www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Bugün içinde bulunduğumuz durum:
İslâm dünyamızın marûz kaldığı sayısız şiddetli savaşlar, arkadan vurulmalardan sonra; harîminde - (emperyalistlerin) kendi gâye ve hedeflerine hizmet eden- birçok prensipler ve fikirler yayıldıktan sonra; İslâm ülkeleri sonbahar yaprakları gibi, birbiri ardından sömürgecilerin eline düştükten sonra sömürgeciler, mümkün olan çabuklukla onların gelişme çarkını tersine çevirmeye başladılar; sonra güçlerinin gizli kaynağı olan inançlarına yönelip, onu zayıflatmaya ve tel tel koparmaya koyuldular; sonunda onu da aslına benzemez hâle getirdiler. Sonra ağız dolusu bağırdılar; "Sizin geri kalışınızın tek ve kesin sebebi, gericiliğe çağıran şu dine sarılmanızdır."
Ne yazık ki Arap dünyasının içinden, kendi yetiştirdikleri yandaşlar da buldular; bunlar bazen ilim, bazen araştırmada tarafsızlık, bazen de fikir hürriyeti adına dine şüphe sokuyor, onlarla ağız birliği ediyorlardı.
İslâm dünyası; bu savaş yerinde derin uykusundan uyanınca uzaktan Doğu ve Batının felsefelerini gördü; düşmanlarının bunca yaptıkları ve kendinden olanların da cehâleti yüzünden kendi iman manzûmesi bozulmuş, meflûç hâle gelmiş ve unutulmuş olduğu için bu medeniyet ve felsefeler onun gözünü aldı, parlaklığı basîretini bağladı. Bu iki kitlenin felsefe ve medeniyeti ona yegâne cankurtaran simidi, hayat kurtaran iksir gibi göründü; sihrine kapılmış olarak bu iki kitleye yönelmeyi ve onlar arasında bir sentez yapmayı zarûrî telâkki etti. Aynı zamanda, köhnemiş mâzîye karışmış, bir daha hayata gelmiyecek tarihî semboller arasına girmiş bulunan şu eski inançlarını da geride bırakmak gerektiğini düşündü. Böylece bu ümmetin düşmanları, îtinâ ile kurdukları tuzakta başarılı oldular; av tuzağa düşmüş oldu.
Bunun cemiyetimizde çok tehlikeli akisleri ve tesirleri oldu; çünkü atılan tohumların derinliği ve yaygınlığı sebebiyle bu inanç, bu tutum, dînin temel prensiplerinden ve terkibinin unsurlarındanmış gibi oldu. İzin verirseniz buna" İslâm'a karşı ithal edilmiş düşünce yapısı" diyeceğim.
Herhalde bu yansımalardan biri olacak ki; aramızda yaşayan bazı fikir adamlarından zaman zaman "dinin cemiyet ve hayattan çıkarılması, Avrupa'da kilise duvarları arasına hapsedildiği gibi, burada da câmi duvarları arasına hapsedilmesi gerektiği" sözlerini işitiyoruz. Size bu mevzûda nice kitaplar yazılmış, konferanslar verilmiştir. Onlar bunu yaparken bu dünya insanının dinamik, güçlü ve müessir yanını yıkacaklarına inanıyorlar. Dedikleri olunca İslâm zayıflayacak ve sonunda bunların beklediği gibi tükenecektir. İslâm aslında düşmana karşı güçlü olmayı;" Onlar için elinizden geldiği kadar güç hazırlayın" (Enfâl;8/60), çalışmayı: "Yeryüzünün çeşitli rızk yollarından yürüyün" (Mülk:67/ 15) işi: "Davud oğulları, şükrü yerine getirmek için çalışın, iş görün" (Sebe: 34/13), imarı: "Orada imar yapmanızı istedi, (Hûd:11/61), "Çalışma yorgunluğu ile akşamlayan kimse geceyi bağışlanmış olarak geçirir" 1 düsturları ile emrettiği, böyle bir din olduğu halde bazıları onu tevekkül, ihmal, tembellik dini olarak tasvir etmiş, ona mensup olan işsiz güçsüz tembel taburunu da delîl olarak göstermiş, maalesef onların şahıslarında bu dine sembol ve çocuklarına örnek bulabilmişlerdir.
Madrabazlığı daha da ileri götürerek bu dîni ilim ve marifet düşmanı, ölümden sonraki âhiret ve cennet dîni, dünya ile alâkası olmayan, milletlere cennet yolunu göstererek onları afyonlayıp uyuşturan bir din olarak tasvir etmişlerdir.
Bu dînin düşmanları, maddî ilerleme yolunda hızla yürürken ve fezâ savaşına, teknolojik fetihlere doğru önemli adımlar atarken müslümanlar, uçurumu derinleştirmek, mesâfeyi büyütmek ve yıkılışı hızlandırmak için, düşmanları tarafından kurnazca hazırlanmış bulunan ve hayatın her safhasında buldozerler gibi işleyen faktörlerin tesiriyle, durmadan geriye gidiyorlardı.
Aslında yapay bir gerileme olan bu durumun en belirgin rengi; mahkûm olmuş dünyamızın üzerine vesâyet konulmasında ve bu ısrarlı sloganların şöyle yükselmesinde görülüyordu: "Bu geriliğin yegane âmili bu iptidaî dîndir". Evet böyle söyleniyordu ki gıdâlanmak üzere, zengin Batı medeniyetinin sofra kırıntıları üzerine uçarcasına atılalım!
Bu plânlı çalışmalar sonunda zihinlerde yerleşen düşünce şu oldu: Bu ümmetin ilerleyebilmesi, terakkî arabasına binebilmesi, daha doğrusu bunun arkasına asılabilmesi için maddî âmil, tartışma götürmez çare dünya ile alâkası bulunmayan bu dîni reddetmekdir. Tek çâre budur ve kalkınmak için başka çâre yoktur.
Kurnazca hazırlanan plân, çevirilen dolap böylece tamamlandıktan sonra mesele "hangi medeniyet şeklini alalım; bilhâssa maddî medeniyetin can damarını temsil eden iktisad düzeni içinde Marksizmi mi, kapitalizmi mi benimseyelim" şekline dönüştü. İslâm dünyası siyâsî ve coğrafî bakımlardan parçalanmış bulunduğundan, bazen birine bazen diğerine yönelmeye başladı. Gâh Marksist doğuya, gâh Haçlı batıya dönüp bakmaktan boyunlarımız tutuldu, gözlerimiz yoruldu. Sanki biz kendine mahsus inancı, görüşü ve felsefesi olmayan bir toplum idik. Ve sanki biz ot gibi bitmiştik; asırlar boyunca okyanustan okyanusa hükmettiğimiz bir dünyamız olmamıştı!
Fikrî durumumuz ve inanç esaretimiz bizi böyle, önümüzde Marks veyâ Adam Smith'ten başka çıkış kapısı olmayan bir yolun sonuna mı getirecekti?
Bir üçüncü yol yok mu? Bu dar boğazdan çıkmak için yolumuzu aydınlatacak bir ışık mevcut değil midir?
Konferansın sonunda vereceğim cevabı hemen vermek istemiyorum. Ben İslâm'a karşı dışardan idhal edilen düşünce yapısı üzerinde konuşurken. İslâm inancının şahsiyetini şekillendirdiği insanlara uygun düşecek modeli takdime geçmeden önce, kapitalizm ve Marksizmden başka çıkar yol görmeyen kardeşlerime bazı sorular yöneltmek istiyorum:
1. Bu iki doktrinden herhangi birisi İslâm dünyasının manevî (psikolojik) iklîmine uygun düşer mi?
2. Bu iki doktrinden birisi İslâm dünyasının düşünce zeminine oturabilir mi?
3. İslâm inancı üzerine kurulmuş o sağlam binanın bütün izleri müslümanların rûhundan silinmiş midir ki, siz emin olarak, eski terkibin enkâzını tamamen kaldırıp yerine yeni bir medeniyet terkîbi koymaktan bahsedebiliyorsunuz?
4. Bu gövdeden, öldüğü söylenen uzuvları çıkarıp onun yerine Batıdan devşirme organları takınca, bu gövde büsbütün ölmez mi?
5. Zayıflık ve bakımsızlığın bu hâle getirdiği organları aynı gövdeden besleyip geliştirme ümidi hiç mi kalmadı?
6. Bizim kendimize ve milletimize hiç mi saygımız kalmadı ki; kendimizi herhangi bir medeniyet kökünden mahrum olmakla ittiham ediyor ve kendilerini dev aynasında gördüğümüz bu kişilerin ardından koşuyoruz?
7. Bu aşağılık uyduluk, İslâm milletlerine ait tarihi ilgâ ve inkâr ederek -birçok Batılı âlimin bile keşke devam etseydi dediği- dünya tarihinin bir devresine sünger çekmek değil midir?
8. İktisad dünyasında bile olsa, medeniyet mirasımıza titizlikle sahip çıkmak, topluluğumuz için bir çıkış yolu arama fikrine temel teşkil edecek malzemeyi orada aramak daha uygun değil midir?
9. Nihâyet bu, Allah tarafından gönderilen dinlerin sonuncusu ve semânın yeryüzüne hediye ettiği ilâhî irşâd belgesi olan ve bu husûsîyet yalnızca kendisine mahsus bulunan İslâm'ı suçlamak değil midir?
Bizi; iki kitle veya medeniyetten birinin vesâyeti altına girmesi gerekli, uydu bir topluluk hâline getirmek üzere kurulan tuzaklar ve çevrilen dolapları kısaca arzettikten sonra, bu sorularla iktifâ ederek mevzûumuza dönebiliriz. Şimdi aslına uymayan yabancı maddeleri temizlemeye çalışarak, imân ve nazariye yönlerinden İslâm cemiyetine (toplumuna) ait orijinal medeniyet sentezini bulma mevzûuna geçiyoruz.
Cemiyeti ferdler teşkil ettiği ve ferd, cemiyetin birimi olduğu, İslâm toplumunda din, medeniyet sentezinin özünü teşkil ettiği için, konferansımın bu bölümünde kucağında büyüdüğümüz bu dînin tabîtını teşkil eden vasıfları araştıracağım. Sonra, beraberce Batıda ve Doğuda bir yığın felsefenin insan tipleri arasında İslâm insanını inceleyeceğiz; onu maddî ve manevî, ferdî ve içtimâî, millî ve insanî bakımlardan; kısmen hür ve mutlak mânâda hür olarak ele alacağız. Asıl medeniyetini tanıdıktan, İslâm insanının medenî sentezini öğrendikten sonra ona, kendisini ilmî dilencilik ve medenî uyduluktan kurtaracak müessese veya modeli sunmamız mümkün olacaktır.
Batı medeniyetinin peşinde gözleri kamaşmış, dilleri dışarda, nefesleri kesilmiş olarak koşanları, -lâfı uzatmadan- o medeniyeti boykot eden, terkeden nesle hâvâle etmeyi ne kadar isterdim. O medeniyeti fırsatçılık, maddecilik, enâniyet, açgözlülük, savaş ticâreti ve çıkarcılıkla, kendinden başkasını düşünmemek veya egoizm ile suçlayarak ilkelliğe dönen; rûhî arzularını tatmin etmediği gibi, onu paramparça eden, mahveden medeniyeti terkeyleyen nesle ( o medeniyetin hayranlarını, hipiler gibi o medeniyetten kaçanlara) havâle etmeyi nasıl da isterdim.! (Bu medeniyeti bizimkiler dönüp onlara sorsunlar isterdim!)


1. Süyûtî, el- Câmi'u's-sağîr, aynı mânâda: Buhârî, Büyü', 15; İbn Hanbel, Müsned, c. IV, sh. 141.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler