www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken


İstemem nakl-i cenâzemde çeleng-ü âhenk
Debdebeyle gidilir sâha değildir makber
Orası medhalidir bârigeh-i Mevlâ'nın
Kapısından içeri aczile girmek ister.
Tâhir el-Mevlevî


Giriş:
Her doğan ölmeye namzettir; aradaki fark dünya müsafirhanesinde ikamet müddetinin azlık veya çokluğundandır. Bu değişmez ve istisnâ tanımaz kanun karşısında insanoğlu, anlayış ve inancına göre vaziyet almış, çeşitli davranışlarda bulunmuş ve âdetlere tâbi olmuştur. Başı bulutlara yükselen ehramlar, mezarlarda insan ölülerine ait kemiklerin yanında çıkan at, silâh ve para kalıntıları; Ganj Nehri kenarında genizleri tıkayan dumanlar ve ölü vücutların yanmasından intişar eden kokular hep mezkûr inanç ve âdetlerin birer tezahürüdür.
Hak ve bâtıl bütün dinler insanın menşe' ve âkıbeti üzerinde durmuş, hitabettikleri cemiyetin medenî ve fikrî seviyesine uygun açıklamalar yapmış, inançlar getirmişlerdir. Bilindiği üzere İslâm imanının altı temelinden biri de öldükten sonra dirilmeye ve âhirete inanmaktır. Buna göre insanlar vefat edip defnedilince önce kabirde sorguya çekilecek, dünya hayatındaki iman ve amellerine göre cevap verecek ve kıyâmetin kopmasına, yeniden dirilişe kadar, berzah âleminde kalacak, burada da yaptıklarına göre muamele göreceklerdir; berzah hayatı da ya cennetten bir köşede veya cehennemden bir çukurda geçecektir. Arkadan kıyâmet, haşir, muhâsebe, mizan, sırat cehennem, cennet...
Ana hatlarıyla ve çok kısa bir şekilde arzettiğimiz bu inanç manzûmesi içinde müslümanların ölüm karşısındaki duygu ve düşünceleri, geride kalanların önce gidenler için yaptıkları ve yapmaları gereken hususlar bu yazımızın mevzûunu teşkil edecektir.
I. Hastalık ve tedavi:
Umûmiyetle ölümden önce bir hastalık bahis mevzûudur. İslâm'ın, korunmasını titizlikle istediği beş esastan birisi de hayat ve sıhhattir. Bu sebepledir ki İslâm'da intihar büyük günahlar arasında yer almıştır. Sıhhati korumak insanın vazifesi olduğu gibi hastalandığı takdirde sabretmek, bunu hayırlı telâkki etmek, Allah'a ve onun kullarına şikâyetini edep içinde yapmak ve her imkâna başvurarak hastalığın tedavisine çalışmak da onun önemli vazifeleri cümlesindendir. Bu vazifelere ışık tutan naslar vardır:
1. "Müslümana hiçbir zahmet, hastalık, keder ve eziyet isâbet etmez ki -hattâ ona batan diken için bile- Allah bunları onun günahlarına keffâret kılmasın."60
2. "Şu iman ehlinin işine şaşmamak mümkün değil; bütün işleri hayırlı - bu da yalnız mü'mine mahsustur-, başına sevinecek bir iş gelse şükreder ve hakkında hayır olur; başına bir zarar gelse sabreder bu da onun için hayır olur."61
3. Hz. Peygamber (sav) Hz. Âişe, Esmâ gibi yakınlarına hastalık ve acılarını ifâde etmiş meselâ "of başım ağrıyor!" demişlerdir. Ancak bu şikâyetleri yaparken, Allah'a karşı kulluk edebini titizlikle korumuşlardır.62
4. "Kul hastalandığı veya yolculuk yaptığı sırada tıpkı sıhhatli ve mukîm iken yaptığı ibâdetlerin sevabını alır."63
5. Şuradan buradan gelen bedevîler Hz. Peygamber'e (sav) sordular:
-Ya Rasûlullâh tedâviye başvuralım mı?
Şöyle buyurdu:
-Tedavi olunuz; çünkü Allah her hastalık için bir de ilâç ve tedavi yaratmıştır; bundan bir dert müstesnadır, ihtiyarlık."64
Hz. Peygamber (sav) hastalıkların tedavisini emrettiği gibi bizzat -günün şart ve imkânları içinde- tedâvi olmuştur. Maddî tedâvi ve ilaç ile beraber manevî tedâviye de müracaat etmiş, bunun için duâ ve âyetler okumuş ve okuyanları tasvib eylemiştir. Ancak burada hatırlanması gereken önemli hususlar vardır:
a) Rasûl-i Ekrem (sav) okunan duâların anlaşılır olmasını, şifâ dileyen ifâdeler taşımasını istemiş; âyetlerin tahrif edilmesini, mânâsı olmayan birtakım ifadelerin kullanılmasını menetmiştir.
b) Nazarlık, boncuk vb. takılmasını yasaklamış, bunu yapanları şiddetle kınamıştır.
c) Âyet ve duâların yazılarak taşınmasına gelince:
Abdullah b. Amr'ın rivâyetine göre Hz. Peygamber (sav) uykuda korkanlar için şu duâyı okumalarını tavsiye buyurmuşlardır:
"Aûzü bi-kelimâtillahi't-tâmmeti min ğadabihî ve ikaabihî ve şerri-ibâdihî min hemezâti'ş-şeyâtîn ve en yahdurûn."
Râvi Abdullah b. Amr bu duâyı aklı eren çocuklarına öğretir, aklı ermeyenler için de yazıp boyunlarına asardı.
Din bilginlerinden bir kısmı bu meyanda Hz. Âişe, Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve şâfiîlerin birçoğu yukardaki rivâyeti gözönüne, alarak bunun câiz olduğunu söylemişlerdir.
İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, Hanefîler ve bazı şâfiîler de nazarlık vb. taşınmaması hakkındaki rivâyetlere bakarak âyet ve duâların da yazılıp taşınmasının câiz olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.65
Muskacılığın bir meslek haline gelmemesi, dinin ve dinî duyguların hasis menfaatlere âlet edilmemesi bakımından ikinci görüş dikkat çekicidir. Çocuklara ve okuma bilmeyenlere bilenler, bir menfaat beklemeden okumalıdırlar. Okuyacak bulunmazsa yazma yoluna başvurulur.
Tıbbî tedâvi yanında telkin ve duâ ile tedâvi usulü, aradan ondört asır geçtikten sonra, müsbet ilmin de dikkatini çekmiş, Avrupa ve Amerika'da bu usul ile tedâvi yapan şifâ yurtları açılmıştır.
II. Ölüm Karşısında Müslüman:
A. Ölüm Telâkkisi:
Gazzâlî ölüm karşısında insanları dört sınıfa ayırmıştır:
1. Dünyaya dalmış, hayatın muvakkat olduğunu unutmuş, hayatın gayesini dünyevî zevk ve menfaatlerden ibâret bilmiş insanlar. Bunlara göre -zoraki hatırladıkları ve hatırlayınca hemen unutmaya çalıştıkları- ölüm, zevk-u sefânın sona ermesi, korkulu âkıbetin başa gelmesi demektir. "De ki kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır; sonra gizli ve açık her şeyi Bilen'e götürüleceksiniz de O size, yaptıklarınızı birer birer haber verecek."66 âyeti bu sınıfın halini ifâde etmektedir.
2. Korkusu galip olan, yaptıklarını bilen ve tevbe edip kulluk yoluna yönelmeye çalışanlar için de ölüm istenmeyen bir hadisedir; çünkü henüz tövbelerini tamamlamadan gelip insanı buluvermesi tehlikesi vardır. "Allah'a kavuşmak istemeyene Allah da kavuşmak istemez."67 hadîsi bu sınıfa şâmil değildir. Çünkü bunlar Allah'a kavuşmayı istiyor, fakat bu kavuşmaya lâyık olmak için ölümün gecikmesini diliyorlar.
3. Allah'ı bilen ve ona aşk ile bağlanmış olanlara göre ölüm daima anılan ve beklenilen bir olaydır. Bunlar sevgiliye bir an önce kavuşmak için can atar, ölümün bir türlü gelmeyişinden şikâyet ederler.
4. Bunlardan mertebe ve irfanı daha yüce olanlar işi Mevlâ'larına bırakanlardır. Bunlara göre en iyisi sevgili Mevlâ'nın istediğidir. O neyi murâd ederse istenmeye ve sevilmeye lâyık olan odur.68

B. Ölümü Hatırlamak ve Hazırlanmak:
Hz. Peygamber (sav) ölümü unutmamayı, Allah'ın razı olduğu iş ve davranışlarla ona hazırlanmayı, Allah'ın rahmetinden ümitli olmayı tavsiye etmiş, ızdırab ne kadar şiddetli olursa olsun ölümün temmeni edilmesini hoş görmemiştir:
1. İbn Ömer, Rasûl-i Ekrem'e (sav) soruyor:
-İnsanların en akıllı ve olgunu kimdir?
-Ölümü en çok anan ve ona en çok hazır bulunanlardır. Bunlar dünyanın şerefi ve ahiretin kerâmetini beraber götürürler. (Taberâni'den).
2. Hiçbiriniz başına gelen bir zarar ve felâket sebebiyle asla ölümü temenni etmesin! Eğer buna mecbur kalırsa şöyle desin; "Allahım, hayat hakkımda hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat; ölüm hakkımda hayırlı olunca da beni öldür!"69
3. Câbir (ra) Rasûlullah'ın (sav) vefatından üç gün önce şöyle dediğini işitmiştir: "Hiçbiriniz Allah hakkında hüsn-i zan beslemeden ölmesin." (Müslim)
Buradaki hüsn-i zandan maksat Allah'ın, lûtuf ve rahmetiyle affedeceği ve ihsanda bulunacağı kanaatini muhafaza etmektir.
4. Rasûl-i Ekrem (sav) ölmek üzere olan bir gencin yanına gelmiş ve sormuştu:
-Kendini nasıl buluyorsun?
-Günahlarımdan korkuyor, Allah'ın rahmetini umuyorum.
-Bu halde, bu iki duygu hiçbir kulun gönlünde bir araya gelmez ki, Allah ona umduğunu vermesin ve korktuğundan emin kılmasın! (İbn Mâce, Tirmizî)70
III. Ölümden Önce ve Sonraki Vazifelerimiz
İslâm dini, içtimaî dayanışma, adalet ve yardımlaşmaya bünyesinde geniş yer vermiş, müslümanları buna teşvik eylemiştir. Hastaları ziyaret etmek, dünya hayatını terketmek üzere olan hastalara bazı hizmetlerde bulunmak, vefat hâdisesi vukubulunca ölüyü yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak, kabre kadar taşımak, defnetmek ve duâ eylemek de İslâm'ın müslümanlara yüklediği içtimâî vazifeler arasındadır:
A. Hasta Ziyareti:
Aşağıda bazılarının tercemelerini sunacağımız hadîslerden dolayı zahiriler, ömürde bir defa hasta ziyaretinin farz, sonra da sünnet olduğunu ileri sürmüşlerdir.71
Diğer müctehidlere göre hastayı ilk ziyaret sünnet, sonrakiler nafile ibâdettir.
1. "Açı doyurun, hastayı ziyaret edin ve köleyi âzâd edin." (Buhârî)
2. Hz. Peygamber (sav) "Müslümanların birbiri üzerinde hakkı altıdır." buyurdular. "Bunlar nedir ya Rasûlullâh!" sualine de şu cevabı verdiler:
"Seni dâvet edince icâbet et ; öğüt isteyince öğüt ver; aksırıp da Allah'a hamdedince "yerhamükallah: Allah'ın rahmetine mazhar olasın!" de; hastayı ziyaret et ve ölüyü kabre kadar taşı!" (Buhârî, Müslim).
3. Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiği bir kudsî hadîs:
Allah Teâlâ kıyâmet günü şöyle buyuracak:
-Ey Âdem oğlu! Hasta oldum da beni ziyaret etmedin!
-Ey Rabbim, sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirim?
-Falan kulumun hasta olduğunu ve onu ziyaret etmediğini bilmiyor musun? Eğer onu ziyaret etseydin beni onun yanında bulacağını bilmedin mi?!.
-Ey Âdem oğlu! Senden yiyecek istedim de bana yiyecek vermedin?
-Ey Rabbim sen ki âlemlerin Rabbisin, ben sana nasıl yiyecek verebilirim?
-Bilmiyor musun, filân kulum senden yiyecek istedi de ona yiyecek vermedin? Eğer ona yiyecek verseydin bunu benim nezdimde bulacaktın... (Müslim).
4. "Bir müslüman, hasta bir din kardeşini ziyaret edince, ziyaretinden dönünceye kadar hep cennet bahçesindedir." (Ahmed, Müslim, Tirmizî).
Hasta ziyaret edilince Allah'tan şifâ, sıhhat ve âfiyet dilemek, sabır ve tahammül tavsiye etmek, iyi gördüğünü ve iyi olacağını söylemek, hasta ısrar etmedikçe yanında çok kalmamak, ziyaretin sünnet ve âdâbı cümlesindendir.72

B. Kıbleye Çevirmek, Telkin ve Yâsin Okumak:
Tevcih:
Hâlet-i ihtizâr denilen durumda; yani hastada ölüm alâmetleri görüldüğünde -eğer güçlük yoksa- onu kıbleye çevirmek sünnettir. Cumhûra göre bu müslümanların yatarken aldıkları vaziyette olacaktır; yani sağ tarafına yatırılacak ve yüzü kıbleye gelecektir. Hz. Fâtıma'nın vefatından önce böyle yaptığı rivâyet edilmiştir.
İmam Şâfiî'ye göre ayaklar kıbleye gelecek şekilde sırtüstü yatırılacak ve baş biraz kaldırılacaktır.73

Telkin:
Memleketimizde telkin deyince anlaşılan definden sonra kabrin başında mâlûm şekliyle yapılan telkindir. Halbuki bizim burada arzetmek istediğimiz ve sünnet olan telkin o değil, ölmek üzere olan müslümanın yatağı başında yapılan telkindir. Tamamen komaya girmemiş, söyleneni anlayıp tekrar edebilecek olan hastanın yanında münâsip birisi, zaman zaman "lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullâh" der. İşte bu telkin şu hadîslerden dolayı sünnettir:
1. "Ölülerinize (ölmek üzere bulunan hastalarınıza) lâ ilâhe illâllah... sözünü telkin ediniz." (Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî)
2. "Kimin son sözü lâ ilâhe illâllah... olursa cennete girer." (Buhârî, Ebû Dâvûd).
Bu telkin yapılırken bağırmamak, hastaya "sende söyle" diye teklif ve ısrar etmemek gereklidir.
Birinci hadîste geçen "ölülerinize" tâbirini İslâm ulemâsı mecaz mânâsıyla almış ve "ölmek üzere olan hastalarınıza" mânâsını vermişlerdir. Bu anlayışın mesnedi ölülerin dirileri duymayacaklarını ifâde eden nasslar ile Hz. Peygamber (sav) ve ashâbının tatbikatıdır. Çünkü bunlar bahis mevzuu telkini, son demlerini yaşayan hastalara yapmışlardır. İkinci hadîs de bunu desteklemektedir.
Kabir başında yapılması âdet olan telkini ileride inceleyeceğiz.74

Yâsin Okumak:
Halet-i ihtizarda bulunan hasta üzerine "Yâsin" sûresinin okunması faydalıdır ve Hz. Peygamber (sav) tarafından tavsiye edilmiştir.
Ölü ve kabir üzerine de bu sûreyi okumanın cevazı tartışılmıştır. Şevkânî "birbirini takviye eden rivâyetler bunun da caiz ve faydalı olduğunu ifade etmektedir." diyor.75
Ma'kıl b. Yesâr'ın rivâyetine göre Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Yâsin Kur'ân'ın kalbidir. Hiçbir kimse yoktur ki, Allah'ı ve âhiret gününü niyetine alarak (maddî menfaat beklemeden) onu okusun ve bağışlanmasın. Onu ölülerinize okuyun. (Ebû Dâvûd, Nesâî).

C. Ölüm Haberi, Techiz ve Defin:
Buraya kadar ebediyet yolcumuz hayatta idi. Ecel gelip çevresindeki din kardeşleri ve yakınlarının tevhid telkinleri ve Yâsin kıraatleri içinde kıbleye dönük olarak dünyaya veda edince onun gözlerini kapamak, çenesini bağlamak, üzerine boylu boyunca bir örtü çekmek ve bundan sonraki vazifeleri acele ile ifâ eylemek sünnettir; bunlar Hz. Peygamber (sav) tarafından tavsiye edilmiş, selef-i sâlihin tarafından da tatbik edilegelmiştir.

1. Ölüm İlânı:
Câhiliyye devrinde önemli birisi vefat edince kabilelere bir haberci gönderilir, bu haberci "filan öldü, Arap mahvoldu" diye bağırır bunu işitenler de vâveylâ kopararak ağlardı. Hz. Peygamber (sav) bunu yasaklamış, usûlü dairesinde, sükûnet içinde ölüm haberinin eş, dost ve sâlih mü'minlere duyurulmasını tasvib buyurmuştur. Bizzat kendileri Habeşistan Necâşîsi'nin vefatını, kezâ Mûte savaşında Zeyd, Ca'fer ve İbn Revâha (r. anhum) Hazretleri'nin şehadetlerini haber vermiştir. Cemâat câmiden çıkarken duyurmak, belediye hoparlörü veya dellâl vasıtasıyla ilân etmek, gazetelerde sade ve kısa ifadelerle duyurmak meşrû olsa gerektir.
İslâm'ın esaslarını ve namaz vakitlerini ilân etmek için tesis edilmiş bulunan minarelerin bu iş için kullanılması üç beş kuruş almak için bazı müezzinlerin salâ verip ölüm ilânı yapmaları bidattır ve çirkindir.

2. İşitenlerin Sabırla Allah'a Sığınmaları:
Peygamberimiz (sav) ölüm ve benzeri bir felâket ile karşılaşan kimselerin sabretmelerini, duâ ile Allah'a sığınmalarını tavsiye buyurmuştur:
"Bir musîbet ve felâketle karşılaşan ve "Biz Allah'a âidiz, şüphesiz ona döneceğiz; Allah'ım musibetin içinde bana ecir ver, kaybettiğimden daha hayırlısını ihsan buyur" diyen hiçbir kul yoktur ki, Allah ona musibeti mukabilince ecir vermesin ve kaybettiğinin yerine daha hayırlısını ihsan buyurmasın." (Ahmed b. Hanbel, Müslim).
Kur'ân-ı Kerîm de felâkete uğrayınca sabreden ve "innâ lillâh‚ diyerek Allah'a sığınanları methetmiş, onları rahmet ve hidayet ile müjdelemiştir.76

3. Ölüye Ağlamak:
Yakınlarını, sevdiklerini bir anda kaybeden insanların acı çekmemeleri, bu acının göze hücum eden yaşlar, ruhlara hâkim olan hüzün ve kederler ile tezâhür etmemesi mümkün değildir. Bu tabiîdir, sevgi ve merhametin meyvasıdır. İslâm bu nevi üzülmeyi ve ağlamayı men etmemiş, Hz. Peygamber (sav) ve sahâbeden de bu türlü ağıt vaki olmuştur:
Üsâme b. Zeyd naklediyor: Hz. Peygamber'in (sav) kızı kendisine "Bir oğlum öldü hemen bize gel" diye haberci gönderdi. "Aldığı da verdiği de şüphesiz Allah'ındır. Herkesin Allah'a malûm bir eceli vardır. Sabretsin ve ecrini Allah'tan beklesin!" buyurdu. Kerîmesi, Allah aşkına muhakkak gelmesini isteyerek bir haberci daha gönderdi. Hz. Peygamber (sav) beraberinde Sa'd b. Ubâde, Muâz b. Cebel, Ubey b. Kâ'b, Zeyd b. Sâbit ve daha bazı kişilerle kalkıp gitti, çocuğu kucağına verdiler, yavrucak hırıl hırıl ediyor can veriyordu... Hz. Peygamber'in (sav) göz yaşları boşandı; bunu gören Sa'd sordu:
-Bu ne yâ Rasûlullah?
-Bu öyle bir rahmet ve merhamettir ki, Allah onu kullarının kalblerine yerleştirmiştir ve Allah kulları arasından ancak merhamet sahibi olanlara rahmet eyler.
Enes b. Mâlik'in rivâyet ettiği ve Hz. Peygamber'in (sav) oğlu İbrahim'in vefatını anlatan başka bir hadîste, Rasûlullâh'ın can vermekte olan çocuğu kucağına aldığı, öpüp kokladığı, gözlerinden yaş boşandığı, Abdurrahman b. Avf'ın "sen de mi yâ Rasûlullâh" demesi üzerine şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Bu rahmettir, merhamettir... Gözler ağlar, kalb mahzun olur ve biz ancak Rabbimizin hoşnut olacağını söyleriz; İbrahim senden ayrıldığımız için gerçekten mahzûnuz!"77
Ölünün yüzünün açılması ve öpülmesi de caizdir. Nitekim Hz. Ebû Bekir, Habib-i Hüda'nın (sav) mübârek nâşını edeb ve muhabbetle öpmüş ve ağlamıştır.
Hz. Peygamber'in "Ölü, ailesinin ona ağlaması yüzünden azab çeker" buyurduğu rivâyet edilmiştir. Yukarda naklettiğimiz ve ağlamanın caiz olduğunu ifade eden sahih hadîsler ile bu sahih hadîsi uzlaştırmak için yapılan araştırmalar şu neticeleri vermiştir:
a) Hz. Âişe'nin açıkladığına göre bu rivâyet mümin olmayanlar içindir; zaten azab çeken böyle ölü üzerine ailesinin ağlaması da bir azab olmaktadır.
b) Ölüye azab veren ağıt, İslâm'ın yasakladığı ve İslâm'dan önce çok revaçta olan 'bağırıp çağırarak, Allah'a karşı yakışıksız sözler söyleyerek, saçını, başını ve elbiselerini yolup yırtarak ağlamaktır (niyâha). Bilhassa ölünün böyle bir âdeti var idiyse ve ailesine bunu o aşılamış ise azab çekmesine vesile olmaktadır. Aksi takdirde Allah kimseye diğerinin suç ve günâhından dolayı azab etmez.78

4. Yıkamak ve Kefenlemek:
Rasûlullâh (sav) ölülerin yıkanmasını ve kefenlenmesini emretmiştir, bu iki işin nasıl yapılacağını teferruatlı bir şekilde tarif buyurmuştur. Bu sebeple müctehidler ölünün yıkanması ve kefenlenmesinin farz-ı kifâye olduğunda ittifak eylemişlerdir. Bu iki vazife ile ilgili bazı hususları burada zikretmekte fayda vardır:
a) Savaşta düşmanlar tarafından katledilen şehidler yıkanmaz; kanlı elbiseleriyle defnedilir.
b) Müslüman ölülerin yıkanabilmesi için Ebû Hanife ve Mâlik'e göre vücutlarının yarıdan fazlasının mevcut olması gerekir.
Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İbn Hazm gibi müctehidlere göre mevcut uzuv ne olursa olsun yıkanır, kefenlenir ve namazı kılınır.
Bu müctehidler sahâbe ve tâbiundan bazılarının tatbikatına bakarak mezkûr neticeye varmışlardır.
c) Kaide olarak erkeği erkek, kadını da kadın yıkar. Karı ve kocanın birbirini yıkamaları mevzûunda ictihad farkları vardır.
Kadının kocasını yıkamasının caiz olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Hz. Âişe'nin "Geçmişi geri getirmek mümkün olsaydı Hz. Peygamber'i (sav) ancak zevceleri yıkardı" dediği rivâyet edilmiştir.
Kocanın karısını yıkamasını Hanefîler caiz görmezler. Karı vefat edince, kocanın iddeti olmadığı için evliliğin sona erdiğini, karısının, yabancı olduğunu ve koca tarafından yıkanamayacağını ileri sürerler.
Müctehidlerin çoğu (Cumhûr) kocanın da ölmüş karısını yıkayabileceği hükmünü benimsemişlerdir. Cumhûr'un delili Hz. Ali'nin Hz. Fâtıma'yı yıkamış olması ve Hz. Peygamber'in (sav) Âişe'ye "Benden önce ölürsen seni ben yıkar ve kefenlerim" buyurmasıdır.79
d) Ölüyü kefenlemek farz-ı kifâyedir. Kefen erkek için üç, kadın için beş parçadır. Bez ne çok pahalı ne de çok âdi olacaktır. Beyaz olması şart değildir. Yokluk halinde ne kadar bulunursa o kullanılır.
Uhud günü Mus'ab b. Umeyr (ra) katledilmişti. Kefenlemek için eski bir hırkadan başkasını bulamadılar; onu da başına örtseler ayakları, ayaklarına örtseler başı açıkta kalıyordu. Durumu Hz. Peygamber'e (sav) arzettiler. "Baş tarafını örtün, ayaklarını da otla kapatın" buyurdu.80
e) Gusûl ve defin masrafı gibi kefen de ölünün malından yapılır. Ölünün bir şeyi yoksa sağlığında nafakası üzerine düşen yakını masrafı öder. Böyle birisi yoksa beytü'l-maldan ödenir. Beytü'l-malda da birşey yoksa diğer müslümanlar techiz masrafı ile mükelleftirler.
f) Kefeni önceden hazırlamak caizdir. Rasûlullâh'ın (sav) hayatında bunu yapanlar olmuş ve tasvib edilmişlerdir.81
g) Yıkanırken yere dökülen su, hâsıl olan çamur, su ısıtırken kullanılan yakacak artıklarıyla alâkalı hiçbir sünnet yoktur.

5. Borçlarını Ödemek:
Ölünün borcu varsa ödenmeden Rasûlullah (sav) namazını kılmazdı ve şöyle buyururdu: "Mü'minin ruhu (nefsi), ödeninceye kadar borcuna takılıp kalmaktadır." (Tirmizî, Ahmed, İbn Mâce).
Ölünün borcu, varsa malından ödenir. Malı yoksa bazı müctehidlere göre beytü'l-maldan ödenir. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir mü'min yoktur ki ben ona dünya ve âhirette kendinden daha yakın olmayayım. -İstersen "Peygamber mü'minlere kendilerinden daha yakındır" âyetini oku-82 Hangi mü'min ölür de mal bırakırsa bu vârislerine aittir. Her kim de borç veya bakılacak çoluk-çocuk bırakırsa bana gelsin; ben onun yakınıyım, velisiyim." (Buhârî)
Ödemek niyetinde olduğu halde imkânsızlıklar yüzünden borcunu ödeyemeden ölen kimsenin bu borcunu, Allah'ın ödeyeceğini ifade eden sahih hadîsler mevcuttur.
Netice olarak ölünün borçlarını bir an önce -namazdan önce- ödemek sünnettir.83


6. Namaz:
Bütün mezheblerin ittifak ettikleri bir nokta da müslümanların, ölüleri üzerine "cenaze namazı" kılmalarının farz-ı kifâye olduğudur. Bu hükmün mesnedlerinden birini nakledelim:
Ebû Hureyre rivâyet ediyor: Hz. Peygamber (sav) borçlu bir müslümanın cenazesi getirilince, "borcu için birşey bıraktı mı?" diye sorar, eğer yeteri kadar bıraktığı söylenirse namazını bizzat kıldırır, yoksa müslümanlara "kardeşinizin namazını kılın" buyururdu. (Buhârî, Müslim).
İbn Kayyim borcu ödenemeyen ölünün namazını niçin bizzat Rasûlullâh'ın (sav) kıldırmadığını şöyle açıklıyor: "Rasûlullah'ın (sav) bir kimse üzerine namaz kılması, gereğini hâsıl eden, istediğini alan bir şefaat mahiyetindedir; halbuki borçlu borcuna karşı rehin vaziyetindedir."84
Yukarıda işaret edildiği üzere fetihler sonu beytü'l-mal zenginleşince bu gibilerin borcunu Hz.Peygamber (sav) oradan ödemiş ve namazlarını kılmıştır.
Allah'a ibâdet ve ölüye dua niyetiyle kılınan bu namazın farzı kifâye olduğunda ittifâk edilmekle beraber bazı noktalarda ictihad ve anlayış farkları vardır.

a) Şartları:
Bu da bir namaz olduğu için tahâret, kıbleye yönelmek, avret yerlerini örtmek gibi şartlar cenaze namazında da aranır. Bu namazın farkı vakit şartında ortaya çıkar. Hanefî ve şafiîlere göre "namaz kılmak memnû ve mekrûh olan vakitler" de dahil olmak üzere cenaze ne zaman hazır olursa namazı kılınır.
Bazı müctehidler güneş doğarken, zeval vakti ve batarken kılmak mekrûhtur demişlerdir.

b) El Kaldırmak:
Hadîsler ve tatbikatın desteklediği görüşe göre el yalnız ilk tekbirde kaldırılır.85

c) Fâtiha Okumak:
Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu mevzudaki hadîslere dayanarak cenaze namazında ilk tekbirden sonra Fâtiha okunması gerekir demişlerdir.
Ebû Hânife, Sevrî gibi müctehidlere göre ise bu namaz Allah'a övgü, Rasûlü'ne (sav) salâvat ve ölüye duâdan ibarettir, Fâtiha okumak gerekmez, ancak duâ niyetiyle okunabilir.
Hadîsler birinci görüşü desteklemektedir.86

d) Namazı Kılınanlar ve Kılınmayanlar:
Erkek kadın müslümanların, canlı doğup ölmüş çocukların namazı kılınır. Şehid üzerinde çeşitli görüşler vardır; Hanefîlere göre namaz kılınır. Canlı olarak doğup ölen çocuklar yıkanır ve namazları kılınır. İdama mahkûm olanların namazı kılınır. İslâm müctehidlerinin cumhuruna göre müslüman olduğu bilinen hâin, âsi, şâkî her nevi ölünün namazı kılınır.87
Hanefî fukahası şunları istisna etmiş ve namazlarının kılınmayacağını ifade etmişlerdir:
aa) Devlete başkaldırıp savaşırken ölen asiler (bugât),
ab) Haksız olduğu halde kabilecilik gayretiyle kavgaya karışıp ölenler,
ac) Yol kesip, şehir basıp soygunculuk yapan eşkiyâ,
ad) Ana veya babasından birini öldürenler.
İlk üçü kavga ve savaşta iken ölürse, sonuncusu da kısasen öldürülürse namazları kılınmaz.88

e) Câmi İçinde Namaz:
İmam Ebû Hanife ve Mâlik'e göre cami içinde cenaze namazı kılmak mekrûhtur. Bu hükmün delili "Mescidde cenaze üzerine namaz kılan kimseye birşey yoktur -bir başka rivâyette "namaz yoktur"- hadîsidir.
İbn Âbidin meseleyi bütün ihtimâlleriyle ele alarak mezkûr hükmü şöyle açıklamıştır: Cenaze mescidde cemaat dışarda veya cemaat mescidde cenaze dışarda, yahut, her ikisi de mescidde, yahut da cenaze içerde veya dışarda olup cemaatin bir kısmı mecsidde bir kısmı dışarda olsa da namaz mekrûhtur; çünkü hadîs bunların hepsine şâmildir.89
Ahmed b. Hanbel, Şâfiî, İbn Hazm, İbn Kayyim gibi müctehidlere göre cami içinde cenaze namazı kılmak mekrûh değildir. Çünkü Rasûlullâh (sav) Süheyl b. Beyda'nın namazını mescidde kılmış, sahâbe de Ebû Bekir ve Ömer'in (ra) namazlarını mescidde edâ eylemişlerdir. Bu tatbikata aykırı olarak rivâyet edilen yukarıdaki hadîs Ahmed b. Hanbel'e göre zayıftır. Diğer bazı âlimlere göre de sahih rivâyette "mescidde namaz kılana birşey yoktur" ifadesi vardır ki bu cevaz ifade eder.
İbn Kayyim meseleye şöyle bir çözüm getirmiştir: Hz. Peygamber'in (sav) devamlı sünneti cenaze namazını mescid dışında kılmaktır. Mazeret bulunduğunda bazen mescidde de kılmıştır. Bu caiz olmakla beraber efdal olanı mescid dışında kılmaktır.90

f) Gıyâbî Namaz:
Habeşistan Necâşîsi Ashame vefat edince Rasûl-i Ekrem (sav) ashabını toplayıp saf saf eyledi ve müveffânın namazını gıyabî olarak kıldılar.
Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İbn Hazm, Şevkânî gibi müctehidler bu hadîs-i şerife dayanarak, uzak veya yakın başka bir yerde bulunan cenaze üzerine namaz kılmanın caiz olduğu hükmünü benimsemişlerdir. Buna göre kıbleye dönülür, saf bağlanır ve hazır cenazeye kılındığı gibi namaz kılınır.
Ebû Hanife ve Mâlik yukarıda geçen vak'anın Hz. Peygamber'e (sav) ait ve ona mahsus bulunduğuna kani olarak gıyâbi namazı caiz görmemişlerdir. İbn Teymiyye'ye göre bulunduğu yerde namazı kılınmamış ise gıyaben kılınır.
Nakli delil birinci ictihadı desteklemektedir.91

g) Kabir Üzerine Namaz:
Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu mevzuda rivâyet edilen sahih hadîslere dayanarak definden sonra kabirdeki cenaze üzerine namaz kılmanın caiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. İbn Hanbel bunu azami bir ay ile kayıtlamış, daha sonra kılınmaz demiştir. Daha önce kılınmış olması bu hükme tesir etmemektedir.
Hanefîlere göre ya daha önce namazı kılınmamış olmak ya da salâhiyetsiz birisinin kıldırmış olması gibi mazeret bulunmadıkça defnedilmiş cenaze üzerine namaz kılınmaz. Ayrıca çürümemiş olduğuna kanaat getirmek de şarttır."92

7. Tezkiye, Şâhidlik ve Ölünün Ardından Konuşmak:
Bizdeki âdete göre cenaze namazı kılınınca imam "Ey cemaat bu kişiyi nasıl bilirdiniz?" diye sorar; cemaat de "İyi bilirdik, Allah rahmet eylesin!" derler.
Büyük şehirlerde rastladığımız bir âdet daha var: Namazdan sonra imam cenazenin başında nutuk çekiyor, onun iyiliklerinden bahsediyor, duâ edip cemaatin tezkiyesini alıyor.
Bu âdetler karşısında önce nasslara, sonra da İslâm âlimlerinin açıklamalarına bakalım:
a) Zeyd b. Sâbit rivayet ediyor: Osman b. Maz'un, Ansâr'dan Ummu'l-alâ isimli hanımının evinde vefat etmişti. Rasûlullâh (sav) ölünün yanına geldi. Ummu'l-alâ anlatıyor:
-Ey Ebû Sâbih (Osman b. Maz'un) Allah sana rahmet eylesin. Ben üzerine şahidlik ederim ki, Allah sana ikram eylemiştir.
Dedim. Rasûlullâh (sav):
-Allah'ın ona ikram eylediğini nereden biliyorsun?
-Babam yoluna kurban yâ Rasûlullâh! Allah ona ikram etmezse kime eder?
-O gerçeğin tâ kendisiyle karşı karşıya gelmiştir. Vallahi ben de onun için hayır umuyorum. Vallahi Allah'ın Rasûlü (sav) olduğum halde bana ne yapılacağını bilmiyorum!
-Allah'a yemin ederim bundan sonra ebediyyen kimseyi tezkiye etmeyeceğim.
b) Enes b. Mâlik rivayet ediyor: Sahâbe bir cenazeye rastladı ve iyiliğini söylediler. Rasûlullâh (sav) "gerekli oldu" buyurdu. Sonra bir başka cenazeye rastladı, onun da kötülüğünü söylediler; Hz. Peygamber (sav) gene "gerekli oldu" buyurdu. Hz. Ömer "gerekli olan nedir?" diye sorunca Rasûl-i Ekrem (sav): "Onun iyiliğini söylediniz, övdünüz de cennet ona gerekli oldu; berikinin kötülüğünü söylediniz, yerdiniz de ateş ona gerekli oldu. Siz yeryüzünde Allah'ın şahidlerisiniz" buyurdu.
c) Hz. Ömer'in rivâyet ettiğine göre Nebiyy-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştu: Ölülere sövmeyiniz; çünkü onlar ettiklerini bulmuşlardır.
e) İbn Abbas, Ebû Leheb'den bahsederken "Allah lâ'net etsin" demiştir.93
Birinci hadîs bir ölü hakkında kesin olarak "cennetliktir, kurtulmuştur" demenin caiz olmadığını ifade ediyor.
İkinci hadîs müslümanlar içinde iyi intiba bırakmış, iyiliği söylenen ölülerin bıraktıkları bu intiba ve haklarında yapılan iyi şahidlik sebebiyle af ve rahmete nail olacaklarını, kötü intiba bırakan, kötülüğü söylenen ölülerin de cezayı hak edeceklerini ifade etmektedir. Buradaki şahidlik, tanımadan, bilmeden, kafadan atarak "iyi idi" diyenlerin değil; iyi bilip iyi diyenlerin doğru şahidliğidir.
Dördüncü hadîs yaptıkları kötülük yüzünden ölülerin arkasından kötü söz söylemenin ve sövüp saymanın caiz olmadığını ifade etmektedir. Ancak ulemâ-i İslâm, Kitab ve Sünnet'in umumatını gözönüne alarak şöyle demişlerdir: Ahlâksızlık, fısk ve bid'atı açık olan kimselerin kötülüklerini söylemek -eğer bunda bir fayda varsa- caizdir. Müslümanları uyarmak, yolundan yürümelerini önlemek, halinden ibret almalarını temin etmek niyetiyle bazı ölülerin kötülüklerini anmak faydalı ve caizdir.
Son hadîs kâfir ölüleri hakkında la'net ve benzerlerinin caiz olduğunu ifade etmektedir. Ancak her caizin ulu orta kullanılamayacağı, müslümanın abes ile meşgul olmayacağı tabiîdir.94
Bu bahsin başında bazı âdetlerden bahsetmiştik; hadîslerin ışığı altında bunları kısaca tahlil edelim:
a) Ölü başında nutuk çekmek hem cahiliyye âdetidir, hem de ölünün techiz ve defninde acele davranma sünnetine aykırıdır.95
b) Müslümanların bilmedikleri kişiler için yalan yere iyi veya kötü diye şahidlik etmeleri caiz değildir.96 "Allah rahmet eylesin!" denilir; bu bir duadır. Şahidlik değildir. İyi bildiğimize iyi demek sünnettir, faydalıdır. Kötü bildiğimiz kişi hakkında susmak evlâ, fayda var ise durumunu anlatmak caiz, bazen vazifedir.

8. Musâllâdan Kabre:
Cenaze namazı kılındıktan sonra onu kabre kadar taşımak vazifesi vardır. Bir de taşımaya iştirak etmeyenlerin cenazeyi görünce ayağa kalkıp kalkmamaları mevzûu münakâşa edilmiştir. Önce hadîsleri görelim:
a) Daha önce tercemesini verdiğimiz bir hadîste müslümanların birbiri üzerindeki haklarından birinin de cenazeyi taşımak ve defnetmek (ittiba) olduğunu görmüştük.
b) Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiğine göre Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Namaz kılınıncaya kadar cenazenin yanında bulunana bir kırât; defnedilinceye kadar hazır bulunana iki kırât ecir vardır." İki kırât nedir? diye sorulunca "iki büyük dağ gibidir" buyurdular.97
İbn Kudâme cenazeye iştirâk ve ittibânın üç derecesi olduğunu, bunların birincisini yapanın da vazifesini yapmış bulunacağını, ancak üçüncüsüne kadar devamın daha ecirli olduğunu hadîslere istinaden tesbit eylemiştir. Buna göre:
Birincisi: Namaz kılıp ayrılmaktır.
İkincisi: Defnedilinceye kadar hizmetlere katılmaktır.
Üçüncüsü: Definden sonra da kabrin başında bir müddet bekleyip duâ ve istiğfar ile meşgul olmaktır.98
Cenazeyi kabre götürenlerin ölümü, âhireti ve Allah'ı düşünmeleri, sükûneti muhafaza etmeleri, dünyevî meseleleri konuşmamaları, gülmemeleri bu vazifenin adabı cümlesindendir.99
Cenazenin dört tarafından 40 adım taşımak menduptur.
Bu esnada bağırıp çağırmak, sesli olarak tekbir getirmek ve zikir yapmak, çalgı ve çelenk bid'attır, menedilmiştir. Cenaze kabre indirilinceye kadar -bazı müctehidlere göre omuzlardan yere indirilinceye kadar- oturmak mekrûhtur.100
Cenazeyi görünce ayağa kalkma meselesine gelince:
Sahih hadîslere göre Nebiyy-i Ekrem'in (sav) cenaze görünce ayağa kalktığı, etrafındakilere de kalkın dediği rivayet edilmiş; hatta bir defasında "bu yahudi ölüsüdür" demişler; "O da bir şahıs (veya hayat) değil midir?" cevabını vermiştir.101
Gene sahih hadîslerde Peygamber Efendimiz'in (sav) kalkmayı terkettiği rivâyet edilmiştir.
Bu karşılıklı rivâyetleri değerlendiren müctehidlerden bir kısmı "kalkmak önce mendûp iken sonra neshedilmiştir, cenazeye kalkılmaz" demişlerdir. Ebû Hanife böyle diyenler arasındadır. Bazıları kalkmak veya kalkmamak serbesttir demiş, bazıları da kalkmak daha iyidir. Hz. Peygamber'in (sav) oturması sadece bunun caiz olduğunu bildirmek içindir demişlerdir. Nevevî, İbn Hazm, Ebû İshâk eş-Şirâzî, kalkmayı tercih edenler arasındadır.
Kalkmanın meşrû olduğunu fakat zarurî olmadığını söylemek mümkündür.102
İhtiyaç olunca cenazeyi vasıta ile taşımak tecviz edilmiştir.103

9. Defin:
Derince ve uygun boyda açılan kabre cenazeyi gömmek farz-ı kifâyedir. Cenazeyi taşıyanlar gibi kabre indirenlerin de:
"Bismillâhi ve alâ milleti-Rasûlillâh" demeleri müstehabdır.
Cumhûra göre gündüz gibi gece de defin caizdir. Hz. Peygamber'in (sav) gece defnettiği vâki olmuş ayrıca Hz. Fâtıma, Ebû Bekir, Osman, Âişe, İbn Mes'ud gibi sahâbiler gece defnedilmişlerdir.104

10. Kabir:
Kabrin dış şekli üzerinde titizlikle durulmuş, bununla alâkalı yasaklar konmuştur. Buhârî'deki bir rivâyetten anlaşıldığına göre bunun tek sebebi tevhidi (yalnız Allah'a ibâdet esasını) korumaktır. Hz. Aişe, Rasûlullâh'ın (sav) son hastalığında şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: Allah yahudi ve hıristiyanlara lânet etsin ki peygamberlerinin kabrini mâbed haline getirdiler. Hz. Âişe diyor ki, "Eğer bundan korkulmasaydı Hz. Peygamber'in (sav) kabri dışardan belli olacak şekilde yapılacaktı.105
İslâm müctehidleri ve fukahâsı kabirlerin kireç ve benzeri ile yapılmasının, kendi toprağına toprak ilâve edilerek yükseltilmesinin, üzerine kubbeli bina yapılmasının, taşına övücü veya kaderden şikâyet edici sözler yazılmasının memnû olduğunda ittifak etmiş, çoğu bunların haram olduğu neticesine varmışlardır. Bütün bunları nehyeden sahih hadîsler mevcuttur.
Buna mukabil kabrin yerden bir-iki karış yükselmesi, şeklinin deve hörgücü gibi olması, kerpiçle yapılması tecviz edilmişir. İmam Şâfiî ise kabrin üstünün kemerli değil, düz olmasını tercih eylemiştir.106
Okuduklarımızdan bizde hasıl olan kanâate göre bu meseleye iki cihetten bakılmalıdır:

a) Tevhidi Korumak Bakımından:
Umumî kültürü ve dinî bilgisi zayıf kişilerin aklını çeler, ma'bedle mezarı birbirine karıştırmalarına, mezarda yatanın fevka'l-beşer bir varlık olduğuna inanmalarına sebep olur korkusuyla kabirlerin mescid gibi yapılması ve mescid haline getirilmesi şiddetle yasak edilmiş, kireç, mermer, taş ve benzeri ile yapılması da aynı sebeple menedilmiştir.

b) İsrâf Bakımından:
İslâm birçok âyet ve hadîste isrâfı yasaklamıştır. İsrâf malın lüzumsuz yere ve ölçüsüz harcanması, sarfedilmesi demektir. Aç, çıplak, ilâçsız, tahsilsiz, eşsiz, işsiz, muhtaç müslümanlara yardım etmek varken yüzbinlerce lira sarfedilerek heybetli, süslü ve masraflı kabirlerin bina edilmesi isrâf hududu içine girmektedir.
Müslümanlar kabirlerini yaptırırken bu iki ciheti gözönüne almalı, ifrat ve tefritten sakınmalıdır.

11. Definden Sonra Duâ Etmek ve Kur'ân Okumak:
Hz. Peygamber (sav) definden sonra kabrin başında bir müddet durur ve etrafındakilere şöyle derdi: "Kardeşiniz için Allah'tan mağfiret dileyin ve sorguyu şaşırmadan cevaplandırmasını isteyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir."107
Bu hadîs-i şerife ve sahâbe tatbikatını gösteren asârâ istinâden cenazeyi defnettikten sonra bir müddet oradan ayrılmayıp duâ ve istiğfar ile meşgul olmak sünnettir.
Kabir başında Yâsin ile Bakara sûresinin başını ve sonunu okumanın faydasını ifade eden hadîs ve eserler vardır. Bunun üzerine fukahâ ihtilâf etmiş, İmam Şâfiî ve İmam Muhammed müstehab olduğunu söylemişlerdir. Mâlikîlerden Kadı Iyâz ve Karâfî de bu görüşü benimsemişlerdir. Ahmed b. Hanbel önceleri menederken sonra bundan vazgeçmiş ve "okumakta beis yoktur", demiştir. İmam Ebû Hanife ve Mâlik'e göre kabir başında Kur'ân okumak mekrûhtur, çünkü -bu imamlara göre- okunacağına dair sahih hadîs yoktur.108
Ölüye faydası olan okuma hasbî, parasız, Allah rızası için edâ edilen okumadır. Para mukabilinde Kur'ân okumanın hükmünü ileride ele alacağız.
12. Yas ve Ta'ziye:
a) Yas:
Câhiliyye devrinde kocası ölen kadın bir yıl mağaramsı bir kulübeye kapatılır, kimseyle temas etmez, yıkanmaz, saçlarını taramaz, tırnaklarını kesmezdi. Ölüye böyle yas tutmayı Hz. Peygamber (sav) menetmiş, sadece ölenin hâtırasına hürmeten yakın akraba için üç gün, koca için dört ay on gün bir nevi yas tutmayı meşrû kılmıştır. Bunlardan birincisi kocanın iznine bağlı olarak caiz, ikincisi ise gereklidir.
Yas esnâsında kadın süslenmeyi, makyajı, saç yaptırmayı renkli ve yeni elbiseler giymeyi, esans sürünmeyi terkeder.109

b) Ta'ziye:
Yakınını kaybeden ailenin ferdlerini ta'ziye etmek müstehâbdır. Hz. Peygamber (sav) ta'ziyede bulunmuş ve buna teşvik eylemiştir.
Ta'ziye memleketimizde "başın sağolsun, Allah geride kalanlara ömür versin!" gibi sözlerle ifade edilmektedir. Kelimenin lûgat mânâsı, "sabrettirmek, sabra teşvik etmek"tir. Musîbetzedeye sabretmesini, Allah'ın sabrına karşı ecir vereceğini, hepimizin Allah'a ait olduğumuzu ve tekrar ona döneceğimizi söylemekle bu vazife yerine getirilmiş olur.
Aynı yerde bulunanlar için ta'ziye müddeti üç gündür. Üç günden sonra ta'ziye yapılmaz; çünkü bu acının tazelenmesine sebep olur. Başka yerde bulunanlar üç gün tahdidine tâbi değildir.110

13. Ölünün Ailesine Ziyafet:
Hz. Ca'fer (ra) şehid olunca Rasulûllâh (sav) yakınlarına: "Ca'fer ailesine yemek yapın, çünkü onların başına -yeme içmeye bakamayacakları- büyük bir iş geldi." demiştir.111
Akraba ve komşuların, ölüm felâketi geçiren aileye bir günlük yemek hazırlayıp götürmesi müstehabdır.
Fakat ölünün kendi ailesinin yemek hazırlayıp başkalarına ikram etmeleri hem cahiliye devri âdetlerinden olduğu, hem de zamansız bir külfet teşkil ettiği için İslâm bilginlerince mekrûh sayılmış, bazıları haram olduğunu söylemişlerdir.112

14. Vasiyetlerin İfası:
İslâm ölüme bağlı bir tasarruf olan vasiyete önem vermiş, hem müslümanları ona teşvik etmiş, hem de geride kalanlara, meşrû vasiyetlerin yerine getirilmesini emretmiştir. Fıkıh kitaplarımızda başlı başına bir bölüm teşkil eden bu bahsi burada detaylarıyla vermemiz mümkün değildir. Birkaç önemli kaide zikretmek gerekirse şunlar olabilir:
a) Vârise vasiyet yoktur. Mirasçı olan bir kimseye, ayrıca vasiyet yoluyla terikeden birşey bırakılamaz.
b) Vasiyet terikenin üçte birini aşmıyorsa yerine getirilmesi gereklidir. Üçte biri geçiyorsa fazlasını ifâ eylemek vârisler için mecburî değildir, isterlerse teberrû yoluyla yapabilirler.
c) Üzerinde, kimsenin bilmediği kul hakkı olanlar ile ifâ edemediği ilâhî haklar bulunan mükelleflerin vasiyet etmeleri farzdır; etmezlerse mes'ûl olurlar.113
IV. Ölülere Faydalı Olan İşler ve Davranışlar:
Bundan önceki bahislerde farz, vacib, müstehab, sünnet olarak, ölen din kardeşlerimize karşı vazifelerimizi arzettik. Şüphesiz bunların da ölüye ve onların yakınlarına maddî, mânevî faydaları vardır. Burada arzetmek istediğimiz husus, vefatın vuku bulduğu güne mahsus olmadan, yapabileceğimiz ne gibi işlerin ölülerimize faydalı olacağı, Allah'ın onlara af, rahmet ve ikram ile muâmele buyurmasına vesile teşkil edeceğidir. Bu cümleden olarak kabir ziyareti, tevessül, çeşitli ibâdetler ve hayırlar üzerinde duracağız.

A. Kabir Ziyâreti:
1. Hükmü:
Hz. Peyamber (sav) önceleri kabir ziyaretini yasaklamıştı. Bunun sebebi câhiliyye devrinden yeni çıkan müslümanların kabir ziyareti sebebiyle birtakım bâtıl inanç ve âdetleri hatırlamalarını, hataya düşmelerini önlemekti. İslâm gönüllere yerleşince kabir ziyaretine izin verdi ve bunu "âhireti hatırlama" hikmetine bağladı.
"Sizi kabirleri ziyaretten menetmiştim; artık şimdi onları ziyaret ediniz, çünkü bu size âhireti hatırlatır. (Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî...)
Bu emir dışında bizzat Rasulûllâh'ın (sav) annesinin kabrini ziyaret ettiğine, Hz. Fâtıma'nın ve Hz. Âişe'nin kabir ziyaretlerine dair rivâyetler vardır.114
Kadınların kabir ziyaretlerinin cevâzı -men eden rivâyetler sebebiyle- ihtilâf mevzuu olmuştur. Gayr-i meşrû davranışlarda bulunmadıkları takdirde onlar için de caiz olduğu cumhûrun görüşüdür.
Kabir ziyaretinden üç fayda hasıl olabilir:
a) Ziyaret eden ölümü ve âhireti hatırlar.
b) Salih kişilerin kabirlerini ziyaret ruhlara inşirah, yüce duygulara bereket sağlar. Duâların kabulüne vesile olur.
c) Ziyaret zaman zaman bundan haberdar olan ölülere ünsiyet bahşettiği gibi ziyaret vesilesiyle edilen dualar ve okunan âyetlerden istifade etmelerini sağlar.
Bazı müctehidlere göre ziyaretin tek faydası ibret ve hatırlamadan ibarettir.

2. Adâbı:
Ziyaretçi, ölünün yüzüne doğru döner, selâm verir, duâ eder. Ziyaret esnasında sükûnet içerisinde ağlamakta bir mahzur yoktur. Hz. Âişe'nin "ne diyeyim?" sorusu üzerine Rasûl-i Ekrem (sav): "Müslümanlar, ey iman ehli! Esselâmü aleyküm! Allah isterse biz de aranıza katılacağız" de buyurmuştur.
Ziyaret esnasında kabri öpmek, yüzünü gözünü sürmek, etrafını tavaf etmek bid'attır, memnûdur.115

B. Tevessül:
Kabir ziyaretinden maksad ve faydanın ne olduğuna yukarıda temas etmiştik. Bunlardan biri de "ruhlara inşirah, yüce duygulara bereket sağlaması, yapılan duâların kabulüne vesile olması" idi. "Tevessül" de vesile ve vasıta kılmak demektir. Kabirde yatanı aracı kılarak Allah Teâla'dan birşey dilemek tevessülün istilâhi mânâsıdır. Bilhassa İbn Teymiyye'den beri (v. 728/1327) bu mesele şiddetli münakaşa ve ihtilâflara yol açmış, üzerinde uzun boylu konuşulmuş ve yazılmıştır.
İbn Teymiyye ve taraftarlarına göre kabirler sadece ibret almak ve âhireti hatırlamak için ziyaret edilir. Hz. Peygamber (sav) de dahil olmak üzere hiçbir ölü bir fayda celbine ve bir zararın def'ine kadir olamaz ve vasıta kılınamaz.
Bunların bu maksadlarla ziyaret edilmesi, kendilerinden birşeyler istenmesi veya Allah'tan istemek için vasıta kılınmaları haram, hatta küfür ve şirktir.
Hz. Peygamber (sav) ve yakınlarının hayatta iken vasıta kılınmaları, keza Rasulûllâh'ın (sav) âhirette şefâat etmesi haktır, vakidir. Ayrıca kişi kendi iyi amellerini de vasıta kılarak Rabbine duâ edebilir. İbn Teymiyye bu iddiasını ileri sürerken şu mânâ ve meâldeki nasslara dayanmıştır.
1. Putperestler ve müşrikler tapındıklarına vasıta ve şefaatçi diye inanmış, bu yüzden şirke düşmüşler, Allah ve Rasûlü'nün (sav) la'netine uğramışlardır.
2. Kul ile Allah arasında vasıtaya lüzum yoktur. Allah kullarına kendilerinden daha yakındır; O'nun izni olmadan kimse kimseye şefâat edemez. Allah'tan başkasına dua edilmez.
3. Hz. Peygamber (sav) en yakınlarına dahi faydası olamayacağını, insanı kendi iman ve amelinin kurtaracağını ifade etmiştir.
4. Herkes kendi yaptığından mes'uldür...116
Buna karşı İslâm ulemasının cumhûrunun (ekseriyetinin) inanç ve reyi şöyledir:
Allah'tan istenecek bir şeyin ölü veya diri bir kuldan istenmesi caiz değildir. Fakat hakkında hüsn-i zan beslenen, salih bilinen diri veya ölü bir kimseyi aracı kılarak Allah Teâlâ'ya yalvarmak; Ondan arzuların ihsanını dilemek, bunun için peygamberlerin ve salih kulların kabirlerini ziyaret etmek caizdir. Ayrıca bu ziyaretten mânevî feyiz ve bereketler de hasıl olur.
İbn Teymiyye'yi red ve bu itikadı müdafaa için yazılmış kitapların sonuncularından biri de M. Zâhid Kevserî'nin (v. 1371/1951) Muhikku't-takavvul fî mes'eleti't-tevessül isimli eseridir. Müellif bu eserde öncekilerin yazdığını hulâsa etmiştir. Buna göre cumhûrun delillerini şöylece özetlemek mümkündür.
1. "Ey iman edenler Allah'a karşı vazifelerinize dikkat edin ve ona yaklaşmanın yolunu arayın..."117 âyetinde geçen "vesile", Allah'a yaklaşma çare ve vasıtası mânâsında olup, tevessüle de şâmildir.118
2. Buhârî'nin rivâyetine göre Hz. Ömer bir kuraklık ve kıtlık yılında yağmur duâsı yaparken Hz. Abbas'ı vâsıta kılmış ve şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım, biz peygamberimizi (sav) sana vâsıta kılıyorduk (onunla tevessül ediyorduk) da bize yağmur veriyordun; şimdi de peygamberimizin (sav) amcasını sana vesile kılıyoruz, bize yağmur ver!" Bu duâ üzerine yağmur yağmıştır.119
Muhâlifler bu hadîsi kabul ediyor, "hayatında Hz. Peygamber ile, gene sağlıklarında ehl-i beyti ile tevessül caizdir, fakat ölümden sonra caiz değildir" diyorlar.
3. Hz. Ömer'in hilâfeti devrinde Mâlik b. Iyâz(ed-dâr) Rasulûllâh'ın (sav) kabrine gelmiş ve "Ya Rasulûllâh (sav) ümmetin mahvoluyor, onlar için Allah'tan yağmur iste" demiştir.
Bu hadîsi Beyhakî, Sûbkî, Buhâri (Tarih'inde) İbn Ebî Heyseme, İbn Ebî Şeybe rivâyet etmişlerdir.
4. Osman b. Huneyf kendisine Rasulûllâh'ın (sav) öğrettiği bir duâda şöyle demiştir: "Allah'ım!, Rahmet Peygamberi, senin Peygamberin Muhammed (sav) ile sana yöneliyor ve istiyorum..." (Beyhâki, Tirmizî, İbn Mâce)
5. Fâtıma bt. Esed hadîsinde bizzat Rasulûllâh (sav): "peygamberin ve benden önceki peygamberin hakkı için..." demişti. (Hâkim, Tabârânî, Heysemi...)
Bütün bu ve benzeri nasslar hayatta ve vefattan sonra peygamberler ve salih kişiler ile tevessülün caiz olduğuna delâlet etmektedir.120
Kevserî bu nakli deliller dışında Allâme Teftâzânî (v. 793/1391), Fahruddin Râzi (v. 606/1209) ve Seyyid Şerif -Cürcânî (v. 816/1413)'nin eserlerinden tevessülün cevazına, enbiyâ ve evliyânın kabirlerini ziyaretten maddî, manevî birtakım faydalar hasıl olmasının mümkün ve vâki olduğuna dair ifadeler nakletmiştir.121
Muhâliflere göre nakledilen hadîslerin bir kısmı zayıftır, diğerleri ise münâkaşa mevzûu ile alâkalı değildir.
Netice:
İbn Teymiyye -biraz da muâsırlarının davranışları sebebiyle- bu meselede ifrata düşmüştür. Tevhid inancını korumak gibi iyi ve yüce bir niyeti vardır; bununla me'cur olabilir.
Onun karşısındakiler de zaman zaman sert ve insafsız davranmışlar, neticede İslâm'ın menettiği tefrika doğmuştur.
Şu çizgide birleşmek mümkündür:
Ölüler ile tevessülün lüzum ve zarûretlerine dair bir nass yoktur. Bunu inkâr eden ehl-i sünnet câmiasından çıkmaz.
Allah'a ortak koşmadan, O'nun sevdiği bilinen veya zannedilen, ölü yahut diri bir kul vâsıta kılınarak Allah'a dua etmek mânâsında bir tevessülü meneden nass da yoktur; şu halde bunu yapanlar da kınanamaz.
Bu meseleyi bir tefrika mevzûu yapmak ise kınanması gereken davranışların içinde yer alır.

C. Ölü İçin Yapılan İbâdetler, Hayırlar ve Duâlar:
1. Kendi Yaptıkları ve
Sebep Oldukları:
Kitâb ve sünnet müslümanları hayatta ve sıhhati yerinde iken ibâdet ve hayır yapmaya teşvik etmiş, bunun hastalık halinde veya vasiyet ile yapılan hayırdan daha üstün olduğunu bildirmiştir.122
Hadîslere göre amel defteri ölümle kapanır; ancak açılan çığır, sebep olunan iyilik veya kötülük, devam eden hayırlar bu defterin işlemesini temin eder. Bazı hadîsler:
"İnsan oğlu vefat edince şu üç şeyden başka ameli sona erer: Devam eden sadaka (hayır), faydalanılan bilgi ve ona duâ eden hayırlı evlât"123
"İman ehline, ölümünden sonra da gelip duran amel ve hayırları arasında şunlar da vardır: Öğrettiği ve yaydığı bilgi, geride bıraktığı hayırlı evlât, miras bıraktığı mushaf, yaptığı mescid, yolcular için yaptığı konak, akıttığı su ve kanal, sıhhat ve hayatında malından ayırdığı sadaka vefatından sonra ona ulaşır."124
"Kim İslâm'da iyi bir çığır açarsa hem kendi işinin sevâbını, hem de kendinden sonra o çığırda yürüyenlerin sevâbını -bunların ki eksilmeksizin- alır. Ve kim İslâm'da kötü bir çığır açarsa hem kendi günahını, hem de kendinden sonra o yolda yürüyenlerin günahını -bunların ki eksilmeksizin- yüklenmiş olur.125
İnsanın ölümden sonra da, bu hadîslerde zikredilen -işlediği veya sebep olduğu- işlerinden fayda veya zarar göreceği ittifakla kabul edilmiştir.

2. Başkalarının Onun Namına Yaptıkları:
Geride kalanların ölüleri için yaptığı ibâdet ve hayırların faydasını iki bakımdan ele almak gerekir:
Birincisi: Müteveffanın borçtan kurtulup kurtulmaması:
Bir kimse üzerinde namaz, oruç, hacc, zekât, adak, kul borcu gibi borçlar bulunarak âhirete intikâl etmiş ise geride kalanların -ölünün vasiyeti olsun, olmasın- bunları edâ etmeleriyle borçtan kurtulur mu?
Fukahâ bu bakımdan ibâdetleri üçe ayırmışlardır:
a) Namaz, oruç gibi bedeni ibâdetler: Başkalarının yapmalarıyla bu borçlar düşmez, sorumluluk devam eder.
b) Zekât, nezir, mâlî kefâret gibi mâlî ibâdet ve borçlar: Başkalarının ödemesiyle ödenmiş olur, borç kalkar.
c) Hacc gibi hem mâlî, hem de bedenî ibâdetler. Birisi ölü namına bunu yaparsa o borçtan kurtulmuş olur. Ancak verese bunu yapmaya mecbur değildir. İmam Şâfiî'ye göre vasiyet etmiş ise mecbur olurlar.
Ahmed b. Hanbel, Evzâî, Ebû Sevr, Nevevî gibi müctehidler ile muhaddislerin çoğuna göre ölünün yakınlarının onun borçlu olduğu, oruç, hacc gibi ibâdetleri de kazâ etmesi caiz ve sahihtir. Bu içtihadın delilleri biraz aşağıda nakledeceğimiz hadîslerdir.126
İkincisi: Başkasının yaptığı ibâdetin sevâbının ölüye ulaşıp ulaşmaması:
İslâm ulemâsının cumhûru, sevâbını ölüye bağışlamak niyetiyle yapılan ibâdetlerin sahih olduğuna ve başka âlemdekilerin bundan istifade edeceklerine kani olmuş, bu hükmü benimsemişlerdir. Çeşitli ibâdetler hakkında vârid olan nassları şöylece sıralayabiliriz:

a) Duâ ve İstiğfar:
"Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi yarlığa..."127 gibi âyetler, diri ve ölü mü'minlere duâ edildiğini, edilmesi gerektiğini ifade eden nasslar ve cenaze namazı, duâ ve istiğfârın ölülere fayda vereceğini isbat etmektedir.

b) Sadaka:
Bazı sahâbîler, ölmüş yakınları adına tasaddukta bulunmalarının, onlara fayda verip vermeyeceğini Hz. Peygamber'den (sav) sormuşlar ve müsbet cevap almışlardır. Sâ'd b. Ubâde anası namına yapacağı hangi sadakanın daha hayırlı olduğunu sormuş, Rasulûllâh (sav) da "su getirmek" buyurmuştur. (Ahmed, Nesâî).
Nakdi sadakanın, cenazenin defni ve techizi sırasında ve kabirde verilmesi mekrûh sayılmıştır.

c) Oruç:
Buhârî ve Müslim'in İbn Abbâs'tan rivâyetlerine göre birisi Rasulûllâh'ın (sav) huzuruna gelerek sormuş:
-Anam öldü, üzerinde bir aylık oruç borcu var, onun namına kazâ edeyim mi?
-Ananın borcu olsaydı onu ödeyecek değil miydin?
-Evet ödeyecektim.
-Allah'a olan borç ödenmeye daha müstehaktır.

d) Hacc:
Buhârî gene İbn Abbâs'tan, hacc mevzûunda yukarıdakine benzer bir hadîs rivâyet etmiştir.
e) Namaz:
Dârekutnî'nin naklettiği bir hadîste ana-baba için namaz kılmanın onlara itâat ve vefâ olacağı ifade buyurulmuştur.

f) Kur'ân-ı Kerîm Okumak:
Cumhûra göre sevâbını ölüye bağışlamak için ibâdet niyetiyle okunan Kur'ân-ı Kerîm'den hâsıl olan sevâp, bağışlanan ölünün ruhuna vâsıl olur. Diğer ibâdetlerde olduğu gibi bunun da şartı, karşılığında para alınmamasıdır.

İmam Şâfiî, Kur'ân okumadan hasıl olan sevabın vasıl olmayacağını söylemiştir. Diğer bazı müctehidler de ancak evlâdın veya yakın akrabanın oruç, namaz ve haccının vâsıl olacağını ileri sürmüşlerdir.
En isâbetlisi borç ve mes'uliyetlerin düşmesi bahis mevzûu olmadan bağışlanan sevâptan müslüman ölülerin istifade edecekleri hükmü olsa gerektir.128
V. Bid'atlar ve Yasaklar
İslâm dini, mensuplarına, vefat eden din kardeşleri için neler yapacaklarını en küçük teferruatına kadar açıklamış, hiçbir hususu karanlıkta bırakmamıştır. Ayrıca Hz. Peygamber'in (sav) ve örnek nesillerin (sahâbe, tâbiûn ve tebeu't-tâbiîn) tatbikatı da yolumuza ışık tutmaktadır.
Bütün bunlara rağmen bilgisizlik, menfaat temini ve bâtıl âdetlere uyma alışkanlığı gibi sebepler, müslümanları yanlış yola itmiş, bid'atları işlemelerine, yasakları çiğnemelerine âmil olmuştur.
Bilindiği üzere "bid'at," kitâb, sünnet, icmâ, kıyas gibi İslâm'ın kaynaklarında yeri bulunmadığı halde sonradan çıkarılan, İslâmî telâkki edilerek inanılan ve yapılan şeylerdir. Rasûlullâh (sav) müslümanları bid'atlara karşı ikaz etmiş; kitâb, sünnet ve hulefâ-i râşidin yolundan ayrılmamalarını ehemmiyetle emir ve tavsiye buyurmuştur:
"...Benim yolumdan ve ergin, doğru yolu bulmuş halifelerimin yolundan ayrılmayın; buna sımsıkı sarılın ve hiç bırakmayın. Sonradan çıkarılan bid'âtlardan sakının; çünkü her uydurma bid'attır, her bid'at da sapıklıktır." (Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî)129

A. Kabirde Telkin:
Cenazeyi defnettikten sonra Rasulûllâh'ın (sav) kabirde bir müddet kaldığını, cemâate: "Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dinleyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir", buyurduğunu daha önce zikretmiştik. Buna göre sünnet olan definden sonra kabrin başında bir müddet kalmak, Allah Teala'ya, din kardeşimizin affı ve mağfireti için duâ etmektir. Kur'ân-ı Kerîm'den bazı kısımların okunmasının da sünnet ve faydalı oluduğunu nakletmiştik.130
İmdi bu sünneti terkedip onun yerine "Ey filân oğlu veya kızı filân, dünyayı terkettiğin zaman ve durumu hatırla..." şeklindeki sözlerle imamın telkin vermesi sünnet değildir. Bunu Rasulûllâh'ın (sav) yaptığına veya yapın dediğine dair sahih bir hadîs yoktur. Büyük müctehid ve hadîs bilgini Ahmed b. Hanbel'e telkini sorduklarında şu cevabı vermiştir: "Ebû'l-Muğîre vefat edince Şamlılar bunu yaptılar, bunlardan başka mezkûr telkini yapan birisini görmedim."
Birkaç sahâbe ve tâbiûnun telkin yaptığına ve bazı zayıf rivâyetlere istinâd eden şâfiîler mezkûr telkinin müstehab olduğunu söylemişlerdir.
Mâlikî ve Hanbelîler bid'at olduğunu gözönüne alarak "mekrûh" demişlerdir.
Hanefîlere göre ne sünnettir ne de mekrûhtur; ne yapılması tavsiye edilir, ne de bırakılması.
Durru'l-muhtâr'ın, metninde, "ölü defnedildikten sonra telkin yapılmaz" denmiş, İbn Abidin Reddü'l-muhtar'da bu rivâyetin kuvvetli olduğunu nakletmiştir. Fakat Hanefîlerin çoğuna göre -yukarıda zikrettiğimiz gibi- ne yapın denir, ne de yapmayın.
Sünnet ve fıkıh karşısında telkinin durumu bundan ibârettir. Bir ülkedeki bütün müfti ve mürşidler ittifak edebilirse bu bid'atın terki daha uygundur. İhtilâf ve tefrikaya sebep olacaksa tasfiyesinin zamana bırakılması gerekir.131

B. Kabirde Mescid, Namaz, Işık ve Kurban:
Kabule şâyan olur niyetiyle kabir yanında namaz kılmak, kabirlerin üzerine mescid yapmak ve kabir civarını mescid haline getirmek, kabirlere mum ve ışık yakmak kısmen câhiliye devri âdetlerinden olduğu, kısmen de tevhid inancına ve tasarruf prensibine aykırı olduğu için yasaklanmıştır:

Hadîsler:
1. Allah yahûdilere lâ'net etsin! Peygamberlerinin kabirlerini mescid (mâbed) haline getirdiler. (Buhârî, Müslim).
2. İbn Abbâs Rasulûllâh'ın (sav) -uygunsuz bir şekilde- kabir ziyaret eden kadınları, kabirlere mescid yapan ve ışık yakanları lânetlediğini rivâyet etmiştir. (Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmîzî)
3. Rasulûllâh (sav) vefatından beş gün önce şöyle buyurmuştur: "...sizden öncekiler peygamberlerinin ve salih kişilerin kabirlerini mescid olarak kullanırlardı; bundan Allah'a sığınır, berî olduğumu bildiririm; sakın kabirleri mescid edinmeyin; sizi bundan menederim!" (Müslim)
Kabirlerin tezyin edilmesi, üzerlerine mescid yapılması, kasten yanında namaz kılınması, gece gündüz mum yakılması zamanla halkın tevhid inancını zedelediği, açık gizli şirke saptırdığı için yasaklanmıştır.
Kabirlerin yanında kurban kesilmesi de böyledir. Halk "filân dedeye veya yatıra kurban adadım, şu işim olursa ona kurban keseceğim" demektedir. Kurban bir ibâdettir, ibâdet sadece Allah'a yapılır, yatıra, evliyâya kurban kesilmez; bu hareket şirk değilse büyük günahtır, sakınmak gerekir.132

C. Ücretle Kur'ân Okumak ve Okutmak:
Ölüye faydası dokunan ibâdetlerimizden birinin de Kur'ân okumak olduğunu görmüştük. Namaz, oruç, hacc, zekât, sadaka, duâ, içtimâî hizmetler, hayırlar ve tesisler... ölü namına yapılacak en iyi hediyeler olduğu halde bunlar zamanla unutulmuş, bunların yerini hatim, devir ve mevlid almıştır. Evet bir kimse hiçbir maddî menfaat beklemeden ve almadan Kur'ân-ı Kerîm'i okur ve bunun sevabını ölüye bağışlarsa cumhûra göre yaptığı sünnete uygun ve faydalıdır.
Fakat pazarlıklı veya pazarlıksız menfaat karşılığında başkalarına Kur'ân okutmanın aynı şekilde telâkkî edilmesine imkân yoktur. Çünkü dört mezhebin müctehidleri, âlimleri ve mûteber kitapları şu noktalarda ittifak etmişlerdir:
1. İbâdette ihlâs, yâni ibâdeti Allah rızası için yapmak şart olduğu için menfaat karşılığı yapılanlar ibâdet değildir.
2. Menfaat karşılığı okumak ve okutmak caiz değildir. Alan ve veren günâh işlemiş olur. Ruhuna Kur'ân okunsun ve zikir yapılsın diye terikeden bir miktar vasiyette bulunmak bâtıl ve günâhtır.
3. Aslında imamlık, müezzinlik, Kur'ân öğreticiliği gibi ibâdetlerin menfaat karşılğı ifâsı da caiz değilken bunlar zarûret sebebiyle tecviz edilmiştir; ölü üzerine Kur'ân okutmakta böyle bir zarûret yoktur. Her müslüman bildiğini okur ve duâ edebilir.
Bu mevzûuda müstakil bir eser yazan mütebahhir Hanefî fakihi İbn Abidin elli kadar kitap mütâlâa etmiş ve yukarıdaki neticelere varmıştır.
Şifâu'l-alîl ve bellü'l-ğalîl fî hukmi'l-vasıyyeti bi'l-hatemâti ve't-tehâlîl ismini taşıyan mezkûr eserden133 bazı kısımları terceme ve nakletmekte fayda görüyoruz:
"Kur'ân-ı Kerîm'i okumak ibâdettir. Bir ibâdetin gerçekten ibâdet olabilmesi ve ondan sevap umulabilmesi için gösterişten uzak ve sırf Allah rızası için yapılmış olması (ihlâs) şarttır. Riyâyı: "İbâdeti yaparken Allah rızasından başka bir şey murâd etmek" şeklinde tarif etmişlerdir. Ücret karşılığı okuyanın sevabı onu okumaya sevkeden şeydir ki o da maldır. Rasûlullâh (sav): Ameller niyetlere göredir, herkesin eline niyet ettiği geçer... buyurmuştur... (s. 167).
"Ücret karşılığı Kur'ân okumak bâtıl bir bid'attır..." (s. 168)
"Rasûlullâh (sav) dünyayı lâşeye benzetmiştir. Allah'ın kelâmını lânetlik lâşe ile değişmek onun ümmetine yakışır mı? Kur'ân için bundan daha büyük bir küçümseme tasavvur edilebilir mi?.. Kur'ân'dan âyetleri, hastalığa şifa maksadıyla okuma karşılığında ücret almak- bu bir ibâdet olmadığı için- tecviz edilmiştir. Sevab için Kur'ân okumak bir ibâdettir. Bunun ücret karşılığı okunamayacağı kitab, sünnet, îcmâ ve kıyas delilleriyle sabittir.
Kur'ân-ı Kerîm: "Âyetlerimi değersiz karşılıklarla satmayın."134
Sünnet: "Kur'ân-ı Kerîm'i okuyun, fakat onunla kazanıp yemeyin."135
İcmâ: Ümmet itifak etmiştir ki, sevap ancak niyet ile elde edilebilir. Niyet insanı, işi işlemeye sevkeden âmildir. Burada Allah rızası bahis mevzûu olmadığına göre sevabı da yoktur; olmayan şey satılamaz...
Kıyâs: Kur'ân okumak namaz, oruç gibi bedeni bir ibâdettir, bunları para mukâbilinde yaptırmak caiz olmadığı gibi onu da yaptırmak caiz değildir." (s. 181-182)
"Menfaat karşılığı okuyan menedilir, alan ve veren günahkârdır." (s. 180)
Yazımızı şişireceği için nakillere devam edemiyor, ilgililere bu eseri okumalarını tavsiye ediyoruz.136

D. Iskat ve Devir:
Namaz, oruç, kurban, adak kefâret gibi ibâdet ve borçları ifâ etmeden vefat etmiş bir kimseyi bu borçlardan kurtarmak için fukaraya nakdî bedellerini vermeye "ıskat" denir.
Nakdî bedeli vermek yerine muayyen bir miktarı bir beze çıkılayıp fukaraya hibe etmek sonra hibe yoluyla ondan geri almak ve borç bitinceye kadar bu işe devam etmeye de "devir" denir; bu yolla ölüden, mezkûr borçların düşürüldüğüne (ıskat) inanılır.
Mezkûr ibâdetlerin nakdî ve aynî karşılığına "fidye" denir.
Hz. Peygamber (sav), ashâb, tâbiûn ve etbâu't-tâbiîn devirlerinde bu mânâda ıskat ve devir olmadığı için kitâb ve sünnette bunların yerini aramak boşunadır.

Fıkıh kitaplarına gelince:
1. Iskat:
Yaptığım araştırmalarda namaz için ödemek suretiyle yapılacak ıskata hicrî ikinci asrın sonlarından önce, devir suretiyle ıskata ise beşinci asra kadar cevaz veren bir fakihe rastlamadım:
Nasslar, mazereti dolayısıyla oruç tutamayan kimsenin fidye verebileceğini ifâde etmektedir. Fukahânın cumhûru mazeretsiz olarak oruç yemiş ve vefat etmiş kimse namına veresenin fidye verebileceğine hükmetmişlerdir. Müteveffa vasiyet etmiş ise bu kıyâs hükmü daha kuvvetli olmaktadır. Çünkü hükümde esas "mazeretli kimselerin tutamadıkları oruca karşı fidye vermelerinin gerektiğini" nassın ifade etmesidir. Ölen kimse artık oruç tutamayacağı için bunun durumu, hasta veya çok ihtiyar kişilerin durumuna kıyas edilmiştir. Hanefîlerden yalnız İmam Muhammed (v. 189/805) namazı da oruca katmıştır. Burada katma (ilhak) tâbirini kullanmış, kıyâs diyememişlerdir; çünkü namaz ile oruç farklı olduğu gibi, oruçta fidyenin illeti de ictihâdidir. Zayıf olan bu katma işi için fukahâ şöyle demiştir: "İmam Muhammed, ez-Ziyâdât isimli eserde "ölü kılmadığı namazlar için fidye verilmesini vasiyet etmişse inşâallah bu caizdir ve onun işini görür" demiştir. Burada imam'ın "inşâallah" demesi, hüküm şüpheli olduğu içindir. Eğer vasiyet de etmemişse şüphe daha da kuvvetlenir.137
Buraya kadar vardığımız neticeyi hülâsa edelim: Oruç, namaz gibi bedenî ibâdetleri edâ etmeden âhirete intikâl eden kimse bunların herbiri için bir fidye verilmesini vasiyet ederse fidye ile bunların ıskatı oruçta kıyâsen, namazda ilhak yoluyla fakat şüpheli olarak caizdir, işe yarar; vasiyet etmemişse, namazda durum daha da şüphelidir, namaz hakkındaki bu hüküm de Hanefîlerden yalnız İmam Muhammed'e aittir.
Dikkat edilirse görülecektir ki, burada namaz ve orucun ıskatı fidye ödenmek suretiyle mümkün olmaktadır. Meselâ bir ölünün on yıllık namaz, bir aylık da oruç borcu varsa günde altı namazdan (vitir dahil) on yılda 21.600 namaz ve otuz oruç eder. Bunların her birinin fidyesi bir fitre (fıtır sadakası) kadardır; buna göre mezkür ölünün namaz ve orucunun ıskatı için 1988 yılı itibariyle yaklaşık 10 milyon lira gerekir. Geçmiş namaz yirmi yıllık olursa ıskatın mâliyeti yirmi milyona yaklaşır. (2001 yılı için fitre 1 milyon olsa meblağ 20 milyarı geçer.) Bu meblağ fukaraya ödendiği zaman namaz ve oruç borcundan kurtulunacağına dair bir âyet ve hadîs mevcut olmayıp, oruç için kıyas, namaz için zann ve ümit vardır.

2. Devir:
Fakih Ebû Leys Semerkandî'nin (v. H. 373) Nevâzil isimli kitabına atfen şöyle bir fetvâ nakletmiştir: Ölü ıskat için gereken malı bırakmamışsa bir miktar mal (meselâ para) ödünç alınır, bir fakire "filâna vekâleten bu meblağı onun şu kadar namazının fidyesi olarak sana veriyorum" denir ve verilir o da "bunu ona vekaleten sana bağışlıyorum" der, bu alıp verme işi ıskat bitinceye kadar devam eder.138
İşte bilâhare adına "devir" denen bu ameliyenin fıkıh kitaplarındaki yeri budur. Iskat-ı salât için fidye vermek bile şüpheli iken bunun neye istinâd ettirildiği, delilinin ne olduğu zikredilmemiş, sadece "böyle yapılır, inşâallâh olur, bulur" denmiştir.139
Zamanımızıda bu devir âdet halini aldığı, İslâm'ın kaynaklarına müstenid bir iş sanıldığı ve insanların ibâdette tembelliğe sapmalarının sebeplerinden birini teşkil ettiği için "bid'at" mahiyetini iktisâb etmiştir. Bunun terkedilmesi ve ölü namına doğrudan doğruya sadaka verilmesi, hayırlar yapılması, taksiratının affı için de Mevlây-ı Müteâl'e yalvarılması gerekir.

E. Muayyen Günler ve Geceler:
Daha çok gezgin kitapçıların sattığı en'âm, duâ ve bazı ilmihâl kitaplarında "üçüncü, kırkıncı, elliikinci geceler"den, bu gecelerde yapılacak duâlardan bahsedilmektedir. Ayrıca halk muayyen günlerde bazı kabirlerin etrafında toplanmayı orada yiyip içmeyi, mesire ve duâ yapmayı adet haline getirmişlerdir.
Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîslerde böyle gün ve gecelerden, bu gecelerde yapılacak duâlardan bahsedilmemiştir. Şu halde bunlar sonradan uydurulmuş bid'atlardır. Yapılması fayda yerine zarar getirir, bid'atların yayılıp yaşamasını sağlar.
Allah ve Rasûlü'nün (sav) tâyin ettiği gün ve gece bahis mevzûu olmadan müslümanın, geçmişleri için yapacağı, sünnete uygun pek çok ibâdet ve hayırlar vardır.
Muayyen gün ve gecelerde ölü için evde veya kabir başında toplanmak; yemek, içmek ve bu arada okumak, hadîslerde ve fıkıh kitaplarında menedilmiştir. Ölüm yıldönümü dinî merasimleri de bu yasaklar içindedir.140

F. Mevlid:
Doğmak, doğum zamanı ve yeri mânâsına gelen mevlid kelimesi önceleri "Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi" için kullanılmış, daha sonra O'nun (sav) doğumunu, vasıflarını ve husûsiyetlerini işleyen manzûmelere de "mevlid kasidesi" veya kısaca "mevlid" denmiştir.
Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi, merasim ve şenlik yapma âdeti hicri dördüncü asırda, Fâtımîler'de başlamıştır. Fâtımîler bunun yanında Hz. Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin(r.anhum) ve halifeleri için de mevlid merasimleri yaparlardı. Mevlid merasimi oradan mağrib ülkelerine, Arabistan'a ve Osmanlılara da intikal etmiştir. III. Murad devrinde, 996 yılında bu merasim resmen teşrifata idhal edilmiştir.
Mevlid geceleri okunan Arapça, Türkçe, Farsça, birçok manzume vardır. Arapça'da Bânet, Sûad, Bürde, Hemziyye dışında Cezerî, Heytemî, İbn Cevzî, Berzencî vb.'nin kaleme aldıkları kasideler (mevlidler) vardır.
İslâm Ansiklopedisi'ndeki "mevlid" maddesinde Türkçe onaltı kadar mevlid kasidesi ismen kaydedilmiştir. Bunların içinde en meşhuru Süleyman Çelebi'nin 812/1409 yılında yazdığı "Vesiletü'n-necât" isimli kasîdesidir. Dili halk tarafından hayli değşitirilmiş olarak günümüzde okunan mevlid budur.141
Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi için merasim yapmak ve bu arada mezkûr kasideleri okumanın cevazı tartışılmış, bazıları bunun bid'at olduğnu, birçok münker fi'lin işlenmesine sebep teşkil ettiğini ileri sürerek "mekrûh, hatta haram" demişlerdir.142
Suyûtî (v. 911/1505) "Husnü'l-maksıd fî amel'l-mevlid" isimli eserinde mevlid çevresinde işlenen kötü fiiller önlenirse mevlid caiz olur demiştir.
Bu münakaşada bahis mevzûu olan şey Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi yapılan merasim, zikir ve okumadır.
Muayyen gecelerde ve yıl dönümlerinde ölünün ruhu için mevlid okutmak yakın zamanlarda bilhassa memleketimizde âdet olmuş bir bid'attır ve birçok mahzurlu tarafları vardır.
1. Zaman geçtikçe bunun ölüler için yapılması gereken bir ibâdet ve merasim olarak telâkki edildiği görülmektedir. İslâm'a -onda olmayan- bir ibâdet ve merasim katmak Hz. Peygamber'in (sav) şiddetle menettiği bid'attır.
2. Bilhassa evlerde okunan mevlidler dolayısıyla İslâm'ın menettiği bazı fiil ve davranışlar meydana gelmektedir.
3. Mevlid arasında zikir, duâ, Kur'ân okumak gibi ibâdetler vardır; fakat bunları profesyonel kişiler para mukabilinde yaptıkları için hem sevap hasıl olmaz, hem de alan ve veren günahkâr olur.143
4. Bu bid'ât yaygın hale geldiği için, geçmişlerimiz namına yapmamız sünnet olan ibâdet ve hayırların yerini almış, onlara mânî olmuş, onları unutturmuştur.
Gerek Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi ve gerekse başka zamanlarda her müslüman mevlid kasidelerinden birini alıp okuyabilir. Bu okuyuştan ilâhi ve peygamberî aşk, feyiz ve bereket hâsıl olur. Zaten bunları yazanlar da "para ile ölülerin ruhuna okunsun" diye değil, herkes okusun, peygamberini tanısın, sevsin, ona aşkla bağlansın diye yazmışlardır.144
Netice:
Müslümanların hastalık ve ölüm karşısındaki tutum ve telâkkilerini, ölüleri için yapmaları ve yapmamaları gereken hususları, dinimizin mûteber bilgi kaynaklarından süzüp aktarmaya çalıştık. Bu nevi yazılara iki sebeple aksülamel vaki olur, itiraz edilir:
1. Öteden beri böylece devam ettiği ve kimse çıkıp da aksini söylemediği için.
2. Bazı zümrelerin menfaatlerine dokunduğu için.
İşte böyle düşünen ve söyleyen din kardeşlerimize, İbn Abidin merhumun şu sözlerini nakletmekle iktifâ edeceğiz.
Böyle yapılageldiği, teâmül ve örf halini aldığı iddiası karşısında merhum diyor ki:
"İnsanlar öteden beri şunlara alışmış, âdet edinmiştir: Ambalajı içinde mal satıp, -tahminî- darasını düşmek, altın ve gümüşü karşılıklı, veresiye ve yekdiğerinden fazla olarak satmak gibi saymakla bitmez fâsid alışverişler ve bâtıl akitler, gıybet ve birçok fısk nevîleri, muvâzaalı satış ile faiz alma, hıristiyan yortularında ölüler için mescidlerde ve başka yerlerde sadaka dağıtma, câmilerin kıble duvarlarını süsleme, cenazeyi taşırken yüksek sesle zikretme, Ramazan gecelerinde câmilerde lüzumundan fazla kandil ve mum yakma (Allâme el-Bâkânî'nin Mültekâ şerhinde naklettiğine göre dört mezhepten âlimler bunun haram olduğuna fetvâ vermişlerdir; halbuki halk bunu dinin şiarlarından biri olarak kabul eder), minârelerden mevlidler okutma -ki bunu ibâdet telâkki ederler, hastalarının şifâyâb olması, kayıplarının dönmesi için adarlar, sevabını Hz. Peygamber'in (sav) ruhuna hediye ederler, halbuki bu müzik ve eğlenceden başka birşey değildir; Abdü'l-ganî Nablûsî bu sebeple müezzinlerin fâsık olduklarını, vaktin girdiğine dair haberlerine itimad edilemeyeceğini zikretmiştir- eğer insanların alıştıkları ve ibâdet telâkki ettikleri bu -meşrû olmayan- işleri sayıp döksek maksaddan dışarı çıkarız; hâsılı dinin kendi gitmiş adı kalmıştır... Eğer "senin muâsırın Hanefî müftiler bunlardan bazılarının caiz olduğuna fetvâ veriyorlar, bunlar birşeye dayanmıyorlar mı?" dersen, ben de derim ki "evet, fetvâ veriyorlar, fakat neye dayandıklarını sorsan, onlar da yeryüzünün doğusunu ve batısını arasalar sağlam bir dayanak bulamayacaklardır..."145
"...aleyhinde de olsa gerçeği söyle, en sevgili dostun da olsa kimseye müdâhene eyleme, Allah Teâla ilim sahiplerinden "bildiklerini gizlememek" üzere söz almıştır... Eğer ilim ve irfan sahiplerinden isen ve söylediklerinin gerçekliği sence aydınlığa kavuştu ise "emrolunduğunu açıkça söyle ve câhillere aldırma." Eğer fakir olmaktan korkuyorsan Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. Kim Allah için bir -menfaati- terkederse Allah, yerine daha hayırlısını verir; çünkü O, en büyük kerem sâhibidir. Dini kazanç aleti yapmak ne çirkin bir davranıştır! Yaptığın ibâdete karşılık yalnız Allah rızasını iste ve O'na yaptığın ibâdete kimseyi karıştırma; ona karşılık insanlardan ücret bekleme, bilâkis yarın ecrini O'ndan bekle. Rabbimiz -ki söyleyenlerin en doğrusudur- Kitâb-ı Mübîn'inde şöyle buyuruyor: "Allah'ın kitabını daima okuyan, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan -gizli, açık- muhtaçlara verenler tükenmez bir kazanç umarlar, Allah onların mükâfatını tastamam verecek, lûtuf ve inayetinden daha fazlasını da verecektir."146 Biliyorsun ki dünya kazancı fânîdir, âhiret ise ebediyyen oturulacak yurttur..."147
Önemli bir mülâhazayı ve cevâbımı arzederek yazıyı bitirmek istiyorum:

Diyorlar ki:
Bid'atlar İslâm'ın ruhuna aykırı, Allah ve Rasûlü (sav) tarafından medenilmiş olmakla beraber bazı zamanlarda ve bazı içtimâî sınıflarda din duygusunun yaşamasını, dinin canlı kalmasını temin ediyor; bu bakımdan müsâmaha edilmesi gerekmez mi?

Cevap:
1. İslâm'ın iman, ibâdet, nizam ve ahlâk olarak terkedilip unutulması ve sadece bid'atlar vasıtasıyla varlığının hatırlanması onun hayatı değil, ölümüdür. Onu yaşatmak için bünyesine yabancı olan bid'atları değil, İslâm'ın esaslarını ihyâ etmek gerekir.
İslâm'ı değil de mücerred bir din duygusunu yaşatmak için bid'at tervicine lüzum yoktur, çünkü o duygu fıtrîdir.
2. Bid'atleri geçim vasıtası haline getirenlerin, bu vesile ile İslâm'ın neşir ve ihyâsı gibi bir düşünceleri yoktur. Onlar müşterilerinin bâtıl inanç ve kanâatlerini okşamayı, fikirlerini tasdik etmeyi menfaatlerine daha uygun buluyorlar.
3. İslâm'a hizmet için kurulmuş veya kurulacak bazı hasbî müesseseler sırf Allah rızası için, ölüm felâketine uğramış aileyi -alışılan gün ve gecelerde- ziyaret edip, meşrû ve sünnet olan vazifeleri anlatsalar, acılarını paylaşsalar - evet böyle bir hizmet yolu açılsa -geçici bir zaman için bid'atlardan faydalanılır, sonra da onların yerini sünnet (Rasûl-i Ekrem'in (sav) bize eksiksiz olarak emânet ettiği İslâm) almış olur.



60. Buhârî, Kitâbu'l-Merdâ, bab: 1.
61. Müslim, el-Câmi'u's-sahih, Kitâbu'z-Zühd, no. 64.
62. Seyyid Sâbık, Fıkhu's-sünne (Beyrut, 1969), c. I, s. 488.
63. Buhârî, Kitâbu'l-Cihâd, bab: 134.
64. Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 491 (Ahmed ve Sünen sahipleri rivâyet etmiştir.)
65. Seyyid Sâbık age., c. I, s. 495-496.
66. Cum'a: 62/8.
67. Buhârî ve Müslim; Gazzâlî, İhyâu ulûmi'd-dîn, c. I, s. 434.
68. Gazzâlî, age.,
c. I, 434.
69. Hadîsler ve tafsilât için bkz. Gazzâlî, age., c. I, s. 434; İbn Kudâme, el-Muğnî (Kahire, 1968). c. s. 334; el-Azîmâbâdî, Avnu'l-Ma'bûd fî şerhi Sünen-i Ebî Dâvûd (Hind tab'ı), c. III, s. 955; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 498 vd.
70. Gazzâlî, age., a.y., Seyyid Sâbık age., c. I, s. 500.
71. İbn Hazm, el-Muhallâ (el-Müniriyye tab'ı), c. IV, s. 172.
72. İbn Kudâme, age., c. II, s. 334; Şevkânî, Neylu'l-evtâr (Mısır, 1952), c. IV, s. 17-21: Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 489-492.
73. İbn-Hümâm, Fethu'l-kadîr (Kahire, 1310), c. I, s. 446; İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr (el-Meymeniyye, 1307), c. I, s. 626; Şevkânî, age., c. IV, s. 21.
74. Buhârî, Câmi'u's-sahih, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 121; Ebû, Dâvûd, ma'a Avni'l-Mabûd, c. III, s. 159; İbn-Hümâm, age., c. I, s. 447; İbn Kudâme, age., c. II, s. 335; İbn Âbidin, age., c. I, s. 626; Şevkânî, age., c. IV, s. 21; Gazzâlî, age., c. I, s. 450.
75. Ebû Dâvûd, Maa Avnü'l-Ma'bûd, c. III, s. 160; Şevkânî, age., c. IV, s. 24; İbn Âbidin, age., c. I, s. 626; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 502.
76. Seyyid Sâbık, age., C. I, s. 504; Bakara: 2/156. Ayrıca bkz. Buhârî, age., Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 162.
77. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 152, 162; el-Âmire tab'ı, c. II, s. 80, 95.
78. Buhârî, age., Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 152, 162; Şevkânî, age., c. IV. s. 105-116, En'âm: 6/164.
79. Şevkânî, age., c. IV, s. 27-36; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 517; İbn Kudâme, age., c. II, s. 339 vd.
80. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 145; c. II, s. 77.
81. Age., c. II, s. 78; bab: 148
82. Ahzâb: 33/6.
83. İbn Kudâme, age., c. II, s. 337; Şevkânî, age., c. IV, s. 25-26.
84. İbn Kayyim, Zâdu'l-meâd (Mısır, 1950), c. I, s. 141.
85. Şevkânî, age., c. IV, s. 67.
86. Şevkânî, age., c. IV, s. 66; İbn Hazm, el-Muhallâ, c. V, s. 129; Aynî, Umdetü'l-Kârî (İst. tab'ı), c. IV, s. 154; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne, c. I, s. 523.
87. İbn Hazm, age., c. V, s. 169; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 532.
88. İbn Âbidin, age., c. I, s. 641 vd.
89. Age., c. I, s. 652
90. Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne, c. I, s. 535. İbn Hazm'e göre mescidde kılmak daha evlâdır, el-Muhallâ, c. V, s. 162,164; Şevkânî, age., c. IV, s. 44 vd.
91. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 124; c. II, s. 71; İbn Kudâme, el-Muğnî, c. II, s. 382; İbn Kayyim, Zâdu'l-meâd, c. I, s. 145; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 52; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 534; İbn Âbidin, age., c. I, s. 640.
92. İbn Kayyim, age., c. I, s. 443; Şevkânî, age., c. IV, s. 52; İbn Âbidin, age., c. I, s. 651; İbn Kudâme, age., c. II, s. 381.
93. Hadisleri Buhârî rivâyet etmiştir. Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 123, 205, 217; c. I, s. 71, 100, 108.
94. Aynî, age., c. IV, s. 19 vd.; Seyyid Sâbık age., c. I, s. 558.
95. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 171; Şevkânî, age., C. IV, s. 24; Tahir Olgun, Müslümanlıkta İbâdet Tarihi (Ank. 1946), s. 119.
96. İbnu'l-Hâc, el-Medhal, (Mısır, 1960), c. III, s. 259; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ' fî madârri'l-ibtidâ' (4. baskı), s. 210.
97. Buhârî, age., c. II, 70, 89, 90.
98. el-Muğnî, c. II, s. 353 vd.
99. Age., s. 354 vd.
100. Şeyh Ali Mahfuz, age., s. 212 vd.; İbn Kudâme, age., c. II, s. 355; Şâfiîlere göre oturmak mekruh değildir.
101. Şevkânî, age., c. IV, s. 31 vd.
102. İbn Kayyim, age., c. I, s. 145; Şevkânî, age., c. IV, s. 82 vd. İbn Kudâme, age., c. II, s. 357; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 540; Aynî, age., c. IV, s. 118.
103. Reşid Rızâ, el-Fetâvâ, c. II, s. 556.
104. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 125, 189; c. II, s. 72; İbn Hazm age., c. V, s. 114, 144; İbn Kudâme, age., c. II, s. 314, Seyyid Sâbık, age., s. 543.
105. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 216.
106. Bu hükümleri delil ve münakaşalarıyla beraber şu eserlerde görmek mümkündür: Buhârî, age., bab: 181; İbn Kudâme, age., c. II, s. 376-379; İbn Kayyim, age., c. I, s. 146; İbn Hazm, age., c. V, s. 133; Şevkânî, age., c. IV, s. 84-95; İbn Âbidin, Şifâu'l-alîl... (İst. 1325), s. 174; Reddu'l-muhtâr, c. I, s. 660; Şeyh Ali Mahfuz age., s. 186; Aynî, age., c. IV, s. 149, 168.
107. Ebû Dâvûd, Maa-Avni'l-Ma'bûd, c. III, s. 209.
108. İbn Kudâme age., c. II, s. 422; Gazzâlî, İhyâu ulûmi'd-dîn, c. I, s. 476; Şevkânî, age., c. IV, s. 63, 96 vd.; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 546, 559.
109. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 150; c. II, s. 76; Seyyid Sâbık age., c. I, s. 507; Şevkânî, age., c. VI, s. 309-316; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-müctehid, (İst. 1333) c. II, s. 101-103.
110. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 151; İbn Kudâme, age., c. II, s. 405; Seyyid Sâbık age., s. 562.
111. Ebû Dâvûd, Ma'a-Avni'l-Ma'bûd, c. III, s. 164.
112. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. II, s. 410; İbn Âbidin, Şifâu'l-alîl (Mecmûatü'r-Resâil), c. I, s. 182; Reddu'l-muhtâr, c. I, s. 663; Seyyid Sâbık, age., 508; s. Şeyh Ali Mahfuz. age., s. 218.
113. İbn Âbidîn, age., s. 192-198. bkz., Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, s. 377 vd.
114. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 151; Şevkânî, Neyl, c. IV, s. 117-120; Ebû Dâvûd, Maa'l-ayn, c. III, s. 212.
115. Kabir ziyareti mevzuunda bkz. Gazzâlî, İhyâu ulûmi'd-dîn, c. I, s. 473; İbn Kudâme, el-Muğnî, c. II, s. 422; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 117-120; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 192; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 566; İbn Kayyim, Zâdu'l-meâd, c. I, s. 146.
116. İbn Teymiyye, Külliyât, (Riyâd tab'ı) et-Tevessül ve'l-vesile, c. I, s. 142; 368; el-Cenâiz, c. XXIV, s. 384 vd.; ez-Ziyârât, c. XXVII, s. 511 vd.; İbn Kayyim, Zâdu'l-meâd, c. I, s. 146; Ebû Zehrâ, İbn Teymiyye, (Kahire 1958), s. 320-325; Reşid Rızâ, Tefsirü'l-menâr, c: IV, s. 371-378.
117. Mâide: 5/35.
118. Muhâliflere göre vesileden maksad kulun ibâdetleri, hayırları, iman ve ahlâkıdır.
119. Birbirini destekleyen rivâyetler için bkz. Şevkânî, Neyl, c. IV, s. 8 vd.
120. Hadîsler ve münakaşaları için bkz. M. Zâhid el-Kevserî, Muhikku't-takavvul (Kahire, 1369), s. 9 vd. Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 196-200.
121. Muhikku't-takavvul, s. 5-9.
122. Ebû Dâvûd, Kitâbu'l-Vasâya, bab : 3; Tirmizî, Kitâbu'l-Vasâyâ, bab: 7.
123. Müslim, Kitâbu'l-Vasiyye, no: 14; Ebû Dâvûd, Kitâbu'l-Vasâyâ, bâb: 14; Tirmizî, Kitâbu'l-Ahkâm, bâb: 36; Nesâî, Kitâbu'l-Vasâyâ, bab: 8.
124. İbn Mâce, Mukaddime, bâb: 20.
125. Müslim, Kitâbü'l-İlm, 15, Kitâbü'z-Zekât, 69, Nesâî, Kitâbü'z-Zekât, bâb: 64.
126. İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, c. 10, s. 541-542; Şifâu'l-alîl, s. 166; Aynî, Umdetü'l-Kârî, c. V, s. 118, 283; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 248 vd.
127. Haşr: 59/10.
128. Hadîsler ve münakaşalar için bkz., Avnu'l-Ma'bûd, c. III, s. 160; age., c. V, s. 283 vd.; İbn Kudâme, age., c. II, s. 423-424; Şevkânî, age., c. IV, s. 98-100; Şeyh Ali Mahfuz, age., s. 235, Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 567-569; R. Rızâ, Tefsiru'l-menâr, c. VIII, s. 255 vd.
129. Aynı mevzuda hadîsler için bkz., Tebrizî, Mişkât (Dimaşk, 1961) c. I, s. 58; Hayreddin Karaman, Fıkıh Usûlü (5. baskı, İst. 1971) s. 210 vd.
130. Bu da defin esnasında olmamalıdır. İbn-Hâc, el-Medhal, c. III, s. 275; Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed'e göre kabirde Kur'ân okumak mekruhtur. Ş. Ali Mahfuz, age., s. 238.
131. Bakınız: İbn Kudâme, el-Muğnî, c. II, s. 377; İbn Âbidin, age., c. I, s. 628; İbnu'l-Hâc, el-Medhal, c. III, s. 277; İbnü'l-Kayyim, Zâdu'l-meâd, c. I, s. 145; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 96; Reşid Rızâ, el-Fetâvâ, s. 344, 1270, 2317; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-sünne, c. I, s. 546-548; Ş. Ali Mahfuz, age., s. 229.
132. İbn Kayyîm, age., c. I, s. 146; İbn Kudâme, age., c. II, s. 379; Şevkânî, age., c. IV, s. 97; Şeyh A. Mahfuz, age., s. 186 vd.
133. Müellifin diğer risâleleriyle beraber İstanbul'da 1325 tarihinde tabedilmiştir.
134. Bakara: 2/41, Mâide: 5/44. Bazıları bunu 45 dirhemden aşağıya okunmaz, fazla olursa okunur diye anlamışlardır. Bu bir Bektâşî anlayışıdır ve bâtıldır.
135. Bu meâlde hadîsler için bkz., Aynî, age., c. V, s. 648.
136. Ayrıca bkz. Aynî, age., c. V, s. 647-649; Ali Salim el-Menûfi, İrşâdü'l-enâm fî hükmi-kırâeti'l-Kur'ân bi gayr-i ihkâm (telif: 1324). s. 62 vd.; S. Sâbık, Fıkhu's-sünne, c. I, s. 596; İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, c. I, s. 451; Reşid Rızâ, el-Fetâvâ, s. 1687, 2305.
137. Aynî, Umdetu'l-Kârî, c. II, s. 608; İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, C. I, s. 540.
138. Abdu'l-Aziz Buhârî, Ş. Usûlü'l-Pezdevî (İst. tab'ı), c. I, s. 155 (kazâ bahsî).
139. Bu mevzûu için bkz. (Abdu'l-Aziz Buhârî, Aynî ve İbn Abidin'in adı geçen kitaplarından başka) Aynî, Umdetü'l-Kârî, c. V, s. 233, 283; Sadru'ş-şeria, et-Tavdîh (Mısır, 1327), c. I, s. 167; İbn Âbidin, Şifâu'l-alîl, s. 196.
140. İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, c. I, s. 663; Şifâü'l-alîl, s. 174; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 173, 180, 233, Seyyid Sâbık, Fıkhu's-sünne, c. I, s. 564.
141. Mevlid hakkında geniş bilgi için İslâm Ansiklopedisi'ne verilen bibliyografyaya ve bilhassa Prof. A. Ateş ile Dr. Neclâ Pekolcay'ın eserlerine bakınız.
142. Muhammed b. Muhammed el-Fâsî, (v. 737/1336), el-Medhal, c. II- s. 1-30; Mâlikîlerden Tâcüddin el-Fakıhânî de aynı görüştedir.
143. Bu hükmün kaynakları 77 numaralı dipnotta zikredilmiştir.
144. Önce geçen kaynaklardan başka şunlara bakınız: İbn Abidin, Şifâu'l-alîl, s. 188; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 239 vd.
145. Şifâu'l-alîl, s. 188-189. Müellif özet olarak şunu diyor: İnsanların alışması, âdet haline getirmesi, ulemânın sükûtu veya fetvâsı bâtılı hak, bid'atı sünnet kılmaz.
146. Fâtır: 35/29.
147. Şifâu'l-alîl, s. 190-191.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
Hayrettin Karaman'ın son aylardaki iftiralara cevaplarının listesini üstteki "Son Yazılar" kısmında bulabilirsiniz.
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler