www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


NETİCE
Geçen açıklamalardan anlaşıldığı üzere sigortanın iki esas şekli vardır:
1. Mübâdeleye dayanan sigorta ki; buna üyelik yoluyla sigorta ismi de verilir.
2. Bugün yaygın olan primli sigorta. Buna ait hükümler medenî kanunlar ve husûsî kanunlar ile düzenlenmiştir.
Aydınlanan bir başka husûs da birinci şeklin sırf karşılıklı yardımlaşma yolu olmasına rağmen, ikinci şeklin, bu yardımlaşma gâyesi yanında, sigorta şirketlerinden ibaret olan sigortacı nâmına bir kâr ve kazanç maksadı taşımasıdır.
Birinci şekil (mübâdeleye dayanan sigorta) sigortalanan tehlikenin nev'i ne olursa olsun, kesin ve şüphesiz olarak şer'an câizdir. Çünkü, içlerinden kazâya uğrayan, felâkete marûz kalanların uğrayacağı zararı tamir ve telâfî etmek için, muayyen topluluğun üye olduğu bir yardımlaşma sandığını kurma esasına dayanmaktadır. Şüphesiz bu, kâr gâyesi gütmeyen bir yardımlaşma kooperatifidir; tek gâyesi, içlerinden felâkete uğrayanların yaralarını sarmaktır. Bu, Kur'ân-ı Kerim'in teşvik ettiği "iyilik için yardımlaşma" prensibinin en güzel tatbik şekillerinden birisidir. Şüphelerden uzak olarak mezkûr yardımlaşma fikrindeki asâleti temsil ettiği için, -umûmî sigorta sistemi olmaya ve yayılmaya- bu şekil ne kadar lâyıktır ve müstehaktır!... Fakat bunun, iktisâdî faâliyet sâhalarındaki uygulamada görülen güçlükleri ve eksiklikleri, nazarları ikinci şeklin üzerine çevirmiştir.
Primli sigorta şekline gelince, sigorta akdinin haram olduğunu söyleyenlerin bütün şüpheleri burada toplanıyor. Bu şüphelerin, yaptığımız fıkhî tenkit karşısında tutunamadığını gördük. İslâm'da, sigorta sisteminin kendisini meneden, câiz olmadığını ifade eden bir engelin bulunmadığını isbat için, mezkûr şüphelerin yıkıldığını görmek bize kâfidir. Bununla, İslâm'da sigortanın helâl olduğu da sabit olur; çünkü din haram kılmadıkça her şeyin mübah (serbest) olması esastır. Ve çünkü İslâm, insanları daha önceden malûm olan akitler çerçevesi içine hapsetmemiştir; İslâm hukukunun akitleşme sistemine, bunun umûmî şartlarına aykırı olmamak üzere, içinde yaşadıkları asrın ihtiyaçlarının sevkettiği yeni akitleri yasaklamamıştır. 11
Ancak biz -buna ilâve olarak- İslâm'ın hükümleri, fıkhın temelleri, fukahânın sözleri içinde sigorta akdinin câiz olduğuna dair- açık kıyâsa mesned olacak- delîller görüyoruz. Bunlardan yalnızca aşağıdakileri zikredeceğiz:
1. Müvalât akdi.
2. Hanefîlere göre yol tehlikesinin tazmînâtı (bu ikisine daha önce işâret edilmiş idi.)
3. Mâlikîlere göre borçlanma esasları ve borçlandıran va'd.
4. İslâm'daki avâkıl (cinâî tazmînât) sistemi.
5. Bugün bütün dünyada kabûl edilen, her bölgedeki vazifeli İslâm ulemâsının istifade ve tatbik ettikleri, devletin vazifelerini yürütmek için aklen ve şer'an zarûrî bir esas olarak kabûl ettikleri, amelî hayatımıza girmiş, hukûkî ve mâlî bir sistem var ki; ben bunda da, sigorta akdinin câiz olduğuna dair açık bir delîl, sağlam bir dayanak buluyorum; bundan maksadım maaş ve emeklilik sistemidir.

Şimdi size bu delîlleri açıklamak istiyorum:
1. Muvâlât akdi, -Prof. Ahmed Tâhâ es-Senûsî'nin görüşünü özetlerken de geçtiği üzere- mesûliyet sigortasının cevâzı hakkında hemen hemen açık bir nas durumundadır.
Tesâdüfe bakın ki, ben uzun zamandan beri bu muvâlât akdinde, sigorta akdinin, câiz olduğuna dair delîl görüyordum; "İslâm Hukukuna Giriş" kitabımda, fıkhın tanıdığı muayyen akitler arasında muvâlât akdini zikrederken bu husûsu da kaydetmiş idim. Bununla beraber, mezkûr delâlet hakkındaki düşüncemin sahih olup olmadığı husûsunda tereddüt geçiriyordum ki; bilâhare Prof. Senûsî'nin meseleyi enine boyuna inceleyerek aynı neticeye vardığı makâlesini gördüm. Bu makâle, düşüncemi kaydettiğim kitabın tabından önce yazılmış olmakla beraber, mezkûr akit hakkındaki görüşümü ben onu görmeden kaydetmiş idim. Aramızdaki zihnî yaklaşmaya hayret ettim ve bu benzer düşünmeyi fikrimin sıhhatine bir delîl saydım. Yukarıda işâret edildiği üzere, Senûsî'nin makâlesinden yirmi yıl önce Mısırlı bir fâkihin yazdığı, aynı mevzûda aynı düşünceyi destekleyen ve el-Muhâmât dergisinde neşredilen makâleyi haber almakla güvenim biraz daha artmış oldu.
2. Yol tehlikesinin tazmînâtına gelelim: Bir şahıs diğerine "Şu yolu tutup git; çünkü emîn bir yoldur; eğer başına bir şey gelirse ben ödeyeceğim" dese, şahıs da mezkûr yoldan giderken soyulsa, teminat veren zararı öder. Bu Hanefîlerin, kefâlet bahsinde açıkladıkları bir hükümdür. İbn Âbidîn'in de dikkatini çekmiş, -işâret edildiği üzere- sigorta üzerine söz ederken bunu münâkaşa etmiştir. Gerçi İbn Âbidîn bu delâletin kâfi olmadığını, onunla sigorta arasında kıyâsa mâni fark bulunduğunu ileri sürmüştür; fakat ben bunda, mâlî zararların sigortasının câiz olacağına bizi yaklaştıran -nas değerinde güçlü- bir fıhkî düşünce buluyorum. Ve diyorum ki; eğer eski zamanda kefâlet hakkında bu hükmü kabûl etmiş bulunan fukahâ bugün yaşasaydı ve otomobiller gibi, insana bahşettiği sür'at kadar tehlike de getiren yeni vâsıtaların bu durumunu görselerdi; evet onlar bütün bunları müşâhede etseler ve önlerine sigorta düşüncesi çıksa, bizim gibi onlar da bunun, büyük felâketlerin zararını hafifletmek için diğer hayâtî- iktisâdî sâhalarda da zarûrî olduğunu hissetmiş olsalardı, sigortayı şer'i bir sistem olarak kabûl için bir an tereddüt etmezlerdi.
3. Mâlikîlerin kabûl ettiği borçlanmalar ve borçlu kılan va'din özeti şudur: Bir şahıs diğerine -aslında mecbûr olmadığı halde- ödünç veya iğreti (âriyet) vereceğini yahut da bir zararı karşılayacağını vâdetse; bu va'd ile borçlu hale gelir mi ve yerine getirmez ise aleyhine hükmedilir mi; yoksa borçlu olmaz mı? Mâlikîlerin dört görüş hâlinde ihtilâf ettikleri bu meseleyi; el-Hattâb borçlar hakkındaki risâlesinde anlatmış, Şeyh Muhammed Uleyş de "Fethu'l Aliyyi'l-Mâlik" isimli Fetâvâsında bunu nakletmiştir. 12
a) Bu vâ'de (söz vermeye) dayanılarak hükmedilir. Yâni va'd onu mutlak olarak borçlu kılar.
b) Bununla asla hükmedilemez; yani borçlu kılmaz.
c) Vâ'deden şahıs bir sebep zikrederek söz vermiş ise vâ'dedilen şahıs o sebebi tahakkuk ettirmemiş bile olsa vâ'd borçlu kılar. Meselâ birisi diğerine: "Tarlanı sürmek için sana öküz ve sabanımı âriyet olarak vereceğim" veya, "Evlenmen için sana şu kadar ödünç vereceğim" dese, yahut da ödünç isteyen "Yolculuğa çıkıyorum, veya borcumu ödemek istiyorum bana şu kadar ödünç ver" dese de beriki vâ'detse, fakat vâ'di alan şahıs yolculuk evlenme, borç ödeme, tarla sürme gibi mezkûr sebebe teşebbüs etmeden, söz veren sözünden caymak istese cayamaz, vâ'dini yerine getirmek borcundadır; getirmezse icrâ cebren alır.
d) Söz verilen şahıs, zikredilen sebebi icrâya teşebbüs etmedikçe söz veren cayabilir, teşebbüsten sonra cayamaz. Meselâ bir şeyi satın almak isteyen kimseye bedelini vâdetmesi, onun da satın alması; evlenmede mehir meblâğını ödünç vereceğini söyleyip berikinin buna güvenerek evlenmesi gibi durumlarda söz (va'd) borçlu kılar.
Mâlikî mezhebinde bu dört görüşün tercihe şayân olanı dördüncüsüdür.
Hanefîlere gelince -talîk (şarta bağlama) yoluyla olan çok dar sınırlar içindeki- bazı haller dışında va'd kişiyi borçlu kılmaz.
Bu meselede Mâlikîlerin en geniş görüşlerini gözönüne alırsak bu borçlanma kaidesinde, sigorta akdini tatbik edebileceğimiz geniş bir meydan buluruz. Şu esasa göre ki -sigorta karşılıksız da olsa- sigortacı, sigortalıya va'd yoluyla, marûz kalabileceği kazanın zararını yüklenmeyi, yâni zararını ödemeyi borçlanmaktadır. Mâlikîler içinde en dar görüşün sahibi olan dördüncü gruba göre: Bir kimse diğerine "Bağını şimdi sat; eğer bu satıştan zarar edersen seni hoşnut ederim" dese de, muhâtabı da değerinden aşağı (zarar ile) satsa söz verenin, zararı telâfî etmesi o satıcıyı râzı etmesi gerekir. Bu İbn Vehb'in görüşüdür. Asbağ da "İbn Vehb'in bu görüşü benim de hoşuma gidiyor" demiştir. İbn Rüşd bu görüşün dayanağını açıklayarak "Çünkü bu, satışa bağlanmış bir va'ddir, sözdür; va'd bir sebebe bağlandığı zaman, sebep gerçekleşince yerine getirilecektir, görüşler içinde en yaygın olanı budur" diyor. (Uleyş'in Fetvâsından işâret edilen yer).
Sigorta akdi mevzûunda en az şunun söylenebileceği aşikârdır: Sigorta, borçlandırma va'd yoluyla, vukûu muhtemel bir hâdisenin zararını, va'dedilen şahıs adına yüklenmeyi borçlanmaktan ibarettir; tıpkı Mâlikîlerin, sadece bir misâl olarak zikrettikleri "satıcının zararını yüklenmeyi borçlanmak" esası gibi.
4. İslâm'ın benimsediği "avâkıl", hakkında sahih hadislerin bulunduğu, mezhep imamlarının kabûl ettiği bir nizâmdır. Kısaca açıklayalım: Bir kimse, asıl cezâsı kısas değil de diyet (tazmînât) olan kasıtsız bir öldürme suçu işlediği zaman tazmînât, "âkile"sinin ferdlerine bölünür. Bunlar, tabiî olarak aralarında yardımlaşma ve dayanışma yapan kimselerdir; yâni suçlunun kendilerinden sayıldığı, karşılıklı yardımlaştıkları kimseler; akrabası ve ailesinin ergenlik çağına gelmiş erkekleridir. Tazmînât (kan bedeli) üç yıl içinde ödenmek ve kişi başına yılda dört dirhemden 13 fazla ödeme payı düşmemek üzere taksim edilir. Suçlunun âilesi ve yakınlarının sayısı, tazmînâtın üç yılda ödenmesine kâfî gelmezse, mîrastaki asabe tertîbine göre diğer kan hısımları da bunlara eklenir. Bulunmuş çocuklarda olduğu gibi; eğer suçlunun kan hısımı cinsinden yakınları ve yardımcıları yoksa diyet, kendi malından ödenmesi için üç yılda üç taksite bölünür. Eğer kâfî malı yoksa âkilesi umûmî beytu'l-mâl yâni devlet hazinesidir; maktûlün kan bedelini burası yüklenir.
Mevzû üzerinde mezheblerin küçük görüş farkları vardır. 14
Avâkıl sistemi, hatâ (kazâ) yoluyla işlenen cinayetlerin mâlî yükünü bölmeye, küçültmeye mahsus olup bundaki hikmet iki hedefe yönelmiştir.
a) Kazâ yoluyla suç işleyen kimsenin uğradığı felâketin yükünü hafifletmek.
b) Kazâ kurbanlarının kanlarının heder olmasını önlemek. Çünkü istemeyerek ölüme sebep olan kimse, kan bedelini ödeyemeyecek kadar fakir olursa tazmînât ödenmeden kalabilirdi.
İbn Âbidîn Raddul-muhtâr'ının el-Maâkıl bölümünün başında "Mi'râc"dan naklen şöyle der: "Âkıle durumunda olan yakınlar; kaza yapanı koruma ve denetleme vazifelerini yapmadıkları veya eksik yaptıkları için diyeti yüklenirler; çünkü o, yardımcılarıyle kuvvetli olduğu için suç işledi, bu sebeple onlar da kusurlu oldular. İslâm'dan önce iyilik olsun diye ve asâlet îcâbı tazmînâtı yükleniyorlardı; İslâm da bunu kabûl etti yâni gerekli ve mecbûr kıldı. Bu âdete insanlar arasında rastlanır: Hırsızlık, yangın gibi bir zarara marûz kalan kimse için -aynı sebeple- yardım toplarlar."

Ben derim ki:
Bu sözler açıkça anlatıyor ki avâkıl sisteminin esası, İslâm'dan önce de mevcut olan güzel bir yardımlaşma âdetidir. Kazâ kurbanlarının haklarını çiğnetmemek, kazâyı işleyenin omuzlarındaki ağır yükü de hafifletmek maksadıyle katil, yangın, hırsızlık gibi felâketlerin meydana getirdiği mâlî zarar yükünün bölünmesinde kullanılırdı. İslâm bu düşünceyi -iki yönlü faydasından dolayı- kabûl etti ve kazâen öldürme suçunda mecbûrî kıldı. Çünkü burada, yardımlaşma ve dayanışma ilişkisi sebebiyle başkalarına da geçen bir mesûliyet vardır. Tabiî burada, Resûlullah'ın (s.a.v) "Kasten öldürme suçunda avâkıldan bir şey alınmaz" buyurması sebebiyle -kanunun da îcâbı olarak- kasıtlı öldürme hâli dışarda bırakılmıştır. Böyle olmasaydı, kastedene yardım yoluyla suça teşvik unsuru bulunurdu. (Hîle ve kasten suç işleme sâhalarında mesûliyet sigortasının kanûnen câiz olmaması da aynı mantığa dayanmaktadır.) İslâm, diğer malî zararlar ve mesuliyetler sâhasında tazmînâta katılmayı ihtiyarî kılmış, dînin umûmî yardımlaşma teşviklerine göre kişilerin seçimine bırakmıştır.
İmdi avâkıl sisteminde, bir akitleşme bulunmadığı halde İslâm'ın mecbûrî kıldığı gibi (buna benzer şekilde) mâlî zararların telâfîsi için, serbest irâde ve akitleşmenin mecbûrî kılacağı bir yardımlaşma sisteminin kapısını açmaya ne mâni vardır. Çeşitli felâket ve kazâların meydana getirdiği büyük zararı telâfî etmek için, çoğu korumak üzere azı vermeyi içeren karşılıklı ödeme ve akit esasına dayanan, kapsamı geniş faydalı bir sistem, İslâm'ın mecbûrî kılacağı kadar büyük bir faydayı taşıdığı halde, onu -bu ölçü ve şekilde- insanlar gerçekleştirince kötülük olabilir mi? Bu kapsam genişliği, her isteyenin ondan faydalanabilmesi içindir ve bu düşünce İslâm'ın serbest bırakarak, teşvik ettiği umûmî yardımlaşma çerçevesine dâhildir.
İbn'ul-Kayyim, akitlerde, karşılıklı olarak dermeyân edilen şartların cevâzı üzerine şunları kaydediyor: "Şart koşulmadan verilmesi ve bırakılması câiz olan her şey şarta bağlandığı zaman gerekli olur" 15.
5. Devlet memurlarına ait maaş ve emeklilik sistemine gelince; bunun zamanımızda umûmî bir mâlî sistem hâline geldiği malûmdur. Ben bunu, bir esas olarak ele alıp delîl olarak kullanmayacağım; çünkü seküler hukuk düzenlemeleri, İslâmî hükümler için delîl olamaz. Ancak emeklilik tam mânâsıyle sigorta sisteminden ibaret olduğu halde, bunun karşısında İslâm ulemâsının durumunu ben burada delîl olarak kullanacağım:
Emeklilik sisteminin esası şudur: Devlet hizmetinde çalışan memûrun aylık maâşından nisbî küçük bir meblâğ kesilir. Memur kanunun kabûl ettiği yaşlılık çağına gelip emekliye sevkedilince -artık bilfiil memûr olmadığı halde- aylıklarından kesilen küçük meblâğın, hizmet müddetine göre kat kat fazlasını maaş olarak alır. Emeklilik maaşı, eski memur yaşadığı müddetçe devam eder; vefâtından sonra muayyen şartlar altında bakmaya mecbûr olduğu eşine, çocuklarına ve yakınlarına intikâl eder. Şimdi bununla hayat sigortası arasında ne fark vardır?
Her ikisinde de kişi, ne kadar devam edeceğini ve toplamının da ne olacağını bilemediği, periyodik küçük taksitler ödemektedir. Her ikisinde de kişi veya âilesi, yatırdığı periyodik küçük meblâğ karşılığında, emeklilikte aydan aya, hayat sigortasında derhal, verdiğini çok aşan büyük bir meblâğ almaktadır. Hayat sigortasında alınacak miktar belli olduğu halde, emeklilikte tahakkuk ve intikâli sona erinceye kadar alınacak meblâğın miktarı bilinmemektedir. Emeklilikte ğarar ve bilinmezlik nisbeti, hayat sigortasında olandan daha büyüktür.
Emeklilik sistemini şer'i bakımından hiçbir şüpheli nokta ve mahzur görmeden, bütün İslâm ulemâsı kabûl ediyorlar. Hattâ onlar bu sistemin devlet hizmetlerinin düzenli yürümesi için zarurî bir esas; memurların yaşlılık hayatları ile onlardan sonra, muayyen devrelere kadar âile ferdlerinin hayatlarını korumak bakımından, âmme menfâatini ilgilendiren gerekli bir sistem olarak telâkkî ediyorlar. Devlet ile memurları arasında düzenlenmiş bulunan bu emeklilik nizâmı güzel oluyor da; benzeri, insanlar arasında akitle meydana gelince neden câiz olmuyor?*
Hâsılı umûmî olarak akitli sigorta sisteminin câiz olduğunu İslâm dîni ve fıkıhının bütün delîlleri desteklemektedir. Buna mukâbil haram olduğuna dair sağlam bir dînî delîl yoktur. Haram olduğunu ileri sürenlerin takıldığı şüpheler de sâbit değildir.
Etrafında birçok münâkaşanın cereyân ettiği bu önemli ve girift mevzûda, benim düşündüklerim ve bulduklarım bunlardan ibârettir. Eğer doğru ise; bu Yüce Allah'ın lûtfundan umduğum neticedir; hatâ ise mâzeretim, delîllerine bakarak nûrlu dînin hükmünü anlamak yolunda, bütün gayretin safedilmesi şeklindeki vazifeyi yerine getirdikten sonra bu hükme varmış olmamdır.
En yüce maksad Allah'tır. O'nun selâmı üzerinize olsun.

M. A. ez-Zerka
3 Nisan 1961
17 Şevval 1380
Dimaşk


11. İslâm Hukuku Haftası'nda bu tebliğimi sunduktan sonraki günde tertiplenen münâkaşa celsesinde, şer'an sigorta akdinin cevâzına îtirâzın ağırlığını yüklenen büyük üstad Prof. M. Ebû Zehra, mübâdele esasına dayanan sigorta şeklinin cevâzını kabûl ettiğini, hattâ İslâm esaslarına uygun olarak iyilikte yardımlaşmadan ibâret olduğu için onu teşvik ettiğini açıkladı. Sigortanın primli olan ikinci şekline gelince, onun bütün îtirâzı burada toplanıyordu ve münâkaşasında açıkladığı sebeplerden dolayı, onu şer'an câiz görmüyordu. (Bu tebliğin arkasından onun münâkaşasını ve delîllerini de neşredeceğiz.)
Kahire'de Aynişems Üniversitesi Medenî hukuk hocası muhterem Prof. Dr. Abdullah el- Hicâzî bu ayırım mevzûunda ona karşı çıkarak münâkaşa açtı ve " sigorta sistemine temel teşkil eden yardımlaşma düşüncesinde bu iki sigorta şeklinin birbirine eşit olduğunu" ileri sürdü, üstâdın görüşünü reddetti. Buna göre:
Mübâdele esâsına dayanan sigortada aynı tehlikeye marûz muayyen ve mahdut şahıslar yardımlaşıyorlar. Bunu da beklenen tehlikeye marûz kalan üyelerinin yarasını sarmak için ayırdıkları meblâğlar ile bir yardım sandığı kurmak sûretiyle yapıyorlar. Bu yardımlaşmaya, kazâ ve rizikoların birçok nev'ini içine alan daha geniş bir çerçeve içinde katılmak isteyenler çoğalınca, artık birbirini tanımaları mümkün olmayan bu büyük sayıdaki istekliyi toplayacak bir şahsa, bu idareden alacağı bir ücret karşılığında mezkûr yardımlaşmayı - üye kaydı ve icrâ yönünden- idâre edecek bir kimseye, onlar da muhtaç olacaklardır. İşte bu yardımcıları toplayan idâre, primli sigorta şeklinde, sigorta şirketinden ibarettir. Yardımcı üyeler de şirket ile akit yapan sigortalıların tümüdür. Şirketin, yardımlaşma işini yürütmesi karşılığında aldığı bedel, elde ettiği kârdır. Bu da aldığı primler ile (ki bunlar mübâdele sigortasında üyelerin giriş aidâtına tekabül eder) felâketzedenin zararını tamir için ödediği tazmînât arasındaki farktan hâsıl olmaktadır.
Şu halde bu iki sigorta şekli arasında - esasta- bir fark yoktur. İkinci şekil yalnızca yardımlaşanların sayısının, birbirini tanımayacakları kadar çoğalmasiyle ortaya çıkan, yardımlaşma işinin idaresine ait teknik bir kuruluştan ibârettir. Birinci şekilde vâki zararların tazmînâtından artan sandık malı, üye olan sahiplerine iâde edilir; ikincisinde ise primler ile tazmînâtın farkından meydana gelen farkın doğurduğu fazlalık prim ödeyenlere iâde edilmez; işin idâresine karşılık şirkete kâr olarak kalır.
Üstad Ebû Zehra birinci şekli şer'an kabûl ediyorsa kesin olarak ikinci şekli de kabûl etmesi gerekir.
Kaldı ki bizzat Üstad Ebû Zehra da arabaların sigortalanmasının şer'an câiz olduğuna dair fetvâsını açıklamış idi; mevzû aynı olduğu halde nasıl onu, bazı şeylerde câiz görüp bazılarında menedebilir?
Delîlin kendisini mağlub ettiğini gören Üstad, bu noktada kalktı ve el- Ehrâmu'l-İktisâdî dergisinde neşrettiği, bizim de bu teblîğin dördüncü faslında naklettiğimiz fetvâsından rücû ettiğini açıkladı.
Ben de bu noktada duruyor ve kendisine lâtife yoluyla şu cevabı veriyorum: "Şimdi bu rücû, mûteber olmayan, hîleli bir rücû sayılır!."
(Yardımlaşanlar arasında hizmet veren, kurumu yöneten şirketin yaptığı iş, kâra değil, ücret ve maaşa konu olur ve kurum bu esasa göre düzenlenebilir. Aksi halde şirketin elde ettiği "Kârın" meşrû dayanağı yoktur. H. K.)
12. C. I, s. 255 (Borçlara dair meseleler bahsi)
13. Bu, altın dînarın onda dördüne tekabül eder. Dinar bir miskal ağırlığındadır, bir miskal de yaklaşık beş gramdır.
14. Bunun için bak. İbn Âbidîn, C. V, Kitâbu'l- ma'âkıl. Ve diğer mezheplere ait kitapların aynı bahsi.
15. Yani şartnâmeye konduğu takdirde ödenmesi, verilmesi, ifâsı mecbûrî hale gelir. (çeviren) İ'lâmu'l- muvakkı'în, el- Mümîriyye baskısı, c. III, s. 339-420
* Hayat sigortasını emekliliğe kıyas etmek ölçüyü kaçırmaktır. Emekliye, maaşından kesilenler toplamından daha fazlasını veren devlettir; devlet uygun gördüğü vatandaşlara, önceden para ve hizmet almadan bile maaş verebilir. Hayat sigortasının amacı paradan para kazanmaktır; bunu da faizcilik yaparak gerçekleştirmektedir. H. K.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler