www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


3. Japonya Örneği:
Japonya örneği, kendi nev'i içinde tek örnek olarak kabûl edilir. Japonya'da Batı'nın iktisâdî ideolojisini (pazar sistemi ve felsefesini) benimsemiştir, ancak onun geniş bir ferdî üretici tabanına ihtiyacı vardı. Bu noktada Japonya, Sovyetler Birliği'nin yoluna iltifat etmedi ve özel teşebbüsün faâliyetine son vermek yerine bütün vâsıtaları kullanarak, onların faâliyet alanını teşvik etmeye ve genişletmeye çalıştı. Bunun için özel amaçlı vergi ve mâliye siyâseti ile devlet teşvikleri yöntemlerine başvurdu. Bununla da iktifâ etmeyerek, devlet kendi idarî mekanizmasıyle iktisadî faâliyetlerin gelişmesi için- yâni tüccar ve çiftçileri sanâyî sâhasına ve rizikoya atılmaya teşvik etmek ve yeni üreticiler çıkarmak için- bizzat teşebbüsler yaptı ve öncülük etti. Batı Avrupa devletlerinde olduğu gibi hükûmet, iktisadî faâliyetler karşısında alâkasız (tarafsız) bir vaziyet almadığı gibi, Rusya ve Çin'de olduğu şekilde, iktisadî faâliyetler üzerinde hükûmetin tam hâkimiyet ve kontrolü altında, vatandaşların muayyen fedâkârlıkları yüklenerek belli bir yolu- mecbûren- tutmalarını da istemedi. Şuurlu bir şekilde Batı ideolojisine dayanarak orta bir yol tuttu.
O zamana kadar hâkim olan an'anevî sosyal piramit ve ictimaî değerler uzun zaman, esasta bir değişikliğe uğramadan devam etti. Millet, gönül rızâsiyle ve sabırla hükûmetin kalkınma siyâsetini omuzladı. Bu durum başlangıçta hükûmete, sosyal hizmetler kesimini ihmal etme ve tüketimin artması tehlikesinden uzak olarak doğrudan doğruya üretken sâhaya yönelme imkânını bahşetti. Fakirler hayat seviyelerini yükseltemediler, zenginler de an'anevî hayat tarzlarını değiştirme ve hâkim olan âdetleri bozma yoluna gitmediler. Uzun zaman tüketim şeklinde büyük bir değişme olmadı. Böylece her millî gelir artışını tekrar üretime sokma imkânı doğdu. Bugün kalkınmakta olan ülkelerin çoğunda görülen siyasî ve iktisadî sâhadaki çeşitli güç merkezleri ve birbirine zıt çıkarlar da orada mevcut değildi. Bu devlete, iktisadî siyâsetini rahatlıkla ve kolayca yürütme imkânını verdi. Buna ilâve olarak, millet karşılaştığı her güçlüğü, yüklendiği her fedâkârlığı Allah'ın irâdesi kabûl ediyor, kızmadan ve îtirâz etmeden kadere ve ilâhî hikmete rızâ göstererek karşılıyordu.
Bütün bunlar devlete, iktisadî plânlarını kolaylıkla icrâ imkânı verdi. Hükûmet, üretim için gerekli olan alt yapı kuruluşlarını tamamlamaya yöneldi. Her vâsıta ve çâreye başvurarak ferdî teşebbüsü teşvik ettiği gibi, uygun vergi siyâsetiyle de zirâî üretimi teşvik eyledi. Uzun ve kısa vâdeli yatırımlar için ferdlere kredi kolaylığı sağlayan bankalar kurdu. Rekâbet ve ihrâcatı teşvik etti. Büyük mülk sahiplerinden bir parça arazî alarak fertler nâmına bedelini ödedi; böylece şuurlu bir şekilde hem üreticilerin sayısını çoğalttı, hem de birdenbire nakit gelirleri artan büyük iş adamları sınıfını yarattı, aynı zamanda devlet, işin başında bizzat kurduğu iş yapan fabrikaları satışa çıkardı. Bir yandan da -şehirlerdeki büyük sanâyi ile aralarında müşterek menfâatler tesis ederek- küçük sanâyîi teşvik etti.
Böylece Japonya hükûmetinin siyâsetinin asıl hedefi, yatırımcı ve müteşebbis yetiştirmek, büyük mülk sahibi çiftçileri büyük iş adamı hâline getirmek için uygun atmosferi hazırlamak, meydana getirmek oluyordu.
Bu üç örnek üzerindeki kısa açıklamalarımız bize, iktisaden geri kalmışlıktan kalkınmışlığa geçişin temel faktörlerini ve kalkınmakta olan ülkelerde, hızlı kalkınmanın karşısında duran, onu engelleyen önemli sebepler üzerine görüşümüzü açıklarken dayanacağımız ahlâkî temeli vermeye kâfidir.
Dikkatimizi yalnızca iktisadî açıya teksif edersek, kalkınan ülkelerde gelişmenin münhasıran iki faâliyet sâhasına dayandığını görürüz:
1. Toplumun üretim gücünü var etmek veya genişletmek, başka bir deyişle- en geniş mânâda- tasarrufu gerçekleştirmek.
2. Üretim güçlerini ve devamlı olarak bu güçleri genişleten ve ferdlerin hayat seviyesini yükselten imkânları sonuna kadar kullanmak; başka bir ifade ile - en geniş mânâda- üretim.
Buna göre, tasarruf ve üretim ile bunların birbirine bağlanması gelişmenin iki kutbunu temsil ediyor. Şüphesiz bunlardan her birinin gerçekleşmesi, kalkınmakta olan ülkelerde birçok engel ve problem ile karşı karşıya bulunuyor. Bu engellerin nelerden ibaret olduğunu da, iktisatçıların yazılarından daima okuyor ve işitiyoruz; burada onları tekrar ederek kafanızı şişirmeyeceğim; çünkü hepiniz onları başkalarından daha iyi biliyorsunuz. Ancak biz- görüş ve kanâatimize göre- bütün diğer problemlerin kaynağı, kökü olan bir âmil üzerine ışıkları tevcih etmek istiyoruz. Bilinen, alışılagelen iktisâdî problemler işin dış yüzüdür, görünüşte engellerdir. Onların arkasında kalkınma probleminin esasını teşkil eden bir âmil vardır ki, bu âmil; bireylerin davranış ahlakıdır. Güç yaratma mânâsında tasarruf, gücü kullanma ve tasarrufla bağlı kılabilme mânâsında üretim- bütün bunlar- maddî faktörlerden önce beşerî davranış ahlâkına dayanır.
Bu anlayışın ışığı altında mâlî kaynakların azlığı, kalkınma yolunda bir engeli temsil etmez. Her toplum maddî ve beşerî kaynakların gereğinden azına sahiptir; bu güçleri arttırmak ve en iyi bir şekilde kullanmak, kişilerin ahlâk ve davranışlarına bağlıdır. Çeşitli kalkınma dönemleri için gerekli olan içtimaî ve iktisadî değişim süreçleri, ancak bu ahlâk ve terbiye sâyesinde kendiliğinden gerçekleşebilir.
Geçen örnekler üzerindeki açıklamalarımız bize, kalkınmada kişilerin ahlâk ve davranışlarının oynadığı rolün ölçüsünü açıkça göstermiş olmalıdır. Batı Avrupa devletlerinde şeref payı, yol boyunca kalkınma bayrağını omuzlarında taşıyan yatırımcı ve müteşebbislere aittir. Rusya'da devletin kumandası altında kalkınma mesûliyetini halk yüklenmiştir. Japonya'da devletin yardımıyla müteşebbislerin kalkınmayı gerçekleştirdiklerini görüyoruz. Kalkınma dönemine ait her örnekte - isteyerek veya zorla- halkın iştiraki bahis mevzûudur.
Ancak şurası muhakkaktır ki; her ahlâk ve davranış biçimi, muayyen bir cemiyetin, içtimaî ve kültürel çevresine bağlı birçok faktörün ortak semere ve neticesidir. Bu çevre ve çerçeve, kalkınmakta olan ülkelerde, çeşitli kültür ve medeniyetler arasındaki mesafeyi kaldıran yeni haberleşme ve ulaşım vâsıtaları sebebiyle devamlı olarak değişmeye tâbidir. Bu noktada önümüze çıkan soru şudur: Bu ahlâk ve davranış biçimini, çeşitli değişmelerle beraber kendiliğinden yürümeye terk edersek, arzu edilen kalkınmaya, yakın bir zamanda kavuşmayı bekleyebilir miyiz?
Şüphe yok ki ileri devletler ile geri kalmışların kalkınma seviyeleri arasında büyük bir fark vardır ve bu fark, her geçen gün biraz daha büyümektedir. İşi tesadüfe bırakmaksızın, derhal istenen gelişme ve kalkınma faâliyetlerine girişilmezse durum böylece devam edip gidecektir.
Psikoloji ve eğitim uzmanlarından öğreniyoruz ki, her davranış onu yönelten bir motife veya sonunda belli bir fikrî yönelişe şekil veren motifler grubuna dayanır. Marksist felsefe, Sovyet halkından ona inananlar için bir davranış motifi olmuştur. Serbest rekâbet ve liberalizm Japonya'da kalkınmaya yön vermiştir. Buna göre kalkınma felsefesinin açıklığa kavuşmamış olması, karşılaştığımız her problemin ana sebebidir. Bundan maksat "iki felsefeden birisini kabûle dâvet ediyorum" demek değildir. Benim bu felsefe üzerindeki anlayışım daha şumûllü ve geniştir. Maksadım: Mutlak veya nisbî olarak mantıklı, tutarlı olmasına bakmaksızın kişilerin, kalkınma mesûliyetini benimseyip omuzlamalarını temin edecek gizli birtakım sâikleri, motifleri bulup çıkarmanın, harekete geçirmenin zarûrî olduğunu anlatmaktır.
Kalkınmakta olan ülkelerde insan gücü ile kalkınma siyâsetleri arasındaki müsbet iştirâkin yokluğunda görülen, hükûmetlerin hazırladığı ve büyük bütçe payları ayırdığı plânlarda temsil olunan - her zaman gördüğümüz- büyük boşluğu bize ancak bu hüküm açıklayabilir.
Böylece ortaya çıkmış oluyor ki, kalkınma hareketinin yürümesi ve hedeflerini gerçekleştirebilmesi; insanların davranışlarını yöneltmeye elverişli, uygun sâikleri (motifleri) mümkün olan en büyük içtimaî ve iktisadî kalkınmayı gerçekleştirecek şekilde idâre edebilme kudretine bağlıdır.
Kalkınmakta olan ülkelerde gördüğümüz hükûmetlerin ve idarelerin şu veya bu felsefenin birer tarafına sarılma çabaları, bu iki felsefenin hatâlarını toplamaktan başka bir semere vermez. Ya bu felsefelerden birisi, halkı da iknâ ederek, inandırarak alınacak, yahut da içtimâî ve iktisâdî kalkınmada ki rollerini îfâ edebilmeleri için büyük kitleleri harekete geçirecek, onları yerinde saymak, donup kalmak ve işi oluruna bırakmaktan kurtaracak yeni bir felsefe aranacaktır.
Şu halde kalkınacak ülkelerin, kitlelerin anlıyabileceği, prensip ve hedefleriyle kaynaşabileceği bir kalkınma felsefesine ihtiyaçları vardır.
Hangi devlette olursa olsun müslümanların, diğer geri ülke vatandaşlarından hayli farklı oldukları idrâk edilince, onları duygu, karakter, arzu ve idealler yönünden -büyük ölçüde- birleştiren husûsî bir rûha ve psikolojiye sahip bulundukları bilinince, bu rûhun dinden doğduğu ve müslümanların psikolojik terkiplerinin, Muhammedî misyonun işletilmesiyle derinden teşkil olunabileceği anlaşılınca, onları medenî terkiplerine, başka bir ifade ile dînî esaslarına aykırı bir felsefeye bağlamamız mânâsız olur.
Bu dünya insanına, - kalkınma hareketine katılmalarını temin için- onların hamâset duygularını ve şevklerini tahrik edecek bir muharrik takdim etmek istiyorsak, bunun dîn kaynağından taşması ve nûrlu yola dayanması zarûrîdir.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler