www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İslâm İnsanı:
İslâm insanını tarif ile söze girelim. Fikir adamları, filozof ve bilginler tarafından ortaya atılan birçok tarif içinde onun yeri neresidir?
O bir düşünen ve konuşan canlı mıdır? Gökten inmiş melek midir? Evrimleşip gelişmiş hayvan mıdır? Üretken bir yaratık mıdır?
Sanırım bu tariflerden hiçbirisi İslâm insanına tam olarak intibâk etmez. Bu büyük ve derin varlığı anlatmak için yalnızca "düşünen, konuşan" vasfı kâfî olmadığı gibi ona: "yere inmiş bir melek, yücelmiş bir hayvan, fonksiyonu üretmekten ibaret olan bir mahlûk" demek de yeterli değildir; zirâ birçok hayvan, üretme sâhasında onu geride bırakmıştır. Biz insanı "yükümlü varlık" diye tarif etmeyi daha uygun buluyoruz. Bu varlığı özet hâlinde ve çarçabuk tasvir etmek, kabataslak bir resmini çizmek için bu tariften hareket edeceğiz. Onun karakterini, psikolojik yapısını, medenî unsurlarını, komplike duygularını, zihnî yapısının girdi-çıktılarını ve orada nelerin dönüp dolaştığını bilmeliyiz, bunları gerçeğe yakın bir şekilde tesbit etmeliyiz ki; mâhiyet, hakikat ve bünyesine uygunluğundan emin olduğumuz bir yolda yürümeyi garanti altına almış olalım. Bunun için de;
1. Bünyesinin kabûl etmiyeceği bir parçayı ona eklemeyelim. Filozofların, dünyamız insanları arasında bulamayınca fildişi kulelerinde hayâl ettikleri ve bir süpermen olarak söz ettikleri örneği cihana sunalım. Böylece bu insan, düşmanlarının elleriyle hazırlanan sun'î hastalıklardan kurtulduktan sonra, arzu edilen sıhhate kavuşmuş, kendini bulmuş olsun.
2. Onu dikkatle incelersek, Batıdan devşirme çârelerin uyandıramadığı, asırlar boyu işlemeyen gizli güçlerini keşfedip uyandıracak çâreleri kendisine takdim edebiliriz; işte bunu yapalım.
Hatta biz ona kahramanlık duygularını coşturacak, onu şevk ve heyecâna getirecek bir reçete sunduğumuz zaman o, rûh ve kafasındaki boşluğun doyma ve dolma yoluna girdiğini hissedecek; böylece düşmanlarının parçalayıp sağa sola, doğuya batıya çekiştirdikleri şahsiyeti tamamlanacaktır.
Kesin olarak diyebilirim ki; bizim her birimizin onun şahsiyetini sıhhate kavuşturma, hayatını değiştirme, ayaklarını sağlama bastırma ve eline gerçek gücü verme yolunda gayret payımız olursa, dünya onunla mücâdeleden de vazgeçecektir; zîrâ dünya, insan ve toprak, servet ve menfaatler olarak ona sahip olmak için (bunu umduğu için) mücadele etmektedir.
İslâm insanı vâsıta değil gâyedir, bir maksadın âleti değil, bizzat maksattır. Ona verilmiş, idaresi eline bırakılmış bir vazife için, gerçekleştirmesi istenmiş bir gâye için, taşıması istenmiş bir emânet için yaratılmıştır. Burada insan kelimesinin iki cinse; kadın ve erkeğe şâmil olduğunu ayrıca söylemek fazladan bir söz olur. "İnsan başıboş bırakıldığını mı sanıyor. Atılan meniden bir tohum değil miydi? Sonra rahime tutunmuş bir embriyo oldu; Allah onu yarattı ve düzeltti, sonra ondan erkek, dişi bir çift yarattı. (el-Kıyâme: 75/ 36)
O yeryüzünün halîfesi, orada ilâhî hükümrânlığın temsilcisidir; "Hani Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım' demişti..." (el-Bakara 2 /30)
O'nu Allah ilimle donatmıştır: "Âdeme bütün isimleri öğretti." (el-Bakara:2/31) Sonra onun omuzlarına emâneti yüklemiştir: "Biz emâneti göklere, yere ve dağlara vermek istedik de onlar yüklenmekten çekindiler, korktular ve insan onu yüklendi." (el-Ahzâb: 33/72) Peşipeşine ona peygamberler gönderdi, halde ve gelecekte ona tebliğ vâsıtalarını bahşetti: "...kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan sorumludur. (el-İsrâ: 17/36) Ve Allah, mükâfat ve cezâyı dinin tebliğine bağladı: "Peygamber göndermedikçe cezâlandırmayız." (el-İsrâ: 17/15)
O (İslâm insanı) devamlı olarak Allah'ın insanı olma duygusu içindedir; hayatı O'nun rızâsı etrafında dönüp dolaşır, O'nun emrine uyarak durur, o, Allah'ın temsilcisi kıldığı varlık âleminde, O'nun kanunlarını yaşamaktadır, ilim onun derecesini arttırır, cehâlet derece kaybettirir: "Allah içinizden iman edenler ile kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltti." (el-Mücâdele: 58/11) "Söyle, bilenler ile bilmeyenler hiç müsâvi olur mu?" (ez-Zümmer: 39/9) "Kulları içinde Allah'tan ancak bilenler korkar." (Fâtır: 35/25) Onun hürriyeti ölçülüdür; ne Batı insanı gibi kayıtsız, şartsız hürdür; ne de doğu insanı gibi cıvataya takılmış somundur; o hem bağımlı, hem de hürdür.
O ne Batı insanı gibi fertçi, egoist ve bencildir; ne de doğu insanı gibi şahsiyeti erimiş ve dağılmıştır: "Ve her insanın mukadderâtını kendi boynuna doladık." (el-İsrâ:17/13); Onun ferdçilik ve sorumluluğu budur. "Siz insanlar için yaratılmış en iyi toplumsunuz..."; onun toplumculuğu ve özgeciliği da işte budur.
O ne batı insanı gibi dar kalıplar içinde milliyetçi, ne de doğu insanı gibi dünya vatandaşı; silik veya sınıfçıdır. O'nun milliyetçiliği dindaşlarına, hak idealinde dost ve taraftar olmaktır: "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirinin dostu, velîsidir." (et-Tevbe:9/ 7) O humanisttir; yâni insanlıktan ve onun doğru yolu bulmasından sorumludur: "İnsanlara örnek olasınız diye sizi kâmil bir ümmet olarak yarattık." (el-Bakara:2/133)
O, haftada altı gün bankalar, bir tek gün de Allah için veren Batı insanının rûh çöküntüsünden uzak olduğu gibi; Doğu insanı gibi madde çamuruna saplanmış, materyalist de değildir. "Allah'ın sana verdiğiyle âhiret yurdunu kazanmaya bak; ve dünyadan da nasîbini unutma." (el-Kasas: 27/77) Çünkü onun ana maddesi bir parça çamur ile Allah'ın rûhundan bir nefestir, "Hani Rabbin meleklere,ben çamurdan bir insan yaratacağım; ona şeklini verip rûhumdan üfleyince ona secde edin demişti..." (Sâd: 38/71)
O, ilan edilince savaş adamı, işaretini aldığı zaman barışın gerçek öncüsüdür: "Onlara karşı savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azâb edecek, onları rezîl edecek ve sizi onlara karşı muzaffer kılacaktır." (et-Tevbe: 9/14) "Onlar sulha yönelirse sen de ona yönel ve Allah'a güven." (el-Enfâl: 8/61)
Dünya onun için âhirete geçiş köprüsü, ona hazırlık yeri ve onun için tohum ekilen tarladır.
O, bütün bu vasıflarıyle Doğu ve Batının insanından ayrılmaktadır. O, dünyayı müstesnâ bir fırsat ve son hazırlık sığınağı olarak kabûl etmiştir. Servet onun elinde gâye değil, vâsıtadır; kalbinde değil elindedir; servet peşinde ihtiras, aşırı düşkünlük, aldatma, hîle ve dövüş yoktur. Dünya onun hizmetçisidir, o dünyanın hizmetçisi değildir. Hayırlı mal onun istediğidir, kirlenmemiş zenginlik için ona fırsat kapıları açıktır; bu da onun istediğidir.
İşte bizim insanımız budur. Bir göz yerde, diğer göz semâdadır. Bir el yücelere uzanmıştır; Allah iledir; diğer el, insanların elleri ile tokalaşmaktadır. Ne pat diye yere düşmek, ne de gökte perende atmak. Değerli ve ilâhî bir çerçeve içinde; gelişmenin âmilleri, ilerlemenin yolları ve varlığın kanunlarıyle çarpışmaksızın, bütün gerçekleri gören ve muâmelesini isâbet içinde onlarla ayarlayan tam gerçekçilik. İşte iman, güç ve ilmin insanı; İslâm'ın insanının iç ve dış dünyasının şekli (resmi) budur; onu çok acele çizgilerle resmettik; âdeta zengin, bereketli, uzun, geniş mevzûların başlıklarından meydana gelmiş bir cetvel, bir fihrist yaptık.
Ancak bu, İslâm insanının varsayılan örneğinin ve onun terkibini meydana getiren unsurların tasvîridir. Mezkûr vasıflarıyle "bu insan, bugünlerde aramızda yaşayan insandır" demiyorum ve aramızda bunu söyleyecek birisinin bulunduğuna da inanmıyorum.
Unutmamamız gereken bir şey daha var ki, o da gösterdiğimiz bu insan resminin geniş ve derin bir kökten, yâni dinden doğabileceğidir. Dolayısıyla İslâm insanı kendisini meydana getiren terkîbi ancak ebedî bir dinin çocuğu olarak kazanabilir.
Hâlihazır durumunun, asıl şeklinden bu ölçüde uzak oluşu -bu şekliyle de onun- sağlam bir köke bağlı bulunduğunu, derin bir kaynaktan geldiğini unutturmamalıdır. Ve bu asıl şekline, mâhiyetine dönebilmesi imkânsız şeyler arasında değildir. İlk vazifemiz ve en büyük çabamız onu bu sağlam ve asıl şekline kavuşturacak vâsıtaları sunmak ve ortamı hazırlamak için seferberlik ilân etmek olmalıdır.
Bundan bir mesele çıkıyor ki, onu şu şekilde ortaya koymak istiyoruz:
İslâm insanının bugünkü şekli, kendisinde bulunması gereken şekilden farklı olunca biz, onun ebedî dîninin kendisi için çizdiği şekli kazanıncaya kadar elinden tutmanın ilmî sorumluluğunu taşıyoruz demektir; bu bir...
İkincisi cevabını aradığımız baş suâldir: Geri kalmışlıktan onu kurtarmak için ona göstereceğimiz yol nedir? "Başka ülkelerde denenmiş ve parlak başarılar elde etmiş ithal malı metot ve sistemleri sunmak sûretiyle, onu bu geri kalmışlıktan kurtarabilir miyiz" dersiniz? Yoksa onun tarihi, karakteri ve medenî terkîbine uyan yeni metot ve sistemler mi bulmaya çalışmalıyız?
Düşünürlerimizin çoğu -Allah onları bağışlasın!- kendilerini çepçevre kuşatan fikrî esaretin baskısı altında, diğer ülkelerde başarıya ulaşmış metot ve sistemleri almaya dâvet için koşuşturuyorlar ve bunun tek hal çâresi, girilmesi zarûrî biricik yol olduğunu zannediyorlar.
Bunların ileri sürdükleri bu iddiâ ot gibi yerden çıkmış değildir; onun acı, makbûl olmayan bir tarihi kökü vardır; Bunlar, kendilerine ait değerlerin -gerçek mânâda- bulunmadığı bir zamanda gözlerini, Batı medeniyetinin parlaklığından kamaşmış olarak açtılar; Batı düşüncesinin liderliğine boyun eğdiler. Bilerek veya bilmeyerek İslâm dünyasının esas problemini, ileri Batı ülkelerinden iktisaden geride kalmış olmaktan ibaret telâkki ettiler. Bundan dolayı da "tedâvî yolu ve hal çâresi, Avrupa insanını örnek almak, yoluna düşmek ve izlerini takip etmektir" dediler.
İslâm dünyamıza tatbik edilmek istenen sistem ve metotların, üzerinde başarı kazandığı manevî zemin olması itibâriyle - kendime ve onlara- "Avrupa'da ahlâk ve ahlâkîliğin mâhiyetini" sormak istiyorum. Bu soru büyük önem taşıyor; çünkü, geri kalmışlığın hangi şekline karşı olursa olsun savaşta başarılı olmanın temel şartı, bütün milletin bu savaşa katılmasıdır. Teklif edilen herhangi bir sistem veya metot ile kaynaşmaya milletin kâbiliyetli ve hazır olmaları da ikinci temel şarttır. Hepimiz kabûl etmişizdir ki milletler, fertlerinin duygu, düşünce, tarih ve medenî terkip kaynaklarıyla uyuşmayan, bunlara ters düşen hiçbir tahrîke cevap vermez, böyle dâvete icâbet etmezler.
Bu suâle vereceğimiz cevabı kısaltmak istersek; Avrupa düşüncesine hâkim olan mûtâları (doneleri) araştırmamız gerekir. Çünkü bu düşünce, Avrupa tabanı ve Avrupa insanını oluşturan terkip ve ortamın bir meyvası, bir tezâhürüdür.
Avrupa düşüncesi, kendisini fikir dünyasına sokan değerleri kazandığı günden beri, Darvin, Marks ve Freud'un sunduğu mûtâların (verilerin) hükmü altındadır. Bunların düşünceleri neyi aksettirir, neyi temsil eder dersiniz?
Onlar insanı yeryüzünün halîfesi olarak değil, bir hayvan olarak ele alırlar. Darwin bu insana, hayvanlar içinden bir nesil, bir kök bulabilmek için kendini ne kadar yormuştu. Nitekim Lamark da onun insanlığını bir seçilme ve içinde yaşadığı muhitin şartlarına göre şekillenme esası üzerine açıklamak için didinmiş durmuştu. Freud insanların, yücelerden gelmiş değerlere sahip olduğunu bir türlü kabûl edemedi de onun ahlâkını, örnek davranışlarını içgüdülerin hâkim olduğu veya olsa olsa benlik (ego) istekleri ve üst-benlik (süper-ego) istekleri dediği kuvvetler ile bu içgüdünün uzlaştığı bir zemine oturtmaya çalıştı.
Marks'a gelince; o önünde, her şeyi ölçüsüne vurduğu ve içinde gördüğü bir diyalektik çatışma ve çelişmeden başka bir şey bulamadı.
Ben burada Avrupa düşüncesinin, Avrupa insanının ahlâkîliğine yansıyan akislerini detaylarıyle verecek değilim. Varmak istediğim netice; felsefesi, düşünce sistemi ve terkibi ile Avrupa insanının, İslâm insanından farklı olduğudur. Birincisi, ibâdet hayatına varıncaya kadar maddeci iken, ikincisi bunun aksinedir. Birincisi, dünyayı ve kâinatı devamlı bir çarpışma ve çatışma içinde görürken, ikincisi öyle değildir. Birincisi, sorumsuz veya düzensiz bir hürriyeti benimserken ikincisi başkadır. Birincisi, başkalarının mahvına sebep olsa dahi yalnızca kendi hayatını, kendisi için yaşarken, ikincisi böyle değildir. Birincisi, değerlerini, örneklerini kendi içinden (nefsinden) veya Freud'un üst benlik dediği seviyeden alırken ikincisi buna uymamaktadır.
Bu, genel olarak görüş farklarının özetidir. Mukâyeseyi daha belirli sâhalara aktardığımız zaman da aynı farklılıkları göreceğiz. Meselâ İslâm'ın ekonomik yapısının üç direği vardır:
1. Çeşitli şekillerde tezahür eden mülkiyet ki; dağılım bunun ışığı altında belirlenmektedir.
2. Üretim, tüketim ve dağılım sâhalarında İslâmî değerlerle sınırlanmış hürriyet.
3. Kıymetlerin sınırlanmasında esas olarak dengeye ve karşılıklı kefâlete dayanan içtimaî adâlet.
İki cephesiyle Avrupa dünyasının iktisadında bunların mukâbili olan husûslara bakışlarımızı çevirirsek İslâm'ın, mülkiyet prensibi ve onun şekillerinde, kapitalist ve sosyalist sistemlerden farklı olduğunu görürüz. O, kapitalizmle beraber özel mülkiyetin esas olduğunu kabûl etmediği gibi, sosyalizmle beraber olup kamu mülkiyetinin esas olduğunu da kabûl etmez. İslâm çeşitli şekillerde mülkiyeti kabûl etmiştir: Birkaç kaynaklı özel mülkiyet, kamu mülkiyeti ve devlet mülkiyeti. Bunların her birinin işlediği, her birine has sâhalar ayırmış; hiç birisini istisnaî veya şartlar icabı geçici bir çâre olarak görmemiştir.
Öte yandan kapitalizmde hürriyetler başını alıp giderken, sosyalizm (marksizm) de her nevi hürriyete el koyarken, İslâm-hürriyeti eğiterek cemiyete faydalı bir araç kılacak ölçütler ve değerler çerçevesi içinde- kişilerin hürriyetlerini kullanmalarına izin vermiştir.
Üçüncü direğe gelince biz bugüne kadar, ferdin değerini düşürmeden, sosyal adâlet prensibine vücût veren, mefhumunu sınırlayan, plânını ışıklandıran bir sistem görmedik. Ama İslâm düzeni devlete, çalışma gücü olanlara iş imkânları açmak, gücü olmayanların geçimlerini üzerine almak vazifesini yükleyerek İslâm toplumu fertlerinin hayat ve maîşetlerini sigorta etmesini sağlamak suretiyle bunu tam mânâsıyla gerçekleştirmiştir.
Şimdi soruyorum: Hem İslâm dünyası insanı için dışardan aktarma bir sistem ve metot aramamız, hem de sonradan uygulama fiyasko verince kendimizi bırakıp yolu ve muhtevâsını suçlamamız doğru olur mu? Bunun yerine, daha önce de işâret ettiğimiz gibi, zenginleştirmemiz gereken ve zorunlu olan özden; yâni "sistem veya metodun, onu tatbik edecek olan milletin bünyesinden doğmuş, onun tarîhi, psikolojisi, mefkûresi ve arzularıyle kaynaşmış olması" zarûretinden gaflet ettiğimizi kabûl etmemiz daha doğru olmaz mı?
Üçüncü bir yolun işâret taşlarını koymak, sınırlarını tesbit etmek için devamlı ve ciddî gayret hepimizin vazifesidir; boynumuzun borcudur, hiç birimiz bu vazifeden affedilemeyiz.
Bu yolun umûmî çerçevesini dînimizin kaynakları bize sunmuştur. Bize düşen bu çerçevenin verilerini amelî kalıplara dökmek ve işi yürütmektir. Böylece sınırları çekilmiş, binası sapasağlam kurulmuş olarak İslâm'ın iktisad teorisini ortaya koymuş olacağız ki, bu hepimizin üzerine yüklenmiş bir farzdır; herkes Allah'ın verdiği ilim, tefekkür, tesir ve güç nisbetinde bununla mükelleftir.
İktisadî muâmele ve faâliyetler etrafında koparılan şüpheler fırtınası bir esas şüphe çerçevesinde toplanmaktadır. İddiaya göre fâiz, şirket ve bankaların temelidir.
Allah Teâlâ bana, Mısır Arap Cumhuriyeti topraklarında meseleyi iktisadî yönden ele alan ve çözümler getiren bir tecrübe yapma imkânı bahşetti. Bu tecrübe aynı zamanda, İslâm dünyamızda gerçekleştirmek için işler bir yol bulmak çabasıyle çoğumuzu uykusuz bırakan, içtimaî ve iktisadî kalkınma hareketine katkıda bulunuyordu.
Bundan sonraki konferansta - Allah'ın izniyle- bu tecrübeyi anlatmaya geçmeden önce teyit etmek isterim ki; ben bu tecrübenin, kalkınma problemine ait bütün meseleleri çözeceği iddiasında değilim. Ben bunu, içtimaî ve iktisadî kalkınma probleminin çözümünde payı olan bir örnek; İslâm dünyasında ona verilecek yayılma fırsatı, boşluğu doldurma ve çözüme katılma payı ölçüsünde, fayda ve tesiri genişleyecek olan bir model olarak arzediyorum.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler