www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Boşanma, enflasyon, kadının seyahati

İlk beş sorunun cevabı aynı kaideye dayanmaktadır; bu kaide ise "müslümanlar şartlarına, verdikleri söze bağlıdırlar, hıyânet etmezler, hıyânet yoluyla gayr-i müslim harbî kişinin malını ele geçirmek caiz ve helâl değildir" şeklinde özetlenebilir. Bu kaideyi biraz açıklamak gerekirse: Gayr-i müslim olup harb ülkesinde veya andlaşmalı ülkede oturan bir kimsenin canı, malı, namusu, bu ülkeye izinle giren müslümana helâl değildir. Bir müslüman pasaport ve gerektiğinde vize alarak böyle bir ülkeye girdiğinde, bu ülkenin kanunlarına riâyet edeceğine, haklara tecavüzde bulunmayacağına, hıyânet etmeyeceğine söz veriyor demektir. Bu söze riâyet etmek gereklidir, hıyânet caiz değildir. Gayr-i müslimlerle yapılan iş ve hizmet anlaşmaları, akit ve sözleşmeler, tıpkı müslümanlar ile yapılmış gibi geçerli ve bağlayıcıdır. İşte bu sebeple:
a) Bir Türk vatandaşı ilgili makamlara bildirmeden Türkiye'de birkaç ay kalıp tekrar Almanya'ya dönerek, Türkiye'de bir ay kalmış gibi (yalan beyanda bulunarak, yahut gerçeği gizleyerek) orada biriken maaşını alamaz.
b) Bakmakla yükümlü olmadığı kişileri yalan beyan ile yakını gibi gösterip vergi muâfiyetinden yararlanamaz.
c) İşsizlik sigortasını kötüye kullanmak suretiyle hükû-metten para sızdıramaz.
d) Kendi ailesinden olmayan bir kişiyi oğlum, kızım diye gösterip tedavi ettirerek bedelini sigortaya ödettiremez.
e) Hasta olmadığı halde hastayım, diyerek rapor alamaz ve mazeretsiz, izinsiz işten kalarak ücret alamaz.
Bütün bunlar "yalan, sahtekârlık, hıyânet, ahde vefasız-lık" demektir; sözleşmeye aykırıdır, müslüman bunları yapamaz, yaparsa günah işlemiş olur, bu yoldan elde ettiği kazancı haramdır.

Soru: Gelini ile kavga eden bir adam oğluna: "Eğer buna karım dersen ve yanına alırsan üçten dokuza şart olsun sana evlat demem" demiş ve bu sözü üç defa söylemiş. Fakat bunu karısını boşamak için değil, yemin niyeti ile söylemiş. Şimdi oğlu ile konuşmuyor. Çözümü nedir? Evlat demese de başka şey dese, veya keffaret gibi bir hal çaresi var mıdır?
Cevap:
Bu çeşit bir sözü şartlı boşama sayanlar olduğu gibi yemin sayanlar da vardır. Mezkûr şahıs bunu söylerken boşamayı kasdetmediğine, karısı ile bir problemi bulunmadığına göre sözünü yemin olarak değerlendirmek gerekir. Lafız olarak "keffâret gerektiren yemin" değil ise de, maksadı bu olduğu için bir yemin keffâreti öder ve sonra oğlu ile görüşüp konuşur.

Soru: Gece sahura kalkmak için saatını kuran bir adam gece uyanamasa, sabahleyin de işinin zorluğunu ileri sürerek "Gece sahura kalksaydım oruç tutacaktım. Kalkamadığım için niyet etmiyorum" dese ve oruç tutmasa ne gerekir?
Cevap:
Dil veya gönül ile yapılan niyet, oruca niyet olduğu gibi sahura kalkmak da oruca niyet olarak kabul edilmiştir. Ancak sahura kalkmaya niyet etmek ayrı bir şeydir. Bunu "sahura kalkarsam oruç tutacağım" şeklinde bir niyet olarak değerlendirmek mümkündür. Genel olarak şüpheler ceza ve keffâretleri düşürür. Burada da bir şüphe mevcuttur, hatta oruca niyet etmemiş olması ihtimali daha kuvvetlidir. Bu sebeple mezkûr şahsa keffâret değil, kazâ gerekir.

Soru: Öfke ile söylenen üçden dokuza.. sözünü bir talak kabul eden müctehid var mıdır? Bunu öfke ile söylemesi bir avantaj sağlar mı?
Cevap:
Şiddetli öfke içinde söylenen boşama sözünü tamamen geçersiz sayan müctehidler vardır. Bu görüşe bazı hanefî fukahâsı da katılmaktadır. (İbnu'l-Humâm, Feth C. III, s. 38; Kâmil Miras, Tecrîd, C. XI (1. baskı), s. 465.) Boşama (talâk) Allah'ın sevmediği, bazı durumlarda zaruret haline geldiği için sevmeyerek izin verdiği bir tasarruftur. İslâmın çok önem verdiği aile hayatını sona erdiren bu tasarrufun iyice tartıp düşünülerek icra edilmesi gerekir. Hiddet tartıp düşünmeyi engellediği için bazı müctehidler öfke içinde boşamayı geçersiz saymışlardır. Taraflar boşanmak istemedikleri takdirde bu ictihada göre fetvâ verilebilir. Öfkesiz olarak bir defada üç talâk ile boşamayı bir talâk sayanlar vardır.

Soru: Bir vatandaş Türkiye'ye giderken bir televizyon veya bir video getirse, gümrükte bir milyon lira gümrük isteseler, fakat yüz bin lira rüşvetle gümrüksüz geçmesi mümkün olsa, (laik sistemle idare edilen Türkiye kanunlarına göre) bu iki şıktan hangisi İslâma göre uygulanmalıdır?
Cevap:
Bir ülkenin rejiminin demokratik, laik cumhuriyet olması, o ülkede yaşayan müslümanların vergi kaçırmalarını gerektirmez. Çünkü vergi rejime değil, toplum ihtiyaç ve hizmetlerine sarfedilmek üzere toplanır. Bir ülkede yaşayan kişiler, bu ülkede yapılan ortak harcamalara vergi vererek katılırlar. İmkânı olduğu halde vergi ödemeyen, başkalarının malından, onların rızası dışında haksız olarak faydalanmış olur (çünkü her ferd, diğerleri de veriyor diye kendi vergisini helâl eder, bu bir nevi şartlı hibedir). Gümrük vergilerinin diğer vergilerden farklı olarak bir fonksiyonu da korumadır. Devlet millî sanâyiin gelişmesi ve korunması, bazı hallerde tüketicinin korunması gibi maksatlarla gümrük vergisi koyar ve ayarlar. Gümrük vergisini vermeyen bu bakımdan amme menfaatine aykırı hareket etmiş olur. Eğer bir ülkede yöneticiler, kazanç hırsı vicdanlarını karartmış bir kısım sanâyici ile işbirliği yapar ve gümrük vergilerini onların menfaatlerine göre ayarlarlarsa -ancak bunun kesin olarak tesbit edilmesi halinde- bu vergi haksız olur ve kurtulma çabası caiz hale gelir.
Rüşvet vermek ve almak prensip olarak haramdır. Eğer bir kimse, haklı olan bir işini rüşvet vermeden yürütemez, hakkını bu çareye başvurmadan elde edemez durumda ise rüşvet vermesi caiz hale gelir; ancak rüşveti almak her hal ve şartta haramdır.

Soru: Bir kişinin İstanbul-Almanya uçak bileti yaklaşık 400 küsür bin türk lirasıdır. Eşimin Almanya'ya yanıma gelip gitmesi için oğlum onu İstanbul'dan uçağa bindirse, ben de Almanya'da hava alanından alsam caiz midir? Yoksa ne pahasına olursa olsun gidip ya kendim veya bir mahremi ile mi gelebilir?
Cevap:
Hz. Peygamber (s.a.) kadını, yalnız başına yolculuk yapmaktan menederken yolculuğun uzununu kısasından ayırıcı ölçüler getirmiş, hadîsin çeşitli rivayetlerinde bu sınır, birkaç milden üç güne kadar uzatılmıştır. Üç gün sınırını esas alan müctehidlere göre kadın, üç gün sürmeyen yolculukları, yanında mahremi olmadan da yapabilecektir. "Bir kadının, tek başına Yemen'den kalkıp Mekke'ye gelebileceği kadar güvenli günlerin geleceği"ni bildiren hadîs de göz önüne alınırsa, kadını tek başına yolculuktan meneden hadîsin, güvenlik esasına bağlı bulunduğu anlaşılır. Eğer böyle bir illet ve hikmete dayanmasa ve yasaklama ibâdet kabilinden (taabbudî) olsaydı, üç günden az olan mesafeler için de yasaklanırdı. Neden bir veya iki günde yaya katedilecek yere kadın mahremsiz gidiyor da daha fazlasına gidemiyor? Çünkü yolculuk uzadıkça kadın için tehlike de o nisbette artıyor. Özellikle Rasûlullah'ın (s.a.v.) zamanını düşünelim; yollarda emniyet yok, iletişim vasıtaları kısıtlı, suçluyu takip ve yakalama çareleri az... Bu şartlar içinde kadının, yanında yakını bulunmadan birkaç gün sürecek bir yolculuğa çıkmasını yasaklamak kadar makul bir tedbir olamaz. Günümüze ve sorunuza gelince: Bir kadını, bir hava meydanından bir yakınının uçağa bindirmesi, ineceği yerde de bir başka yakınının onu karşılaması halinde, -eskiden bir kadının tek başına, yahut mahremsiz yapacağı bir iki günlük yolculuk kadar bile- tehlike yoktur ve bunun caiz olması gerekir.

Soru: Bir müslüman bir müslümana ödünç para verse, mesela altı ay sonra alsa. Bu arada paranın kaybettiği değer kadar fark alsa, bu değeri ya dolar, mark gibi bir yabancı paraya göre veya altına göre değerlendirse bu caiz midir? "Lâ darara velâdırara" hadisine göre.
Cevap:
İslâmda ödünç para verme teşvik edilmiş, bunun yalnızca Allah rızâsı için yapılması istenmiş, ödünç vermeden dolayı -şart koşularak- menfaat sağlamak faiz sayılmış ve yasaklanmıştır. Ödünç veren, verdiğine eş değerde emsâl malı veya parayı geri alacak, ödünç alan da bunu ödeyecektir. Fazla almak faiz olduğu gibi eksik ödemek de haksızlıktır, borçlu kalmaktır, kul hakkına riâyet etmemektir. Bugün enflasyonun mevcut bulunduğu ülkelerde ödünç alınan memleket parası, ödemeye kadar geçen zaman içinde değer kaybına uğrarsa, ödenirken bu kaybın telâfi edilmesi için, alınan meblâğa eş değerde paranın ödenmesi gerekir. Meselâ bir milyon TL. ödünç alan kimse, altı ay sonra bunu öderken -yıllık enflâsyon yüzde elli ise- bir milyon iki yüz elli bin TL. ödemesi gerekir. Eğer enflasyon farkını ödemez de yine bir milyon öderse borcunun % 25'ini ödememiş, haksızlık etmiş olur. Eflasyon, örnekte görüldüğü şekilde telâfi edilebileceği gibi daha ödünç alınırken, alındığı gündeki "altın veya döviz" karşılığı hesap edilerek ödemenin buna göre yapılması da şart koşulabilir. Önemli olan, enflasyonun âdil bir şekilde tesbit edilmesi ve ödemenin buna göre yapılmasıdır. Bu arada karşılıklı olarak helâlleşmek de ihtiyatlı bir davranış olur.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler