin 10 dakikadır. Hesaplanan zeval vaktine 10 dakika temkin ilâve edilerek bulunan zaman, takvimlerde öğle vakti olarak gösterilmiştir. Bu temkin öğle namazının vakti girmeden kılınmamasını garanti ettiği halde, herhangi bir sebeple geciktirilen sabah namazının en geç takvimdeki öğle vaktinden 10 dakika öncesine kadar edâ edilmiş olması gerektiğini ifade eder.
İkindi vakti için de durum aynıdır. Takvimdeki ikindi vaktinde, ikindi namazının vakti kesinlikle girmiş olduğu halde, o vakitten takriben 10 dakika önce öğle namazının vakti çıkmıştır.
Akşam namazının vaktine esas olan güneş batışında da temkin +10 dakikadır. Vakti girmeden akşam namazını kıldırmamak, oruç tutan kimsenin vaktinden önce iftar etmesini önlemek bakımından hesaplanan güneş batışına 10 dakika ilâvesiyle bulunan zaman takvimlerde akşam vakti olarak gösterilmiştir. Herhangi bir sebeple ikindi namazını geciktirmiş olan bir kimse için ise, takvimdeki akşam vaktinden takriben 10 dakika önce ikindi namazının vakti çıkmıştır.
Yatsı namazının vaktinde ise durum farklıdır. Akşam namazı vaktinin bitişinin kesin sınırının çizilmesi, hem dinî ve hem de teknik sebeplerle mümkün olmadığından takvimde gösterilen yatsı vaktine kadar kılınan akşam namazı (zarûret hallerinde) vakti içinde edâ edilmiş olur...

Vitir Namazı:
Vitir namazı üç rek'atlı vacip bir namazdır. Vitir namazı yatsı namazının vakti içinde kılınır. Yatsı namazı kılındıktan sonra vitir namazının vakti girer, sabah namazı vaktine kadar devam eder. Yani vitrin vakti yatsı namazının kılınmasına bağlıdır. Yatsı namazını kılmamış olan bir kimse için vitrin vakti girmemiştir.

Teravih Namazı:
Sünnet olan teravih namazının vakti de Ramazan ayında olmak üzere yatsı namazından sonradır. Vitir namazından önce veya sonra kılınabilir. Yatsı namazından önce kılınamaz.

Cuma Namazı:
Dört rek'at önce kılınan sünnet, iki rek'at farz ve dört rek'at son sünnet olmak üzere toplam on rek'at olan Cuma namazının vakti Cuma günleri öğlenin ilk vaktidir.

Bayram Namazları:
İki rek'atlı vacip bir namaz olan bayram namazları güneşin doğuşundan 50 dakika sonra başlamak üzere öğle namazı vaktine kadar kılınabilir. Ramazan bayramında birinci gün bu vakitte kılınamazsa ikinci gün aynı vakitte kılınabilir, üçüncü gün kılınamaz.

Mekrûh Vakitler:
Bazı vakitlerde namaz kılmak mekrûhtur. Bu vakitleri şöyle sıralamak mümkündür:
1- Güneşin doğma anından itibaren 50 dakika zarfında namaz kılınamaz. Bu süre içinde farz ve vacip namazlar kılınamaz, kılınırsa sonra yeniden kılmak gerekir. Bu süre içinde nafile namaz kılmak da mekrûhtur. Başlanmış bir nafile namazı bozup sonradan kaza etmek daha iyidir.
2- Güneş zevalde, yani tam tepe noktasında iken.
3- Güneş batarken. Bu iki vakitte de yine farz ve vacip namazlar kılınamaz. Sadece ikindi namazının farzına başlanmış iken güneş batmaya başlarsa o namazı tamamlamak gerekir. Bu namaz edâ edilmiş sayılır, sonra yeniden kılınmaz.
4- Sabah namazının vakti içinde sabah namazının sünnetinden başka nafile namaz kılmak mekrûhtur.
5- İkindi namazının farzından sonra, güneş batana kadar nafile namaz kılmak mekrûhtur.
6- Güneş battıktan sonra akşam namazının farzından önce nafile namaz kılınması mekrûhtur.
II- Din İşleri Yüksek Kurulu'nun
Temkin Hakkındaki Kararı:
Yurtiçi için hazırlanacak "Diyanet Takvimi"ne konacak namaz vakitleri ve imsak vaktinin hesaplanmasında esas alınacak ölçüler ile hangi vakitlere ne kadar temkin süresi eklenmesinin uygun olacağına dair 18.12.1981 gün ve DHYİ 31.916 sayılı onay; Kurulumuzun, Diyanet İşleri Başkanı Tayyar ALTIKULAÇ'ın başkanlığında, Başkanlık Vakit Hesaplama Uzmanı Harita Yük. Müh. Emekli Alb. Arif ÇÖKLÜ'nün de müşahit olarak katıldığı 28.12.1981 ve 21.11.1982 tarihli toplantılarında ele alındı. Konu ile ilgili Türkçe (Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın Riyazü'l-Muhtar ve Islahü't-takvim adlı eserleri) ve yabancı dille yazılmış (Explanatory Suplement To The Astronomical Ephemeris And Nautical Almanac) eserlerinin ışığında, Vakit Hesaplama Uzmanlığı'nca hazırlanan 21.1.1982 tarihli rapor ve fıkhî ölçüler incelenip değerlendirildi.

Yapılan müzakere sonunda:
1- Beş vakit namaz, belirli vakitlerde edâ edilmek üzere farz kılınmıştır. Namaz vakitlerinin başlama ve son bulma sınırları, Cibril (a.s)'in talimine göre Rasulullah (sav)'ın kavlî, fiilî ve takrirî sünnetleriyle belirlenmiştir. Bu belirlemede, "tulû, gurup, fecr, zeval, zuhur-ı şafak, gaybubet-i şafak, zıllü şey'in mislüh...." gibi, güneşin hareketinden (daha doğrusu dünyanın kendi ekseni etrafındaki günlük hareketi ile güneş etrafındaki yıllık hareketinden) meydana gelen özel durumlar esas alınmıştır. Güneşin hareketi sonucu meydana gelen tulû, gurup, zeval, fecr, şafak.... gibi durumlar ve bunlar arasındaki süreler sabit olmayıp mevsimlere ve bulunulan yere göre daima değişmektedir. Ayrıca bu olayların tesbitinde, havanın açık veya kapalı, berrak yahut sisli, su buharının yoğun veya az oluşu... gibi durumların da önemli tesirleri bulunmaktadır.
2- İslâm, kolaylık dinidir. İbadet vakitlerini tayin için müslümanları ince hesaplar yapmak ve hassas aletler kullanmakla mükellef kılmamıştır. Müslümanlar, sünnetin tayin ettiği alâmetleri, hesap yapmadan ve herhangi bir alet kullanmadan da tesbit edip namazlarını kılabilirler. Nitekim, takvim ve saatin bulunmadığı devirlerde böyle yapılmıştır.
Ancak, günümüzde saat ve takvimle namaz ve imsak vakitlerinin tayini, şafak ve fecr gibi işaretleri gözlemekten çok daha kolay hale gelmiştir. Ayrıca, aynı yerde yaşayan müslümanlar arasında birlik ve huzurun sağlanması bakımından da buna kesin zarûret bulunmaktadır.
Bilindiği üzere namaz vakitlerinin hesapla tesbitinde fecr ve şafak olaylarının, güneşin ufuk düzleminin kaç derece altında iken başladığının doğru olarak bilinmesine ihtiyaç vardır. Konu ile ilgili eski kitaplarda bu hususta verilen bilgiler, 16°'den 21°'ye kadar değişmekte ve kesinlik arzetmemektedir. Bu konudaki en son ilmî araştırma ve incelemeleri gösteren "Explanatory Suplement To The Astronomical Ephemeris and Nautical Almanac" adlı eserde (sh.399) tan ışınlarının (fecr ve şafak) olaylarındaki kızıllık üst sınırının ufukta kaybolma zamanı, güneşin alçalma açısı 15 olduğu an başlamakta, bazı atmosfer şartlarında bu durum 16 oluncaya kadar devam etmektedir. 16'da ise bütün atmosferik şartlar altında kızıllığın tamamen kaybolduğu anlaşılmaktadır.
Başkanlığımız Vakit Hesaplama Uzmanı Harita Yük. Müh. Emekli Alb. Arif ÇÖKLÜ de, "20 seneden fazla GEODEZİK ASTRONOMİ çalışmalarını arazi üzerinde bizzat yürüttüğü esnadaki özel araştırma ve gözlemlerde daima aynı sonuca ulaştığını; güneş ufkun 16° altında olduğu zaman, kızıllığın kaybolduğunu" raporunda ifade etmektedir.
Bilindiği üzere, güneşin hareketlerinde dört yıl içinde bazı değişmeler olmakta, dört yıl sonra güneş tekrar aynı noktaya gelmektedir. Bu sebeple, her yıl için ayrı hesap yapmadan, bu değişiklikten doğan farkı karşılamak üzere, namaz vakitleri hesaplanırken, tesbit edilen vakitlere belirli bir "temkin süresi"nin ilavesi zarûri görülmüştür.
Ancak, eskiden hergün (sık sık) saat ayarlama imkânı olmadığı gibi, her il ve ilçenin ayrı ayrı namaz vakitlerini gösteren takvimleri de yoktu. Takvimlerde, bazı büyük şehirlere göre hazırlanmış olan namaz vakitleri çok geniş bir bölgede uygulanıyordu. Bu durumlar da dikkate alınarak, vakit girmeden ibadete başlanmasın düşüncesiyle, ilâve edilen temkin süresi, oldukça geniş tutuluyordu.
Diyanet Takvimi'nde her il ve ilçenin namaz vakitleri ayrı ayrı gösterilmektedir. Günümüzde, her gün birkaç defa saat ayarlama imkânı vardır. Bu itibarla, güneşin dört yılda bir değişen hareketlerinden doğan fark ile 1-2 dakikalık ihtiyat payı dışında uzunca bir temkin süresine artık gerek bulunmadığı kanaatine varılmıştır. Ayrıca temkin süresinin uzun tutulması, bazı ihmalkâr müslümanların, namazlarını vakit çıktıktan sonra kılmalarına yol açmaktadır.

Bu mülâhazaların ışığı altında:
a) Öğle vaktinin güneşin meridyenden geçişine; ikindi vaktinin ise, "asr-ı evvel"in girdiği zamana "dörder" dakikalık temkin süreleri eklenmek suretiyle tesbitine;
b) Yatsı, imsak ve sabah namazı vakitlerinin tesbitinde, güneşin 16° ufkun altında bulunmasının esas alınmasına ve buna -"dört" dakika temkin (yatsı ve sabah namazı vakitleri için +4 dakika, imsak vakti için- 4 dakika) süresi ilave edilmesine;
c) Güneşin doğuşu ve akşam namazı vakitleri için, Diyanet Takvimi'ndeki vakit hesaplarında herhangi bir değişiklik yapılmasına gerek bulunmadığına ve keyfiyetin Başkanlık Makamına arzına karar verildi.

III- 45. Enlem dairesinin kuzeyinde namaz vakitleri:
A) Brüksel toplantısı:
45. Arz (enlem) dairesinin kuzeyinde yer alan ülkelerde bazı namaz vakitlerinin geç teşekkül etmesi veya namaz vaktinin girdiğini gösteren atmosfer alâmetinin hiç meydana gelmemesi sebebiyle buralarda yaşayan müslümanlar problemlerle karşılaşıyor ve çözüm arıyorlardı. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ile Suudi Arabistan'daki Râbıtatu'l-Âlemi'l-İslâmî'nin ortak teşebbüs ve tertibi ile 1980 Haziran ayının 23-27 günleri arasında Brüksel İslâm Merkezi'nde bu maksatla bir ilmî toplantı yapıldı. Masrafını Rabıta'nın yüklendiği toplantı bilhassa mezkûr problemi yaşayan ülkeler başta olmak üzere İslâm ülkeleri çapında tertip edilmiş ve kongreye kısmen din âlimi, kısmen kozmografya ve takvim mütehassısı olmak üzere kırkın üzerinde delege katılmıştır. Kongrenin Brüksel'de yapılmasının sebebi, burasının, yılın bazı günlerinde yatsı ve imsak vakitlerinin (alâmetlerinin) bulunmadığı halde, çok sayıda Türk ve Marok müslümanın içinde yaşadığı bir memleket olması idi. Nitekim ilmî kongrenin yapıldığı günlerde Brüksel'de akşam şafağı (beyaz şafak) kaybolmuyor, güneş battıktan sonra batıdaki aydınlık devam ediyor ve bir müddet sonra doğu aydınlanıyor, yani fecir başlıyordu. Toplantıda daha ziyade yatsı ve imsak vakitleri üzerinde duruldu. Yatsı namazı mevzuunda iki farklı problem vardı:
a) Şafağın kaybolmadığı yer ve zamanlarda yatsı namazı hangi vakitte kılınacaktır?
(Bilindiği üzere normal bölgelerde şafak kaybolup batı ufku kararınca yatsı vakti girmektedir).
b) Şafağın çok geç kaybolduğu ve mesela güneşin batması ile yatsı vaktinin girmesi arasında üç saat ve daha fazla müddetin geçmesi gerektiği yer ve zamanlarda, gece istirahat edip sabah işbaşı yapmak mecburiyetinde olan işçiler yatsıyı ne zaman kılacaklardır?
İşte bu iki problem ilmî ve dinî yönlerden ele alınarak uzun uzadıya incelendi, tebliğler tartışıldı ve 45. arz dairesinin kuzeyinde kalan memleketlerde yaşayan müslümanlar için şu çözümler getirildi.
a) Şafağın kaybolmadığı veya işçilerin bekleyemeyeceği kadar geç kaybolduğu yerlerde müslümanlar akşam ile yatsı namazlarını arka arkaya kılabilirler (cem'u's-salâteyn)
b) Bunu yapmak istemeyenler Mekke arzına veya normal bölgenin, akşam ile yatsı arası en kısa olan devresine tâbî olup, yatsı namazlarını buna göre kılarlar; yani güneş battıktan sonra akşam namazlarını kılar; sonra guruba, Mekke arzındaki akşam ile yatsı arasındaki müddeti ekleyerek buldukları saatte de yatsı namazını kılarlar..
İmsak mevzuuna gelince: Ramazan orucu yılda bir ay olduğu ve fecrin imsak vaktinin alâmeti olması hususu da kat'i nass ile sabit bulunduğu için şafağın kaybolduğu ve fecrin (tanyerinin ağarması) bulunduğu yerlerde alâmetlere göre hareket edilmesi zaruri bulundu.
Daha kuzeye gidildikçe alâmetlerin bulunmadığı veya gece vaktinin çok kısa olduğu bölgelerde, normal mıntıkalara göre takdir esası kabul edildi.
Özetlemeye çalıştığımız bu esaslara göre mütehassısların Ankara'da toplanarak mezkûr bölgeler için takvimler hazırlamaları ve bunu, içinde bulunduğumuz yılın ramazanına yetiştirmeleri karar altına alındı.
Gurbet illerinde rızık arayan, anormal şartlar içinde Allah'a karşı vazifelerini unutmayan din kardeşlerimizin sevinçle karşıladıkları bu hasbî ve ilmî faaliyetin hayırlı neticeler doğurmasını Mevlay-ı Mütealden diliyoruz.

B) Fıkıh açısından meseleye kısa bir bakış:
Yazıların telifi:
Buraya kadar, namaz vakitleri hakkında toplu bir bilgi ile Diyanet İşleri Başkanlığı'nın temkinler ile ilgili bir açıklamasını ve 45. enlem dairesinin kuzeyinde kalan bölgede namaz vakitlerini bildiren alâmetlerin ya hiç bulunmadığı, yahut da çok geç veya kısa müddetler içinde gerçekleştiği mıntıkalarda namaz ve oruç ibadetlerinde esas alınacak zaman ölçüsünü tesbit için yapılmış bir toplantının karar özetini arzetmiş olduk. Sayın Yeprem'in "Namaz Vakitleri" ile ilgili cevabında geçen temkin ile, Başkanlığın yeni yayınladığı kararda bahis mevzûu temkin arasında önemli ölçüde fark bulunduğu görülmektedir. Ancak bu farkın sebebi, yine aynı yazılarda açıklanmıştır; cevabî yazı, Sayın Yeprem'in Başkanlıkta bulunduğu zaman hazırlanan takvimlerde esas alınan ölçülere göredir. Şimdiki kararda ise şafak ve fecir için onaltı derece ölçüsü alınmış, ayrıca boylam ve enlem bakımlarından dar bölge esasından hareket edilmiştir. Böylece gerek dört yıllık peryodik değişmeler ve gerekse yerleşim bölgeleri (enlem ve boylamlar) arasındaki farklardan kaynaklanan temkin dört dakikaya indirilmiştir.
Yine Sayın Yeprem'in cevabında geçen "şafağın kaybolmadığı yerlerde yatsı için hakiki gece yarısından beş dakika önce, imsak için yine gece yarısından beş dakika sonra ve sabah namazı için de yarım saat sonra ölçüleri, Brüksel toplantısından öncesine ait düşünce ve uygulamaları aksettirmektedir. Brüksel toplantısı daha başka kriterlere göre takdir esasını kabul ettiği ve takvimler de buna göre hazırlandığı için uygulamanın yine Diyanet takvimlerine göre olması gerekecektir.
Mezkur yazıların ve kararların daha iyi anlaşılabilmesi ve bir müslümanın gönlüne yatabilmesi için meseleye bir de fıkıh açısından bakmak, fukahânın görüş ve delillerini hulasa etmek faydalı olacaktır.
Fıkıh kitaplarında meselemiz:
45. Enlemin kuzeyinde kalan bölgelerin müslümanlar tarafından fethi ve buralarda ibadetin, müslümanların meselesi haline gelmesi müctehid imamlar devrinden sonra olmuştur. Bu sebeple fukahânın meselemizi ele almaları hicrî altıncı asır dolaylarında başlamıştır. O devrin Hanefî fukahâsından Burhaneddin el-Kebir Ebû Muhammed Abdülaziz b. Ömer el-Mervezî, böyle yerlerde alâmetler bulunmasa dahi namazın kılınması gerektiğini; es-Sadru'l Kebir Burhanu'l-Eimme ise vakit bulunmadığı için buna bağlı mükellefiyetin de bulunmayacağını ve dolayısıyla hangi namazın vakti bulunmuyorsa, onun mükelleften düşeceğini, kılınmayacağını ifade ve iddia etmişler, daha sonra gelenler de bu iki görüşten birini tutagelmişlerdir. Meselemizle ilgili -Fıkıh kitaplarının namaz ve vakit bahislerinde- kısa bilgiler ve bazı risaleler153 bulunmakla beraber bu mevzûuda en doyurucu eseri kaleme alan ve bütün görüşleri delilleriyle beraber vererek tahlîl eden, sonunda bir neticeye varan zat, geçen asrın müctehidlerinden Kazanlı Şihabüddin Harun b. Behauddin el-Mercanî olmuştur. Kitabının adı Nazuratu'l hak fi fardiyetti'l-işâ ve inlem yegibış-şefak. 1870 Yılında Kazan'da tabedilen bu eser Hindistan'ın Pehüpal eyaletinden Sıddık b. Hasen Han tarafından hicrî 1291 yılında ihtisar edilmiş ve bu özet de, S. b. Hasen'in, Luktatu'l-aclân isimli eserinin içinde tabedilmiştir. (İst. 1296, s. 190 vd.).
Mezkur eserlerden faydalanarak meselenin bir özetini vermeden önce, bilhassa bu bölgelerde takdir esasına dayanılarak namazın kılınması gerektiğini müdafaa eden fukahânın dayandığı deliller arasında yer alan ve dikkat çekici bulunan bir naklî delili (hadîs-i şerifi) mealen vermek istiyoruz. Mezkur hadîs, meşhur altı hadîs kitabından (kütüb es-sitte) Müslim'in, "Fitneler ve kıyamet alâmetleri" bölümünde yer almıştır. Kıyamet alâmetleri içinde Deccal'den bahseden ve oldukça uzun olan hadîsin, mevzûumuzla ilgili kısmı şöyledir:
"...ashâb-ı kiram soruyorlar:
- Deccal yeryüzünde ne kadar kalacaktır ey Allah'ın Rasülü (sav)?

Cevap:
- Kırk gün (kalacaktır). Bu kırk günün bir günü bir yıl gibi, bir günü bir cuma (hafta) gibi, diğer günleri ise (normal) günleriniz gibidir.

Soru:
- Ey Allah'ın Rasülü! Şu bir yıl gibi olan günde bize, -normal günlerimizde kıldığımız- bir günlük namaz kafi gelecek midir?

Cevap:
- Hayır (bir yıl sürecek olan bir günde, normal bir günlük namaz size kafi gelmez); onun için miktarını takdir edeceksiniz (yani normal bir gününüzde kıldığınız namazların aralıklarını tahminen ölçerek o bir yıllık bir günde, 365 günlük namaz kılacaksınız)." (Müslim, Kitab nu. 52, hadîs nu.110).
Ondört asır önce, başka bir münasebetle bile olsa Rasül-i Ekrem (sav)'in bu mucize açıklaması, kendilerinden beş asır sonrasından başlayarak günümüze kadar, bahsimize ışık tutmuş, diğer deliller yanında, 45. enlem dairesinden kutuplara kadar olan bölgede nasıl ibadet edileceğinin en muknî delilini teşkil etmiştir. Hadîsten anlaşıldığına göre güneşin doğudan çıkıp batıda kaybolması, bugün 24 saatle ifade ettiğimiz günlerle 365 gün (bir yıl) sürse, bu bir yıl içinde yalnızca beş vakit namaz kılmak yetmeyecek, eldeki imkânlara göre ölçülerek ve güneşin doğması, gölgenin bir veya iki misli olması, güneşin batması, şafağın kaybolması gibi alâmetlere bakılmaksızın, normal günlerde ve mıntıkalardaki gibi -24 saatlik gün içinde beş vakit- namaz hesabiyle vazife yerine getirilecektir.
Mezkûr alâmetler bulunmadıkça namazın da farz olmayacağını söyleyenler, "namazın şartı olan vaktin bulunmamasını, abdest uzvunun bulunmamasına kıyas etmişler ve nasıl kolu olmayanın elini yıkaması farz değilse, vakti olmayanın; yani bulunduğu yerde namaz vakti bulunmayanın namaz kılması da farz olmaz" demişlerdir. Haklı olarak bu sakat kıyasa karşı çıkan ve onu reddeden fukahâ, bir yandan Müslim hadîsine dayanırken, diğer yandan şu delilleri ileri sürmüşlerdir.
1- Namaz ibadeti güneşe, güneşin doğup batmasına, gölge ve şafağa değil, sonsuz nimetlerine şükran olmak üzere Allah Teala'ya yapılır. Başka bir ifade ile namazın sebebi, ardı arkası kesilmeden her an mazhar olduğumuz ilahi nimetlerdir; şükran için bu nimetleri bir ölçü içinde zaptetmek ve ifade etmek zor olduğundan, içinde nimetlere mazhar olduğumuz vakit (zarf), nimetin yerine konmuş ve namaz ibadetinin teknik (fıkhî) sebebi kılınmıştır.
2- Vakit başka, vakti ifade etmek ve kullanmak için ihtiyaç duyulan alâmet başkadır. Vakit, sınırsız zaman içinde belli bir miktardır. Belli bir zamanı yaşayan insan vakti yaşamıştır, onun vakti olmuştur. Alâmetler ise güneşin doğması, batması, tepe noktasına gelmesi, gölgenin boyu, şafak, fecir gibi olaylardır; bunlar bulunsun bulunmasın vakit vardır. Ve onu yaşayan, onun içinde Allah'ın nimetlerine mazhar olan insan, çeşitli ibadetler ve bu arada namaz ile Allah'a kulluk edecek, şükran vazifesini yerine getirecektir.
3- Vakit ve alâmet, namaz ibadetinin gerçek sebebi olmadığı için gerçek sebep ve maksat uğruna gerektiği zaman hemen terkedilmektedir: Nitekim Arafat ve Müzdelife'de, müctehidlerin çoğuna göre seferde ve bazı mazeretler sebebiyle hazarda namazlar birleştirilerek kılınmakta ve vaktin alâmetlerine riayet edilmemektedir. Kuzey ve güneye doğru ilerledikçe hadîste geçen gölge ölçüsüne de uymak mümkün olamamaktadır; çünkü bazı yerlerde güneş zeval vaktine geldiğinde gölge eşyanın bir mislidir; bu sebepledir ki fukahâ sonradan "zeval gölgesi hariç" kaydını koymuşlardır. Şu halde vakitleri tarif eden hadîslerde zikredilen alâmetlerden maksad, her hal ü kârda bu alâmetlerin bulunması, görülmesi değildir; maksad iki namaz arasında geçmesi gereken müddeti tayin etmektir; mesala "güneşin batması ile akşam, şafağın kaybolması ile yatsı vakitleri girer" denilince, herhangi bir sebeple şafak görülmez veya kaybolmazsa namaz vakti girmez, namaz kılınmaz denilmek istenmemiştir. Normal şartlarda güneşin batması ile şafağın kaybolması arasında geçen zaman (süre) geçince durum ne olursa olsun (şafak kaybolmasa da) yatsının vakti girmiş olur.
4- Bir hadîsten anlaşıldığına göre namaz önce 50 vakit olarak farz kılınmış, sonra ümmete fazla yük bindirmemek için Allah tarafından beş vakte indirilmiş, o zaman mevcut bulunan ve sonra gelecek olan bütün müslümanlara beş vakit namaz farz olmuştur. Bu hadîs, namaz vakitlerini tarif eden hadîs ve Deccal hadîsi bir arada düşünüldüğü zaman varılacak sonuç şudur: İnsanın çalışma, istirahat ve ibadet hayatına - güneşe bağlı- alâmetlerin uygun düştüğü mıntıkalarda ve zamanlarda, hadîslerde geçen alâmetlere göre vakitleri girdikçe namazlar eda edilecektir. Alametlerin bulunmadığı veya hayata uygun düşmediği yer ve zamanlarda ise, normal yerlerdeki namazlar arası müddetler esas alınarak eda edilecektir ki, bu ikinci yola Deccal hadîsindeki ifadeye bağlı olarak "takdir yolu" denilmektedir.154
Fukahânın bu güçlü delilleri, alâmetler bulunmasa dahi namazın farz olduğunu ve normal mıntıkaların vakitlerine göre kılınması gerektiğini isbata yeterlidir. Ancak 45. enlem dairesinden kuzeye doğru gidildikçe müslümanların bulunduğu mıntıkalarda, mesela Belçika ve daha kuzeydeki bölgelerde güneş doğup batmakla beraber, yılın bazı günlerinde, güneşin batışını takip eden ve kırmızı şafaktan sonra gelen beyaz şafak kaybolmamakta, batı ufku aydınlık iken doğudan güneş doğmaktadır. Katılma imkânı bulduğumuz Brüksel toplantısının asıl mevzûunu işte bu mesele teşkil ediyordu. Normal mıntıkalarda akşam namazı vaktinin çıkması ve yatsı vaktinin girmesi için şafağın kaybolması ve batı ufkunun kararması bir kısım fukahâya göre şarttır. Keza orucun başlaması ve sabah namazının vaktinin girmesi için de fecir denilen ve karanlıktan sonra doğudan başlayan yaygın aydınlığın teşekkül etmesi gerekir. Mezkür yerlerde akşam şafağı kaybolmadığına göre yatsı vakti ne zaman girecek, oruç ve sabah namazı vakti ne zaman başlayacaktır?
Bu sualin cevabı üzerine düşünmüş ve görüş beyan etmiş ulemanın ifadelerini ve farklı görüşlerini yine Mercânî'nin eserinden takip edebiliriz:
1. Yukarıda zikredildiği üzere bazılarına göre âlemetler bulunmayınca ibadet mükellefiyeti de bulunmaz.
2. Bazıları bütün görüşleri sahih, mûteber telâkki etmekte, fakat en ihtiyatlı yolu tutmakta, namaz ve oruç ibadetini yapmaktadır.
3. Bazıları iki namazı birleştirerek kılma yolunu tercih etmektedirler.
4. Bir kısım fukahâya göre akşam namazının vaktinin çıkması ve yatsının vaktinin girmesini belirleyen şafak, beyaz şafak değil, kırmızı şafaktır; yani güneşin batışının hemen arkasından batı ufkunda görülen kırmızılıktır; bu ise, beyaz şafağın aksine o mıntıkalarda da kaybolmaktadır; şu halde buna göre yatsı kılanabilir. Hemen işaret edelim ki, şafağın kırmızılık olduğunu ileri süren fukahâ çoğunluktadır ve Hanefîlerde Ebû Yûsuf ve Muhammed'in görüşleri de bu istikamettedir.155
5. Bazılarına göre hakiki gece yarısında- yani dünyanın devrine göre gecenin tam ortasına varıldığı zaman şafak kaybolmuş sayılır, geri kalan zamanki aydınlık fecir (tan) olarak kabul edilir.
6. Bazılarına göre her gün, bir gün önceki yatsı namazının kazasına niyet edilerek namaz kılınır.
7. Yatsı gece yarısından sonra kılınır.
8. Mıntıkaya en yakın normal yerin vakti esas alınarak takdir yoluyla vakit girdi sayılır ve namaz kılınır.
Mercânî'nin bu görüşleri verip, her birini tenkit ettikten sonra kendi görüşünü şöyle açıklıyor: Alâmetlerin bulunduğu yerde onlara riayet etmek ihtiyata uygundur. Bunlar bulunmuyor veya uymakta güçlükler zuhur ediyorsa, normal mıntıkaların, düzenli günlerinin takvimine göre hareket edilir. Eğer herhangi bir sebeple bu da mümkün olmuyorsa o mıntıkada, güneşin batması ile şafağın kaybolması arasındaki en kısa uygun müddet esas alınarak hareket edilir. Nihayet -bazı yerlerde- öyle bir zaman gelir ki, güneşin batması ile doğması bir olur; işte o zaman alâmetler tamamen bir tarafa bırakılarak takdir yoluna gidilir.156
Mercânî'nin, kendi tercih ettiği görüşü müdafaa ederken verdiği bir nakil oldukça ilgi çekicidir: Serahsî zamanında (vefatı H. 500) civarındadır) Buharalı bazı tembellerin, şafak kaybolmadan yatsıyı kılıp yattıkları, Zahiruddin el-Merginânî tarafından Serahsî'ye intikal ettirilmiş ve ne diyeceği sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: "Onları bundan menetme, çünkü menedersen hiç kılmazlar, bu haliyle kılmayı hiç değilse bazı müctehidler caiz görmektedirler"157
İşte buraya kadar verdiğimiz nakiller ve özellikle Deccâl hadîsi, namazların yağmur, soğuk, karanlık, korku gibi sebeplerle -yolculuk hali dışında da- cemedilerek kılınmasını tecviz eden hadîsler ve ictihadlar, İslâm'ın kolaylık prensibi, alâmetlerin vakitleri düzenlemek için birer vasıtadan ibaret olduğu ve asıl maksadın ibadeti yapmaktan ibaret bulunduğu ... esaslarının ışığı altında hareket eden mütehassıslar, Brüksel'de yapılan toplantıda, daha önce bir özetini takdim ettiğimiz kararları almışlardır.158
Yazdıklarımız kendilerine karışık gelen ve açık, seçik, pratik bir cevap isteyenlere söyleyebileceğimiz husus, Brüksel'de alınan kararlar istikametinde takvim hazırlamaya devam ettikleri müddetçe Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı takvimine göre hareket etmeleri, oruç, bayram ve namaz vakitlerini bu kaynaktan öğrenip uygulamalarıdır.



148. Namaz vakitlerinin başlangıç ve sonları, Cibril hadîsi ile belirlenmiştir. Cibril hadîsi şöyledir: "Rivâyet olunur ki, Ebu Mes'ud (Ukbe b. Amr) Ensarî (-i Bedri r.a) Irak'ta iken bir gün Muğîre b. Şu'be'nin (r.a) yanına girdi ki, o gün Muğîre nasılsa ikindi namazını geç vakte bırakmıştı. Ona dedi ki: Ya Muğire, bu (yaptığın) nedir? Bilmiyor musun ki, Cibril (a.s) inip namaz kıldı. Rasûllullah (sav) da (ardında ) kıldı. Sonra (bir daha) kıldı. Rasûlullah (sav) da (ardında bir daha) kıldı. Sonra (bir daha) kıldı. Rasûlullah (sav) da (ardından bir daha) kıldı. Sonra (bir daha) kıldı. Rasulullah (sav) da (ardında bir daha) kıldı. Sonra (işte) bununla emrolundum, dedi...." (Bkz. Tecrid-i Sarih Tercemesi, II/ 460-464, Ank. 1972)
Bir başka hadîste Rasul-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyor. "Cibril aleyhisselam iki defa (yani iki gün) Beyt-i Muazzam'ın yanında bana imam oldu. İlk defasında zeval vaktinde güneşin verdiği gölge bir nalın tasması kadar uzandığında bana Öğle, her şeyin gölgesi birer misli uzadığında İkindi, oruçlu orucu bozduğu vakitte Akşam, şafak kaybolduğunda Yatsı, oruçluya yemek içmek haram olduğu vakitte Sabah namazlarını kıldırdı. Ertesi gün Öğle namazını her şeyin gölgesi bir misli, ikindi namazını iki misli olduğu, Akşam namazını oruçlu iftar ettiği zamanda, Yatsı namazını gecenin üçte birine doğru, Sabah namazını da ortalık iyice aydınlandığı vakit kıldırdı. Sonra bana döndü ve: Ya Muhammed, bu senden evvelki enbiyanın vaktidir. Namaz vakti işte bu ikişer vakit arasındadır, dedi." (Sünen-i Ebû Davud ile Nesâî ve Tirmizî'den naklen: Tecrid-i Sarih Tercemesi, 11/462, 2 no'lu dipnot: Ank. 1972)
Bu konudaki Ebu Berze hadîsi de şöyledir: "Ebu Berze'den (r.a), şöyle demiştir: Nebiyyi Ekrem (sav) Sabah namazını, her birimiz yanında oturanı tanıyacak kadar aydınlık olduğu zaman kıldırır, bu namazda altmıştan yüz ayete kadar okurdu. Öğle namazını güneş (mağribe doğru) meylettiği vakitte kıldırırdı. İkindiyi de (öyle bir saate kaldırırdı ki) kimimiz (namazdan sonra mescidden) Medine'nin en uzak yerine gider (evine) dönerdi de, güneş henüz dipdiri bulunurdu"
Râvi akşam namazı hakkında Ebu Berze'nin (r.a) ne dediğini unutmuş. Ebu Berze demiş ki: "Rasûlullah (sav) Yatsı namazını gecenin ilk üçte birine -sonradan deyişine göre yarısına- kadar geciktirmekte beis görmezdi. (Bkz. Tecrid-i Sarih Tercemesi, 11/485, Ank, 1972)
149. Hakiki Gece Yarısı: Güneşin o bölge meridyeninden alt geçişi vaktidir. Pratik olarak Öğle namazının takvimde gösterilen vaktine 11 saat 50 dakika ilave etmek suretiyle bulunur.
150. Zeval Vakti: Güneşin o bölge meridyeninden üst geçişi vaktidir. Bölgedeki gerçek saatin (memleket saat ayarı değil) 12.00 olduğu zamandır. Pratik olarak öğle namazının takvimde gösterilen vaktinden 10 dakika çıkarmak suretiyle bulunur. Bir şakul ipinin, yahut düzgün köşe duvarlarının gölgesinin tam kuzey-güney doğrultusunda olduğu andır.
151. Burada bir hadîs'e temas etmek gerekmektedir. İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Nebiyyi Ekrem (sav) öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı (birlikte) yedi (rek'at) ve sekiz (rek'at) olarak kıldırırdı." (Tecrid-i Sarih Tercemesi, 11/ 487, Ank, 1972)
Bu hadîs-i şerife dayanarak öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir arada kılmaya cem'i 'beyne's salâteyn denmektedir. Peygamber Efendimiz'in (sav) Veda haccında Arafat'ta öğle ile ikindiyi, Müzdelife'de ise akşam ile yatsıyı birleştirerek kıldırdığında ittifak vardır. Yılın başka zamanlarında ve başka bölgelerde cemi' yapılması konusunda müctehidler ihtilaf etmişlerdir.
Hanefî imamları ile İmam Evzaî'ye göre cemi' sadece Hacc mevsiminde Arafat ve Müzdelife'de yapılır.
İbn Ömer, Urve b. Zübeyr (r.a), Said b. el-Müseyyeb, Ömer b. Abdülaziz, Ebu Bekr b. Abdurrahman, Zührî, Ebu Seleme, Medine fakîhlerinin hepsi, İmam Mâlik, İmam Şâfiî, İmam Ahmed b. Hanbel gibi zevat, korku, sefer, şiddetli yağmur gibi şer'i özürler bulunduğu takdirde her zaman ve her yerde cemi' yapmak caizdir, demişlerdir.
Cem'i caiz görmeyenler, öğle namazını son vaktine kadar geciktirip ikindiyi de ilk vaktinde; akşamı son vaktine kadar geciktirip yatsıyı da ilk vaktinde kılan Rasûlullah'ın (sav) bu amelinin iki namazı birleştirmiş gibi göründüğünü, aslında Cem'in bulunmadığını ifade etmektedirler.
Buna mukabil Cem'in var olduğunu savunanlar, ayrıca bu Cem'in sadece Hacc Mevsimine ve Arafat'la Müzdelife'ye mahsus olmadığını, bunun meşakkat halinde her zaman ve her yerde caiz olduğunu söylemekte, bu konuda Rasulullah (sav)'ın müteaddit hadîslerini delil olarak zikretmektedirler. (Geniş bilgi için bkz. Tecrid-i Sarih Tercemesi, 11/487-489. Ank. 1972)
Bütün bu bilgilerin ışığı altında, yatsı vaktinin teşekkül etmediği veya çok geç saatlerde teşekkül ettiği memleketlerin durumuna bir göz atalım. Bu bölgelerde yatsı namazının gece yarısına kadar beklendikten sonra kılınması, eğer iş hayatında telâfisi güç, büyük aksamalara yol açıyorsa, işçinin sıhhatinde önemli mahzurları varsa, çok geç saatlere kadar beklemek namazı terke sebep oluyorsa; bu gibi durumlarda, ibadette aksamaları önlemek ve meşakkatten kurtulmak için, akşam namazından sonra yatsıyı da cem' etmek yolunu tercih eden büyük müctehidleri taklid etmek imkanı her zaman açık bulunmaktadır.
152. Kuzeydeki ülkelerde namaz vakitleri üç numaralı yazıda genişçe incelenmiştir. İki numaralı karar yazısında da "temkin" süreleri yeniden belirlenmiştir, uygulama bunlara göre yapılmalıdır. Sayın Yeprem'in verdiği bilgiler bu çalışmalardan öncesine aittir. (H.K)
153. Eskiler Ural dağları ile Adriyatik denizi arasında kalan bölgeye "ardu'l-bulgâr" dedikleri için, meselemizi de "bu bölgede namaz" başlığı altında incelemişlerdir.
154. Mercânî, age., s. 128, 99, 112.
155. Serahsî el-Mebsût'da, beyaz şafağın bazı yerlerde geç kaybolduğunu, bu sebeple yatsı vaktini beklemekte güçlük çekildiğini, dolayısıyle kırmızı şafağın esas alınmasının uygun olacağını ifade etmiştir. C. I, s. 145.
156. s. 117 vd., 144 vd. 112 vd.
157. s. 117. Tahâvî, Câbir'den, Hz. Peygamber'in (sav) de şafak kaybolmadan yatsı namazını kıldığını nakletmiş, sonra da bu "kaybolmadan" denilen şafağı "beyaz şafak" olarak tevil etmiştir. Bkz. Şerhu-ma'âni'l-âsâr, Kahire 1968, s. I, s. 156.
158. Brüksel toplantısına bir tebliğ ile katılan Prof. Dr. M. Hamîdullah'ın tebliğinde yer alan bazı kısımları burada zikretmekte fayda görüyorum; "...kutba yakın enlemlerde yer alan bölgelerde, Deccâlin vakitlerine benzer vakitler bulunmaktadır. Peygamberimiz (sav) oralarda ne yapacağımızı açıkça ifade buyurarak "takdir ediniz" demiştir; yani güneşin hareketine göre değil, zaman ölçme âleti olan saate göre haraket ediniz, buyurmuştur. 72nci enlem derecesinde -normal bölgelerdeki günlere göre- üç aylık fark olunca, kutup bölgesine doğru bu farkın daha da büyüyeceği tabiîdir. Buralarda, eskilerden Mes'ûdî ve Bîrûnî'nin haber verdikleri ve modern ilmin de yalanlamadığı üzere altı ay süren gündüz ve altı ay süren gece vardır.
Ancak Deccâl hadîsi, takdirin hangi esasa göre yapılacağını açıklamamıştır; bu takdir Medine enleminin vakitlerine göre mi olacaktır, ekvatordaki vakitlere göre mi olacaktır, yoksa daha başka bir ölçüye göre mi olacaktır? Eski ulemâdan bazıları, bu bölgelere en yakın normal bölgenin vakitlerine göre hareket edilir, demişlerdir; fakat bunlar meseleyi yeterince incelemedikleri ve kendileri o bölgelerin hayatını yaşamadıkları için bundan fazlasını söylememişlerdir.
Bildiğime göre asrımızda bu meseleyi ilk defa ele alanlar, Haydarâbâd eyâleti âlimler meclisi olmuştur. Güzel bir nasib sebebiyle ben de o mecliste bulunmuştum. Bu meclis ittifakla şu kararı aldı: Güneşin hareketine göre vakitleri ayarlama ve amel etmenin nihâî sınırı 45inci enlem dairesi olacaktır... Buradan itibaren 90'ıncı dereceye kadar ise 45inci derecenin vakitleri uygulanacaktır. Bu kararın, Haydarâbâd gazetelerinde neşredilen gerekçeleri özetle şöyle idi:
1. Kuzeye ve güneye doğru 45'er derece, görünüşte dünyayı iki eşit parçaya ayırmaktadır; gerçekte ise bu bölge, insanların imar ederek yerleştikleri bütün bölgelerin dörtte üçünü teşkil etmektedir.
2. Ashâb-ı kirâmın bir kısmı, bu bölgede (kuzey ve güneye doğru 45'er derecelik bölgede) bulunmuş, ibâdetlerini Medine vakitlerine veya başka vakitlere göre değil, buraların vakitlerine göre yapmışlardır..." (Arapça teksir nüshası, s. 4-5).

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler