www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İ- Gelenekler ve bid'atler:
İslâm dini geldiği zaman insanlar, bugün olduğu gibi çeşitli milletlere, büyük-küçük topluluklara mensup bulunuyorlardı. Bu milletlerin ve toplulukların kendilerine mahsus inançları, âdetleri, gelenek ve görenekleri vardı. İslâmdan önceki çağa "câhiliyet" çağı, bu çağın İslâma aykırı bulunan âdet ve inançlarına da "câhiliyye âdetleri" denilmektedir. Müslüman, saâdet dini İslâma girerken câhiliye inanç ve âdetlerinden soyunmak, arınmak, bu saâdet iklimine öyle girmek mecburiyetinde idi. Fakat fertlerin, mensubu bulundukları toplumdan tevârüs ettiği inanç ve âdetleri bir anda tamamen terketmesi zor olduğu için Rasûlullah (s.a.v.) ve yolundakiler, bunlarla mücadele etmiş, en uygun metodları uygulayarak müslümanları bunlardan arındırmaya çalışmışlardır. İşte bu mücadele ve arındırma faaliyetinin, bid'at ve gelenek mefhumlarıyla yakın alâkası vardır.

1) Bid'at:
Peygamberimiz (s.a.v.)'in zamanında olmayan veya meşrû telakki edilmeyen bir inanç, ibadet veya dinî anlayış ve davranış bid'at mefhumu içinde yer almaktadır.
Herhangi bir hareket, âdet ve anlayışın dinî yönü olmadıkça; yâni iman ve ibâdet, sevap ve günah çerçevesine sokulmadıkça bid'atla alâkası yoktur. Hacca giderken deveye değil de uçağa binmek bid'at değildir; çünkü bunun inanç, ibâdet, sevap, günah mefhumu ile bir alâkası yoktur. Türbelere horoz ve mum adamak, ölünün başında mum yakmak bid'attir; çünkü bu bir inanca dayanmakta, sevap umulmaktadır; halbuki dinimizde böyle bir inanç, ibadet ve sevap yolu mevcut değildir.

2) Millî gelenekler:
Bütün insanlığı tek millet halinde yaratmayıp millet ve kabileler halinde bölen, her birine ayrı özellikler veren Allah'tır. Ancak bu ayırışın hikmet ve sebepleri vardır:
"Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır..." (el-Hucurât: 49/13) meâlindeki âyet bu vâkıayı anlatmakta ve hikmetlerinden birisine ışık tutmaktadır: "birbirinizi kolayca tanıyasınız". Birbirimizi niçin tanıyacağız? Çünkü insan tek başına yaşayamaz. Topluma ihtiyacı vardır, toplumun da diğer toplumlara ihtiyacı vardır. Şu halde bu ayrılış ve özelleştirişin hikmeti tanışma, anlaşma, dayanışma, birbirini tamamlama, hayatı kolaylaştırmadır....
Ancak farklı millet ve kâbileden olmayı bir tefâhur, başkalarını hor görme, zulüm vâsıtası kılmak aslâ caiz değildir. İnsan ancak irâdesiyle kazandığı vasıf ve özelliklerle övülür veya kınanır. İman, ibâdet, Allah korkusu (takvâ), güzel ahlâk, bilgi ve marifet, hüner bunlar arasındadır. Arap, İngiliz, beyaz, siyah, Batılı, Doğulu olmak kimsenin elinde değildir; şu halde övme ve yerme konusu da yapılamaz, hele güçlünün zayıfı ezmesi ve hor görmesi için aslâ kullanılamaz:
"Ey insanlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şâhid olarak adâleti gözetin; ister fakir, ister zengin olsun, Allah onlara daha yakındır. Adâletinizde heveslere uymayın.." (en-Nisâ: 4/135)
"Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir milletin (kavmin)-babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları (aşiretleri) olsa bile- Allah'a ve Peygamberlerine karşı gelenlere sevgi beslediklerini görmezsin..." (el-Mücâdele: 58/22)
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
"Asabiyete çağıran, bunun için çarpışan, bunun için ölen bizden değildir."
Sordular:
- Asabiyet nedir yâ Rasûlallah?
Cevap verdiler:
- "Milletine zulümde (haksız olduklarında) yardım etmendir."30
Vedâ hutbesinde:
"Ey İnsanlar! Şüphe yok ki Rabbiniz birdir. Dikkat edin! Arabın yabancıya, yabancının Arab'a, kırmızının siyaha, siyahın kırmızıya,-takvâ ölçüsü dışında- bir üstünlüğü yoktur; en üstün olanınız Allah'a karşı gelmekten en çok sakınanınızdır."31
Zulme, haksızlığa, başkalarını hor görmeye sapılmaksızın milletini sevmek, memleketini sevmek, onları korumaya ve yükseltmeye çalışmak insanın fıtratından gelmektedir ve İslâm da fıtrî bir dindir. İnsan komşusuna, okul ve asker arkadaşına yakınlık duyarken, asırlar boyu dininin gösterdiği yüce hedefe koşmuş, geleneklerini İslâmın süzgecinden geçirerek tasfiye etmiş, Allah ve Rasûlünün hoşnut olduğu yüce vasıflar, faziletler iktisab etmiş, aynı dili konuşmuş, aynı tarihi yaşamış ve bütün bunları gelecek nesillere devretmiş olan milletini sevmesi, bu gelenekleri koruması tabiîdir. Sevgi Allah için (lillah) ve Allah yolunda (fillah) oldukça ibâdettir. Bu sevgi, aynı dini ve ideali benimsemiş diğer milletlerle bütünleşmeye de zarar vermez, aksine-âyetin ifâdesiyle- bunu kolaylaştırır.
Sakınılacak, dikkat edilecek nokta "bid'at ve İslâmın rûhuna, ahkâmına aykırılık" sınırıdır. Bu sınırın berisi helâl, ötesi haramdır.



30. Ebû-Dâvûd, K. el-Edeb, 112; Müslim, K. el-İmârah 57.
31. Beyhâki, es-Sünnenu'l-Kubrâ, C. V. s. 139.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler