www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


MEZHEB TAASSUBU
İslâm dinindeki rey ve ictihad hürriyetinin tabiî neticesinden biri de çeşitli mezheplerin doğmasıdır. Bu önce, ehl-i sünnet ile şiî'ler arasındaki anlaşmazlıktan doğmuştur. Bunlardan birincisi Resûlullah (s.a.v.)'in vefatından sonra Ebû Bekr'in, sonra Ömer b. el-Hattab'ın, sonra Osman b. Affân'ın hilafetini kabul etmiştir. Şiîlere gelince bunlar, hilafetin mezkûr üç zattan çok Ali b. Ebî Tâlib'in hakkı olduğunu ileri sürmüş, onun tarafını tutmuş ve bu yüzden kendilerine (şîa) yani İmam Ali'nin "taraftarları" denilmiştir. Şu hale nazaran sünnîler ile şiîler arasındaki esaslı ihtilâf noktası -umumiyetle- siyasîdir.
Sonradan ehl-i sünnet iki büyük gruba ayrılmıştır:
a) Ebû Hanife'nin riyasetinde Irak'ta oluşan ehl-i re'y. Bunlar ancak az miktarda hadisin sıhhatini kabul eder, hukuk problemlerinin çoğunda akıl ve re'ye başvururlar.
b) Mâlik b. Enes'in riyasetinde Hicaz'da oluşan ehl-i hadis. Bunlar da sünnete sarılmaları, re'y ile ictihaddan kaçınmaları ile tanınmışlardır.
Daha sonra sünnî ve şiî mezhepleri çoğalmış; birincisinden hanefî, mâlikî, şafiî ve hanbelî'den ibaret olan dördü; ikincisinden ise imamî, zeydî ve ismailî mezhepleri meşhur olmuştur. Şu anda bunların herbirinin detaylı incelenmesine yerimiz müsait değildir.
Fukahâ ve mezheplerin görüş farklılıkları pek çok sebebe dayanır. Bunların en önemli olanları: Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin bazılarının tefsirinde, bazı hadislerin kabul veya tefsirinde, bir kısım dinî kaynak ve delillerin kabulünde, bazı amelî meseleler üzerinde ictihad konusunda... görüş ayrılığına düşmüş bulunmalarıdır. Aşağıda bu sebeplerin kısaca açıklamaları yapılacak ve herbirinin örnekleri -az da olsa- verilecektir:
a) Âlimlerin, bazı Kur'ân-ı Kerîm ayetlerini tefsirde farklı düşünmeleri: Bunun misali "...kadınların, normal ölçüde, borçları gibi hakları da vardır."15 ayetidir. İbn Hazm ile Zâhiriyye mezhebinin diğer tabi'leri, fakir kocanın nafakasının zengin karısı üzerine borç olduğuna bu ayeti delil getirmişlerdir. Halbuki diğer mezhepler bu tefsiri kabul etmemiş, durum ne olursa olsun kadın üzerine kocası için nafakayı borç kılmamışlardır. Diğer bir misal, başka birine ait borcu, onun izin ve haberi olmadan ödeyen kişinin (fudûlînin) durumudur. İmam Mâlik ile İbn Hanbel "...iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir."16 ayetine dayanarak fudûlîye, ödediğini borç sahibinden talep hakkı tanıyorlar. İmam Ebû Hanife ile Şafiî ise bu âyetin bu şekildeki tefsirini kabul etmiyor, "bu gibi durumlarda fudûlî teberruda bulunmuş sayılır, bu sebeple de ödediğini borçludan talep etme hakkı tanıyorlar. İmam Ebû Hanife ile Şafiî ise bu âyetin bu şekildeki tefsirini kabul etmiyor, "bu gibi durumlarda fudûlî teberruda bulunmuş sayılır, bu sebeple de ödediğini borçludan talep etme hakkı yoktur" diyorlar.17
b) Fukahânın bazı hadisleri kabul hususunda farklı davranışları: Meselâ sünnîler, vârislerden birisi lehine vasiyyeti haram kabul etmiş ve buna "diğer vârisler izin vermedikçe vârise vasiyet yoktur." hadisini* delil getirmişlerdir. Fakat şiîler bu hadisi kabul etmemiş ve vârise vasiyyeti de caiz görmüşlerdir.
c) Fakihlerin, bazı hadisleri farklı tefsirleri: Meselâ bir kimse diğerine bir şey satsa ve ikisi de pazarlığı bitirerek bunu kabul etseler henüz yekdiğerinden ayrılmadıkça, ikisinden biri bu akitten cayabilir mi? Bu mesele "Alan ve satan ayrılmadıkça muhayyerdir" hadis-i şerifinde geçmektedir. Fakat fakihler bunun açıklamasında ihtilâf etmişlerdir: Şafiî, İbn-i Hanbel, Evzâî gibi bazı imamlar, hadiste ayrılmak (teferruk)tan maksat vücutça ayrılmaktır diyorlar. Buna göre de onlarca, alış-veriş meclisinin sona ermesine (tarafların oradan ayrılmasına) kadar alan veya satan akitten cayabilir.
Ebû Hanife ve Mâlik'e gelince bunlar, oradaki ayrılmayı sözler bakımından (Pazarlığı sona erdirerek) ayrılmak mânâsında açıklamışlar, bundan dolayı da alan ile satan henüz akit yerinde bulunsalar dahi, aldım, sattım sözlerinin (îcab ve kabulün) birbirine bağlanmasından sonra, ikisinden birinin caymasını kabul etmemişlerdir.
Böylece mezkûr hadisin açıklamasındaki görüş farkı, bu meseledeki hüküm ve ictihadda görüş farkına sebep olmuştur.18
d) Fukahânın, bazı dinî delilleri kabul hususunda ihtilâfları: Bu ihtilâf önce kıyas ve icma üzerinde başlamış, mezheplerden bir kısmı bunları ya reddetmiş veya aşırılıkla kabul etmişlerdir. Sonra diğer bazı deliller daha bunlara katılarak ihtilâf artmış, onları da kimi kabul, kimi reddetmiştir. Meselâ Mâlikî mezhebi "Medinelilerin uygulaması (ameli) ile mesâlih-i mürseleyi" İslâm hukukunun iki kaynağı olarak kabul eylemiştir. Hanefî mezhebi "istihsânı", şafiî ve hanbelî mezhepleri de "istidlâl" veya "istishâbu'l-hâli" birer delil olarak kabul etmişlerdir.*
Böylece Hanefî mezhebinin imamları halkın ihtiyacına binaen "bey'u'l-vefâ"yı** câiz görmüşler, hakların kullanılmasından doğan fâhiş (aşırı) zararı kabul etmemişler, zaruret ve meşakkat sebebiyle birçok hükme genişlik getirmişlerdir. Bütün bunları, kıyâsa aykırı oldukları halde bu mezhebe mahsus bulunan istihsân deliline dayanarak yapmışlardır.19
e) Bazı ilmî meselelerde bir mezhebin müctehidleri kendi aralarında da ihtilâf etmişlerdir: Meselâ Ebû-Hanîfe sefîhin (malını israf eden kimsenin) hacr altına alınmasını caiz kabul etmemiştir; ona göre hacr (kişinin tasarruflarını kısıtlamak veya menetmek) kişinin şahsı aleyhine bir tasarruftur ve şahsiyet maldan daha değerlidir.20
Halbuki Ebû Hanîfe'nin iki talebesi Ebû Yusuf ile Muhammed b. el-Hasen, çeşitli şer'î delillere dayanarak ve fukahâ çoğunluğunun re'yine uygun olarak hacri caiz görmüşlerdir.21
Hâsılı, mezhepler arasındaki ihtilâf genel olarak dinî esaslar ve prensipler üzerinde ihtilâf mahiyetinde değildir. Aksine, açıklama farkından veya prensipleri pratik hâdise ve meselelere uygulamakta tutulan yolun farklılığından doğmuş teferruat (fürû') ihtilâfıdır.
Bu ictihad farklılıkları İslâm Hukukunun yeni durumlara uyma ve insanların işlerini kolaylaştırma kabiliyetinin sebeplerinden biri olmuş, hatta "müctehidlerin ictihad ihtilâfında ümmet için rahmet vardır" denilmiştir. Bunun bir başka şahidi de şudur ki resmen kaza ve fetvada hanefî mezhebine tâbi olan Osmanlı Devleti bilhassa "Hukuk-ı Âile" kanununda diğer mezheplerden bir çok hüküm almıştır. Ezcümle Mâlik'in mezhebine uyarak şiddetli geçimsizliğin tahakkuku halinde karı-kocayı hakimin ayırmasını tecviz etmiş; Şafiî mezhebine uygun olarak sarhoş ve mükreh (zorlanmış) kimselerin boşamasını hükümsüz saymıştır. Mısır da aynı şekilde, ahval-i şahsiyye ve bilhassa miras, vasiyyet, vakıf meselelerinde diğer mezheplerden hükümler almış ve bunları tatbik etmiştir.
Birden fazla mezhebin zikredilen iyi taraflarının yanında bazı fena neticeleri de olmuştur; bunların en önemlisi kör mezhepçilik (veya mezhep taassubu) ile bunun neticesi olan çekişme, düşmanlık ve nefrettir. Her mezhebin tâbileri önce bu mezheblere akıl ve muhakeme ile değil, -ekseriya- veraset ve taklid yoluyla giriyor, sonra mezhebe ve mezhep imamlarının sözlerine şiddetle sarılıyor, diğer mezheplerin tâbilerine düşmanlık ilân ediyor, onlara ve imamlarına şiddetle saldırıyorlardı. Böylece sünnîlerle şiîler arasında mücadelenin şiddetlendiği zamanlar oldu, sonra bu iki grubun çeşitli kolları ve mezhepleri arasında mücadele başladı ve zamanla şiddet kazandı. İşte bu da Müslümanların parçalanıp tefrikaya düşmeleri ve geri kalmalarının sebeplerinden biri olmuştur.
Bu derdin çaresi, Müslümanlar arasında mezhep taassubu ile savaşmak, gönüllerini birbirine yaklaştırmak ve çeşitli mezhepleri birleştirmeye gayret etmektir. Kanâatime göre bu birleştirme teşebbüsü dinin asıl kaynaklarına dönmeyi ve şu esaslara uymayı gerekli kılacaktır:
a) İslâm'ın ve İslâm Hukukunun prensipleri için ilk temel kaynak olarak Kur'ân-ı Kerîm'e dayanmak, sonra tefsir ve usûl âlimlerinin yaptığı gibi bağlayıcı (ilzâmî) hükümler ile seçimlik (ihtiyârî) ve rehber hükümleri yekdiğerinden ayırmak ve sonra da mezkûr hükümleri gerçek vasıflarına uygun olarak uygulamak.
b) Dinin bütün bağlayıcı hükümlerinde Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine dayanmak; ancak sünnetlerin sâbit, bütün İslâm mezhepleri arasında makbul ve Kur'ân-ı Kerîm ayetleriyle çelişmemiş olması şarttır.
c) Yukarıda naklettiğimiz "sahih naklin daima selîm akla uygun olduğu" esasına göre, akla uygun ve Fıkıh Usûlü âlimlerince makbul olmak şartıyla, diğer sünnetlere; yani mutemed mezhep imamlarının sıhhatinde ihtilâf ettikleri hadislere de uymak.
d) Fukahânın ictihadına dayanan diğer dinî ve hukukî hükümlerin en güzelini; yani modern cemiyetin ihtiyaçlarına, âmme menfaatine, hak ve adalet prensiplerine en uygun olanını almak.
Bunlar günümüzde Müslümanların kalkınması için kaçınılmaz bir zaruret hâlini alan, İslâm mezheplerini birleştirme hedefini gerçekleştirmeyi mümkün kılabilecek belli başlı noktalardır. Nitekim ıslâhatçı, selefî âlimler de bu birleştirme hususunu ileri sürmüş, Müslümanları buna çağırmışlardır; çünkü onlara göre şu husus bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır: "Müslüman bir millet, muayyen bir mezhebi taklid edenlerin miras bıraktığı yükü çekemez; malî, ictimaî, ailevî menfaat ve işlerini, zorunda ve kolayında tek mezhebin kitaplarına bağlı anlayışlara bağlayamazlar."22
Ayrıca mezhepleri birleştirme fikri İslâm dininin tâlimat ve ruhuna da uygundur: "İslâm birlik, beraberlik, kardeşlik ve müsamahadır. O, insanları birbirinden ayırmayı ve Kur'ân-ı Kerîm'in yasakladığı dinî grup ve partilere bölmeyi tanımaz:"23 "Dinlerini darmadağınık ederek bölük bölük olanlar yok mu, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur, onların işi Allah'a aittir..."24
İslâm genel olarak grup taassubunu yasaklayıp, gerek Müslümanlar ve gerekse diğerleri arasında kardeşlik ve müsâmahayı emredince elbette ki bizzat Müslümanlar arasındaki mezhep taassubunu evleviyetle câiz görmeyecektir.*


15. el-Bakara: 2/228.
16. er-Rahmân: 55/60.
17. el-Mahmasânî, a.g.e. c. I, s. 84-85.
* "Vârisler izin vermedikçe" kısmı olmaksızın bu hadis Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Tirmizî tarafından rivâyet edilmiştir. Senedi sahihtir. Baş tarafı ile birlikte de Beğâvî ve Dârakutnî rivayet etmiştir. et-Tebrîzî, Mişkât, c. II, s. 156.
18. el-Mahmasânî, c. II, s. 43.
* Bu terimlerin kısa açıklamaları için "Fıkıh Usûlü" isimli kitabımızın "tâlî deliller" bahsinde bakınız. İst. 1971.
** Mecelle'nin 118. maddesinde "bey'u'l-vefâ" şöyle tarif edilmiştir: Bir kimse bir malı âhare (başkasına), semeni (bedeli) reddettikte geri vermek üzere şu kadar kuruşa satmaktır.
19. el-Mahmasânî, Felsefetü't-teşrîil-İslâmî, 2. B, s. 129.
20. el-el-Bedâî', c. VII, s. 170; el-Mebsût, c. XXIV, s. 157.
21. el-Mahmasânî, en-Nazariyyatü'l-âmme..., c. II, s. 121.
22. el-Menâr (mecmûası), Sene: 1345, s. 158.
23. el-Mahmasânî, Felsefetü't-Teşrî, s. 27.
24. el-En'âm: 6/159.
* Açıklama ve örneklerden de anlaşılacağı üzere mezhepleri birleştirmek onları ortadan kaldırmak değil, Müslümanların meselelerini hükme bağlarken hepsinden istifade etmektir. Bizzat kitap ve sünneti anlamaktan aciz olan kişiler diledikleri âlimden problemlerini sorup bilgi alabilirler; devamlı bir müctehide -dolayısıyla mezhebe- bağlanabilecekleri gibi, çeşitli müctehid ve âlimlerden fetva almaları da mümkündür. Nitekim ilk dört nesilde durum böyledir. Fertlerin bir mezhebe bağlanmaları tecvîz edilebilir; fakat bir ferdi, milleti ve devleti tek mezhebe bağlanmaya mecbur kılmak meşrû değildir. Bu aynı zamanda İslâm'ın geniş rahmetini daraltır. Bu rahmeti tek mezhep ihtiva edemez ve inhisârı altına alamaz.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler