www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İbn Hazm'a cevap
İbn Hazm'ın bu sözleri (avâm için değil) ancak şu vasıftaki kişiler için uygun olabilir:
1. Bir meselede bile olsa kendisinde ictihad kudreti bulunan kimsedir.
2. Veya şunları bilen kişidir:
a) Rasûl-i Ekrem (s.a.) kat'î olarak bir hususu emretmiştir veya yasak kılmıştır.
b) Bu emir veya yasak mensûh değildir.10 Bunu da ya bütün hadisler ile bu mevzudaki uygun ve aykırı görüş sahiplerinin sözlerini inceleyip, neshin olmadığını tesbit etmek suretiyle bilir, yahut da büyük bir âlimler topluluğunun mezkûr hadisle amel ettiğini, aykırı ictihad sahibinin ise ancak kıyas ve benzeriyle amel eylediğini görmekle öğrenir. Bu durumda hadise aykırı hareketin sebebi ya gizli bir münafıklık yahut da açık bir ahmaklık olabilir.
İzzüddin b. Abdüsselâm da aşağıdaki sözleriyle buna işaret ediyor: "Mukallid fakihlerin şu hareketi cidden insanı hayrete düşürür: Onlardan herhangi biri, imamının görüşünün zayıflığına vâkıf olur, bu zayıflığı giderecek hiçbir şey de bulamaz, fakat buna rağmen o, imamını taklîde saplanıp kaldığı için Kitap, sünnet ve sahih kıyasların, görüşlerini takviye ettiği imamların mezhebini tekreder de yine kendi imamının o zayıf ictihadını taklîd eder. Hatta Kitap ve sünnetin açık delâletini reddetmek için çareler arar, imamını müdafaa için bâtıl ve uzak te'villere girişir, olmadık yorumlar yapar. Bu mezheplerle onların mutaassıp sâlikleri ortaya çıkıncaya kadar, hak dinî meselelerini rasladığı herhangi (mezhep ve ictihad sahibi) bir âlime sorar ve kimse de bunu yadırgamazdı. Halbuki bu mutaassıplar,imamlarının ictihadı delillerden uzak da olsa, sanki onlar birer peygambermiş gibi, her dediklerine taklidle sarılırlar. Bu ise, hiçbir akıl sahibinin tasvip edemeyeceği, bir sapmadan ibarettir."
İmam Ebu Şâme de şöyle der: "Fıkıhla meşgul olan bir kimseye, tek bir imamın mezhebine bağlanıp kalmamak yakışır. O her meselede Kitap ve sünnetin muhkem naslarına en yakın olan görüşün isabetli olduğuna inanmalıdır. Temel ilimleri edinmiş bir kimse için de bu kolaydır. Böyle bir kimse taassuptan uzak kalmalı, hilâf ve münakaşa yollarına sapmamalıdır; çünkü bunlar zamanı öldürür ve sâfı bulandırır. İmam Şâfiî'nin, kendini ve başkalarını taklîd etmeyi menettiği sahih olarak nakledilmiştir. Talebesi Müzenî, Muhtasar'ının başında şöyle der: 'Bu kitabı, Şâfiî'nin ilminden özetledim. Faydalanmak isteyenlerin istifadelerine yaklaştırdım. Bununla beraber İmam Şâfiî'nin gerek kendini ve gerekse başkalarını taklidi yasak ettiğini; maksadı da, herkesin kendi dinî hayatında bizzat düşünmesi ve ihtiyatlı hareket etmesi olduğunu bildiririm.' (Yani kim Şâfiî'nin ilminden faydalanmak isterse bilsin ki Şâfiî taklidi menediyor.)"
2. (İbn Hazm'in sözlerine uygun düşenlerin ikincisi): Fakihlerden muayyen birini taklîd eden, imamının yanılmayacağı ve her dediğinin muhakkak doğru olacağı kanaatinde bulunan, imamının ictihadına aykırı bir delil ortaya çıksa bile onu terketmemek niyyeti kalbinde gömülü olan kimsedir (böyle olan avâmdır).
Tirmizî'nin Adiy b. Hatim'den rivayet ettiği şu hadis buna işaret eder: Adiyy der ki: Rasûl-i Ekrem (s.a.) şu âyeti okurken işittim: "Onlar din âlimlerini ve râhiplerini Allah'tan gayri tanrılar edinmişlerdi"11. (Efendimiz bu âyeti okuduktan sonra şöyle) buyurdular: Bunlar o din adamlarına ve rahiplere tapmıyorlardı. Ancak onlar bir şeye helâl deyince halâl kabul ediyor, haram deyince de haram biliyorlardı.
3. Bir Hanefînin, Şâfiî bir fakihten (veya tersine) fetva sormasını câiz görmeyen yahut bir Hanefînin namazda Şâfiî imama uymasını tecviz etmeyen kimsedir. Çünkü böyle birisi, ilk üç asrın icmâına muhalefet etmiş, sahabe ve tâbiûnun yapmadığını yapmış olur.
İşte İbn Hazm'in sözleri (taklîdin caiz olmaması) bu üç sınıfa uygun olup, şu gibilere ait olamaz: Dinini ancak peygamberinin sözlerinden alan, yalnız Allah ve Rasûlünün haram dediğini haram, helâl kıldığını helâl bilen... Ancak, böyle olan bir kimse, Rasûlüllah (s.a.) in ne buyurduğunu bilemeyince, sözleri arasında birbirini tutmaz gibi görünenleri telif etmeyi beceremeyince, onun kelâmından hüküm çıkarmaya gücü yetmeyince sâlih ve kâmil bir âlime tâbi olur. Onun fetva ve sözünü olduğu gibi isabetli kabul eder; böylece de Rasûlüllah'ın (s.a.) sünnetine uymuş olur. Eğer zan ve kanaatinin aksi doğru olarak ortaya çıkarsa derhal onu terkeder, ne ısrar eder, ne de direnir.
Bunu kim reddedebilir ki, Rasûl-i Ekrem (s.a.) zamanından bu yana fetva sorma işi devam edegelmiştir. Bu hususta ittifak bulunduktan sonra, devamlı olarak birinden sormakla, bazan sormak arasında bir fark yoktur.
Buna nasıl itiraz edilebilir ki biz, kim olursa olsun bir fakihe "Allah ona fıkıh ilmini vahyetti, bize de ona itaatı farz kıldı" diye inanmıyoruz. Eğer biz onlardan birine uyuyorsak bu, o âlimin Kitap ve sünneti bildiğine inancımızdan oluyor. Bu âlimin sözü de:
a) Ya Kitap ve sünnette açıkça vardır, oradan almıştır.
b) Veya bu ikisinden, bir ictihad metoduyla çıkarmıştır.
c) Yahut da bir hükmün, herhangi bir şekilde bir illete bağlı olduğunu karinelerle anlamış, bu anlayışını kalbi de tasdik etmiş, hakkında nass bulunmayan meseleyi (o illetle) nass bulunana kıyas eylemiştir.
Böylece mezkür âlim sanki şöyle demektedir: "Ben öyle sanıyorum ki Rasûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bu illeti nerede bulursan orada hüküm de aynıdır." Şu halde kıyas edilen de bu umumi hükmün içindedir. Öyleyse bu da Rasûlüllah (s.a.) e ait olur. Fakat bu hükme varış yollarında kesinlik değil, zan vardır. İşte inanç bu olmasaydı hiçbir mümin, bir müctehidi taklid etmezdi. (Çünkü dinde ancak peygamber tebliğ sahibidir.)
İmdi, itaatı bize farz olan hatadan korunmuş Peygamberden (s.a.), sağlam bir senedle bir hadis bize kadar gelir, bu da mezhebe aykırı olursa, biz de bu hadisi terkeder o zanna tâbi olursak bizden daha zâlim kim olabilir?! İnsanların, âlemlerin Rabbı huzuruna varıp durduklarında biz ne gibi bir mazaret ileri sürebiliriz!?

4. İnsanların, bu dört mezhebe uyma mevzuundaki
farkları ve her grubun üzerine düşen vazife
Biline ki: Mezheplere tâbi olma bakımından insanlar dört dereceye ayrılır. Bunlardan her birine ait, geçmemeleri gereken birer sınır vardır.*
1. Bu mezheplerden birinin imamına müntesip (bağlı) bulunan "mutlak müctehid".
2. "Muharric" ki buna "Mezhepte müctehid" de denir.
3. Mezhebin derin (mütebahhir) âlimi. Bu, mezhebin esaslarını bilen, hazmetmiş bulunan ve iyice bildiği mezhep hükümlerine göre fetva veren kimsedir.
4. Sadece "mukallid" olan, mezhep âlimlerine fetva soran ve onların fetvalarına göre amel (hareket) eden şahıstır.
Fıkıh ve usûl kitapları, bu derecelerin her birinde bulunan kişilerde aranacak vasıflar ve alâkalı hükümlerle doludur. Ancak bazı kimseler dereceler arasındaki farkları bilemiyor ve bu yüzden de alâkalı hükümleri körükörüne tefsir ederek birbirleriyle mütenâkız (çelişik) sanıyorlar. İşte bunun için biz, her dereceyi bir fasılda ele alarak her birine ait hükümlere kısaca işaret edeceğiz:
Birinci fasıl: "Müntesib olan mutlak müctehid": Bunda aranan şartları daha önce söyledik, burada tekrar etmeyeceğiz. Onların hulasası şudur: Müntesib müctehid-i mutlak, hadis ilmini, mensup bulunduğu zevattan nakledilen fıkhı ve fıkıh usûlünü bilir. Şâfiîlerin büyük âlimlerinin durumu böyledir. Bu kısma giren âlimlerin sayısı -kendi başlarına- çoksa da, daha sonraki derecelerde bulunanlara göre azdır. Sözlerinden araştırarak tesbit ettiğimize göre bunların yaptıkları iş şundan ibarettir:
1. Mâlik, Şâfiî, Ebu Hanife, Sevrî gibi mezhep ve fetvaları makbul müctehidlerden nakledilen meseleleri; önce Muvatta ve Sahîhayn sonra da Tirmizî ve Ebu Davud hadislerine arzederler. Hangi mesele lâfız veya işaret yoluyla sünnete uyarsa onu alır ve ona dayanırlar.
2. Sünnete açıkça aykırı buldukları meseleleri terkeder onunla amel etmezler.
3. Bir meseleyle ilgili hadis ve nakiller muhtelif (ayrı ayrı hüküm ifade eder) ise bunları şöylece telife çalışırlar.
a) Açıklaması bulunanı (müsfesseri) müphem olana hâkim kılarlar.
b) Her hadisin ifade ettiği hükmün -durum buna müsaitse- ayrı ayrı şekiller arzeden farklı meselere ait olduğunu tesbit ederler...
c) Eğer sünnet ve âdâb ile ilgili ise her şekli sünnet sayarlar.
d) Helal, haram veya mahkeme hükmü (kaza) ifade ediyor; sahabe, tâbiûn ve müctehidler de bunlarda ihtilaf eylemiş bulunuyorlarsa, meselede birden fazla görüş olduğunu kabul ederler. Bunlardan herhangi birini benimseyeni kınamazlar. Eğer hadisler bunlardan herbirine delâlet eder durumda ise hükümde hareket serbestisi görürler. Sonra en uygun hükmü tesbit için olanca güçlerini sarfederler. Bunu da rivayet kuvvetli, sahabenin çoğunun tatbiki, müctehidlerin ekserisinin mezhebi, emsâline ve kıyasa uygun olmak gibi esaslarla tesbit ederler.
4. Eğer yukarda geçen iki derecedeki kitaplarda meseleyle ilgili hadis bulamazlarsa, üçüncü derecedeki hadis kitaplarında müctehidlerin sözlerinin dellilerini araştırırlar, yahut onların ileri sürdükleri aklî delillere göz atarlar... Eğer bunlardan birini kabul edebilirlerse ederler; başka bir hükme kâni olurlarsa; mesele ictihad sahasına giriyor, daha önce kanaatlerine zıt bir icmâ bulunmuyor ve ellerinde de açık delil varsa bunu kabul ederler. Bunu yaparken de Allah'tan yardım diler ona güvenirler.
Bu oldukça güç bir iştir, yanılıp hataya düşmekten şiddetle kaçınırlar. Eğer kendileri açık bir delile sahip değillerse âlimlerin ekseriyetine uyarlar.
5. Bir mesele hakkında öncekiler açıkça bir şey söylememiş, bir delil ileri sürmemişlerse; kitaptan, sünnetten, sahabe ve tâbiûndan menkul sözler arasında bir açık söz, işaret veya imâ arayıp tararlar. Bulabilirlerse bunu kabul ederler.
Bu zevat, kendi kanaatlerine uysun uymasın, bir âlimin her dediğini taklîd etmek gibi bir şeyi asla yapmazlar.
Eğer bu söylediklerimden şüphe edilirse Beyhakî'nin kitaplarına, Meâlimu's-sünen'e ve Bağavî'nin Şerhu's-Sünne'sine bakılsın.
İşte bu; muhakkık ve fakih muhaddislerin yoludur. Bunların da sayısı oldukça azdır. Bu zevat, kıyas ve icmâı kabul etmeyen zâhiriyye muhaddislerinden olmadıkları gibi, müctehidlerin sözlerine hiç iltifat etmeyen mütekaddimun muhaddislerinden de değildirler. Daha çok hadis taraftarlarına "ashabu'l-hadise" benzerler. Zira onların ashab ve tâbiûn sözlerine tatbik ettikleri metodu bunlar da müctehidlerin sözlerine tatbik ederler.
İkinci fasıl: "Mezhebde müctehid" ve buna dair meseleler:
Biline ki: Mezhebde müctehid olan (el-müctehid fi'l-mezheb) şunları bilmelidir:
1. Sahih hadise ve selefin ittifakına aykırı hükümden kaçınacak kadar hadis ve âsâr (ashab ve tâbiûn sözleri) bilgisi.
2. Tâbi olduğu müctehidlerin sözlerinin kaynak ve delillerini anlayabilecek kadar fıkıh ve usûl bilgisi.
et-Fetâvâ's-Siraciyye'deki şu sözler de bunu ifade etmektedir: Bir kimse şunları bilmedikçe fetva vermemelidir:
a) Âlimlerin görüş ve sözleri,
b) Bunların delil ve kaynakları,
c) Halkın muamele ve davranışları,
Eğer âlimlerin sözlerini bilir de mezheplerini (söz ve görüşün dayanağını) bilmezse ve bu takdirde kendisine muteber mezhep sahibi âlimlerin ittifak ettikleri bir mesele sorulursa, "bu câizdir veya değildir" diyebilir. Bu sözü nakil yoluyla söylemiş olur.
Eğer âlimlerin ihtilâf ettiği bir mesele ise, "bu filâna göre caizdir, falâna göre değildir" diyebilir. Delillerini bilmedikçe görüşlerden birini tercih ederek bununla cevap veremez."
el-Fusûlu'l-İmâdiyye'nin birinci faslında şu ifâde vardır: "Kişi ictihada ehil değilse ancak nakil yoluyla cevap ve fetva verir ve bilebildiği kadar âlimlerin sözlerini nakleder."
Ebu Yusuf, Züfer ve Âfiye b. Zeyd'den, şöyle dedikleri nakledilmiştir: "Delilimizi (nereden aldığımızı) bilmedikçe bizim ictihadımızla fetva vermek kimseye helâl olmaz."
Aynı mevzuda şöyle de denmiştir: Bir kimse mezhebimizin bütün kitaplarını ezberlemiş bile olsa fetva verme usûlünü öğrenebilmek için ayrıca tâlib olup çalışmalıdır. Çünkü birçok mesele vardır ki müctehidlerimiz onların cevabını, kendi yaşadıkları muhitin âdet ve muâmele şekillerine göre vermişlerdir. İşte her müftü de, böylece, şeriata aykırı olmayan hususlarda kendi muhit ve zamanının âdetlerini gözönüne almalıdır.
Umdetu'l-ahkâm'da şöyle denir: "İctihada ehil olan; kitabı, sünneti, âsârı ve fıkhın esaslarını bilmelidir."
Hâniyye'den: "Bazılarından nakledildiğine göre ictihad için Mebsût'u, nâsih ve mensûhu, muhkemi, müevveli, halkın örf ve âdetini bilmek şarttır".12
Sirâciyye'de "İctihadın asgari şartı, Mebsût'u hıfzetmektir."
Bütün bu rivayetler Hızânetu'l-müftîyn de zikredilmiştir.
Ben derim ki: Bu ifadelerin mâna ve maksadı; tahrîc yoluyla13 fetva veren âlim ile -ictihad ederek değil de- nakil yoluyla fetva veren ve mezhebini iyice bilen müftünün farkını anlatmaktır.
Biline ki: Fıkıh âlimlerine göre meseleler dört grupta toplanır:
1. Mezhebdeki hükmü açık ve sağlam olarak bilinen (zâhiru'l-mezheb). Bunları, usûle uysun uymasın olduğu gibi kabul ederler. Bu sebeple Hidâye sahibi ile benzerlerinin "Tecnîs" mesâilinde, bu farkı açıklamaya çaba gösterdikleri görülür.
2. Ebu Hanife ve iki büyük talebesinden şâz olarak (mevsuk ve sağlam olmayan bir yoldan) nakledilenler. Bunları, ancak usûle14 uyarsa kabul ederler.
3. Sonra gelen âlimlerin (müteahhirûn) tahrîc yoluyla elde ettikleri ve mezhebdeki âlimler ekseriyetinin ittifak ettikleri meseleler. Bunlarla mutlak olarak fetva verirler.
4. Bir önceki gibi olup ancak üzerinde ittifak bulunmayan meseleler. Müftü bu tipten olan meseleleri, seleften nakledilen benzeri meseleler ve usûle arzeder; onlara uygun gelirse alır, yoksa almaz.
Hızânetu'r-rivâyât'ta, Ebu'l-Leys'in Büstân'ından (mutemed kişilerden alma bâbında) şu ifade nakledilmişti: "Bir kimse bir hadis veya söz işitince, eğer bunu söyleyen mutemed (sika) değilse, bunu hemen kabul edemez. Eğer usûle uyuyorsa alır, yoksa olmaz. Yazılı olarak bulduğu hadis ve mesele de böyledir."
el-Bahru'r-râık'ta, Ebu'l-Leys'in şöyle dediği nakledilir: "Ebu Nasr'a şöyle bir sual sordular: Senin yanında dört kitap (İbrâhim b. Rüstüm'in kitabı, Hassâf'tan Âdâbu'l-kâdî, Kitâbu'l-mücerred, Kitâbu'n-nevâdir -Hişam rivayetiyle-) bulunsa bunlardan fetva vermek câiz olur mu? Zira bu kitaplar sence makbuldür.
Ebu Nasr'ın cevabı: Mezhebimizden sahih olarak nakledilenler bizce makbul ve memnûn edici bilgilerdir. Fakat fetva mevzuuna gelince, ben bir kimsenin anlamadığı şeyle fetva vermesini ve halkın vebâlini yüklenmesini doğru bulmam. Eğer mezhebimizden olduğu meşhur ve mevsuk olup, âlimlerimizden apaçık bir şekilde nakledilmiş meselelerden olursa, vukûbulan hâdiselerin hükümleri için onlara itimat etmenin kendim için câiz olduğunu umarım.
Biline ki: Bir mesele Ebu Hanife ile iki büyük talebesi (Ebu Yusuf ve Muhammed) arasında ihtilaflı ise, "mezhebde müctehid" derecesindeki kimse, bu iki görüşten delili daha kuvvetli, kıyasa daha uygun ve halk için daha faydalı olanını seçer. İşte bundan dolayıdır ki Hanefî âlimlerinden bir kısmı; mâ-i müsta'melin (meselâ abdestte kullanılmış suyun) temizliği hususunda İmam Muhammed'in görüşünü, ikindi ve yatsı namaz vakitlerinin başlangıcı, ziraat ortakçılığı... gibi hususlarda ikisinin görüşünü alarak fetva vermişlerdir. Hanefi kitapları bu gibi misâllerle doludur.
İmam Şâfiî mezhebinde de durum aynıdır. el-Minhâc ile diğer bazı kitaplarda, feraiz bahsinde, Şâfiî mezhebine göre zevi'l-erhâmın vâris kılınmayacağı yazılıdır. Halbuki müteahhirûn, beytu'l-mal düzensiz olduğunda onların da vâris kılınacağı fetvasını vermişlerdir.
Yemen fakihi İbn Ziyâd Fetâvâ'sında; müteahhirûnun, mezheplerine aykırı fetvalarından nakiller yapmıştır.
Bazıları:
1. Altın ve gümüşten ve ticaret eşyasından farz olan zekâtı başka cinsten para ile ödemek. Bulkînî bunun caiz olduğu fetvasını vermiş ve: "Bunun caiz olduğu kanaatindeyim, fakat Şâfiî'nin mezhebine aykırıdır" demiştir. Bulkinî bu mevzuda Buhâri'ye tâbi oluyor.
2. Hz. Ali evladından olan eşrâfa zekât vermek. Beytu'l-mal'dan hisselerinin verilmediği ve fakru zurarete düştükleri bu zamanlarda onlara zekât vermenin câiz olduğuna Fahruddin Râzî fetva vermiştir.
3. Arıyı kovanı içinde, mum v.s. ile beraber satmak. Bunun da câiz olduğuna Bulkînî fetvâ vermiştir.
4. İbn Ziyâd, İmam İbn Uceyl'den şöyle dediğini nakleder: "Zekât mevzuunda üç meselede mezhebe (Şâfiî mezhebine) aykırı fetva verilir:
a) Zekâtı (başka şehirlere) nakil,
b) Hepsini bir kimseye vermek,
c) Hepsini bir sınıftan muhtaç kimselere vermek,"
Derim ki: Benim de bu mevzuda bir görüşüm var, şöyle ki: Şâfiî mezhebinden bir müftü -ister mezhebde müctehid olsun, ister mezhep âlimi (mütebahhir) bulunsun- bir meselede kendi mezhebinden başkasına ihtiyaç duyarsa İmam Ahmed'in (r.h.) mezhebine sarılsın. Çünkü İmam Ahmed; ilim ve diyanet bakımlarından imam Şâfiî'nin en büyük talebesidir. İncelendiği zaman görülür ki onun mezhebi de Şâfiî mezhebinin bir dalı ve şeklidir:
Üçüncü fasıl: "Mezhebde mütebahhir" yani mezhebine ait kitapları hıfız ve hazmetmiş âlimle ilgili meseleler:
Bu derecede bulunan âlimde aranan şartlar:
1. Tam anlayış sahibi olmak,
2. Arapça bilmek, sözün çeşitli üslûplarına aşina bulunmak.
3. Tercihin şekil ve derecelerini bilmek,
4. Fakihlerin ifadelerini iyi anlamak: Görünüşte mutlak, fakat aslında mukayyet veya bunun aksi olan sözlerin mânasını doğru kavramak.
İbn Nuceym, el-Bahru'r-râık'te bu hususlara işaret etmiştir.
Mezhebde mütebahhir şu iki şekilde fetva verir:
1. İmamından sahih bir yolla nakledilmiş bir rivayete sahiptir, ona istinat eder.
2. Yahut meşhur olan kitaplardan birinde meselenin cevabı vardır.
en-Nehru'l-fâık kitabının "kazâ=muhâkeme usûlü" bahsinde, mukallid olan müftünün, müctehidden bir hükmü nakletme yolu şöyle gösterilmiştir: "ya imamına kadar ulaşan bir nakil silsilesi vardır veya elden ele dolaşan meşhur bir kitaptan alır. İmam Muhammed b. Hasen'in kitapları gibi meşhur müctehidlerin kitapları bunlar arasındadır. Râzî'nin de dediği gibi bunlar, mütevnâtir ve meşhur haberler gibidir.
"Buna binâen, zamanımızda bir kimsenin nâdir (meşhur olmamış) kitaplarda bulduğu bir mesele hükmünü -orda yazıyor diye- İmam Muhammed veya Ebu Yusuf'a (r.h) nisbet etmesi câiz değildir. Çünkü bu kitap zamanımızda şöhret bulmamış ve kullanılmamıştır. Fakat Mebsût, Hidâye gibi meşhur olan bir kitapta mezkür nâdir rivayetlerden bir nakil bulunursa o kitaplara itimadla, bunlar kabul olunur."
Fetâvâ'l-kunye'de, müftü ile ilgili kısımda şu ifâde vardır: Bir imamın söz ve mezhebi meşhur olan ve ellerde dolaşan bir kitapta bulunursa bunu gören kimse o sözü bizzat işitmediği halde "filân imam böyle dedi" diyebilir. İmam Muhammed'in kitapları, İmam Mâlik'in Muvatta'ı ve bunlar gibi her ilim dalında meşhur olan kitaplardan mezkür nakil yapılabilir. Çünkü bu vasıfta bir haberin bulunuşu mütevâtir haber gibidir. Şöhret bulan haberin ise nakil silsilesine ihtiyacı yoktur.
Mezhepte mütebahhir, mezhebine aykırı fakat sahih bir hadis bulunca ilgili meselede mezhebini terkedip hadisi alabilir mi mevzuunda uzun söz edilmiştir. Hızânetu'r-rivâyât sahibi bu mevzuu , Düstüru'l-mesâkîn'den naklen uzunca yazmıştır. Bu ifadesini aynen nakledelim:
"Mücdehit olmayan mukallid usûl kaidelerini, nassların ve haberlerin mânâsını bilir ve muhakemeye de muktedir olursa bunlarla amel etmesi câiz olur mu ve nasıl olur? denirse buna şu cevaplar verilmiştir:
a) Müctehid olmayan ancak imamının fetvaları ve mezhebine ait rivayetlerle amel edebilir. Avam gibi o da nassların mânalarıyla meşgul olmaz ve bunlarla amel edemez.
b) Bu hüküm, nass ve hadislerin mânalarını ve ifade ettikleri hükümleri bilmeyen düpedüz câhil olan avam içindir. Amma nassların ve haberlerin mânasını bilen ve anlayış sahibi bulunan bir âlim olur da bir hadisin sahih olduğunu da muhaddislerden veya onların elden ele dolaşan meşhur, güvenilir kitaplarından öğrenirse bu hadisle amel etmesi câiz olur; isterse mezkür hadis kendi mezhebine aykırı olsun.
Bu (ikinci) görüşü; İmam Ebu Hanife, Muhammed, Şâfiî ve büyük talebesi ile, Hidâye sahibinin, Ravzatu'l-ulemâ el-Zendûstiyye'de sahabenin fazileti bahsindeki sözleri teyid ve takviye etmektedir.
İmam Ebu-Hanife'ye sordular:
- Sen bir şey söylersen o da Allah'ın kitabına aykırı olursa (ne yapalım?)
- Benim sözümü bırakın, Allah'ın kitabına göre amel edin.
- Allah Rasûlü'nün (s.a.) sözüne muhalif olursa?
- Benim sözümü terkedin, Allah Rasûlü'nünkini alın.
- Sahabeninkine aykırı olursa?
- Sahabeninkini alın.
İmtâ'da nakledildiğine göre Beyhakî Sünen'inde, kıraattan bahsederken İmam Şâfiî'den (r.h.) senediyle şu ifadeyi rivâyet ediyor: "Ben bir söz söylersem, Rasûlüllah (s.a.) de sahih olan hadislerinde ona aykırı bir şey buyurmuş olursa beni taklîd etmeyiniz."
İmâmu'l-Harameyn en-Nihâye'de Şâfiî'den şunu naklediyor: "Benim mezhebime muhalif olan sahih bir hadis size ulaşırsa ona tâbi olunuz ve biliniz ki benim mezhebim de odur."
Onun şu ifadesi de sağlam yollardan nakledilmiştir: "Benim bir görüşüm size ulaşır, onu muhalif sahih bir hadiste bulunursa bilin ki benim mezhebim de hadisin ifade ve icap ettiğidir."
Hatîb, senediyle birlikte rivayet eder ki Şâfiîlerden Dârekî, kendisinden fetva soruldukça bazan, İmam Şâfiî ve Ebu Hanife mezhebine aykırı fetva verirdi. Fetvasının, o iki müctehidin sözlerine aykırı olduğu söylenince de şöyle derdi: "Yazık size! Filân filândan, o da filândan Peygamber (s.a.) in böyle buyurduğunu haber vermiştir. Onun hadisini almak, bu ikisinin hadise muhâlif sözünü almaktan daha evlâdır."
Hidâye'de, hacamet yaptıranın orucu bahsinde anlatılanlar da yukardaki görüşü teyid ediyor: "Bir kimse kan aldıkdıktan (ihticam) sonra bunun orucu bozduğunu zannederek kasten yese, kendisine hem kazâ hem de keffâret gerekir. Çünkü bu zannı, şer'i bir delile dayanmamıştır. Ancak bir fakih ona orucunun bozulduğunu söylediği için yerse, keffâret gerekmez. Çünkü fetva onun için şer'î bir delildir. Bu kişi mesele ile ilgili bir hadis görse de yese İmam Muhammed'e göre yine durum böyledir. Çünkü Allah Rasûlü'nün sözü, bir müftünün sözünden aşağı tutulamaz. (el-Kâfî ve el-Humeydî bu sözü şöyle açıklıyor: Hadis, müftünün sözünden daha aşağı derecede olamaz. Müftünün sözü şer'î delil olduğuna göre, Rasûlün sözü evleviyetle delil olur)
İmam Ebu Yusuf'a göne ise, bu durumda keffâret gerekir; çünkü âvamdan olan kimseye düşen fıkıh âlimlerine uymaktır. Çünkü onlar hadisleri bilemezler, hatta bilse de yine keffâret gerekir. Münâvî'de "bu hususta görüş birliği" bulunduğu söylenir.
İmam Ebu Yusuf'un sözünün cevabı:
İmam'ın, "Avamdan olanın vazifesi fakihlere uymaktır" sözü, avamdan sırf câhil olan, hadislerin mâna ve meâllerini bilmeyen kimselere aittir. "Hadisleri bilemiyeceği için" sözü de bunu gösteriyor. "Avamdan olan kimse hadisin manasını bilse de kendisine keffâret düşer" sözü de bundan maksadın, âlim olmayan avam olduğunu anlatıyor.15
Humeydî'de avâmdan (âmmî) olan şöyle tarif ediliyor: âmmî âmme'ye (sıradan halka) mensup kişidir. Bunlar ise âlim değil, câhillerdir.
Bundan da anlaşılıyor ki Ebu Yusuf'un maksadı hadisin mâna ve hükmünü bizzat bilemeyen câhildir.
Yukarıda geçen Ebu Hanife, Şâfiî ve Muhammed'in sözleriyle de "nassa aykırı olsa da fıkıhçılardan rivayet edilenle amel gereklidir" sözü hükümsüz kalır. Hızânetu'r-rivayât'tan naklettiğimiz sözler burada bitmiştir.
Bahis mevzuu meseleyle elgili başka bir söz daha var: İctihadın bütün vâsıtalarını kendisinde toplamayan kimse -âlim de olsa- mezhebine muhalif hadisle amel edemez. Çünkü bu kimse, mezkür hadisin mensûh, müevvel, açık ifadesiyle (zâhiri ile) alınan muhkem... olup olmadığını bilemez. İbn Hâcib Muhtasar'ında bu görüşe meyletmiş ve bazıları da ona tâbi olmuştur. Bu görüş de şöylece reddolunmuştur:
a) Eğer bunları kesin olarak bilemez demek istiyorsa, müctehid de kesin olarak bilemez; o da hükmünün çoğunu kuvvetli olan zannına binâ eder.
b) Eğer bu kuvvetli, zannı (zann-ı gâlibi) de elde edemez demek istiyorsa, münakaşada onu şöylece reddederiz: Mezhebin ve fukahanın kitaplarını inceleyip öğrenen, kendisine yetecek kadar hadis ve fıkıh hıfzetmiş bulunan "mezhebde mütebahhir" âlim, çok defa hadisin mensûh veya "uyulması gerekli tarzda müevvel" olmadığına dair lüzumlu zann-ı gâlibi elde eder. Bizim bahis mevzuu etitğimiz de bu çeşit zannı elde ettiği hadislerdir.
Bu mevzuda şâyân-ı tercih olan bir üçüncü söz daha vardır ki İbnu's-Salâh bunu tercih etmiş, Nevevî de ona tâbi olarak sahih kabul eylemiştir. İbnu's-Salâh der ki: "Şâfiîlerden birisi, mezhebine uymayan bir hadis bulsa, eğer kendisinde tam ictihad veya yalnız o mesele ve mevzuda ictihad kudreti varsa mezkür hadisle amel etme istiklâline sahiptir. Bu kudret yok, fakat arayıp taradıktan sonra hadise muhalif davranmak için kâfi bir cevap da bulamadığı için, hadise aykırı amel kendisine ağır geliyorsa, Şâfiî'den başka bir imamın mezkür hadisle amel etmiş olması şartıyla, o hadisle kendisi de amel edebilir. Bu durum, bahis mevzuu meselede mezhebini terketmesi için bir mazeret teşkil eder." İmam Nevevî bu görüşü güzel bulmuş ve doğru kabul etmiştir. Mezhebin derin (mütebahhir) âlimi, kendi mezhebine aykırı bir meselede, başka bir imamı (müctehidi) taklid etmek isterse bu câiz midir? Bu mevzuda farklı görüşler (ihtilâf) vardır:
Gazâlî ve küçük bir grup âlim bunu câiz görmemişlerdir. Fakat cumhûra (ulemâ ekseriyetine) göre bu görüş zayıftır. Çünkü bunların dayandığı delil şudur: "İnsana gerekli olan delile göre hareket etmektir. Delillerini bilemediği için bunu yapamayınca, imamının üstünlüğüne olan itikadını delil yerine koyarız. Binâenaleyh şer'î delile nasıl muhalif davranamazsa, mezhebinden çıkması da öylece caiz olmaz..."16
Bu delil ve iddia şöyle reddedilmiştir: Taklidin sahih olması için mukallidin, imamın mutlak üstünlüğüne itikad etmesinin şart olmadığında ittifak vardır. Çünkü sahabi ve tâbiûn, bu ümmetin en faziletlisinin Ebu Bekir (r.a.), sonra da Ömer (r.a.) olduğuna itikat ediyorlardı. Buna rağmen, birçok meselede onların reylerine muhalif olarak başkalarını taklîd ediyorlardı. Buna hiçbir kimse itiraz etmemiş ve böylece icmâ meydana gelmiştir. Muhalefet edilen meselede kendi imamının sözünün en üstün olduğu meselesini ise sırf mukallid zaten bilemez. Bilemeyince bunun da taklîdin şartı olması câiz olamaz. Eğer şart olsaydı hemen bütün mukallidlerin taklîdlerinin sahih olmaması gerekirdi. Şart olduğu kabul edilse bile, bizim mevzumuzda bu, muhaliflerin aleyhine delil olur. Çünkü çok defa âlim mukallid, kendi mezhebine aykırı bir hadise muttali oluyor veya mezhebine muhalif daha kuvvetli bir kıyas buluyor da -bu sebeple- o meselede diğer mezhebin daha üstün olduğuna itikat ediyor.
Ulemanın ekseriyeti bahis mevzuu ettiğimiz muhalefetin16 caiz olduğu kanatindedir. Âmidî, İbn Hâcib, İbn Hümâm, Nevevî, bunun tâbilerinden İbn Hacer ve Remlî, Mâlikî ve Hanbelîlerden isimlerini saymak uzun sürecek büyük bir grup bunlar arasındadır. Müteahhirûndan dört mezhebin de müftüleri arasında bu mevzuda ittifak meydana gelmiş, daha öncekilerin sözlerinden bu neticeyi çıkarmışlardır. Aralarında bu mevzuda müstakil risâleleri olanlar da vardır. Yalnız câiz olmasının şartında farklı görüşleri olmuştur.
1. Taklîd ettiği bir hususta rücû edemez diyenler vardır. İbn Hümâm bu ifadeyi şöyle açıklıyor: "Amel ettiği bir hususta..." Şârihler de bu cümleyi açıklama mevzuunda ihtilâf etmişlerdir:
a) Muayyen bir amelde, meselâ daha önceki mezhebine göre kıldığı namazları (diğer mezhebe göre geçersiz sayarak) kazâ etmek gibi17... En iyi açıklama budur, incelenirse anlaşılır ki bundan başkası uygun değildir.
b) Muayyen bir cins (nevi) işte... Bu şöyle reddedilmiştir: "Bunda ittifak yoktur. Çünkü seleften nakledilen odur ki onlar işlemekte oldukları bir cins ameli, bilâhere ilk mezhebe aykırı olarak da işliyorlardı.
2. Ruhsatları, yani kendisine kolay gelen amel şekillerini arayıp bularak taklid etmesi caiz değildir, diyenler olmuştur. Bu da şu delille reddediliyor: Peygamber (s.a.) Efendimiz muhayyer bırakıldığında iki işin en kolay olanını seçerdi; yeter ki bu günah bir iş olmasın.
3. Delilin takviye etmediği, bilâkis sağlam delile aykırı olduğu bilinen rey taklid edilmez de denmiştir. Meselâ nikâh-ı müt'a ve sarf böyledir. İşte bu da yerinde bir görüştür. Hâfız İbn Hacer'in, Râfiî'nin hadislerinin tahrici mevzuundaki Telhîs adlı eserinde18 okuduğuma göre Hâkim, Ulûmu'li-hadis'inde, Evzâî'den senediyle şunu naklediyor: "Hicazlıların mezhebinden beş, Iraklılarınkinden de yine beş mesele terkedilmelidir. Hicazlılarınkiler: 1. Eğlendirici çalgıları dinlemek, 2. Müt'a nikâhı, 3. Kadınlara arkalarından yaklaşmak, 4. Sarf ameliyesi, 5. Mazaretsiz olarak iki namazı birinin vaktinde kılmak.
Iraklılarınkiler: 1. Nebiz (köpük atmış şıra v.b.) içmek, 2. Her cismin gölgesi dört misli oluncaya kadar ikindiyi geciktirmek, 3. Yedi şehirden başka yerde cuma namazının olmaması, 4. Muharebeden kaçmak, 5. Ramazanda fecirden sonra yemek.
İbn Hacer bundan sonra şunu da ilâve ediyor: Abdurrezzak'ın Ma'mer'den rivayet ettiğine göre "bir kimse; çalgı dinlemede, kadınlarla arkalarından cinsî münasebet yapmada... Medinelilerin; müt'a ve sarfta Mekkelilerin; nebiz içmede Kûfelilerin mezheblerine göre hareket etse Allah'ın en kötü kullarından biri olur."
4. Her iki (veya daha fazla) mezhep imamına göre de sahih olmayan bir amel şekli ortaya çıkacak şekilde telfîk19 yapılmaz diyenler de olmuştur. Bunu "Bir meselede, her iki imama göre de sahih olmayacak şekilde telfik yapılmaz" diye ifade edenler de olmuştur. Bunun misâli: Sıra gözetmeden abdest almak, sonra da bir yerinden akan kan çıkmak (ve bu durumda namaz kılmaktır).
İkinci ifadeye göre, bu şekilde de olsa, telfik iki ayrı meselede yapılırsa caizdir. Meselâ elbisesini Şâfiî mezhebine göre temizlemek, namazını da Hanefî mezhebine göre kılmak gibi...20
Bu görüşler de söz götürür. Çünkü, "telfîk ile meydana getirilen amelin heyet-i mecmûası, ittifak edilen şeklin dışına çıkmayacak" denilmek isteniyorsa bu, iki meselede olunca da meydana gelir. Eğer yalnız o mesele ittifak hududundan çıkmamalıdır deniyorsa; bunun için de yalnız, ictihadın câiz olduğu sahada meydana gelmiş bir kanaat ve mezhep olmasını şart koşmak yeter.21
5. Bazıları da şöyler der: "Telfîk ile vardığı hüküm, bununla hâkim bile hükmetse bozulması gereken bir hüküm cinsinden olmayacak." Bu rey yerindedir. Eğer telfîkte, meşhur ve makbul dört mezhebden her biri taklid edilmişse bu mahzurdan kurtulunmuş olur. (Çünkü bu mezheplerde kesin olarak naslara aykırı olduğu için nakzı gereken hüküm yoktur).
6. Kendi imamından başkasını taklîd ettiği mevzuda vicdanı müsterih ise... diyenler de olmuştur. Bu ancak "mezhebde mütebahhir" âlimde düşünülebilir.
7. Şöyle diyenler de var: "Eğer ekseriyete ve meşhur olan reye tâbi oluyorsa (o meselede) imamının mezhebini terketmesi iyidir. Fakat bunun aksini yapıyorsa iyi değildir.
Buraya kadar bu mevzuda yazanların kitaplarındakileri özetleyerek aldık.
Ben de câiz olması için şu şartı tercih ediyorum: Hâkim bile hükmetmiş olsa bozulabilecek bir hükme varılmış olmasın. Bu, ister her biri ayrı iken sahih (fakat telfîk halinde gayr-i sahih) iki hükmün birleşmesiyle olsun, ister başka şekilde olsun. Hazır şahidler huzurunda veya bilâhare ilân şartlarına uyulmadan yapılan nikân birinciye örnektir.22
Vicdanın meyli ve müsterih olması yanında şu aşağıdaki sebeplerden biri veya birkaçını şart koşmak da tercihimize dahildir. a) Delilin kuvvet ve durumu, b) İhtiyata daha uygun bulunması, d) Onsuz itaat ve ibadet mümkün olmayacak şekilde zaruri bir durumda bulunmak; nitekim Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Size bir şeyi emrettiğimde onun, gücünüzün yettiği kadarını yapın."
İşte bunlar gibi dinde muteber olan bazı sebeplerle telfîke gidilir. Fakat sırf nefsin arzusuna veya dünya talebine uyularak gidilmez.
Bir başkasının hakkı mevzubahis olunca telfîk vacip olur; bu takdirde hâkim, kendi mezhebinden başkasıyla hükmeder. (Hizânetu'r-rivâyât)
Keşfu'l-kınâ'da: Bir kimse bir fakihi bir meselede taklîd ettikten sonra, başka bir fakihe rücû edebilir mi? Bu meselenin iki şekli vardır:
1. Şâfiî, Ebu Hanife (r.h.) ve başka müctehidlerden birinin mezhebini -kül hâlinde- benimsememiş olmak.
2. Benimsemiş ve "ben filân mezhebe bağlı ve tâbiim" demiş olmak.
Birinci şekilde: İbn Hâcib der ki: Bir müctehidi bir meselede taklîd eden şahıs, aynı meselede dönüp başkasını taklîd edemez; bu mevzuda ittifak vardır. Fakat başka bir meselede -muhtâr olan reye göre- taklîd edebilir. Çünkü Allah Taâlâ: "Bilemezseniz âlimlere sorun..." buyuruyor. İmdi bir kimsenin daima önce taklîd ettiği kişiye müracaat edip sorma mecburiyeti ileri sürülürse bu, nassı (âyeti) kayıtlamak olur ki usûl ilminde sâbit olduğu üzere bu da nesih yerine geçer.23
Efendimiz de (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz."
Ayrıca selefin âlim olmayan kısmı fakihlerden rastgele fetva sorarlar, dâima birisine sormayı iltizam etmezlerdi. Buna bir itiraz da vâki olmadığından câiz olduğunda ittifak edilmiş gibi olmuştur (Şerhu-İbni'l-Hâcib).
İkinci şekilde: Şâfiî, Ebu Hanife (r.h.) ve benzerlerinden bir âlimin mezhebine bağlanan kimseler hakkında âlimlerin üç farklı görüş ileri sürdüklerini yine İbn Hâcib söylüyor:
a) Asla câiz değildir.
b) Mutlak olarak câizdir.
c) Önceki şekil ile bunda hüküm aynıdır: Bir meselede taklîd ve amel ettikten sonra aynı mesele ve amelde rücû edip, başkasını taklîdi câiz değildir. Bundan başka durumlarda ise câizdir.
Sofiyye fetvâlarından Umdetu'l-ahkâm'da: Ramazan bayramı günü, zevâl sırasında, câmide bazı kimselerin nâfile kıldıklarını görüyoruz, onları menedelim ve üç vakitte namaz kılmanın yasak olduğunu kendilerine söyleyelim mi? diye soruldu.
Cevap: Menedemezsiniz, çünkü: "Namaz kıldığında bir kulu menedeni görüyor musun?"24 âyetine muhatap olursunuz.
Zevalin tam vaktini bilemezsiniz. Belki zevâlden önce veya sonradır. Eğer tam zevâl vakti ise; cuma günü zevâl vakti kılınan bu nafilenin mekrûh olmadığı İmam Ebu Yusuf'tan rivayet edilmiştir. İmam Şâfiî (r.h.) ise bunu hiçbir vakitte mekrûh görmüyor. İmdi bu nafileyi kılana itiraz edersen belki sana, bu meselede bunu câiz göreni taklîd ettiğini söyleyecek, yahut bu görüşü tercih edenin dayandığı delili -sana karşı- ileri sürecektir. Bir müctehidi taklîd eden veya bir delile dayanan kimseye karşı da itiraz edemezsin.
Aynı mevzuda Tecnîs ve Mezîd'de: "Belki bu nafileyi kılan bir müctehidi taklîd etmiştir. Bir işi ictihadıyla yapan veya bir müctehidi taklîd eden kimseye itiraz edilemez."
Zahîriyye'de:"İctihad mevzuu olan bir işi işleyen veya aynı mevzuda bir müctehidi taklîd eden kimse kınanamaz, ayıplanamaz ve kendisine itiraz edilemez."
Beyzâvî'nin Minhâc'ında: "Bir sözü zevc kinâye, zevce ise sarih kabul etse -ki bu takdirde erkeğin taleb, kadının ise kabul etmeme hakları vardır- bir üçüncü şahsa müracaat ederler."
Faydalı bir not: Şâfiî mezhebinden bir kişi el-Envâr kitabında bulunan iki ifadenin birbirini tutmaması karşısında müşkül durumda kalarak benden sorduğunda, durumu halleden bir cevap vermiştim. el-Envâr'ın Kitâbu'l-kazâ kısmındaki ifade şudur: "Mezhepler tedvîd edildikten sonra da mukallidin, bir mezhebden diğerine geçmesi câiz olmuştur. Bazı meselelerde bir müctehidi, bazılarında da diğerini taklîd etmesi de kezâ câizdir. Hattâ her mezhebden daha kolay olan hükümleri seçmesi de böyledir. Meselâ bir Hanefî çark vurdurup, kan aldırdığında abdest almamak için Şâfiî mezhebine tâbî olabilir. Kezâ bir Şâfiî zekerine veya kadına dokunduğunda abdest almamak isterse Hanefî mezhebine uyabilir. Buna benzer meseleler caizdir." el-Envâr sahibinin Kitâbu'l-kazâ kısmındaki ifâdesi budur.
Halbuki "ihtisâb" bahsinde şöyle diyor: "Bir Şâfiî diğer Şâfiî'yi nebiz içerken veya velîsiz, bir kadınla evlenip, onunla aile hayatı yaşadığını görürse itiraz edebilir. Çünkü her mukallidin vazifesi taklid ettiği imama uymaktır. Ona uymazsa itaatsizlik etmiş olur."
"Kezâ bir Şâfiî, Hanefî olan birinin keler yediğini veya hayvan boğazlarken kasten besmeleyi terk ettiğini görürse, ya Şâfiî'nin tâbi olmaya daha lâyık bulunduğuna inanacaksın veya bu hareketlerini terkedeceksin" diyebilir.
"İhtisâb"daki sözlerinin hulasası da işte budur. Görüldüğü gibi bu iki ifade birbirini tutmamaktadır.
Derim ki bence -Allahu âlem- meselenin halli şudur: "ona uymazsa itaatsizlik etmiş olur" sözünün mânası: "Mukallid bütün meselelerde veya belli bir meselede imamını taklîd etmeye azim ve niyet edip, sonra buna muhalefet ederse itaatsizlik etmiş olur. Bunun böyle olduğu şüphesizdir. Fakat muayyen meselelerde başkasını -mezkür niyet olmaksızın- taklîd etmek itaatsizlik değildir. Çünkü bu durumda onun imamı bu ikinci müctehid olmuştur.
İkinci mesele de Gazâlî ile küçük bir grup ulemanın reylerine istinat ediyor. Halbuki daha uygun ve kuvvetli olan cumhûrun reyidir.
Bu böylece anlaşılmalıdır, zira mezkür meselenin halli bazı müelliflere güç gelmiştir.

Taklîdin farz ve haram olanı
Biline ki; Müctehidi taklidin farz ve haram olan iki şekli vardır: Birincisi delâlet yoluyla (bi'l-vâsıta) rivayete tâbi olmak. Bunun izahı şudur: Kitap ve sünneti bilemeyen kimse bizzat araştırma yapamaz ve hüküm çıkaramaz. Bunun vazifesi bir fakihe (müctehid veya din âlimine), "şu meselede Rasûlüllah (s.a.)in hükmü nedir?" diye sormaktır. Âlim kendisine hükmü haber verince buna tâbi olur. Bu hüküm ister nassın (âyet ve hadisin) açık ifadesinden alınmış olsun, ister istidlâl ile çıkarılmış bulunsun ve isterse nass ile sâbit bir hükme kıyas etmek yoluyla elde edilsin netice değişmez. Bunların hepsi -delâlet yolayla da olsa- Peygamberimiz (s.a.) den rivayet edilmiş demektir. Bunun sahih oluşunda bütün ümmetin ittifakı vardır. Hattâ diğer milletler de kendi dinlerinde bunun böyle olduğuna ittifak etmişlerdir. Bu çeşit taklîdin alâmeti şudur: Mukallidin, müctehid sözüyle amel etmesinin cevâzı sanki bu sözün sünnete uygun olması şartına bağlanmıştır. Dolayısıyla mukallid, gücü yettiği kadar sünneti araştırmaya devam eder. Ne zaman müctehidin bu sözüne aykırı bir hadis ortaya çıksa hemen ona sarılır. İşte imamlar, aşağıdaki sözleriyle buna işaret etmişlerdir:
Şâfiî (r.h.): "Hadis sahih olunca benim mezhebim hadistir. Sözümün hadise muhalif olduğunu görürseniz, hadisle amel ediniz ve sözümü kaldırıp atınız."
Mâlik (r.h.): "Herkesin sözü bazen alınır, bazen de terkedilir. Bundan ancak Allah Resûlü (s.a.) müstesnadır."
Ebû Hanife (r.h.): "Delilimi bilmeyen ictihadıma göre fetva vermemelidir."
Ahmed (r.h.): "Beni, Mâlik'i veya başkalarını asla taklîd etmeyin. Hükümleri, onların aldıkları yerden, Kitap ve sünnetten alın."
İkincisi25: Fakihin ilim zirvesine vardığına, dolayısyla yanılması imkânsız olduğuna inanmak suretiyle yapılan taklîddir. Böyle mukallide açık ifadeli ve sahih bir hadis vâsıl olsa bile müctehidin hadise aykırı sözünü terketmez. Yahut şöyle zanneder: Madem ki bir müctehidi taklîd etmiştir; Allah kendisini ancak onun sözüyle mükellef kılmıştır. Bunlar yarım akıllı ve dolayısıyla tasarruftan menedilmiş (mahcûr) kimselere benzerler. Kendisine sahih bir hadis ulaşsa vicdanı da bunun sahih olduğuna kâni olsa, taklîdin esiri olduğundan hadisi kabul edemez. Bu bozuk bir itikaddır, değersiz bir düşünce ve sözdür. Ne nakil, ne de akıl cihetlerinden bir destek görebilir. Geçmiş asırlarda (selefte) bunu yapmış kimse yoktur. Hatadan masum26 olmayanı -hakikaten veya sözüyle amel hususunda- masum sanmakla, Allah'ın kendisini onun sözüyle mükellef kıldığını zannetmekle, onu taklide mecbur ve borçlu olduğuna kâni olmakla hataya düşmüştür. Allah Taâlâ'nın: "Biz onların izlerini takip ederiz..."27 buyruğu bunların emsâli hakkında inmiştir. Mâziye karışmış milletlerin tahrifleri de bundan başka bir şekilde olmamıştır.

Şâz rivayetlerle fetva ve ifta âdâbı
Terkedilmiş şâzz rivayetlerle fetva verilip verilmeyeceğinde ihtilaf edilmiştir.
Sirâciyye'de: (Hanefî mezhebinde) mutlak olarak fetvâ Ebu Hanife'nin kavline göre verilir. Sonra sırayla İmam Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasen Şeybânî, Züfer b. Hüzeyl, Hasen b. Ziyâd'ın (Allah cümlesine rahmet eylesin) reylerine göre fetva verilir.
Denildi ki: İmam Ebu Hanife bir tarafta, iki talebesi (Ebu Yusuf ve Muhammed) diğer tarafta olunca müftü muhayyerdir. Maamafih müftü müctehid değilse, birincisini alması daha doğrudur. Çünkü o (Ebu Hanife) zamanının en âlim kişisidir. Hattâ İmam Şâfiî (r.h.) şöyle demiştir: "Bütün insanlar fıkıhta Ebu Hanife'nin talebesidir.
Muzmarât'da: Dendi ki: Ebu Hanife bir tarafta Ebu Yusuf ve Muhammed de karşı tarafta olursa, müftü muhayyerdir. İster onun, ister bu ikisinin kavline göre fetva verir. Bu ikisinden biri de Ebu Hanife ile beraberse o zaman mutlaka berikilerin reylerine göre fetva verir. Ancak âlimler, tek kalanın reyine göre fetva vermek üzere anlaşmışlarsa, o zaman bunlara tâbi olur. Nitekim Ebu'l-Leys, hastanın namazda oturması mevzuunda İmam Züfer'in reyini tercih etmiştir. Buna göre hasta, namaz kılanın teşühhüdde oturduğu gibi oturur, çünkü bu onun için daha kolaydır. Halbuki bizim diğer (hanefi) imamlarımıza göre hasta kıyam sırasında (yerine) bağdaş kurarak veya dizlerini dikip, ellerini bağlayarak (ihtibâ şeklinde) oturmalıdır ki kıyam yerine geçen oturuş ile teşehhüd oturuşu arasında fark olsun. Fakat bu oturuş, alışmadığı için hastaya zor gelir.
Bunun gibi; jurnalcı, sultana izinsiz olarak birisini jurnal ettiğinde kendisine tazminat düşeceği reyini de tercih etmişlerdir. Bu, İmam Züfer'in görüşü olup, jurnal kapısını kapama hikmetine dayanır. Halbuki bizim diğer imamlara göre tazminat gerekmez; çünkü jurnalcı, şikâyet ettiği kişinin malını (kendisi, doğrudan) itlâf etmemiştir.
Âlimlerin, zamanın icabı olan maslahatları temin için, imamlarımızdan herhangi birinin kavlini almaları da caizdir.
Kunye'de, müftü ile ilgili meseleler kısmında, Nevâdir'den şu naklediliyor: Kazâ (muhakeme) ile ilgili bir mevzuda fetvâ İmam Ebu Yusuf'un kavline göre olmalıdır. Çünkü bu mevzuda onun tecrübesi çoktur.
Muzmerât'da: "Bir menfaat temini için müftünün, terkedilmiş reylere göre fetva vermesi câiz değildir. Çünkü bunun zararı dünya ve âhirette daha geniş ve büyüktür. Bilâkis üstad âlimlerin söz ve tercihlerini seçmeli, selefin izince gitmeli, fazilet ve şeref kazanmakla iktifâ eylemelidir."
Kunye'de, Kadı'nın âdâbı bahsinde, müteferrik meseleler kısmında: "Kazâ ile ilgili meselelerde fetva Ebu Yusuf'un (r.h.) kavline göredir. Çünkü tecrübe ile o bu mevzuda daha çok bilgi elde etmiştir."
Umdetu'l-ahkâm'da, Keşfu'l-Pezdevî'den naklen "Halka kolaylık olsun diye müftünün, ruhsatlarla fetva vermesi müstahaptır. Hamam suyuyla abdest almak, namaza tahsis edilmeyen temiz yerlerde namaz kılmak, temizliğine hükmettikleri yerlerde cadde çamurlarından sakınmamak gibi fetvalar bu kabildendir. Fakat bunlar uzlete çekilmiş âbidlere yakışmaz. Bunlar için en iyi hareket ihtiyat ve azîmetle amel eylemektir.
Kunye'de: Müftüye gerekli olan, halka kolay gelen hükümlerle fetva vermektir. el-Câmiu's-sağîr şerhinde Pezdevî de aynı şeyi söyler: Müftüye gereken, başkaları hakkında fetva verirken en kolayını seçmektir. Bilhassa zayıf kimseler için. Zira Peygamber (s.a.) Efendimiz, Muâz ile Ebu Musa Eş'ârî'yi Yemen'e gönderirken onlara: "Kolaylaştırın, güçleştirmeyin..." buyurmuştur.
Umdetu'l-ahkâm'da kerâhetler bahsinde: "Köpek ve domuzun artığı pistir. İmam Mâlik'le bazılarına göre ise temizdir. Müftü Mâlik'in kavline göre fetva verse caiz olur."
Kunye'de: Bir fakih, Said b. Müseyyeb mezhebine göre fetva veriyor ve zevceyi ilk eşine tezvic ediyor.28 Bu durumda kadın, olduğu gibi, üç talâk ile boşanmış olarak kalır (tahlil yapılmış olmaz.) Fakihe de tazir cezası verilir.
Bir fakih üç talâk meselesinde hile yoluna sapar, bunun için rüşvet alır ve dühûl (ikinci koca ile cinsî münâsebet) vuku bulmadan kadını ilk (boşayan) kocasına nikâhlarsa bu nikâh sahih midir? Bunu yapanın cezası nedir?
Cevap:
Teşhir edilir ve sürgüne gönderilir.
el-Fetâvâ'l-i'timadiyye'de Fetâvâ's-semerkandî'den naklen: Said b. Müseyyib, "üç talâk ile boşanmış kadının ilk kocasına dönebilmesi için ikinci bir şahısla nikâhı kâfi olup, dühûl şart değildir şeklindeki reyini terketmiştir. Binâenaleyh bir hâkim bu reye göre hüküm verse hükmü müessir olmaz. Kezâ bir müftü buna göre fetvâ verse fetvası sahih değildir ve müftü cezalandırılır."
Minhac şerhi Tuhfe'de: Gazâlî, "Mukallid, imamının iki zıt kavlinden birini seçmekte serbesttir" hükmünde icmâ olduğunu naklediyor. Bundan maksat: her ikisini de yapabilir demek olmayıp, ikisinden ancak birini -o da tercih imkânı yoksa- yapmakta serbesttir demek oluyor. Herhalde Gazâli (mukallidin) kendi mezhebinin imamlarının icmâını kastediyor. Aksi nasıl olabilir ki bizim mezhebe göre -Sübkî'nin de ifade ettiği gibi- bir kimse ancak kendisi için bu muhayyerliğe sahiptir. Fakat fetva veya hüküm verme mevzuunda bu yoktur.
Mâverdî'nin: "Bizce câizdir. Gazâlî de bunu teyid ediyor. Nitekim, her iki yönün de kıble olması ihtimali kendince müsâvi olan bir kimse de bu iki yönden birine yönelerek namazını kılabilir" sözüyle, İmamın, "Haram ve vâcib gibi birbirine zıt iki hüküm şeklinde olursa mezkür muhayyerlik yoktur, ancak keffâret olabilen şeyler gibi hepsi câiz nevinden olursa muhayyer olabilir" sözü yukardaki izah tarzı ile telif edilmiştir. Sübkî bu izahı yapmış; başkaları da dört mezheb dışında, ictihad ehli zevatın reyleriyle amel mevzuunda ona tâbi olmuşlardır.
İbnu's-Salâh'ın: "Dört mezheb imamından başkasını taklîd câiz değildir" sözü de "fetvâ ve hüküm verme mevzuunda" diye tefsir edilerek yukarıdaki izah içine sokulmuştur. Taklîdden (mükellefiyetten) sıyrılırcasına bütün ictihadların yalnız kolay ve ruhsatlı taraflarını toplamadan yapılan taklidler de buna dahildir. Mukallid aksini yaparsa günahkâr olur.
"Ancak dört mezhebden alarak taklid edebilir, aksi halde kesin olarak günahkâr olur" diyenler de olmuştur.
(Tuhfe'den yapılan nakil burada bitti.)
4. "Avamdan olan kişiler" hakkında
Biline ki: Sırf âmmî29 olan kimsenin mezhebi yoktur. Onun mezhebi müftünün fetvasıdır.
el-Bahru'r'-râık'ta: Âmmî -oruçlu iken- gıybet ettikten veya kan aldırdıktan sonra bunun orucu bozduğunu sanarak yese, eğer bir âlimden sormamış, kendisine bu mevzuda bir haber de oluşmamışsa, keffâret gerekir. Çünkü yaptığı sırf cahillik eseridir ve bu da İslâm memleketinde mazeret sayılmaz. Fakat bir âlime sorsa, o da fetva verse keffâret lâzım gelmez. Çünkü câhilin yapacağı şey fetvasına güvendiği bir âlimi taklitten ibarettir. Müftü fetvasında hata bile etse o yaptığında mazurdur. Fetva sormasa fakat kendisine Peygamber Efendimiz'in (s.a.): "Kan alanın da, aldıranın da orucu bozulur." ve "Gıybet oruçlunun orucunu bozar," hadisleri vâsıl olmuş bulunsa, o da bu hadislerin mensûh veya te'vile tâbi olduğunu bilmese yine keffâret gerekmez. Çünkü hadis ne ifade ediyorsa onunla amel gereklidir. Yalnız Ebu Yusuf; câhil nâsih ve mensûhu bilemiyeceği için onun hadisle amel etmesini câiz görmemiştir.
Bir kadına dokunsa ve onu şehvetle öpse veya sürme çekinse de bunların orucu bozduğunu zannederek yese, keffaret lâzım gelir. Ancak bir fakihe sorar da o, orucunun bozulduğuna fetva verirse veya bu mevzuda bir haber işitirse o zaman keffâret lâzım gelmez.
Oruca zevalden önce niyet etse, sonra da bozsa Ebu Hanife'ye (r.h.) göre keffâret gerekir. İmam Ebu Yûsuf ve Muhammed'e göre gerekmez. (Muhît'de de böyle yazılıdır.)
Bunlardan anlaşılıyor ki âmmî'nin mezhebi müftüsünün fetvasından ibarettir.
Aynı eserin kazâ namazı bahsinde: "Namaz vaktin darlığı veya unutma yüzünden edâ'dan çıkarak kazâya kalır." dendiği yerde şu da vardır: "Eğer muayyen mezhebi olmayan avamdan biriyse -açıkladıkları üzere- onun mezhebi müftüsünün fetvasıdır. Eğer bir Hanefi fetva verirse ikindi ve akşamı yeniden kılar. Şâfiî fetva verirse yeniden kılmaz. Kendi reyi muteber değildir. Eğer kimseye sormasa fakat yaptığı, bir müctehidin mezhebine göre tesâdüfen sahîh olsa bu da ona yeter, yeniden yapması gerekmez."
İbn İmâmi'l-Kâmiliyye'nin, Beyzâvî'ye ait Minhâc şerhinde: "Âmmî'nin başına bir iş gelse, o da bir müctehide sorup bu müctehidin fetvasına göre hareket etse, aynı hâdisede artık başkasının fetvasına dönemez. Nitekim ibn Hâcib ve başkaları da bunu naklediyorlar."
Cem'u'l-cevâmi'de: "...Amelden önce de olsa bu hususta ihtilaf vardır. Nevevî der ki: Tercihe şâyân olan Hatîb ve başkalarının naklettiği şu görüştür: Eğer orada başka bir müftü yoksa, bir müftünün fetvasıyla amel gerekli olur; isterse tatmin olmasın. Eğer başka bir müftü daha varsa30 birincinin fetvasıyla hemen amel gerekli olmaz. Çünkü başkalarına da sorma hakkı vardır. Bu takdirde birinci sorduğuna muhalefet edebilir. Artık müftülerin farklı fetvaları karşısındaki ihtilaf bahis mevzuu olur. Fakat bu mukallidin başına başka bir vaka geldiğinde, sahîh olan kavle göre ilk vak'ada sorduğu müftüden başkasına (başka mezhebden de olana) sorması câizdir.
el-Keyâ'l-Herîsî şöylece kesip atmıştır: "Âmmî olanın muayyen bir mezhebe bağlanması gereklidir."
Cem'u'l-ceâmi'de de bu görüş tercih edilmiş ve şöyle denmiştir: "Bir mezhebe bağlanmak gereklidir. Bunu da sırf canı istediği için değil, her işinde tâbi olacağı mezhebin, başkalarından üstün veya onlara eşit olduğuna inandığı için yapacaktır. Üstün olmadığına inanarak taklid câiz olmaz."
Nevevî diyor ki: "Delilin gerekli kıldığı hüküm odur ki mukallid bir mezhebe bağlanmaya mecbur değildir. Kendine kolay gelenleri devşirip toplamaksızın istediğinden fetva sorabilir. Herhalde bunu meneden, mezkür toplamayı yapmayacağından emin olamadığı için böyle hükmetmiş olmalı.. Bir kimse muayyen bir mezheb edinince de -yine en sahih kavle göre- onu terkedebilir.
İbn Reslân'in Kitâbu'z-zebed'inde: "Şâfiî, Mâlik, Nu'mân, Ahmed b. Hanbel, Süfyân ve benzeri diğer imamlar hidâyet ve hak üzeredirler. Aralarındaki ictihad ayrılıkları (ihtilâf) rahmettir."
Bu kitabın şerhi Gayetu'l-beyân'da: "Birbirine eşit müctehidlerin verdiği cevaplar farklı olursa, mukallid bunlardan isteidğinin kavlini almakta serbesttir."
Bu mevzuda Tuhfe'deki açıklamalar daha önce geçmişti.

5. Hulasa ve notlar: Mezheplere uyma hakkında
Buraya kadar anlatığımız orta ve mu'tedil davranış, "dört mezhepe bağlı" ulemâ ekseriyetinin tutageldikleri yolun ta kendisidir. Mezhep imamları da talebe ve dostlarına aynı şeyi tavsiye etmişlerdir.
Şeyh Abdulvehhab Şarânî, el-Yevâkît ve'l-cevhahir'inde der ki: Ebu Hanife (r.h.)ın şöyle dediği rivayet olunur: "Delilimi bilmeyen benim sözümle fetva vermemelidir." Büyük İmam fetva verdiğinde de şöyle derdi: "Bu Nu'man b. Sâbit'in -kendini kastediyor- reyidir. Bizim gücümüzün erişebildiği reylerin en iyisidir. Kim bundan daha iyisini getirirse o doğruya daha da yakın olur."
İmam Mâlik şöyle derdi: "hiçbir kimse yoktur ki sözlerinin alınanı ve terkedileni olmasın. Ancak Rasûlüllah (s.a.) dir ki sözleri daima alınır."
Hâkim ve Beyhakî, İmam Şâfiî'nin şöyle dediğini rivayet ediyorlar: "Sahih bir hadis ortaya çıkınca benim mezhebim odur." Başka bir rivayette: "Sözümün hadise muhalif olduğunu görürseniz hadisle amel ediniz; benim sözümü de kaldırıp atınız."
Birgün Müzeni'ye şöyle demişti: "İbrahim! Benim her söylediğimi taklîd edip alma. Bizzat düşün, çünkü bu senin dinindir."
Allah rahmet eylesin, şöyle de derdi: "Rasûlüllah (s.a.) den başka hiçbir kimsenin sözü, sahipleri çok da olsa (bizzat) delil değildir. Kıyas da, başka şeyler de böyledir. İtaat yalnız Allah ve Rasûlüne teslimiyetten ibârettir."
İmam Ahmed b. Hanbel (r.h.) şöyle derdi: "Hiçbir kimsenin sözü Rasûlüllah'ınkine (s.a.) denk değildir."
Kezâ birisine şöyle demişti: "Ne beni, ne Mâlik, Evzâî, Nehaî ve başkalarını taklid ediniz. Hükümleri siz de onların aldığı yerlerden, Kitap ve sünnetten alınız." (Şa'rânî'nin nakli burada bitti.)
Şa'rânî bundan sonra, çeşitli mezheplere mensup büyük bir âlimler kitlesinden şu müşterek kanaati naklediyor: "Bu âlimler, mezhep sahipleri zamanından kendi zamanına kadar, muayyen bir mezhebe bağlanmadan çeşitli mezheplere göre hem amel ediyor, hem de fetva veriyorlardı." İmam'ın bu naklinin gösterdiği ve gerekli kıldığı netice şu oluyor: Bu hüküm ve davranış, ötedenberi âlimlerin takibedegeldikleri bir şeydir. Öyle ki üzerinde ittifak edilmiş gibi olmuş ve böylece de aykırı davranış uygun düşmeyecek şekilde "müslümanların yolu" haline gelmiştir. Onun bu geniş nakil ve açıklamısandan sonra bizim de bu hükme uyan sözleri naklimize hâcet yoksa da, şu anda hatırımızda olanları nakletmekte beis yoktur.
Bağavî, Şerhu's-sünne'nin başında şöyle der: "Yazdıklarımın çoğunda hattâ umumunda ben -büyük imamlara- tâbi oldum. Ancak bazı delillere dayanarak nâdiren şu hususlarda kendi reyimi kullandım: İhtimalli sözü te'vil, müşkil olanı izah, bir sözü başkasına tercih..."
Namazın başlangıcında okunacak dua bahsinde "tevcih ve sübhâneke..." yi zikrettikten sonra şöyle diyor:
"Namazın başında okunacak başka duaların da bulunduğu söylenmiştir. Bu mübah olan bir ihtilaftır. Kişi hangisini okusa câizdir."
Kadının ancak beraberinde bir yakını (mahremi) olursa yola çıkabileceği bahsinde de şöyle demiştir: "Bu hadis delâlet ve ifade ediyor ki bir kadının, beraber yola çıkacağı mahremi (yakın akrabası) yoksa kendisine hac farz değildir. Bu Nahaî ve Hasen Basrî'nin kavlidir. Sevrî, Ahmed, İshâk ve rey taraftarları da bunu kabul etmişlerdir. Bazı müctehidler de "başka kadınlarla beraber toplu halde gidebilir" diyorlar. Mâlik ve Şâfiî de bu görüşü benimsemişlerdir. Hadisin açık ifadesine göre birinci görüş daha uygundur."
Yine Bağavî, Berû' bt. Vâşık hadisinde şöyle diyor: "İmam Şâfiî diyor ki: Eğer Berû' bt. Vâşık hadisi sâbit ve sahih ise, Rasûlüllah (s.a.) in sözü yanında hiçbir kimsenin sözü delil olamaz. Bir kere Ma'kıl b. Yesâr'dan diyor31 bir kere Ma'kıl b. Sinan'dan diyor, bir kere Eşca'dan birisinden diyor... Bu hadis sâbit değilse, o kadına mehir düşmez fakat vâris olur." (Bağavî'nin sözü bitti.)
Hâkim, İmam Şâfiî'nin sözünü naklettikten sonra diyor ki: "Eğer Berû' bt. Vâşık hadisi sahih ise benim mezhebim odur." üstadlarından birisi ona: Eğer Şâfiî'nin yanında olsaydım, talebesinin huzurunda ayağa kalkar, hadisin sahih olduğu sâbit oldu, ona göre hükmet, derdim." demiştir. (Hâkim'in sözü bitti.)
Namaz vakitleri hakkındaki Bureydetu'l-Eslemî hadisinde de Şâfiî aynı şekilde duraklamıştır. Müslim'e göre mezkür hadis sahih olduğundan muhaddislerden birçoğu, mezheplerinden hadisin ifade etitği hükme dönmüşlerdir. Kezâ muasfar'da Beyhakî, Abdullah b. Ömer hadisiyle Şâfiî'ye istidrâkte bulunmuştur. İhyâ'da uzun uzadıya zikredildiği üzere Gazâlî de, iki kulle'den az olan suyun pislenmesi mevzuunda Şâfiî'ye istidrâk yapmıştır.32
Nevevî, Şâfiî'nin açık ifadesine aykırı olarak bey'u'l-muâtât'ın33 caiz olduğu kanaatindedir.
Zemahşerî, Ebû Hanife'ye bazı meselelerde istidrâk yapıyor. Ezcümle:
1. Mâide sûresindeki teyemmüm âyetinde34 diyor ki: "Zeccâc, saîd kelimesinin mutlak olarak yeryüzü mânasına geldiğini söylemiştir. İster toprak olsun, ister üzerinde toprak bulunmayan taş ve başka şey olsun. Eğer teyemmüm eden kimse elini taşa temas ettirip, gereken yerlerini meshederse bu onun temiz olmasını sağlar. Ebu Hanife'nin de mezhebi böyledir.
Denirse ki: "Mâide sûresinde Allah Taâlâ: Yüz ve ellerinizi ondan (yani onun bir kısmıyla) meshediniz buyuruyor. üzerinde toprak bulunmayan taşın bir parçası koparılıp el-yüz meshedilemez. Buna ne dersin?
Şöyle cevap veririm: "Burada geçen "min=den, dan", başlangıç ifade eden bir edattır. Eğer sen bunu yersiz ve lüzumsuz bir anlayış kabul eder de Arapların: "Başını yağdan veya sudan yahut topraktan meshettim' şeklindeki ifadelerinin ancak 'teb'iz=parçalamak ve bir parçayı almak' mânasına geldiğini söylersen, 'Evet, bu senin dediğin gibidir, hakkı kabul etmek de inattan daha yerindedir' derim"35, (Zemahşerî'nin sözü bitti.)
Bunlar gibi âlimlerin ve bilhassa muhaddislerin kendi imamlarına itiraz ve tenkitleri sayılmayacak kadar çoktur.
Üstâdım, Şâfiî Ebu Tahir, kendi üstâdı, hanefî Hasenu'l-Acemî'den bana şunu nakletmişti: Üstâd Acemî bize, güç durumlarda çok az pislik yüzünden kadınlarımızı sıkıştırmamamızı tavsiye ederdi, fakat: "Bir dirhemden az pisliğin affedilmesi mevzuunda Ebu Hanife mezhebini tercih etmemizi bize emretmedi." Buna rağmen üstâd Ebu Tahir bu görüşü beğenir ve kabul ederdi.

İctihad, taklîd ve intikal hakkında
Envâr'da: İctihad ehliyeti, şunları bilmekle meydana gelir:
1. Allah'ın Kitâbı. Bunun hepsini bilmek şart değildir. Ancak hükümlerle ilgili olan âyetleri bilmek kâfidir. Ezbere bilmek de şart değildir.
2. Rasûlüllah (s.a.) in sünneti... Bunun da hepsini değil, hükümlerle ilgili olanlarını bilmek gerekir.
3. Kitap ve sünnetin; hâs -âmm, mutlak- mukayyed, mücmel -mübeyyen, nâsih- mensûh hususiyetlerini; kezâ sünnetin, mütevâtir, âhâd, mürsel, müsned, muttasıl, münkatı', vasıflarını, cerh ve tadil bakımlarından râvîlerin hallerini bilmesi şarttır.36
4. Sahabe ve daha sonraki âlimlerin icmâ ve ihtilaf ettikleri hususları;
5. Celî ve hafîsiyle, sahihini fâsidinden ayırarak kıyası;
6. Lüğat ve i'râb bakımlarından Arap lisanını... bilmek.
Bütün bu ilimlerde derin âlim ve mütehassıs olmak şart değildir. Gerektiği kadar bilmek kâfidir.
Pek yaygın ve çeşitli olan bütün hadisleri inceleyip araştırmaya ihtiyaç yoktur. Müctehidin elinde, sahih olduğu sâbit olan ve ahkâm hadislerini kendisinde toplayan bir temel hadis kitabının bulunması yeter. Tirmizî'nin Sünen'i, Nesâî'nin ve Ebu Davud'un Sünen'leri veya bunlar ayarında bir kitap buna misâldir.
İcmâ ve ihtilaf edilen bütün mevzuları bilmesi de şart değildir. Hükmettiği meselede kendi hükmünün icmâa aykırı olmadığını bilmesi kâfidir. Bu bilgiyi de iki yoldan elde edebilir.
1. Gelip geçmiş müctehidlerden birisinin hükmüne uygun hüküm verdiğini bilmek.
2. Mesele hakkında daha evvel gelmiş müctehidlerin birşey söylemediklerine, bunun kendi asrında meydana gelmiş bir mesele olduğuna kani olmak.
Nâsih-mensûh meselesi de böyledir.
Selefin ittifakla kabul ettikleri veya râvilerinin ehil oldukları tevâtüren sâbit olan hadislerin râvilerinin adalet sahibi olup olmadıklarını araştırmaya lüzum ve ihtiyaç yoktur. Bunun dışında kalanların adaletleri araştırılır.
Bütün bu ilimler, dinin her bâbında fetva veren "mutlak müctehidler" için şart koşulmuştur.
Bazı bâb ve meselelerde müctehid, bazılarında mukallid olmak da câizdir.
İctihadın şartlarından biri de itikadın temel kaidelerini bilmektir. Gazâlî'ye göre bunları, kelâmcıların ortaya koydukları delillerinde görülen metodla bilmek şart değildir.
Ehl-i sünnetten olmamaları yüzünden şâhidlikleri muteber olmayanlara kadılık rütbesi verilmez.
Haricîler gibi icmâı kabul etmeyenlere, Kaderiyye gibi haber-i vâhidi kabul etmeyenlere ve Şia gibi kıyâsı inkâr edenlere de kadılık verilmez.
Envâr'da: Müctehidin tedvin edilmiş37 bir mezhebinin bulunması da şart değildir.
Tedvin edilmiş mezheplerin birinden diğerine mukallidin intikal etmesi câizdir.
Usûlcülere göre: Bir hâdisede bir mezheple amel ettikten sonra, bunu yapan, dönüp bir başkasına göre hâdiseyi tekrar tatbik edemez. Fakat başka meselelerde istediğiyle amel eder. Eğer amel etmemişse mezkür hâdisede olsun, başkasında olsun istediği mezhebe göre hareket eder. Bazı meselelerde bir müctehidi, bazılarında da diğerini taklîd etmesi (telfik) câizdir.
Bazı usûlcülere göre câiz değildir.
Bir kimse her mezhebin en kolay hükümlerini seçse Ebu İshak'a göre fâsık olur. İbn Ebi Hüreyre fâsık olmaz, der. Bazı şerhler bunu tercih etmiştir.
Yine Envâr'da: Şâfiî, Ebu Hanife, Mâlik ve Ahmed (Allah cümlesinden râzı olsun) gibi imamların mezheplerine bağlı bulunanlar kısım kısımdır.
1. Avam tabakası... Bunların (meselâ) Şâfiî'yi taklîd etmeleri, "ölüyü taklit" meselesinin bir kısmını teşkil eder.
2. İctihad derecesinde olanlar... Aslında müctehid müctehidi taklîd etmez. Bunların birbirine intisaplarının mânası; ictihadda, delillere verilen değerde ve bunları kullanmakta... aynı metodu benimsemekten ibarettir.
3. Orta derecede (mutavassıt) bulunanlar. Bunlar ictihad mertebesine varamamışlardır. Ancak imamlarının usûl ve metodlarını bilirler ve onların sözleri arasında raslamadıkları meseleleri, söylediklerine kıyas edebilirler. Bunlarla, bu gibilerin fetvalarını alan avam, mukallid sayılırlar ve kendileri mukallid olduklarından, başkaları tarafından taklîd edilemezler.
İmamın talebelerinden Ebu'l-Feth Herevî der ki: "Usûlde, mezhebimizden olan bütün âlimlerin ifade ettiklerine göre avamdan olanın (kendi tercihine istinat eden) mezhebi yoktur. Bir müctehid bulursa onu taklîd eder. Bulamaz da bir mezhep mütehassısına (mütebahhirine) raslarsa onu taklîd eder. Çünkü o kendi (şahsî) mezhebince buna fetva verebilir.
Bundan açıkça anlaşılıyor ki mütebahhirin kendi hükmünde taklid edilmesi câizdir.
Fakihlerin tercih ettiklerine göre ise bir mezhebe bağlı olan âmmînin mezhebi vardır ve ona aykırı hareketi câiz değildir.
"Eğer bir mezhebe bağlı değilse her mezhebi tercih ve taklid edebilir mi" meselesinde ihtilaf vardır ve bu ihtilaf, muayyen bir mezhebi taklidin şart olup olmadığına dayanır. Farklı görüşler iki şekil arzeder:
1. Nevevî der ki: "Delilin gerektirdiği odur ki mukallid, muayyen bir mezhebe bağlı kalmaya mecbur değildir. Sadece ruhsatları toplamamak şartıyla rasladığı ve istediği müctehid ve müftüye fetva sorabilir."
Fethu'l-kadîr'in, âdâbu'l-kâdî kitabında: "Biline ki müellifin kadı için söyledikleri müftü için de söylenmiştir. Buna göre ancak müctehidler fetva verebilir. Usûlcülerin sâbit olan görüşlerine göre müctehidden başkası müftü olamaz. Müctehidlerin dediklerini hıfzetmiş kimseler ise müftü değildir. bunlardan birine fetva sorulunca onun yapacağı, meselâ "Ebu Hanife şöyle der" gibi bir şekilde müctehidin sözünü nakletmektir. Bundan anlaşılıyor ki zamanımızda mevcut müftülerin verdikleri "fetva" değildir. Bu, soruyu sorana amel etmesi için, müftünün (müctehidin) sözünü nakilden ibarettir. Bunu naklin yolu da ikidir:
a) Ya sözünü naklettiği imama kadar elinde bir rivâyet silsilesi vardır.
b) Veya elden ele dolaşan meşhur kitaplardan almış olur. Muhammed b. Hasen'in kitaplarıyla benzerleri gibi. Müctehidlerin buna benzer meşhur kitapları, onlardan mütevâtir veya meşhur olarak nakledilen haberler derecesindedir. Râzî de aynı şeyi söylemiştir. Bu sebeple zamanımızda, nâdir rivâyetlere ait bir nüsha bulunsa, bundaki sözlerin İmam Muhammed veya Ebu Yusuf'a nisbet edilmesi câiz değildir. Çünkü bu gibi nüshalar, zamanımızda ve memleketimizde meşhur olmamıştır ve elden ele dolaşarak tanınmamıştır. Eğer bu çeşit rivâyetlere, Mebsût ve Hidâye gibi meşhur bir kitapta raslansa, bu kitaplara dayanarak onları kabul edebilir. Bir kimse müctehidlerin farklı görüşlerini biliyor, fakat delillerini bilmiyor ve birini diğerine tercih için gerekli ictihaddan da âciz bulunuyorsa, içlerinden birinin sözünü kesin olarak kabul edemez ve bununla fetva veremez. Ancak bunları fetva sorana nakleder, o da kanaatince daha doğru olanı seçip alır. (Bunu, bazı kitaplar böyle ifade eder.) Bana göre ise bütün rey ve görüşleri nakletmesi gerekli değildir. Birisini nakletmesi kâfidir. Çünkü mukallid istediği müctehidi taklîd edebilir. Fetva veren, bunlardan birinin sözünü nakledip mukallid de onu taklid edince maksud meydana gelir. Evet, fetvayı kestirip atmaz ve "senin meselenin cevabı şudur" diyemez. Ancak meselâ, "Ebu Hanife'ye göre bunun hükmü şudur." diyebilir. Çeşitli görüşlerin hepsini nakletse, soranın kanaatine göre daha doğru olanı alması meselesine gelince.. Bir kere avamdan olan kimsenin hükmün doğruluk ve yanlışlığı hakkındaki kanati ilmî bir kıymet ifade etmez. Buna göre deniyor ki "mukallid iki müctehidden bir şeyi sorsa, onlar da farklı cevap verseler, lâyık olan odur ki mukallid, gönlü hangi cevaba meylederse onu alır." Bana göre gönlünün meyletmediğini de alsa câizdir. Çünkü bu meylin olmasıyla olmaması müsâvidir. Ona gerekli olan bir müctehidi taklîddir, o da bunu yapmıştır; müctehid ister isabet etmiş olsun, ister hata...
Deniliyor ki: Delil ve ictihadla bir mezhebden diğerine geçen günahkâr olur ve cezalandırılması gerekir. Delil ve ictihad bulunmadan geçende ise evleviyetle durum böyle olur.
Bir kere burada ictihaddan, araştırma ve kalbi hakem kılmayı kasdetseler gerektir. Çünkü âmmînin ictihadı yoktur. Sonra asıl intikal, ancak hususi bir meselede taklîd ve amel ettikten sonra gerçekleşebilir. Yoksa mukallidin: "-meselâ Ebu Hanife'yi- fetva verdiği bütün meselelerde taklîd ettim ve onlarla amel etmeyi kendime gerekli kıldım" diye toptan ifadesi, bunların nasıl olduklarını dahi bilmediği halde böyle demesi, gerçek taklîd değildir. Bu ancak taklîd va'di mânası taşır. Bunu söyleyen sanki, başına gelecek vak'alarda bahis mevzuu olacak bütün meselelerde Ebu Hanife'yi taklîd etmeyi borçlanmış gibidir. Eğer bu borçlanmayı kastediyorlarsa, bununla (niyet veya sözle borçlanma ile) muayyen bir müçtehidi taklîd etmenin gerekli olacağına şer'î delil yoktur. Taklîd zarureti bu borçlanmadan değil, muhtaç olduğu hususta müctehidin sözüyle amel etmeyi -mukallide- şer'î delîlin vâcip kılmasından doğmuştur. "Bilemezseniz âlimlerden sorunuz"38 âyeti bunu ifade ve icabeder. Sorma işi ise ancak muayyen bir hâdisenin hükmünü istemekle tahakkuk eder. İşte bu takdirde müctehidin ne dediğini bilince onunla amel etmesi vâcib (gerekli) olur. Öyle sanıyorum ki, yukardaki gibi borçlandırma ve bağlamalar, halkı ruhsat aramadan menetmek için ileri sürülmüştür. Aksi halde âmmînin her meselede ayrı bir müctehidin sözüyle amel etmesi kendisi için daha kolaydır. Bunu aklî ve naklî hangi delilin menettiğini bir türlü anlayamadım. Bir kimsenin, ictihad selahiyetini haiz müctehidlerin sözlerinden kendine en kolay geleni seçmesi kınanma vesilesi oluyor. Halbuki Rasûlüllah (s.a.) "ümmetine kolaylaştırmayı sever ve hoşlanırdı." Allah sübhânehu doğruyu daha iyi bilir." (Fethu'l-kadîr'den yapılan nakil bitti.)
Bu risâlede yazmak istediklerimiz bunlardan ibarettir. Her şeyden önce ve sonra Allah'a hamdolsun.
(Yazının önceki kısmına dönmek için buraya tıklayınız)



10. Yürürlükten kaldırılmamıştır.
11. et-Tevbe, 9/32.
* Bu bahis, 1. altbaşlığın sonundaki malumat ile mukayeseli olarak okunmalıdır.
12. Bu tâbirler için Fıkıh usûlü isimli kitabımıza bakınız.
13. Mezhebini ve usûlü iyi bilen âlimin, kendi imamlarının temas etmediği meselelerin hükmünü, yine onların ifadelerinden çıkarması.
14. Burada usûlden maksad: Mezhep imamları ve âlimleri tarafından tesbit edilen ve hükümlere temel teşkil eden kaideler ile sağlam yollardan rivayet edilmiş hükümler ve ictihadlardır.
15. Yani sırf câhil olan avam hadisin mânasını bilse bile bunu birisinden duymuş olur, bizzat anlamış olamaz deniyor.
16. Bazı meselelerde kendi imamının sözünü bırakıp başka imama uyması...
17. Herhangi bir mezhebe göre bir işi yapmış ve o iş de neticelenmiş, sona ermişse; aynı işi, bir başka mezhebe göre yeniden yapamaz. Çünkü o iş birinciye göre olmuş bitmiştir.
18. Nikâh bahsinde.
19. Telfîk: Bir mesele veya amelde birkaç müctehidin reyini, birleştirerek taklîd eylemek demektir.
20. Burada telfîk biri tahâret diğeri namaz olmak üzere iki ayrı meselede vâkidir. Bundan önceki örnekte ise iki ayrı imam, bir abdest meselesinde taklîd edilmiştir.
21. Yani hakkında icmâ bulunmayan bir meselede, ictihad veya taklîd yoluyla telfîk yapılabilir.
22. Bu şartlardan birine uyarak yapılsa idi nikâh sahih olacaktı, ikisine birden uymayınca (uymamakta iki şartı birleştirince) akit bâtıl olmuştur.
23. Halbuki nassı ancak Allah neshedebilir.
24. el-Alak, 9-10.
25. Haram olan taklîd şekli
26. Allah tarafından korunmuş.
27. ez-Zuhruf, 43/23.
28. Said b. Müseyyib mezhebine göre üç talâk ile boşanmış bir kadının, ilk eşine dönebilmesi için, ikinci bir şahısla yalnız nikâh yapıp boşanması kâfi olup, bununla cinsî münasebeti şart değildir.
29. Âmmî: Âmme'ye mensup, halktan biri demek olup; âlim derecesinde okumamış, dinini başkalarından sorup danışarak öğrenen kimse mânasında kullanılmaktadır.
30. Başka mezhebden olsun olmasın..
31. Mezkür hadisin senedinde.
32. İstidrâk bir nevi tenkit ve tashihtir.
33. Sözle "aldım, verdim" yerine, fiilen bedelini ödeyip malı alarak yapılan alış-veriş.
34. Sûre: 5, âyet: 6.
35. Âyette geçen "min" edatı, teyümmümde yeryüzüne el ile dokunulunca oradan bir parçanın ele gelmesi gerektiğini ifade ediyor, bu ise meselâ taşa dokununca olmaz. Zemahşerî bu görüşü Ebu Hanife'ye rağmen doğru buluyor.
36. Bu tâbir ve ıstılahlar için Fıkıh usûlü ve Hadîs usûlü isimli kitaplarımıza bakınız.
37. Müstakil olarak toplanıp tertip edilerek yazılmış.
38. en-Nahl, 16/43; el-Enbiya, 21/7.



Buradaki iki mavi çizgi arası içerik site editörünce konulmuştur ve rastgele çıkmaktadır. İçeriğini onayladığımız anlamına gelmez, dikkatli davranın.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler