www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


ŞAH VELİYYULLAH ve Ikdu'l-Cîd Risâlesi

ŞAH VELİYYULLAH
Hayatı ve Eserleri

1. İsmi ve soyu
Ahmed b. Abdurrahim b. Vecihüddin Ömerî Dehlevî. Lâkabı: Kutbuddin. Bu lâkabı almasına şöyle bir hâdise sebep olmuştur: Kutbuddin Bahtiyar Ûşî rüyâsında, Abdurrahim'in sâlih bir oğlu dünyaya geleceğini görüyor ve şayet rüyası doğru çıkarsa çocuğa kendi isminin verilmesini istiyor. Bu rüya tahakkuk edince arzusu da yerine getiriliyor.
Ahmed'in babası Abdurrahim, meşhur el-Fetâva'l-Hindiyye'nin tertip ve tashihinde vazife alan ulemâdan biridir. Aynı zamanda tasavvufi marifet, zühd ve takvâda büyük nasip sahibi olduğu kabul edilmiştir.
Dedeleri de ilim, irfan sahibi, içlerinden bazıları şehâdet mertebesine erişmiş, kabirleri ziyaretgâh olmuş kişilerdir.

2. Yaşadığı asır
İslâm dini Hindistan'a, Kuzeybatı dağları yoluyle hicrî dördüncü asrın sonlarına doğru girmiştir. Gazneli Mahmud'u (381/991-421/1030) takip eden altı asırda İslâm, bu diyarda tam bir gurbet hayatı geçirmiş, bilhassa Ekber zamanında (964/1557-1014/1605) saray, İslâma karşı bir tavır takınmış, mezkür hükümdar yeni bir din icad etmiş, müslümanlar arasında çeşitli bid'at ve hurâfeler yayılmıştır.
Bu uzun gurbet devresinde ilimde ve tatbikatta İslâmı lâyık olduğu yere yerleştirecek, onu hurâfe ve bid'atlardan temizliyerek, asıl safveti içinde insanlara sunacak "müceddidler"den ancak iki zâtın yetiştiğini biliyoruz:
1. Maddî bakımından fakir ve saltanatsız, mânen zengin, insanların maddesine değil, rûh ve şuurlarına hâkim, büyük müceddid İmam-ı Rabbanî Ahmed b. Abdulahad Farukî Serhendî (öl. 1034/1625)1
2. Sâlih ve müceddid hükümdar Âlemgîr Evreng Zîb (öl. 1118/1706).
Fakat bu ıslâhatçı ve bid'at düşmanı büyük hükümdardan sonra gelen devlet başkanlarının gevşekliği yüzünden kısa zamanda bu iki müceddidin dinî, ictimaî, iktisadî ve siyasî sahada vücuda getirdikleri inkılâb ve tecdîdler silinmiş, bir müddet sinmiş bulunan yerli hinduizm kültürü yeniden canlanmıştır.
İslâm âlimleri menfaate düşkünlük, korkaklık ve tabasbus gibi gayr-i İslâmî ahlâka mübtelâ olmuş, medreselerde Kitap ve sünnet gibi İslâmın asıl kaynakları yerine -Yunan ve Roma'da dahi terkedilmiş bululan- felsefî nazariyelerle vakit öldürülmüştür.
Abdulhak Dehlevî (öl. 1025/1616) ve İmâm-ı Rabbânî'nin, insanları Kitap ve sünnet ışığına davet sadedinde sarfeyledikleri bütün gayretlere rağmen, fıkıh ve fetva sahasında da koyu taklîd ile fıkıh kitaplarını takdîs itiyâdı yenilememiştir.
Tasavvuf ve irşâd ile meşgul olan şeyh ve mürşidler, bir taraftan Kitap ve sünnet ile kabil-i te'lif olmayan birçok nazariye ve hurâfelere revaç vermiş, diğer taraftan da cemiyetle alâkalarını keserek zâviyelerinde yangelmiş, menfaatleriyle meşgul olmuşlardır.
İslâm âleminin pek çok yerinde olduğu gibi Hindistan'da da bu devrede tam bir anarşi havası hâkimdir. Bunun tabiî neticesi olarak ziraat, zanaat, ticaret durmuş, ahlâksızlığın her şubesi alenen icrâ edilmiş, huzur ve sükûn yok olup gitmiştir.
İşte bu hengâmede karanlık bulutları yırtarak âfâkı aydınlatan bir güneş gibi Şah Veliyyullah tulû etmiş, bütün hayatını İslâmın i'lâsına vermiş, buna kendi yolundan yürüyen evlâdının2 gayreti de eklenerek Hindistan'da yere düşmüş bulunan İslâm bayrağı tekrar burcuna dikilmiştir.

3. Tahsili
Tahsilini üç devreye ayırmak mümkündür:
1. Henüz yedi yaşını doldurmadan Kur'an-ı Kerim'i hıfzetmiştir.
2. Onbeş yaşına kadar babasından, zamanında okunması mutâd olan Arapça, tefsir, hadis, fıkıh, usûl, tasavvuf, akaid, mantık, tıp, felsefe, kozmoğrafya ve hesap gibi ilimleri tahsil etmiştir.
Babası vefat edince (1131/1719) onun medresesi er-Rahîmiyye'de müderris olmuş, kısa zamanda meziyeti anlaşılmış ve rahle-i tedrisine her taraftan akınlar başlamıştır.
3. 1143-1145 yılları arasında Hicaz'a gitmiş hem hac vazifesini ifâ eylemiş, hem de Harameyn'de bulunan âlimlerle temas etmiş, Medineli Ebu't-Tâhir Muhammed b. İbrahim Kürdî'den (öl. 1145/1732)3 hadis tahsil etmiştir.
Dehlî'ye avdetinde yine cihad, telif ve babasının evinde tedris vazifesine başlamış, zamanla burası dar gelince Sultan Muhammed Şah (1131-1161/1719-1748) kendisine büyük bir bina tahsis ederek bizzat açışını yapmıştır. Bilâhare buraya "Dâru'l-ulûm" ismi verilmiş, müslümanlar bu ilim yuvasının feyzinden istifade etmiştir.
Bütün bu ilmi mesai sonunda Şah Veliyyullah, Gazzalî (öl. 505/1111) ve İbn Teymiyye (öl. 728/1327) ayarında bir âlim, muslih, müceddid ve müctehid olmuştur. Bilhassa Arapça, Farsça, fıkıh, hadis, tefsir, usûl, akaid tasavvuf ve tarih ilimlerindeki kudretinin en sâdık şâhidleri bu terceme-i halin sonunda bir kısmını sıralayacağımız eserleridir.
Gerek asrındaki kısırlık ve gerekse muhitinde hâkim olan olumsuz ilmî ictimaî ve siyasî duruma rağmen üstadlarının seviyesini çok aşan fikir ve eserleri gözönüne alınınca, bu zâtın, anormal şartları mağlup eden, zaman zaman şimşek gibi çakarak karanlıkları boğan müstesna dehalardan biri olduğu hükmüne varmamız, zaruri bir netice olarak ortaya çıkmaktadır.

4. Görüşleri ve ıslahatı
İmam Veliyyullah'ın görüşlerini ve ıslahatını, birisi asrının dert ve meselelerinin teşhisi ve değerlendirilmesi, diğeri de bulduğu deva, çare ve getirmek istediği islâhât sistemi olmak üzere iki başlık altında özetlemek mümkündür.
1. Tenkit ve teşhisleri: Veliyyullah -belki de ilk defa kendisi- İslâmın tarihi ile müslümanların tarihini, dinin kendisi ile onu temsil eden insanların davranış ve yaşayışlarını birbirinden ayırmış, müslümanların tarihini, İslâm tarihi nokta-i nazarından incelemiş ve tenkit etmiştir.4
Müslümanların tarihinde başarısızlık, geri kalma ve diğer mefâsidin iki temel faktörüne parmak basmıştır:
a) Siyasî otoritenin hilafetten saltanata dönüşmesi.
b) İctihad ruhunun sönmesi ve taklîd zihniyetinin şuurlara hakim olması.5
Bunlardan birincisini "İzâletü'l-hafâ..."da, ikincisini ise "el-İnsâf, İkdu'l-cîd..., Huccetullah..., et-Tefhîmât..." gibi eserlerinde incelenmiştir.
Kendi devrini, çeşitli açılardan tasvir ederken İslâm akaidinin Yunan felsefesi ile karıştırıldığına, tasavvufî söz, remiz, şiir ve ıstılahların -Kitap ve sünnete bağlı kalmaksızın- her muhitte hâkim bulunduğuna, herkesin, ehliyet ve liyâkatine bakmadan dinî konuların münakaşasına daldıklarına, her birinin kendi mantığına göre bir din telâkkisine sahip olduğuna... işaret etmiş ve topluluklara ayrı ayrı hitap ederek şunları söylemiştir:
Lâyık olmadıkları halde baba veya mürşidlerinin postlarına oturanlara: "Ey -bu gibi- insanlar! Niçin böyle her biriniz kendi reyini beğenerek bölük bölük ayrıldınız da Allah Taâlâ'nın insanlığa rahmet, lûtuf ve hidâyet olarak gönderdiği 'tarikat-i Muhammediyye'yi terkettiniz... Kendiniz eğri yolda olduğunuz halde hep birer imam kesiliyor ve doğru yolun yalnız kendinizinki olduğunu iddia ile buna davette bulunuyorsunuz... Biz dinini menfaati karşılığında satan bu gibi yolkesicilere râzı değiliz..."
İlim tâliplerine: "Ey kendilerine âlim diyen akılsız kişiler! Yunanlıların köhnemiş ilimleriyle ve sarf, nahiv, maanî... ile meşgul oldunuz, bunlara da ilim dediniz. Asıl ilim Allah'ın Kitabı ile Rasûlüllah'ın (s.a.) sünnetidir... Fukahanın hükümlerine uydunuz, onların reylerine takılıp kaldınız da zaman zaman bunlara uymuyor diye nasları terkettiniz, din bu mudur?... İnanıyorsanız Peygamberiniz'e uyunuz; onun hadisleri bir mezhebe uysun uymasın ona tâbi olunuz..."
Vâizlere, tekke âbid ve zâhidlerine: "Ey sofular! İniş yokuş yürüdünüz, kuru yaş topladınız; insanları uydurulmuş, dinde aslı olmayan birçok şeye davet ettiniz, kolaylaştırmak için gönderildiğiniz halde güçlük çıkardınız, kendilerine hâkim olamayan (ne dediklerini bilmeyen) âşıkların sözlerine sarıldınız; halbuki onlar susatırlar, fakat susuzluğu gideremezler."
İdârecilere: "Ey idare edenler! Allah'tan korkmaz mısınız?! Geçici lezzetlere dalıp idâre ettiklerinizi kendi hallerine terkettiniz; birbirini yiyorlar, ne günah biliyorsunuz ne de cezâ... Zayıfı eziyor ve yiyor, kuvvetliyi bırakıyorsunuz..."
Askerlere: "Allah Taâla sizleri cihad için, kelimetullahı i'lâ (İslâma hizmet) için istemiştir. Halbuki siz silahınızı menfaatiniz için saklıyor, bunun için kullanıyor, her nevi günahı irtikâp ediyorsunuz... Halka zulmediyor, yediğinizin neden ibaret olduğuna aldırmıyorsunuz..."
İş sahiplerine: "Ey iş ve zanaat sahipleri! Emânetleri zâyi ettiniz ve ibadetleri terkettiniz. Servet yapıp bunu içki, kumar ve fuhuşta yiyip bitiriyorsunuz..."
Bütün müslümanlara: "Güzel ahlâkı terkettiniz, ruhunuza egoizm ve şeytan hâkim oldu, kadınlar erkeklere kafa tutuyor, erkekler kadınların hukukuna riâyet etmiyor, size helâl acı, haram tatlı geliyor... İbadetleri terkettiniz, çeşitli hurâfe ve bid'atlara uydunuz..."6
Bu tenkit ve teşhisler Şâh Veliyyullah'ın görüş açısının ne ölçüde geniş ve kapsayıcı olduğunu göstermekle kalmıyor aynı zamanda günümüze de tarihin tekerrür etmekte olduğunu ifade ediyor.
2. Getirdiği tedbir, çare ve sistem: a) Fıkıh mezhepleri mevzuunda mutedil bir görüş ve tatbikat getirmiştir. Bütün mezhepleri müctehid nazariyle tetkik etmiş, usûl ve delillerini incelemiş, herhangi bir mezhebin tarafını tutmak yerine gerçeğin ve kuvvetli delilin tarafını tutarak, hangi rey buna uygunsa onu tercih etmiştir.
Onun eserlerini okuyanlar sadece ictihad prensiplerini öğrenmekle kalmaz, aynı zamanda ictihad temrin ve terbiyesi görürler.
b) Fıkıh mezhepleri mevzuundaki bu görüş ve davranış, ondan önce gelip geçmiş bazı zevat tarafından da ileri sürülmüştür. Halbuki şimdi zikredeceğimiz ve "İslâmın felsefesini yapmak"7 diyebileceğimiz işi ilk defa deneme şerefi kendisine aittir. O İslâmî sistemi fikrî, ahlâkî, hukukî ve medenî... bütün cepheleriyle bir tertip, düzen ve bütünlük içinde arzetmeyi denemiştir. Huccetullahi'l-bâliğa ve el-Büdûru'l-bâziğa isimli eserlerini işte bu önemli mevzua tahsis etmiştir.
Mütefekkirimiz bu eserlerinde metafizik meseleleri ele almış, bir kâinat tasavvuru ortaya koymuş, burada İslâmın ahlâk ve medeniyet sistemine uygun olarak insanın yerini tesbite çalışmıştır. Daha sonra bu temel üzerine istinad ettirdiği bir ahlâk nizamı ile "el-İrtifâkât" ismini verdiği bir ictimâî felsefe ortaya koymuştur. Bu son sistem içinde aile, cemiyet, siyâset, hukuk, adalet, vergi, idare askerlik... mevzularını ele almıştır. Bundan sonra da ibâdât ve ahkâmın hikmetlerini tetkik etmiş ve yine ilk olarak İslâm ile materyalizm arasındaki tarihî diyalektiğe işaret etmiştir.
Veliyyullah tasavvuf terbiyesi görmüş, eserlerinde tasavvuf ve felsefe terimleri kullanmıştır. Fakat onun fikriyât ve felsefesi kül halinde orijinal olduğu gibi birçok mesâile dair rey ve mütalaalarında da bu hususiyet vardır.
İslâmı bütün cepheleriyle bir hayat düzeni olarak ortaya koyan ve onu asıl safvet ve duruluğuna ircâ eden Veliyyullah'ın bu ıslah ve tecdid faaliyeti, gerek kendi hayatında ve gerekse vefatından sonra, tâbileri ve eserleri vasıtasıyla bütün İslâm âleminde önemli tesirler icrâ etmiştir ve etmektedir.
5. Eserleri
Dehlevî'nin hemen hepsi ayrı ayrı birer değer olan birçok kitabı vardır. Çoğu Arapça veya Farsça olan bu eserleri ilmî bir şekilde neşretmek, müellifi bütün cepheleriyle tanımak ve tanıtmak için Batı Pakistan'da bir "Şah Veliyyullah Akademisi" kurulmuştur. Akademiyi Prof. Gulam Mustafa Kâsımî idare etmektedir. Temennimiz bu akademinin, gerek büyük mütefekkiri tanıtmak ve gerekse bütün eserlerini neşrederek ilim âlemine sunmak gayesinde başarıya ulaşmasıdır.

Başlıca eserleri:
Tefsir: 1. Fethu'r-rahmân fî tercemeti'l-Kur'an. Bu eser Farsçadır. Cümle kuruluşlarında, söz miktar ve husûsiyetlerinde "nazm-ı Kur'an" örnek alınıp tercümeye aynen aksettirmeye gayret edilerek meydana getirilmiştir.
2. ez-Zehrâvân fî tefsîri-sûrati'l-Bakara ve Âli İmrân.
3. el-Fevzü'l-kebîr. Bu eserde beş Kur'an ilmi, te'vîl ve müteşâbihâttan bahsedilmiştir; kitap Arapça ve matbûdur. Türkçe tercümesi de neşredilmiştir.
4. Te'vîlü'l-ahâdis. Arapça bir risâle olup, peygamberler tarihini mevzu edinmiştir.
5. el-Fethu'l-münîr. Arapça, ğârîbu'l-Kur'an ve bunların İbn Abbas rivâyetine göre tefsiri, matbûdur.
6. Risâle fî Kavâidi tercemeti'l-Kur'an. Farsçadır.
Hadis: 7. el-Musaffâ şerhu'l-Muvatta. Yahya b. Yahya Leysî rivâyetini esas almış, müctehid nazariyle mutalaalar serdetmiştir.
8. el-Müsevvâ şerhu'l-Muvatta. Bu şerhte yalnız mezheplerin farklı görüşleri ile ğarîb kelimelere yer verilmiştir, matbûdur.
9. Şerhu terâcimi'l-ebvâb li'l-Buhârî. İmam Buharî'nin el-Câmiu's-sahîh isimli eserinin bab başlıklarını açıklamıştır, matbûdur.
10. en-Nevâdir min ahâdîsi-Seyyidi'l-evâil ve ve'l-evâhir.
11. el-Erbaîn. Az söz ve çok mânalı kırk hadîsi hadis hocası Ebu Tâhir'den Hz. Ali'ye kadar varan senedlerle rivâyet etmiştir.
12. ed-Dürru's-semîn fî mübeşşirâti'n-Nebiyyi'l-emîn.
13. el-İrşâd fî mübhemâti'l-isnâd.
14. İnsânü'l-ayn fî meşâyihi'l-Harameyn.
15. Risâle fî'l-esânîd. Farsçadır.
Usûl ve Kelâm: 16. Huccetulllahi'l-bâliğa. Dinin felsefe ve hikmetine dâirdir, sâhasında ilk eserdir, birkaç defa basılmıştır. Daha önce merhum müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ve merhum H. Basri Çantay'ın tercemeye başlayıp bitiremedikleri bu eseri, Mehmet Erdoğan'ın tercemesiyle İz Yayıncılık 1994 yılında basmıştır.
17. İzâletü'l-hafâ an hilâfeti'l-hulefâ. Sahasında tek eserdir. Farsça olan bu eser Urduca tercemesiyle beraber de tab'edilmiştir.
18. Kurretü'l-ayneyn fî tafdîli'ş-şeyhayn. Farsçadır.
19. Hüsnü'l-akîde. Arapça, akaide dair.
20. el-İnsâf fî beyâni-esbâbi'l-ihtilaf beyne'l-fukahâ ve'l-mütehidîn. Arapça ve matbû.
21. Ikdü'l-cîd fî ahkâmi'l-ictihâdi ve't-taklîd. Tercemesini sunduğumuz risâledir; Arapça ve matbû.
22. el-Büdûru'l-bâziğa. Kelâm mevzuunda ve matbûdur.
23. Mukaddimetü's-seniyye fi'ntisâri'l-firkati's-sünniyye.
Felsefe, tasavvuf, seyru-sülûk: 24. el-Mektûbu'l-medenî fî hakâikı't-tevhîd. İsmail b. Abdullah Rûmi'ye yazılmıştır.
25. Eltâfü'l-Kuds fî letâifi'n-nefs.
26. el-Kavlü'l-cemîl fî beyâni-sevâi's-sebîl. Kadiriyye, Çeştiyye, Nakşibendiyye ve Müceddidiyye tarikatlarında seyr ve sülûk mevzûunda olup matbûdur.
27. el-İntibâh fî selâsili evliyâllah. Tarikatlerin silsileleri hakkındadır.
28. el-Hemeât. Tasavvuf, intisâb, seyr ve sülûk hakkında Farsça bir eserdir. Akademi yayınları arasında basılmıştır.
29. el-Lemehât. Allah Teâlâ'nın sıfat ve tecellileri hakkında, Arapça, Akademi yayınları arasında matbû.
30. Setaât. Bir önceki eser mevzuunda, ilâhî ilhamları muhtevî, Farsça, Akademi yayınları arasında matbû.
31. el-Hevâmi fî şerhi-Hizbi'l-bahr.
32. Şifâu'l-Kulûb. Hakaık ve maârif-i ilâhiyyeye dair.
33. el-Hayru'l-kesîr.
34. et-Tefhîmâtü'l-ilâhiyye. Matbûdur.
35. Füyûdu'l-Harameyn.
36. Risâle fî cevabi-mesâili'ş-şeyh Abdullah b. Abdulbâkî ed-Dehlevî.
Edebiyat vb.: 37. Sürûru'l-mahzûn. İbn Seyyidi'n-nâs'ın Nûru'l-uyûn isimli eserinin özeti.
38. Enfâsü'l-ârifîn. Âile ve ecdâdının menâkıbı.
39. Etyabü'n-neğam fî medhi-Seyyidi'l-arabi ve'l-acem.
40. Rubâiyyât ve Divân.
Bu terceme-i hâlî yazarken başvurduğumuz kaynaklar:
Ebu'l-a'lâ Mevdûdî, Mûcezü-târihi-tecdîdi'd-dîn ve ihyâih, Dimaşk, Dâru'l-fikr, 1964.
Mes'ûd Nedvî, Târîhu'd-da'veti'l-islâmiyye fi'l-Hindi, Dimaşk, Dâru'l-arabiyye, ts.
Prof. Mustafa Kâsimî, el-İmam Veliyyullah ve felsefetuh (Lemehât neşrinin başında Haydarabad, Şah Veliyyullah Akademisi, 1964.
Serkis, Mu'cemu'l-matbûât, Mısır, Serkis mat., 1928.
Seyyid Sâbık, Huccetullahi'l-bâliğa neşrine yazdığı mukaddime, Kahire, el-İstiklâl, ts.
Zirikli Huyruddîn, el-Alâm.


Şah Veliyyullah
Ikdu'l-Cîd


Efendimiz Muhammed'i, karanlıklarda onunla aydınlansınlar diye bütün insanlığa gönderen, sâyesinde ulvi makamlara yükselsinler diye onu, yüce himmet sahiplerine lûtfeden Allah'a hamdolsun.
Tek olarak Allahtan başka tanrı olmadığına, kendisinden sonra peygamber gelmiyecek olan Muhammed'in de Allah'ın kulu ve elçisi bulunduğuna şahidlik ederim.
Allah ona, aile efradına ve ashabına rahmet eylesin! Sonsuz lûtuf ve inâyetlerde bulunsun, selâmet versin!
İmdi Allah'ın rahmetine muhtaç bulunan zayıf kul Veliyyullah b. Abdurrahim -Allah onu kusurlardan korusun, hâl ve bâlini ıslah buyursun- der ki:
Bu, Ikdu'l-cîd fî ahkâmi'l-ictihâdi ve't-taklîd ismini verdiğim risâledir.1 Bazı dostların bu mevzuda sordukları bir takım mühim sorular beni bu risâleyi yazmaya sevketmiştir.

1. İctihad; hakikati, şartı ve kısımları
Âlimlerin söylediklerinden anlaşıldığına göre ictihad; Fer'î olan dinî hükümleri, mufassal (onlara ait) delillerinden anlayıp çıkarmak için olanca gücün sarfedilmesidir. Bu delillerin de hepsi şu dört kısımda toplanır: Kitap, sünnet, icma ve kıyas.
Bu tariften şunlar anlaşılmaktadır:
1. Bu ictihad anlayışı:
a) Daha önceki âlimlerin üzerinde durdukları ve durmadıkları her meseleye,
b) Onların görüşlerine uyana ve uymayana,
c) Önceki âlimlerin, meselenin çeşitli şekillerine ve delillerden hükümlerin alınma nokta ve tarzına işaretleri yardımıyla olana ve böyle olmayana... şâmildir.
2. İctihad meselelerinin çoğunda üstadı ile aynı görüşü paylaşan, fakat her hükmün delilini bizzat bilen, hükmü bu delilden dolayı kabullenen, neyi nereden çıkardığına vâkıf bulanan bir kimsenin "müctehid sayılamayacağı" yanlış bir zan ve kanaattir.
3. Bundan önceki maddeye dayanak, zamanımızda, müctehidin bulanamayacağını zannetmek de çürük bir temele dayanır.
İctihadın şartı: İctihadı yapacak kimsenin şunları bilmesi lâzımdır:
1. Kitaptan, hükümlerle alâkalı âyetleri,
2. Sünnetten, hükümlerle ilgili hadisleri,
3. Hangi hükümlerde icmâ bulunduğunu,
4. Kıyasın şartlarını ve tefekkürün usûlünü,
5. Arapçayı,
6. Nesheden ve neshedilenleri,
7. Râvilerin hallerini.
Kelâm ve fıkhı bilmeye ihtiyaç yoktur.
Gazalî der ki: Zamanımızda ictihad melekesi ancak fıkıhla çok uğraşmak neticesinde meydana gelebilir. Bu zamanda nakilcilikten anlayış ve hazme geçmenin yolu budur. Sahabe zamanında yol bu değildi.
Derim ki: Bu söz şu hususa işaret için söylenmiştir. Mutlak-müntesip ictihad, ancak müstakil müctehidin görüş ve sözlerini bilmekle tamam olur; keza müstakil müctehid de ashab, tâbiûn ve onların tâbilerinin, fıkıh konularındaki sözlerini bilmelidir.
Yukarda zikrettiğimiz ictihadın şartları, fıkıh usûlü kitaplarında genişçe anlatılmıştır. Bu mevzuda, Bağavî'nin de sözlerini nakletmekte fayda vardır; Bağavî diyor ki:
"Müctehid, beş nevi ilmi kendisinde toplayan kişidir:
1. Allah'ın kitabını bilmek.
2. Rasûlüllah'ın sünnetini bilmek,
3. Daha önce geçmiş (selef) âlimlerin icmâ ve ihtilaflarını bilmek,
4. Lûğat (Arapça) bilmek,
5. Kıyası bilmek. Bu sonuncusu: Kitap, sünnet ve icmâın açık nassında bulunmayan hükmün, yine kitap ve sünnetten nasıl çıkarılacağını gösteren yol ve metoddur.
Şu halde müctehid aşağıdaki bilgileri elde etmiş olacaktır:
a) Kitapla ilgili olarak: Nâsih ve mensûhu, mücmel ve mufassalı, hâs, âmm, muhkem, müteşâbih, kerâhet, tahrîm, ibâha, nedb, vücûb...
b) Sünnetten: Sahih, zayıf, müsned, mürsel... Kitap ile sünnetin karşılıklı durum ve münasebetleri. Öyle ki dış görünüşü ile kitaba umayan bir hadis bulursa bunun çözüm şeklini bilsin; çünkü sünnet Kitabın açıklayıcısıdır, ona aykırı olmaz.
Bunlardan yalnız hükümlerle ilgili olanları bilmesi gerekir; hikâyeler, tarihî haberler ve öğütlerle ilgili olanları bilmesi gerekmez.
c) Lûğattan: Arap dilinin bütün kelimelerini bilmekten ziyâde, kitap ve sünnette bulunup da hükümlere ait olanları bilmesi gereklidir. Çeşitli hal ve yerlerdeki değişiklikler içinde Arap dilinin kastedilen mânayı nasıl ifade ettiğini bilmekle yetinebilir. Hitap Arap diliyle olduğu için, bunu bilmeyen, din vâzı'ının maksadını anlayamaz.
d) Ashab ile tâbiûnun hükümler üzerine söylediklerini ve imamların fetvalarının çoğunu bilmelidir ki vereceği hüküm ve fetva ile icmâa muhalefet etmiş olmasın.
Bütün bu ilim nevilerinden her birinin çoğunu bilince kişi müctehid olur, hepsini bilmesi şart değildir. Bu ilimlerden herhangi bir nev'ini bilmezse onun yapacağı şey taklîddir. Herhangi bir mezhebin bütün hüküm ve esaslarını bilen bir kimse de olsa durum değişmez. Böylesi için kadılık ve müftilik vazifesini yüklenmek caiz değildir.
Bu ilimleri kendisinde toplayıp nefsânî arzularından ve bid'atlardan uzak, takvâ zırhına bürünmüş, büyük günahlardan kaçınan ve küçüklerini de devamlı işlemeyen bir kimse olursa kadılık ve müftilik vazifesini almak, ictihadla kendisine düşen dinî tasarrufu yerine getirmek câiz olur. Bu şartları kendisinde toplamamış olanlar bir hâdise ile karşılaştıkları zaman böyle olanları taklid etmelidirler." (Bağavî'nin sözü burada bitti.)
Râfiî, Nevevî ve daha birçoklarının açıkça ifade ettiklerine göre mutlak müctehid iki kısımdır: Müstakil ve müntesip. Sözlerinden anlaşıldığına göre müstakil müctehidi diğerlerinden ayıran üç husus vardır:
1. İctihadlarına temel yaptığı ana kaideler (üsûl) üzerinde tasarruf edebilmek, konuları bulmak ve geliştirebilmek.
2. İçinde, aranan hüküm ve cevap geçmiş bulunanı yakalamak için âyet, hadis ve diğer haberleri araştırmak, birbirine zıt görünen deliller arasında tercih yapmak, ihtimallerin en kuvvetlisini tesbit edip açıklamak, bunlar içinden, hükmüne kaynak ve dayanak kıldığı delili göstermek... Kanaatimizce bunlar, İmam Şâfiî'nin ilminin üçte ikisini teşkil etmektedir.
3. Cevabı bu deliller içinde -açıkça- bulunmayan meseleler üzerinde, yine bu delillerden alarak söz etmek.
Müntesip müctehid ise: Üstadının usûlünü kabul eden, delil tetkiki ve kaynak tesbiti hususlarında çok defa ondan istifade eden müctehiddir. Bununla beraber o da hükümleri delilleriyle bilir, problemleri delillere dayanak çözebilir, az veya çok kere de olsa bu böyledir.
Bütün bu söylenenler mutlak müctehidde aranan şartlardır.
Bunlardan sonra müctehid fi'l-mezheb olanlar gelir. Bu tabakadan olan müctehid, üstadından intikal etmiş bir görüş ve hüküm buldukça ona uyar, fakat imamının dayandığı usûl ve delili bilir; üstadından kendisine görüş ve hüküm intikal etmemiş bir problemle karşılaştığı zaman, onun mezhebinin usûl ve metoduna göre ictihad eder, aynı yolla neticeye varır.
Bundan sonra da müctehid fi'l-fetvâ mertebesi gelir. Bu tabakada bulunanlar, üstadlarının mezhebini tam mânasiyle bilen, onun ve ikinci derecedeki üstadların sözleri arasında tercih yapmaya ehliyeti olan âlimlerdir.

2. Müctehidlerin farklı görüşleri hakkında
Hakkında kesin hüküm bulunmayan fer'î meselelerde müctehidlerin isabeti; bütün müctehidlerin mi yoksa yalnız birinin mi gerçeği ve olması lâzım geleni bulduğu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Ebu'l-Hasen Eş'arî, Kadı Ebu Bekir, Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasen birinci görüşte (bütün müctehidlerin isabeti kanaatinde)dirler. Eş'arî ve Mu'tezile kelâmcılarının çoğundan da aynı görüş nakledilmiştir. İmam Ebu Yusuf'un el-Harâc isimli eserinde, yine mezkür görüşü açıkça ifadeye yaklaşan işaretler vardır.
Fukahanın çoğu da ikinci görüşü benimsemişlerdir; onlara göre müctehidlerden ancak birisi isabet etmiştir. Meşhur dört imam da bu görüştedirler.
Sem'ânî, el-Kavâtı' isimli eserinde, Şâfiî mezhebinde kuvvetli görüşün bu olduğunu söylüyor. Beyzâvî de Minhâc'ında şöyle diyor: "Her hâdise için muayyen bir hüküm ve bu hüküm için de kat'î yahut zannî bir delilin varlığı veya yokluğu konusundaki ihtilafa bağlı olarak müctehidlerin isabet ve hatası mevzuunda da ihtilaf edilmiştir. Tercih edilen görüş, Şâfiî'den sahih olarak nakledilen şu görüştür: Hâdisenin muayyen bir hükmü ve bu hükmün de emâre ve işareti vardır; bunu bulan isabet, bulamayan da hata etmiş olur, fakat günahkâr olmaz. Zira ictihaddan önce deliller vardır; müctehid bunlara başvurarak hükmü aramıştır, delâlet hükümden sonradır,2 eğer birbirine zıt iki ictihad da isabetli olsaydı, çelişme olurdu. Rasûlüllah (s.a.) de şöyle buyurmuştur: "İsabet edene iki, hata edene de bir sevap vardır." Karşı görüşte olan şöyle demiştir: Eğer muayyen hüküm mevcut olsaydı onunla hükmetmeyen, Allah'ın hükmüne karşı gelmiş fâsık olurdu; çünkü Allah Taâlâ "Allah'ın gönderdiği ile hükmetmeyenler yok mu işte onlar fâsıktır"3 buyuruyor. Buna şu cevabı veririz: Allah yükümlünün, ancak zan ve ictihadına göre ilâhî hükümle hükmetmesini emretmiştir; Allah'ın kesin olarak bildiği hükme isabet etsin etmesin. Şöyle de itiraz edilmiştir: Eğer her müctehid isabetli olmasaydı, muhalif olanı kadı tayin etmek caiz olmazdı; halbuki Ebu Bekir (r.a.) Zeyd'i tayin etmiştir. Cevap: Hata edeni değil, ilâhi emirle kasten hükmetmeyeni tayin caiz değildir." (Beyzâvî'nin sözleri bitti.)
Beyzâvî'nin bazı sözlerini biraz açıklayalım:
"Hâdisenin muayyen bir hükmü vardır..." sözündeki hüküm bizce, delil ile bilinmeyen gayb âlemindeki hükümdür. "Her hükmün de bir emâresi..." sözünden maksat: Her hâdise için usûle daha uygun ve ictihad metodlarına daha çok muvafık bir görüş ve söz vardır; ictihadın delilleri arasında da bu görüşe işaret eden açık emâreler bulunur, bunu bulan isabet, bulamayan da hata etmiş olur, fakat günahkâr olmaz. Bu sözleri böyle anlıyoruz, çünkü İmam Şâfiî el-Umm, isimli eserinin başında yazmıştır: "Bir âlim diğerine hata ettin derse bunun mânası; âlimin takip etmesi gereken doğru metodu takip etmedin demektir." Şâfiî bu hususu genişçe anlatmış ve birçok misâlle açıklamıştır. Yahut da mezkür sözün mânası şudur: Mesele ile alâkalı bir haber-i vâhid varsa, bunu bulan isabet, bulamayan da hata etmiştir. Bu da yine Ümm'de genişçe anlatılmıştır.
"İctihaddan önce..." sözüne gelince: Allah Taâlâ, ictihadımızla vardığımız neticelere göre kendisine yaptığımız kulluğu muteber saymıştır; biz bu icmalî (toptan muteber sayılan) ameli tafsilâtlı bir şekilde kavramak için ictihad ederiz.
"Çelişme olurdu" sözü: Meselâ keffâret için yapılması gereken şeyler, bunlardan her biri için vaciptir ve değildir dendiği zaman çelişme olur.
"İsâbet edene iki sevap vardır..." sözü: Bizce bu hadis ikinci görüşü benimseyenlerin kanatlerine karşıdır; çünkü sevabı gerektiren hata, Allah'a isyan teşkil eden bir şey olamaz, şu halde hükümlerin ikisi de ilâhîdir, ancak birisi diğerinden üstündür: Azîmetle ruhsat gibi. Yahut da bu hüküm kazâ (muhâkeme) ile alâkalıdır; bu takdirde ise ya iddia edenin veya inkâr edenin sözünün doğru olduğunun hariçte sâbit olması gereklidir.
"Zannına göre vardığı hükümle hükmetmesini emretmiştir" sözü, bizim kanaatimizin doğruluğunu itiraftır.
"Hata eden, ilâhî emri kasten terketmiş değildir." sözü: Mâdem ki kasten terketmemiştir o halde hak ve hakikate de muhalefet etmemiştir, çünkü hakka muhalif olan, onu kasten terketmiş olandır. Ortada ya hak veya sapıklık vardır, üçüncüsü yoktur.
İşin aslına gelince: Dört imama nisbet edilen görüş onların açık ifadelerinden alınmamış, bazı işaret ve sözlerinden istidlâl ile çıkarılmıştır. Nass ve icmâ yoluyla muhayyer bırakılan hususlarda bütün müctehidlerin musib oldukları ittifakla kabul edilmiştir: Yedi türlü okuyuş, belli yerlerdeki çeşitli dua formülleri, yedi, dokuz veya on bir rek'ât şeklinde kılınan vitr namazı... gibi. İşte bunun gibi, delâlet ve ictihad yoluyla muhayyer bırakılan hususlarda da isabetsizlik ve muhalefet olmaması gerekir.
Vâkıa olarak ihtilafı dört kısma ayırmak mümkündür:
1. Hakkın kesin olarak sâbit olduğu mesele; buna muhalif olan görüşler kat'î olarak bâtıl ve yanlış olduğu için nakzedilir, muteber olmaz.
2. Hakkın kuvvetli zan ile sâbit olup aksinin zan yoluyla bâtıl olduğu mesele.
3. Her iki tarafın kesin olarak muhayyer bırakıldığı mesele.
4. Her iki tarafın kuvvetli zan ve rey ile muhayyer olduğu mesele.
Bunların açıklaması: Rasûlullah (s.a.) den nakledilmiş sahih nass bulunduğu halde ona muhalif olmak suretiyle -kadı hüküm vermiş bile olsa hükmü bozulan neviden bir mesele olursa- nassa muhalif her ictihad bâtıl ve hükümsüzdür. Bu ictihadda bulunan kimse, kendisine hadis vâsıl ve delil olarak sâbit oluncaya kadar -böyle bir hadisin varlığını bilmediği için- mazur olabilir.
İctihad, vukubulmuş bir hâdise üzerinde olur da, meselâ Zeyd'in ölmüş veya hayatta bulunması gibi durum şüpheli bir vaziyet alırsa, şüphe yok ki bu meselede gerçek tektir, ancak ictihadında hata eden yine mazur tutulur.
İctihad, müctehidin araştırmasına terkedilmiş bir hususta vukû bulur, kaynak ve deliller birbirine yakın olur, iki ictihaddan birisi, diğerini halkın örf ve âdetinden ayrılmış görecek kadar mantık ve zihinden uzak bulunmazsa, iki müctehid de isabet etmiştir. Meselâ kendilerine, "bulduğunuz her fakire servetimden bir dirhem veriniz" denmiş olan iki kişiyi ele alalım. Bunlar soruyor: "Fakir olduğunu nasıl bilelim?", cevap veriliyor: "Fakirliğe delâlet eden vasıfları araştırma hususunda ictihad ettiğinde, fakir olduğuna dair size tam bir kanaat gelince veriniz." İmdi bu iki kişi, bir kimse üzerinde ihtilaf ediyorlar; birisi "fakir", diğeri "fakir değil" diyor. İkisinin de dayandığı şeyler birbirine yakın ve dayanılabilecek cinsten... İşte bu durumda iki müctehid de isabetlidir. Çünkü burada hüküm gerçekten fakir olup olmamaya değil, araşırıcının kanatine göre böyle olup olmamaya bağlanmıştı. İctihadlarında açık bir eksiklik bulunmadığı halde bu durum hâsıl oldu, iki isabetli ictihad ortaya çıktı. Bunlardan birisi, hizmetçileri ve adamları olan büyük bir tâcire parayı verseydi aynı şeyi söylemezdik. Çünkü bunun fakir olduğunu iddia eden, ictihadında kusurlu sayılırdı; böyle bir şüpheyle hükmetmenin doğru olmadığı söylenirdi.
Burada iki nokta kalıyor:
1. Gerçekte fakir olup olmadığı... Şüphe yok ki bu noktada gerçek tektir, çünkü akıl çelişmeyi kabul etmez.
2. Fakir olmayana, fakir zannıyla veren kimse emri yerine getirmiş olur mu?
Şüphe yok ki emri yerine getirmiştir. Fakat zannı gerçeğe uyan müctehidin nasibi daha çok, kadri daha yücedir.
İctihad, muhayyer bırakılan iki veya daha fazla şıkkın birini seçme mevzuunda olmuşsa yine iki müctehid de isabetlidir: Kur'an'ın çeşitli okunuşları, dua formülleri gibi. Hepsi de hikmet ve maslahatı muhtevi olduğu halde sırf ümmetine kolaylık olsun diye Peygamber (s.a.)in birkaç şekilde işlediği fiiller de böyledir.
Fukaha arasında meydana gelen ihtilâf ve farklı görüşlerin çoğunun sebepleri şunlardır:
1. Birisine hadis ulaştığı halde diğerine ulaşmamış olmak; bunda isabet eden belli ve sâbittir.
2. Müctehidlerin herbirinin nezdinde birçok hadis ve haberler bulunup, bunları telif etmek veya birini diğerine tercih etmek hususlarında farklı düşünmek, farklı ictihadda bulunmak. İhtilaf bundan da ileri gelebilir.
3. Kullanılan kelimelerin tefsir ve açıklamasında, mânalarının şümûlünde, bir şeyin rükün ve şartlarında, illetin tesbitinde, umumi bir vasfın hususi bir şekil ve sûrete uyup uymadığında, küllî olanın cüzlerine muvafık olup olmadığında... farklı görüş ve ictihadlarda bulunmak.
4. Usûle ait meselelerde ihtilaf etmek; bu durumda aynı ihtilaf bu usûle göre çıkarılmış bulunan fer'î meselelerde de zuhûra gelecektir.
Bu kısımlarda bütün müctehidler isabetli sayılır; çünkü deliller, biraz önce açıkladığımız mânada birbirine yakındır.
Gerçekte, fıkıh usûlü kitaplarında anlatılan meseleler iki kısma ayrılır:
Birinci kısım: Arap dili ile alâkalı araştırma ve incelemelere dayanır; hâss, âmm, nass, zâhir... gibi. Bunun benzeri, dil âliminin; şu isim nekre, bu marife, o alem, öbürü cins isim; fâil merfû', mef'ûl mansûb... demesi gibidir. Bu kısımda büyük bir ihtilaf meydana gelmez.
İkinci kısım: Aklı başında bir kimsenin tabiî olarak yapması gereken iş ve davranışa zihni yaklaştırmak, onun gibi hareket etmek kabilindendir. Bunun açıklaması: Meselâ bir kimseye, bazı harf ve kelimeleri değişip bozulmuş bir kitap verilir ve okuması istenirse, bir yerde şüpheye düşünce mecburen karîneleri araştıracak ve doğru okunuşu bulmaya çalışacaktır. Bu durumda muhtemelen akıllı iki kişi de ihtilafa düşebilecek, farklı okuyacaklardır. Akl-ı selim sahibi bir kimsenin karşısına -maddî, manevî- iki yol çıkınca delilleri nasıl tetkik eder, en uygunu nasıl araştırıp, faydası çok, zararı az olanı tercih ederse, öncekiler de tıpkı böyle yapmışlardır. Çeşitli ve farklı hüküm ifade eden hadislerle karşılaşınca tefekkürlerini bunlar üzerine yöneltmiş, bazılarının neshi, bazılarının beraberce uygulanması, bazılarının da diğerlerine tercihi... gibi ictihada dayanan hükümlerde bulunmuşlardır. Keza, kendilerinden önce gelip geçen âlimlerin temas etmedikleri mesele ve problemlerle karşılaşınca bunları ele almış, benzerlerine göre hükümler vermiş, illet ve hikmetlerini tesbit eylemişlerdir. Hulâsa: Akl-ı selim sahibi bir kimsenin karşılaştığı herhangi bir problemde hareket ettiği gibi onlar da, kendilerinde yaratılmış bulunan tabiat ve fıtratın icâbı olan davranışlarda bulunmuşlardır.
İşte bunların yaptıklarını; genişçe kitaplarında zikrettikleri, sözleri arasında işaret ettikleri veya kendileri söylemedikleri halde çözdükleri meselelerden çıkarılan kaidelerini bir başka grup tertip ve düzene sokmak istemiş, sonra gelenler de tabiat ve düşünüşlerine uyduğu için bunlara hüsn-i kabul göstermişler, gide gide bu kaideler münakaşasız kabul edilir gerçekler sırasına girmiştir.
Bunun gibi hadis rivâyeti, sahih olan hadisi, sahih olmayandan, meşhur olanı garib olandan ayırma, cerh ve ta'dîl bakımlarından râvîlerin durumunu bilme, hadis kitaplarını yazma ve tashih etme işlerine bütün güçleriyle girişirken selef bu meydanda da yine Allah'ın akıllarında yarattığı "uygun olanı bulma" insiyakıyla hareket ettiler. Sonra gelenler bunları da derleyip toplayarak umumi kaideler haline getirdiler.
Bu hususları bilmenin bize temin edeceği büyük bir fayda vardır: Bu küllî mukaddimeleri ve umumi kaideleri tatbik etmenin şartı; bunlara tatbik edilmek için üzerinde durulan hususi mesele hakkında, mütehassıs kişilerin mezkür küllî kaideye zıt bir hüküm vermemiş olmalarıdır. Zira umumi kaideye girdiği sanılan cüz'î meselelere farklı hüküm verdirecek birçok hususi karineler bulunabilir. Cedel ve münakaşanın kökü, hususi ve farklı bir durum sebebiyle sarih aklın bir mesele için verdiği hükmü kabul etmeyip daima küllî kaideye tâbi olmaya dayanıyor. Meselâ bir taş görüyor ve bunun taş olduğuna kesin olarak hükmediyorsun. Cedelci geliyor, "herhangi bir şey renk ve şekiliyle bilinir, bu taş dediğin şeyin mezkür vasıfları başka şeylerde de vardır..." diyerek küllî bir kaide ile kesin bilgiyi nakzetmeye çalışıyor. Zavallı bilmiyor ki bu hususî yer ve şekilde bizde hâsıl olan kesin hüküm, küllî kaidelere tâbi olarak elde ettiğimizden daha sağlamdır. İşte bu sebeple, onların sözlerinin seni apaçık sünnetten ayırmamasına dikkat etmelisin.
Bu kısımdaki ihtilaf araştırma ve tatmin olmaya racidir. Hatta fıkıh usülündeki ihtilafların çoğu araştırma ve karineleri müşahede ederek kalbin tatminini sağlamaya bağlıdır. Rasûlüllah (s.a.) de bazı sözlerinde, araştırmamız bizi hangi hükme götürürse onunla mükellef bulunduğumuza işaret buyurmuşlardır: Bunlardan birisi şu hadistir: "Ramazan bayramınız orucu açıp bayram yaptığınız gündür, kurban bayramınız da kurbanı kestiğiniz gün." Hattâbî'nin dediği gibi hadisin mânası şudur: Hükme varmanın yolu ictihad olduğunda, Allah insanların hatasını günah saymamıştır. Meselâ bir topluluk ictihad ve gayret sarfettikleri halde hilâli ancak otuzuncu günden sonra görseler ve otuzu tamamlamadan oruçlarını açmasalar, sonra da ayın yirmi dokuz çektiğini anlasalar, oruç ve bayramları muteberdir, yaptıklarında bir günah ve suç yoktur.
Hacda da durum böyledir: Arefe gününü tayinde hataya düşerlerse merasimi tekrarlamak gerekmez, o kurbanları kendilerine yeter ve muteberdir. Bu Allah'ın kullarına bahşettiği bir kolaylık ve müsâmahadır.
"Hâkim ictihad edip isabet de ederse iki ecri vardır, ictihad edip hata ettiğinde ise bir ecri vardır" hadisi de bu kabildendir.
Allah ve rasûlüne ait nasları bir bir inceleyen kimse şöyle bir küllî kaideye ulaşacaktır: Şeriat vâzıı (Allah) abdest, gusül, namaz, oruç, zekât, hac ve diğerleri gibi bütün din sâliklerinin yapageldikleri iyi iş ve ibadetleri çeşitli yol ve usûllerle zabtetmiş, bunlarla alâkalı şartları, rükünleri, edebleri; mekruh, müfsid ve câiz olan şeyleri ortaya koymuş, söylenecek her şeyi söylemiştir. Fakat bu şart ve rükünleri, efradını câmi, ağyarını mani olacak tarzda tarif etmemiştir. Herhangi bir meselenin, bu şart ve rükünlerle alâkası bulunan hükmü soruldukça, kullanılan kelime ve cümlelerden muhatablar ne anlıyorlarsa işte bunlara zihinleri yöneltmiş, ferdî meseleleri küllî kaidelerin şümûlüne sokarak açıklama yollarını göstermiştir. Soranların münakaşa açmaları vb. bazı durumlar müstesna hep böyle yapmıştır.
Meselâ boy abdestinde dört uzvun yıkanmasını farz kılmış, fakat vücudu ovmanın, suyu akıtmanın buna dahil olup olmadığını tarifle anlatmamış; suyu, mutlak su ve vasıflı ve karışık su diye ikiye ayırmamış, kuyu, göl ve benzeri yer suları ile alakalı hükümleri açıklamamıştır.
Bütün bunlar sık sık meydana gelen hâdiselerdir, Peygamber (s. a.) zamanında vukubulmadığı düşünülemez. Birisi ona Budâa kuyusu veya "iki kulle" hadisini sorduğu zaman, bu sözlerden anlaşılan ve aralarında âdet olarak kabul edilen esaslara ircâ etmekten başka bir şey yapmamıştır. Bu sebeple Süfyan Sevrî şöyle diyor: "Sular mevzuunda bulduğumuz hüküm genişlik ve serbestlikten başka bir şey değildir." Bir kadın Hz. Peygamber'e, hayız kanı bulaşan elbisenin durumunu sorduğunda yalnız şunu söylemiştir: "Çitile, su ile oğarak yıka, sık, sonra giyerek namazını kıl." Bu onların yapageldikleri şeyden başkası değildir. Kıbleye yönelmemizi emretmiş, fakat kıbleyi nasıl bileceğimizi öğretmemiştir. Ashab yolculuğa çıkıyor, kıble tayini için uğraşıyorlardı, nasıl bulunacağını bilmeye çok ihtiyaçları vardı. İşte bütün bunları, hükümlerini rey ve ictihadleriyle bulmalarını istediği için yapmıştır; aklı başında ve insaflı her kişinin anlayacağı üzre O'nun fetvalarının çoğu işte böyledir.
Hükümlerini inceleyerek anlamış bulunuyoruz ki teferruatı terketmek, kesin çizgilerle tarif ve tesbit etmemekle O, büyük bir maslahat ve hikmete riayet buyurmuştur: Bu gibi meseleler örf ve âdet ile bilinerek tatbik edilegelen, mantikî tariflere sığmayan realitelere râcidir. Bunları tarife kalkışsa bu tarif de yine aynı vak'a ve realitelerle anlaşılacak, tarif ile örfü telifde güçlük çekilecek, sonunda iş yine mükellefin anlayışına bırakılacaktı... O daha baştan bunları mükelleflerin ictihad ve anlayışlarına terki uygun buluyor, reylerine bırakılan hususlarda ihtilâf ederlerse bunu da hoş karşılıyor.
Nitekim Amr b. Âs'ın "Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın...."4 âyet-i kerimesinden; yıkanmak mecburiyetinde olan bir kimse, soğuktan dolayı hasta olmaktan korkarsa teyemmüm etmesinin câiz olacağı hükmüne varmasını, keza Ömer b. Hattâb'ın "...yahut kadınlara dokunduğunuz zaman..."5 âyetinden, bunun el ile dokunmak mânasında olduğunu, dolayısıyla cünüb olan kimse bahismevzuu olmadığından, onun asla teyemmüm etmemesi gerektiğini anlamış olmasını hoş karşılamış, reddetmemiştir.
Nesâî'nin Târık'tan rivayetine göre bir adam cünüp olmuş, bu yüzden namazını kılamamıştı. Peygamber (s. a.) e gelerek durumu anlatmış, "isabet etmişsin" cevabını almıştır. Bir başka adam da cünüp olmuş teyemmüm ederek namazını kılmıştı, Rasûlüllah'a (s. a.) gelip durumu anlattığı zaman ona da diğerine dediği gibi "isabet etmişsin" buyurdular.
"İkindi namazını Benu Kurayza'ya varmadan kılmayın" emrini farklı olarak anladıklarından, vakti gelince kılanları da, oraya vardıktan sonra kılanları da hoş görmüş, müâhaze etmemiştir.
Sözü etrafiyle anlayanların bileceği üzre, örf ve âdete göre anlaşılıp tatbik edilecek hususlarda Peygamber (s. a.) sözü uzatmamış, tatbikatı mükelleflerin anlayışına terketmiştir. Bunun başka benzerleri de vardır:
Fakihler birçok hükümleri mükellefin ictihad ve âdetine havale etmişler, bu cihetten meydana gelecek ihtilafları tabiî karşılamışlardır.
Bulutlu bir günde kıble tayini, bütün ümmetin ittifakiyle mükellefin ictihadına terkedilmiştir. İctihadiyle herhangi bir cihete yönelen kimseye bir şey söylenemez. Münazaracıların, bahsin dağılmaması için delillerin mukaddimeleri üzerinde durmayı terketmeleri de bu kabildendir.
Bu meseleyi hakkiyle anlayan bilir ki ictihad şekillerinin birçoğunda gerçek, ihtilafın her iki yönüne de şâmildir, işte genişlik ve serbestlik vardır. Bir şeye takılıp kalmak, kesin olarak muhalif görüşü reddetmek mânasızdır.
Tarif ve sınırları ictihadla ortaya koymaya gelince: Eğer lisana âşina olanların her birinin zihinlerini anlayışa yaklaştırmak kabilinden ise ilme bir hizmet olur. Yok eğer bilinenlerden ayrı olarak keşfedilen yeni delillerle meseleye bir çözüm getiriyorsa belki yeni bir kaide ve kanun olur. Bu mevzuda sözün doğrusu İzzüddin b. Abdusselâm'ın dediğidir: "Farz olduğunda ittifak ettiklerini yapan, haram olduğunda birleştiklerini yapmayan, mubah olduğunda söz birliği ettiklerini mübah telâkki eden, keza müstehab olduğunda birleştiklerini işleyen, mekruh olduğunda birleştiklerini de yapmayan kimse kurtuluşa ermiştir. İhtilaf ettikleri bir şeyi işleyen için iki durum vardır:
1. Kendisiyle verilen hüküm bozulan (nakzedilen) bir ictihad ise bu hiçbir şekilde taklid ve tatbik edilemez. Çünkü tam manasiyle bir hatadır, zaten bozulması da dinin ruh, kaynak ve riayet ettiği mesâlihinden uzak bulunduğu içindir.
2. Kendisiyle verilen hüküm bozulmayan bir ictihad ise, bu hususta herhangi bir âlimi taklid ettiği takdirde işlemesi veya terketmesinde bir mahzur yoktur. Çünkü öteden beri halkın âdeti bu idi: Muayyen bir mezhebe bağlı kalmaksızın rasgeldikleri âlimden dinî müşkillerini sorarlar, başkasına soranlara da itiraz etmezlerdi. Şu mezheplerle onların mutaassıp sâlikleri ortaya çıkıncaya kadar bu böyle devam etmiştir. Bunlar yalnız kendi imamlarına uyar; mezhebi ve ictihadı, şer'î delillerden uzak da olsa, kendilerine gönderilmiş bir peygamber gibi imamlarının rey ve görüşünden ayrılmazlar. Bu ise haktan uzaklaşmak, doğrudan yan çizmektir, aklı başında hiçbir kimse bu gidişe râzı olmaz."
Yine aynı âlim şöyle der: "Herhangi bir imamı taklid eden, onun mezhebine girmiş bulunan bir kimse, daha sonra bir başka imamın ictihadıyla amel etmek istese bu caiz midir, değil midir? Bu mevzuda görüş ayrılıkları vardır; bizce uygun olan meseleyi kısımlara ayırarak açıklamaktır:
a) Eğer intikal ederek tâbi olmak istediği ictihad, kendisiyle verilen hükmün bozulması gereken bir ictihad ise böyle bir ictihada tâbi olması câiz değildir; çünkü bu ictihadın bozulan cinsten olması, bâtıl olduğu içindir.
b) Eğer kaynaklar ve deliller birbirine yakın, her ikisi de muteber olan neviden ise ikisini de taklid ve birinden diğerine intikal câizdir. Çünkü müslümanlar, sahabe devrinden, dört mezhebin ortaya çıkmasına kadar rasgeldikleri herhangi bir âlimi taklîd ederler, itirazlarına değer verilen hiçbir kimse de buna itiraz etmezdi. Eğer bu dine aykırı bir şey olsaydı şüphesiz itiraz ederlerdi..."
Özet: Açıkladığımız hususlarla anlaşılmış olmalıdır ki, müctehidin ictihad ederek söylediği her hüküm, şeriat sahibi peygambere ait ve mensuptur; bu, ya doğrudan doğruya onun sözüne dayanır veya sözünden çıkarılmış bulunan hükmün illetine istinat eder. Durum böyle olunca her ictihad için iki durum vardır:
1. Şeriat vâzıı sözüyle bu mânayı mı yoksa başka bir mânayı mı kastetti? Nass ile bir hükmü ifade ederken gerçekten bu veya şu illeti hükme mesned kıldı mı, kılmadı mı? Müctehidlerin hata ve isabetleri eğer bu bakımdan ele alınırsa muayyen olmamakla beraber müctehidlerden yalnız birisi isabet etmiş olur.
2. Dinin hükümleri arasında Rasûlüllah (s. a.) in açıkça veya delâlet yoluyla ifade ve tenbih buyurdukları şöyle bir husus vardır: Naslar üzerinde veya bir nassın mânaları üzerinde ihtilaf meydana gelince ümmeti, hakkı bulup anlamak için ictihad etmek, olanca akıl ve tefekkür güçlerini sarfetmekle mükelleftir. İmdi bir müctehidin ictihad ve kanaatinde bir hüküm sâbit olunca o buna uymaya mecburdur. Nitekim, karanlık bir gecede, kıble cihetinde ihtilafa düşerlerse, her mükellefin kendine göre araştırma yapması ve bunun sonunda hangi yönün kıble olduğuna hükmetmişse oraya yönelmesi böylece kendilerine bırakılmış bir husustur. Bu öyle bir hükümdür ki din bunu mükellefin araştırmasına terketmiş, ona bağlamıştır; tıpkı namazın farz olmasını vakte, çocuğun mükellef olmasını bülûğa ermesine bağladığı gibi.
Müctehidlerin hata ve isabetlerine bu bakımdan hükmedilecekse bakılır:
a) Mesele (ictihâdî hata), müctehidin ictihadının bozulması gereken neviden ise kesin olarak, aynı mevzuda sahih bir hadis bulunduğu halde ictihad ona muhalif olmuşsa zannî olarak bu ictihad bâtıldır, muteber değildir.
b) Her iki müctehid de yürünmesi gereken yoldan yürümüş, sahih bir hadise aykırı hüküm vermemiş, kadı ve müftinin ictihadının bozulması (nakzı) gereken bir aykırılıkta da bulunmamışlarsa her ikisi de hak üzeredir, bizim görüşümüz budur, daha doğrusunu bilen Allah'tır.

3. Dört mezhep hakkında
Biline ki: Meşhur dört mezhebi tutmanın büyük faydası, hepsini birden terketmenin (mezhepsizliğin) de madde madde açıklıyacağımız vechile geniş zararı vardır:
1. İlk müslüman âlimleri (selef) dini öğrenme mevzuunda, kendilerinden öncekilere dayanmış, onlardan faydalanmışlardır. Bu cümleden olarak tâbiûn ashaba, tebeu't-tabiîn, tâbîûna... böylece her devrin âlimleri daha öncekilere başvurup onlardan istifade etmişlerdir.
Akıl da bu davranışın iyi olduğuna hükmeder. Çünkü şeriat ancak nakil ve istinbat (delillerden hüküm çıkarmak) yoluyla öğrenilebilir. Nakil ise ancak sonra gelenlerin daha öncekilerden, irtibat kurup ilim almalarıyla mümkün olur. İstinbat daha öncekilerin mezhep ve görüşlerini bilmeye muhtaçtır. Ancak bu sayede müctehid, ilmini daha öncekilerin attığı temeller üzerine kurar, icmâa aykırı hükümden sakınma imkânını bulur.
Zâten bütün ilim ve zanaatlar, sarf-nahiv (gramer), tıp, şiir, demircilik, marangozluk, kuyumculuk... bunları öğrenmek isteyen herkesin, ehil ve üstadlarına müracaatları, önlerinde dirsek çürütmeleriyle elde edilmiştir. Bunun istisnası mantıken mümkün ise de çok nadir olarak vukû bulmuştur.
İmdi selefin görüş ve emek mahsûlüne itimat ve ihtiyacın zarureti böylece sâbit olmuştur. Yalnız, bunlara dayanabilmek için bazı şartlar vardır:
a) Sözleri sahih bir senedle rivâyet edilmiş olmalı,
b) Veya meşhur kitaplarda yazılı bulunmalı,
c) Sözlerin çeşitli ihtimallerinden biri tercih edilmek, bazı mevzulardaki umumi hükümlerin tahsisleri yapılmış olmak, mutlak olanları kayıt ve şartlarına bağlanmak gibi hizmet görmüş olmalı,
d) Hükümlerin illet (esbâb-ı mücibe) leri açıklanmalı.
e) İhtilaflı olanlar bir araya getirilmeli, farklılığın sebepleri açıklanarak kullanılır hale getirilmelidir.
Şu son zamanlarda işte bu şartları kendisinde toplayan dört mezhepten başka mezhep yoktur. İmamiyye ve Zeydiyye mezhepleri ileri sürülebilirse de onlar bid'at ehlinden olduğu için sözlerine istinat edilemez.
2. Rasûl-i Ekrem (s.a.): "Cemaate (şuurlu çoğunluğa) uyunuz" buyurmuşlardır. Mezkür dört mezhepden başka hak mezhepler tarihe karıştığından, ancak bu dördüne uymak cemaate uymak olur, bunların dışında kalmak ise cemaati terketmek demektir.
3. Asr-ı saadetten bu yana asırlar geçtiği, imanların ateşi söndüğü ve emanetlere riayet edilmediği devrimizde; nefislerine uyan müftüler ve günahkâr kadılar gibi kötü âlimlerin sözlerine dayanarak câiz değildir. Bunlar söylediklerini; seleften, dindarlık ve güvenilir olmakla meşhur zevatın görüşlerine, açıkça veya delâlet yoluyla dayandırmadıkça kendilerine itimat edilemez. Ancak selefin sözleri muhafaza edilip onlara istinat edilir, yoksa ictihadın şartlarını kendisinde topladığı bizce meçhul olan kişilerin sözlerine değil. Selefin mezheplerine bağlı bulunan mütehassıs âlimlerin izah ve görüşlerini; selef âlimlerinin kitap ve sünnetten elde ettikleri sözlerine uygun bulursak alırız, değilse asla.
Hz. Ömer (r. a) ın şu sözü işte bu anlayışı ifade eder: "Münafıkın kitapla uğraşması (mücadelesi) bu dini yıkar."
İbn Mesud da şöyle der: "Kim birisine uyacaksa geçenlere (selefe) uysun."

İbn Hazm'ın taklîd aleyhindeki görüşü
İbn Hazm bu mevzuda farklı düşünerek şöyle der: "Taklîd haramdır. Hiçbir kimse için, Rasûl-i Ekrem (s. a.) den başka birinin görüşüne, delilsiz olarak uymak helâl olmaz."
İbn Hazm'ın ileri sürdüğü deliller:
1. Âyetler:
a) "Siz, Rabbiniz tarafından vahyedilene uyun, ondan başka dostlara uymayın"6.
b) "Onlara: Allah'ın gönderdiğine uyun dendiği zaman onlar, biz babalarımızı ne üzere bulduysak ona uyarız, derler"7.
c) Allah taklîd etmeyenleri medhederek şöyle buyuruyor: "O kullarımı müjdele ki; sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. Allah'ın hidâyete ilettikleri bunlardır, tam akıllı insanlar da bunlardır"8.
d) "Birşeyde ihtilâf ederseniz, eğer Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, onu Allah'a ve Rasûle döndürün (âyet ve hadislere başvurarak çözümleyin)"9.
Bu âyete göre Allah Taâlâ, ihtilafa düşüldüğünde, Kitab ve sünneti bırakıp birisine başvurmaya izin vermiyor, herhangi bir kimsenin sözü kitap ve sünnet olmadığından ona müracaatı haram kılıyor.
2. Diğer deliller:
a) Ashab, tâbiûn ve tebeu't-tabiîn zümrelerinin tümü şu mevzuda ittifak etmişlerdir: Bir kimsenin, kendilerinden veya daha öncekilerden birine yönelip, yalnız onun sözlerinin tümünü alması memnûdur, böyle bir davranıştan uzak kalınmalıdır.
İmdi İmam Ebu Hanife, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed (r.h.) tan birisinin bütün sözlerini alıp, diğerlerini terkeden, muayyen bir insanın görüş ve anlayış süzgecinden geçirmeksizin kitap ve sünnet ile amel etmeyen kimse icmâa aykırı hareket etmiş olur. Bu böyledir, kesindir, şüpheye mahal yoktur. Bunu yapan kendisine, üç mübarek devir içinde ne bir imam, ne de bir örnek bulabilir. Dolayasıyla (o) müminlerin yolundan başkasına gitmiş olur ki, böyle bir durumdan Allah'a sığınırız.
b) Bütün meşhur fakihler kendilerini veya başkalarını taklîdi menetmişlerdir. Buna göre onları taklîd edenler bizzat imamlarına muhalefet etmiş olurlar.
c) Keza taklid hususunda bu fakihleri; Ömer b. Hattâb, Ali b. Ebu Tâlib, İbn Mesud, İbn Ömer, İbn Abbas (r.a.) yahut müminlerin annesi Âişe (r.a.) dan üstün kılan bir sebep mi vardır? Eğer taklîd câiz olsaydı, bunlardan herhangi birine uymak başkalarına uymaktan daha evlâ olurdu..."
(Yazının devamını okumak için buraya tıklayınız)



1. Hükümdar Ekber zamanındaki dinî ve ictimaî durum ile İmâm-ı Rabbânî'nin ıslâh ve tecdîd hareketleri için "İmâm-ı Rabbânî ve İslâm" isimli kitabımıza bakınız.
2. Bunlar oğulları: Şâh Abdulazîz (öl. 1239/1823), Şâh Rafîuddîn (öl. 1233/1818), Şâh Abdulkadir (öl. 1230/1815), Şâh Abdulğanî (öl. 1227/1812) ve torunu: Şehit İsmâil b. Abdulğanî (öl. 1246/1830) dir.
Bunlardan ilk üçü, irşâd ve eserleriyle, dördüncüsünün oğlu olan İsmâil ise ilim ve cihâdı ile Hind müslümanlığı üzerinde çok önemli ve müsbet tesirleri olmuş kişilerdir.
3. Bu zât selef akîde ve yolunu benimsemiş, İbn Teymiyye muhiblerinden büyük bir âlim, mutasavvıf ve muhaddis idi. Cilâu'l-ayneyn, s. 40-41.
4. İmâm, bu incelemesini bilhassa İzâletü'l-hafâ an hilâfeti'l-hulefâ ismiyle, Farsça olarak kaleme aldığı çok değerli eserinde yapmıştır. Kitap matbûdur; 1. B., Hind, 1286; 2. B. Pakistan (Karaçi), 1968.
5. Birinci madde için Mukayeseli İslâm hukuku, ikinci madde için de İslâm Hukukunda İctihad isimli kitaplarımıza bakınız.
6. Ebu'l-a'lâ el-Mevdûdî, Mûcezü târîhi tecdîdi'd-din..., s. 87-94. (et-Tefhîmât'tan naklen.)
7. Bugün "İslâm felsefesi" diye isimlendirilen bilgi ve eserler, İslâmın öz felsefesi olmayıp, müslüman filozofların, Yunan, Fars, Hind... felsefesi üzerinde çalışma, tetkik ve telâkkilerinden ibârettir.
1. Risâleye verilen ismin Türkçesi şudur: İctihad ve taklîdin hükümleri hakkında boyun gerdanlığı.
2. Hüküm Allah'ın ilminde ezelde sâbittir, delâlet ve istidlâl ise daha sonra olmaktadır...
3. el-Mâide, 5/47.
4. el-Bakara, 2/195.
5. en-Nisâ, 4/43; em-Mâide; 5/6.
6. el-Arâf, 7/3.
7. el-Bakara, 2/170.
8. ez-Zümer, 39/18.
9. en-Nisâ, 4/59.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler