www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


MUHAMMED B. ABDULAZİM ve el-Kavlu's-sedîd Risâlesi

Muhammed b. Abdulazim:
Hayatı ve Eserleri

Hayatı hakkında mufassal malumat bulamadığımız bu zât için Hediyye a'l-ârifîn şu satırları ihtivâ etmektedir: Muhammed b. Abdulazîm b. Molla Ferruh, Hindî, Hanefî; Mekke-i Mükerreme'de yerleşmiştir, el-Kavlü's-sedîd fî ba'dı-mesâili'l-ictihâdi ve't-taklîd isimli bir eseri vardır, bu eseri hicrî 1051 yılı, Şevvâl ayında bitirmiştir. (II, 280).
Müellif, risâlesinin sonunda büyük dedesine kadar silsilesini vermiştir. Bundan anlaşıldığına göre dedesi Molla Ferruh Kudüs'lü, büyük dedesi Abdü'l-Muhsin ise Mora'lı ve Türk'tür. Hediyyetü'l-ârifîn'de geçen "Hindî" müellif tarafından zikredilmemiş, eserin bitiş tarihi de 1052 olarak kaydedilmiştir.
Netice olarak Muhammed b. Abdulazîm'in Mekke'de yaşamış, Hanefî mezhebine mensup, muhakkık bir Türk fakîhi olduğu anlaşılmaktadır.
Yazma bir nüshası Beyazıt Umumi Kütüphanesi, 1746 numarada kayıtlı bulunan el-Kavlü's-sedîd risâlesi, el-Menâr mecellesinin iki sayısında tefrika edilmiştir. (C. XVII, Cüz, V, s. 368-384, Cüz, VI, s. 417-432).
Müellifimize oldukça yakın bir zamanda yaşamış bulunan Abdulgânî Nâbulusî (öl. 1143/1731), Hulâsatu't-tahkîk fî beyâni-hukmi't-taklîd ve't-telfîk isimli risâlesinde,1 Muhammed b. Abdulazîm'in Mekke müftüsü olduğunu kaydetmiş ve tercüme ettiğimiz risâleyi tenkit etmiştir. Müslümanın tek mezhebe bağlanmasının ve bağlanmışsa orada devam etmesinin farz olmadığı, başka mezheplerin müftülerinden de fetva sorup, aldığı cevabı uygulayabileceği hususlarında müellifimizle aynı görüşte olan Nâbulusî, şu mutalaalariyle ondan ayrılmaktadır:
1. Dört mezhep dışında da hak olan fıkıh mezhepleri vardır; ancak bunlar bize, mevsuk yollardan nakladilmediği için taklîd edilemezler.
2. Bir kimsenin yaptığı bir amelin, tesâdüfen bir mezhebe göre sahih olması, o amelin sıhhati için kâfî olmayıp, amelden önce veya sonra o mezhebi taklîde niyet etmek şarttır.
3. Her mukallid, taklîd ettiği imamın en üstün olduğuna inanmalıdır.
4. Cemaatle kılınan namazda, cemâatın namazının sahih olması, imamın mezhep ve inancına değil, cemaatin (imama uyan muktedînin) mezhep ve inancına bağlıdır. Bu sebeple imam başka mezhepten olursa muktedînin mezhebine riâyet edecektir; aksi halde, mezhebi başka olan kimse bu imama uyup namaz kılamaz.
5. Mezhepleri birleştirilerek uygulanan imamların, sahih olmadığında ittifak edecekleri tarzda telfîk yapmak câiz değildir. Buna göre kanamanın abdesti bozmadığı mevzuunda Şâfiî'yi taklîd eden bir Hanefî, abdestin bütün şartlarında Şâfiî mezhebine riâyet etmelidir...
Nâbulusî'nin karşı olduğu ve tenkit ettiği noktalarda müellifin fikir ve delilleri kitapta görüleceği için burada mukayese ve münakaşaya girmiyoruz.


el-Kavlu's-sedîd Risâlesi

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
"Yalnız Allah'tan yardım diler ve sadece O'na güveniriz."
"Allah'ım! Bize gerçeği gerçek olarak göster ve ona uymakta rehberimiz ol; bâtıl ve yanlış olanı bâtıl olarak göster, ondan uzak kalmaya bizi muvaffak kıl."
Zâtı ve güzel sıfatlarından dolayı hamd; vergisi, bağışı ve nimetlerinden dolayı da şükür Allah'a mahsustur.
Sapsağlam din, apaçık kitap ile gönderilen, Allah'ın kulu ve resûlü, Efendimiz ve velinimetimiz, tam mânasıyle emin Allah elçisi Muhammed (s.a.) ile onun, doğru yolda ve doğru yolun rehberi olan aile ve ashabına Allah'ın rahmeti ve selâmı...
Bu, küçük bir risâle olup, adı el-Kavlu's-sedîd fî ba'dı mesâili'l-ictihad ve't-taklîd'dir.1 Bu kitapçıkta şunlardan bahsettim: İctihada ait meseleler, mukallidin,2 tâbi olduğu mezhep imamının ictihadına (mezhebine) aykırı bir ictihadda bulunan başka bir müctehide, ictihad veya taklid yoluyla uyması, bununla alâkalı daha başka meseleler...
Bu hususta yeniden fazla araştırmaya girişmeden, hâl-i hazırda zihnimde mevcut bilgileri kaydetmekle iktifâ ettim. Bunlar denizden damla kabilindendir.
İmdi Allah'ın yardımına sığınarak söze başlıyorum:
Bu meselelere ait söz birkaç fasılda olacaktır.

1. Taklîdin cevâzı
Biline ki Allah, hiç bir kulunu; Hanefî veya Mâlikî yahut Şâfiî yahut da Hanbelî olmakla mükellef kılmamıştır. Onlara yalnız, Muhammed (s.a.) ile gönderdiği dine iman etmeyi ve onun şeriatine göre hareket etmeyi farz ve gerekli kılmıştır. Ancak şeriatle amel etmek (ona göre hareket eylemek) onu bilmeye bağlıdır. Bunun da çeşitli yolları vardır.
Dinle ilgili malûmat iki kısımdır:
1. Gerek müctehid, gerekse avam herkesin müştereken bildikleri; namaz, oruç, zekât ve haccın farz; zina, sarhoşluk veren içki, livata (homoseksüellik), adam öldürmek... gibi fiillerin haram olduğunu bilmek gibi. Bunların İslâm dinine ait oluşu şüphesiz olarak malumdur. Bu bilgiyi edinmek muayyen bir mezhep veya müctehide uymaya bağlı değildir. Her müslümanın bunları bilip kabul etmesi gereklidir. İlk asırdaki müslüman için bunun böyle olduğu meydanda... Daha sonraki asırlarda yaşayan müslümanlara gelince, mezkür bilgiler icmâ ve tevâtür yollarıyle, bu hususları açıkça ortaya koyan âyet ve hadisleri dinleyerek onların da bilgi hududuna her türlü şüphe ve örtüden uzak olarak yerleşmiştir.
2. Ancak derin düşünce ve muhâkeme yoluyle elde edilecek dini bilgiler. Bu bilgiler bakımından mükellefler ikiye ayrılır:
a) Bu türlü bilgileri kazanabilecek ilim malzemesini elde etmiş, ictihada muktedir kimseler ki bunlara, bildiklerince amel gereklidir. Müctehid olan büyük imamlar işte bu kabildendir.
b) İctihada gücü yetmiyenler: Bunlara da gerekli olan, mükellef bulundukları hususları kendilerine gösterecek yüksek tefekkür, ictihad kabiliyeti, kâmil ahlâk sahibi kişilere tâbi olmaktır. İctihada gücü yetmiyenler, bu yolla araştırarak bilgi edinmeye mecbur tutulmamışlardır. Âcizliklerinden dolayı mazur tutuldukları şu âyetlerle anlaşılır: "Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği şey ile mükellef kılmaz."3
"Eğer bilmiyor iseniz âlimlerden sorunuz."4
Araştırıcı âlim Kemâl İbnu'l-Hümâm'ın, Tahrir isimli eserinde işaret ettiği üzere, taklîde itimad edebilmenin temel ve delili işte bu âyetlerdir.
* * *
İmdi malûm ola ki Ebu Hanife, Mâlik, Şâfiî ve Ahmed b. Muhammed b. Hanbel -Allah'ın rahmeti cümlesinin üzerine olsun- bunların hepsi; ictihad derecesine varamıyan kimselerin, onlardan sormaları gerekli bulunduğu yukardaki âyette geçen ilim ehlidirler (ehlü'z-zikr).
Mukallidlerden herhangi bir kimse; temizliğinde, namazında veya mükellef bulunduğu diğer bir hususta bu imamlardan birinin söz ve ictihadını taklid ederek ona göre hareket ederse vazifesini yerine getirmiş olur. Hattâ kanaatimce amel ederken bilmediği halde bilâhare yaptığı işin, bunlardan birinin ictihadına uygun düştüğüne muttali olsa da durum yine aynıdır. Nitekim biraz sonra gelecek misal de bunu göstermektedir.
İlmi dereceleri aynı olan kimselerin birbirini taklid etmesi câiz değildir. Hiçbir müctehid, bir mukallidin, herhangi bir müctehidin sözüne göre amel edişini usûlsüz bulamaz. Mezhebimize ait (hanefi) birçok kitap bunu böylece açıklamıştır: Sadruşşehid Hüsamüddin'in kitaplarıyle Hidâye sahibi Şeyhulislâm Bürhaneddin'in et-Tecnîs ve'l-mezîd gibi mezhepte muteber olan kitapları burada örnek olarak hatırlanabilir. Nitekim yeri gelince bunlardan yaptığım nakiller görülecektir.
Bu hususlar böylece sabit olunca hiçbir Hanefî, Şafiî veya Mâlikî'nin kendi mezhebinden başka bir mezhebde bulunan imama namazda uymaktan geri durması caiz değildir. Şöyle bir delil de ileri süremez: "Ben meselâ Ebu Hanife veya Şâfiî'yi taklid edince, onun ictihadına aykırı olan görüşlerin bâtıl olduğuna hükmetmiş olmam gerekir..." Böyle diyemez çünkü bu mevzuda prensibimiz şudur: "Taklid zaruret ölçü ve miktarınca câiz kılınmıştır. Bu zaruret, amelinde ve onun şekli hususunda -yahut mükellef bulunduğun şeyi yapma mevzuunda- bir müctehidi taklidinle biter. Bunun ötesinde, ona aykırı olan ictihadların bâtıl ve hükümsüz olduğuna hükmetmek sana düşmez. Hatta senin taklîd ettiğin müctehidin böyle bir hükme varabilmesi bile söz götürür. Sen ve benzerlerin (mukallid olanlar) nezdinde her müctehidin sözü eşittir. Çünkü delile dayanarak birisini tercih senin selahiyet ve vazifen dışındadır. Aksi hald sen müctehid olurdun ve ictihad eylemen gerekli bulunurdu; taklid de ortadan kalkardı... İmdi senin yaptığın işin usule ve şer'a uygun olabilmesi için bir esasa dayanması gereklidir. Sen imamına istinad ettin; ne alâ imam ve müctehid; diğeri de fiilinde senin imamın gibi veya daha üstün bir imama dayandı. Şimdi sen asla onun amelinin bâtıl ve hükümsüz olduğuna hükmedemezsin. Bu böyle olunca ona (meselâ namazda) uymaktan geri durmakla ancak taassuba kapılarak hareket etmiş olursun."
Gerek bizim âlimlerimiz gerekse başka mezheplerin uleması, taassubun haram olduğuna hükmetmiş, mezhebde salâbeti tasvip eylemişlerdir. Salâbetin mânası; "Müctehidin elde ettiği delil ve hükümde sebâtı"dır. Bu ise ancak müctehide veya onun kavlini delille alan başka bir ictihad sahibine aittir.
Taassub: "Sırf mezhebi üstün getirmek için arzu ve hisse göre hareket etmek, diğer imam ve onun mukallidlerine karşı küçük düşürücü davranışta bulunmak" demektir. "Cevâh'ru'l-fetâvâ" ile âlimlerimizin diğer kitaplarında, İmam Şâfiî'nin (r.h.) bizim imamlarımıza karşı taassubu olmadığı açıkça yazılıdır.
2. İctihadda isabet ve hata
Ashab-ı kiram (r. anhum) birbirine ıktidâ ederlerdi (ibâdette uyarlardı.) Tâbiûn da böyle idi. Halbuki bunların arasında müctehidler de vardı. Selef-i sâlihîn'den hicbirinin, isterse temizlik ve namaz hususunda olsun bazı meselelerde, kendi kavline muhalif olan zâta namazda uymayı caiz görmediği nakledilmemiştir. Bilâkis onlar birbirine tâbi olur, bazan yekdiğerinin velî olduğuna dahi kail olurlardı. Hattâ İmam Şâfiî hastalandığı bir sırada, yıkayıp suyunu içerek şifa bulmak ümidiyle Bağdat'dan İmam Ahmed b. Hanbel'in gömleğini istemiştir. Bu hususu "Menâkıbu Ahmed'de böylece yazılı gördüm. Gömleği İmam Ahmed'in istettiği de rivayet edilmiştir. Ashabın da birbirine karşı muamelesi aynen böyleydi. Onların hayat ve hallerini inceleyene bu husus malumdur.
Bazı bilgisi kıt kişilerin; "Onların arasındaki ihtilâf, bu gün mezhepler arasındaki ihtilaf vasfında değildi", şeklindeki mutalâalarına kulak verilemez. Zira bizim ifade ettiğimiz veçhile durumun böyle olması iddiamıza mâni değildir. Çünkü hepsi hak ve hakikati arama mevzuunda aynı derecededirler. Farklı derecelerde müctehid mertebesine vasıl bulundukları malum ise de herbirinin ictihadı diğeri kadar hatalı veya isabetli olabilme şansına sahiptir.
Denirse ki: İmam Hâfızuddin Nesefî (Kenz ve el-Kâfî isimli eserlerin sahibi) Musaffâ isimli kitabında evvelki ulemadan şunu nakletmiştir: "Biz, fürûa dair seçtiğimiz amel tarzından sorguya çekilirsek deriz ki:
- Bizim seçtiğimiz görüş doğrudur, hata ihtimali olmakla beraber; başkalarınınki ise yanlıştır, doğru olma ihtimali bulunmakla beraber..."5
Bu söz -bir bakıma- mukallidin, keni imamının ictihadına muhalif olan imama tâbi olmaması gerektiğini, çünkü muhalifin görüşünün hatalı, kendi taklid ettiğininki ise isabetli olduğunu ifâde etmektedir.
Deriz ki: Bu sözden maksat yalnız şunu tahsîsen anlatmaktır: Bizim imamlarımızın görüş ve sözleri, hata ihtimali olmakla beraber, kendilerince isabetlidir. Çünkü bütün müctehidler gerçeğe göre isabet veya hata edebilirler. Fakat bize göre isabetlidirler. "Her müctehid, isabetlidir." Sözünün de mânası bundan ibarettir, yoksa "gerçek birden fazladır." Demek değildir.
Buna göre yukardaki ifadeden murad şu olmalıdır: Bir müctehid diğer müctehidin hatalı olduğuna kesin olarak değil de ihtimalli olarak hükmedebilir. Halbuki kendisine muhalif olan -bu diğer- müctehid, kendi ictihadıyle amelinde hatalı değil, isabetlidir. Başkası nezdinde ictihadının hatalı olduğuna hükmedilmiş olsa da bu böyledir. Çünkü malum olduğu üzre o bizzat ictihadla memur ve mükelleftir.
İmam Fahru'l-İslâm Ali b. Muhammed Pezdevî, el-Câmiu's-sağir şerhinde, "karanlık gecede kıble arama" meselesinde şöyle der: "...bu söz açıkça gösterir ki bizim imamlarımız, Mutezilenin aksine 'her müctehid isabetlidir' dememişlerdir. Bunu iddia edenler onlara, demediklerini dedirtmişlerdir." İşte Fahru'l-İslâm'ın sözü budur.
Bazıları bu mevzuda şöyle der: "Bir meselede hüküm birden fazla olup bu da, her müctehidin ictihadıyle vardığı neticedir. Allah meselenin hükmünü, her müctehidin ictihadının varacağı hüküm kılmıştır."
Fakat biz böyle demiyoruz. Bize göre müctehid ictihad etmekte ve kendi ictihadına göre amel eylemekte isabetlidir. Allah nezdinde doğru olan hüküm tektir. Fakat müctehidler, delil ile bir netice ve hükme varınca buna tâbi olmak onlara gereklidir. Tâbi olmak gerekli olunca zaruri olarak onun isabetine de kail olurlar. Çünkü şeriat hataya tâbi olmayı emretmez. Bir müctehidin görüşünü isabetli bulması yine zaruri olarak kendine muhalif müctehidin -isabetli olma ihtimaline rağmen- hatalı olduğu hükmüne varmasını gerektirir. "Muhalifin ictihadının hatalı olması kat'î değil, ihtimalîdir." dedik; çünkü müctehid bu mevzuda kesin hükme değil, ancak zanna sahiptir. Bu sebeple akaid mevzularında kesin bir hükme varan müctehid, muhalifin hatasını ihtimalli değil, kesin olarak ifade eder. Nitekim İmam Nesefî de Musaffâ'sında bu meselede aynı şeyi söylemiştir.
Hulasa bizim imamlarmızla ictihad sahiplerinden aynı görüşü benimseyenler -ki imamlarımız: evvelki büyük mezhib âlimlerinden Şeyh Ebu'l-Hasen Kerhî, İmam Ebu Ca'fer Tahâvî; sonrakilerden: Şemsü'l-Eimme Halvânî, talebesi Serahsî, Fahru'l-İslâm Pezdevî ve emsâli beşinci asır âlimleri, imam Kadıhân, Hidaye sahibi Husreveyh gibi altıncı asrın yüksek dereceli mütefekkir fakihleridir- işte bu gibi zevata sorulsaydı verecekleri cevap Nesefî'ninki gibi olurdu. Zaten onun "Bize sorulsa... bizim görüşümüz... deyip de, mukallide sorulsa" dememesi bize bunu göstermektedir. Hâsılı bu cevap, vâsıl oldukları sonuç ve hüküm hakkında müctehidlerin vereceği mukadder cevap olup, her mukallidin taklid ettiği hususta aynı inanca sahip olacağının kastedilmiş olması ortada mevcut değildir. Böyle olmasaydı mukallid ihtiyacı olmıyan hususta da taklid etmiş bulunacaktı. Bu ise memnûdur. Nitekim daha önce bunu şöylece ifade etmiştik: Taklid ancak zaruret bulunduğu yer ve ölçüde câiz görülmüştür. Mukallid, mükellef olduğu iş ve ameli yapmaya muhtaçtır. Bunu nasıl yapacağı hususunda taklid kendisine gereklidir. Amma taklid ettiği hususun doğru olduğuna itikad mevzuuna gelince o bunun delilini bilemez, başka görüşlerin hükümsüz (bâtıl) oluşuna inanmakla da mükellef değildir.
Denirse ki: Mukallid bununla da mükelleftir, aksi takdirde sıhhatine inanmadığı şeyle mükellef olmuş olur...
Derim ki: Taklid ettiği hükmün sahih olmadığına itikad etmedikçe böyle bir durum meydana gelmez. Biz de bunu demiyoruz zaten. Bilâkis o üzerine düşeni yapma (bir müctehidin sözünü alma) hususunda görünüşe göre isabetlidir. Amma kendi taklid ettiği imamın ictihadına aykırı hükmü alanı hatalı bulmak onun mükellef olmadığı bir şeydir. İmdi bu böylece sâbit olunca bir mescidde imam olarak bulduğu başka mezhebden, fakat Ehl-i sünnet ve'l-cemaat mensubu birine, kendi imamının mezhebine göre namazı sahih değildir diye bir Hanefî veya Şâfiî'nin uymaması caiz değildir.

3. Namazda başka mezhebden olan imama uymak
Takıyyu'ş-Şehenî'nin el-Muhtasar şerhinde, ayrıca Osman Zeyleî ve el-Bahru'r-râık sahibinin, büyük imam Ebu Bekr Râzî'den (r.h.) naklettikleri "burnu kanayan fakat abdest almıyan bir imama namazda uymanın sahih olduğu" meselesi de söylediğimi teyid etmektedir. Bu da ifade ediyor ki imamın, kıldığı namazın sıhhati hakkındaki itikadı kâfi olup, bu takdirde muktedînin (namazda imama uyanın) itikadınca, imamın namazının fasit olduğu (hükmü) muteber değildir. Nitekim buna Nesefî de işaret eder. Rivayeti maksûd olan söz işte bu kavildir. Bir rivayete göre bu hükmün aksine itikad edilmişse de benim meylettiğim görüş budur, bu sayfacıklarda ileri sürdüğümüz kanaat ve mezhep de bununla uyuşmaktadır.
Hattâ ben biraz daha ileri giderek şöyle derim: -Kanaat ve mezhebimizce- tefekkür ve delilin gerektirdiği odur ki, yukardaki meselede namazın sahih olmasını yalnız imamın kendi mezhebine uygun itikadına bağlamak da gerekmez. Bilakis şöyle denir: İmam ile muktedînin mezhebine uysun uymasın, herhangi bir müctehidin ictihadına uygun düşmesi kâfidir.
Meselâ bir Şâfiî zekerini elliyor,6 sonra da unutarak imam olup namaz kıldırıyor. Bunu bilen ve durumu da unutmamış olan bir Hanefî de bu imama uyuyor. İmdi bizce Hanefî bu Şâfiî imama uyabilir. Çünkü zekerini elledikten sonra Hanefîye göre abdestlidir ve bu kâfidir.
Muhakkık7 İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadir'de buna benzer bir meselede "Ekseriyete göre namaz sahihtir. Hindivânî ve başkaları ise aksi görüştedirler", diyor.
Yukardaki örnekte muktedî olan Hanefînin inancını nazar-ı itibara aldık, onun akîdesine göre sahih olmasıyle yetindik ve iktidayı (böyle imama uymayı) uygun bulduk. Nitekim burnu kanayıp yeniden abdest almadan namaz kıldıran imama uyan Hanefî meselesinde de burnu kanayan imamın itikadınca namazın sahih olmasıyla yetinmiş, bu ıktidayı da keza uygun görmüştük. İmam Râzi'den naklettikleri de işte bundan ibarettir.
Muhakkık âlim İmam Kemalüddin İbnu'l-Hümâm hidâye şerhinde, Kaariu'l-hidaye lâkabıyle meşhur olan üstadı İmam Siracuddîn'den, onun da Ebu Bekr Râzî görüşünde olduğunu, hattâ bir defasında; "böyle bir sebeple namazın sahih olmıyacağının önceki ulemadan nakledilmesini garipsediğini" nakleder.
Fazilet sahibi kişilerden birinin bir risalesinde, bazı zevatın, kuvvetli deliline dayanarak Ebu Bekr Râzî görüşünü tercih ettiklerini yazdığını gördüm. Risâlenin bahis mevzu ettiği delil şudur: "İmama uyanın namazının sahih olması, imamın kendi namazının sahih olması demektir. Her mükellefin -imam olsun, imama uyan olsun- kendi görüş ve mezhebine göre sahih olur (veya olmaz), başkasının mezhebine göre değil... Zira her müctehidin hükmüne itaat olunur, isabet edememiş bile olsa ictihadına göre yapılan amelden karşılık ve sevap alınır. İmdi bir Hanefî; "bir yeri kanayan fakat bundan abdest bozulmayacağı ictihadında bulunan bir müctehidin namazı sahih değildir" diye kesin olarak söyleyemez. Amma bir Hanefînin başına bu gelirse, kendi mezhebi icabı bunu kesin olarak söyler.
Bu sözler içinde geçen "kesin olarak söyleyemez", "kesin olarak söyler" ifadeleri; zanna dayanan meselelerde zaten kesinlik bulunmıyacağı için uygun kullanılmamıştır. Şöyle demek daha doğru olurdu: "Hükmedemez, sahih olmadığını söyleyemez..."
Üzerinde durduğumuz mevzuda verilmiş cevaplardan biri de; Muhtasar şerhinde Şehenî ile diğer müelliflerin, vitir namazını vâcib kabul etmiyen bir kimseye, bu namazda uyan Hanefî meselesinde şöylece ifade edimiştir: "Bu namaz sahihtir, imamın da vitri vâcib bilip böyle inanması şart değildir."
Bunu, daha önce söylediğim şu delil de ifade ve teyid eder: Taklid ihtiyaç ölçüsünde câizdir. Vâcib olduğuna ittifak etmedikleri bir amelin vâcib olduğuna inanmak gerekli değildir. Hatta -ilerde geleceği üzre- bu câiz bile değildir. Bunun için biz şöyle diyoruz: Mukallid, mükellef bulunduğu hususu usûlünce yapmıya muhtaçtır, başkasına değil; buna dikkat edilsin!
el-Bahru'r-râık sahibi müteahhırîn âlimlerinin sonuncusu allâme İbn Nüceym, el-Bahru'r-raık'te, Münyetu'l-musallî şerhinden şunu nakleder: Mezheb âlimlerimizden bir kısmı; ihtilaf bulunduğu için vitir namazında "vâcib"e niyyet edilmemesini açıkça ifade etmişlerdir. İbn Nuceym, Muhît ve Bedâı'den de, mükellefin -vâcib olan... değil- yalnızca "vitir ve bayram namazına" niyet edeceğini nakletmiştir. İşte yukarda işaret ettiğim ifâdenin metni budur. (Beşinci fasılda aynı mevzû işlenmektedir).

4. Taklîd ve telfîk
Asrımızın muhterem âlimlerince, taklidde telfîkın8 câiz olmadığı görüşü meşhur olmuştur. Bu telfîk: Meselâ namaz veya dinî temizliğin herhangi bir kısmında bir mezheb imamının sözü ve ictihadıyle, bazı ibadetlerinde de (ibadetin bazı kısımlarında) başka bir mezhep imamının ictihadıyle amel ve hareket etmesi şeklinde olmaktadır. Ben bunun yasak olduğuna dair bir delil görmüş değilim. Bilâkis bunun memnû' ve yasak olmadığına İbnu'l-Hümam da Tahrîr de işaret ediyor ve "meneden bir delil yoktur" diyor. Mezkûr âlim, telfîkın yasak olduğu görüşünün bazı müteahhırîn ulemasına ait olduğunu da naklediyor. Tahrîr şârihi İbn Emîri'l-Hâc, yasak olduğu görüşünde bulunanın, Allâme Karâfî olduğunu açıklıyor.
Ben derim ki: Karâfî Mâlikî usûlcülerinden faziletli bir âlimdir. Fakat onun sözünü almak bize gerekli değildir. Hassaten ben bazı imamlarımızdan, bunun câiz, hatta vâki olduğunu gösteren deliller buldum. Ezcümle Bezzaziyye'de nakledildiğine göre, Harezm âlimlerinden ve bizim Hanefî mezhebinden bir âlim; İmâm Şâfiî mezhebine uyarak, namazda yanlış okumakla namazın bozulmıyacağını ifade etmiştir. Kendisine: "Şâfiî'nin bu sözü, Fâtiha'dan başkasına aittir", dendiği zaman: "Ben onun mezhebinden mutlak olarak yanlış okumakla namazın bozulmıyacağı görüşünü aldım. Fâtiha kaydını bıraktım", cevabını vermiştir. Zira, İmam Muhammed'in sözüyle de sabit olmuştur ki "Müctehid söyleyene değil, sözün deliline uyar." Nitekim velîsinin değil de bizzat kadının ifâde beyanı ile nikâhın sahih olacağına hükmetmek uygun görülmüştür. Bunu da ondan, vakıf hakkındaki bir risâlesinde Allâme İbn Nüceym nakleder.
Dikkat edilsin, mezkür âlim İmam Şâfiî'nin mezhebine uyarak nasıl telfîk yapmıştır. Bu görüşün izahı şudur: Fâtiha namazın rükünlerinden (farzlarından) birisi değildir, binaenaleyh onun bir kısmının yanlış okunuşuyle eksik olması zarar vermez.
Bu hatadan maksat fâhiş (büyük) hatâdır; bir kimsenin "iyyake na'ba ve iyyake neste'în" demesi gibi. Burada lisan sürçmesiyle bir hatâ meydana gelmiştir. Bu hata ile Fâtiha sûresinin "na'budu" kelimesi eksilmiştir. İmâm Şâfiî mezhebine göre "na'budu" doğru olarak yeniden okunmadıkça namaz sahih olmaz. Fakat doğru olarak iâde edilir (yeniden okunursa) namaz sahih olur. İmam Şafiî mezhebince az olan yanlış söz namazı bozmaz (doğru olarak iâde şartıyle). Bize (Hanefîlere) göre ise bu hata namazı bozar, yeniden doğru olarak okunması fayda vermez. Çünkü bir kere namaz bozulmuştur. Mamafih, doğru olarak yeniden okunursa namazın bozulmıyacağı, Zâhidî'nin nakline göre, bazı Hanefî âlimlerce de kabul edilmiştir. Fakat Bezzaziyye'nin Harezm âlimlerinden bazılarına izâfeten naklinden anlaşıldığına göre, bunlara göre doğru olarak tekrar edilmese bile mezkür hata namazı bozmaz. İşte bu bozmama mevzuunda İmam Şafiî'nin mezhebini kabul tefîkın ta kendisidir.
Denirse: Hârezm âlimlerinden olan zât belki bunu (taklidle değil de) ictihad ederek söylemiştir; nitekim, "Müctehid söyleyene değil, delile tâbi olur" sözü de bunu gösteriyor.
Derim ki: "İmam Şâfiî'nin mezhebine uyarak (onun görüşünü alarak)" sözü böyle bir te'vili önlemektedir. Çünkü bundan doğrudan doğruya anlaşılan, bu hususta mezkür âlimin, Şafiî mezhebini taklid ettiğidir.
İmdi "Zira İmam Muhammed'in sözüyle de sâbit olmuştur ki..." ifadesine gelince bunun mânası şudur: Nasıl müctehid, sözü kendi ictihadına benzeyen müctehide değil de bizzat ictihadıyle delilin götürdüğü neticeye tâbi olursa, tıpkı bunun gibi mukallide de gerekli olan taklid ettiği hususî kısımdır; yoksa taklid ettiği müctehide her hususta tâbi olmak değildir. Söylediğim meselede taklid edilen hususî kısım, kıraatte hatanın namazı bozmıyacağıdır; bu hata ister Fâtiha'da olsun, ister (Şâfiî'nin dediği gibi) başkasında; sonuç değişmez. İşte Şâfiî'nin mezhebi budur. (Allah ondan ve diğer imamlardan râzı olsun.)
İmam Şâfiî'ye göre Fâtiha'da yanlışın bulunmasıyle namazın sahih olmaması; yalnız Fâtiha'ya mahsus değildir. Buna sebep, Fâtiha'nın bir kısmının namazda okunmamış olmasındandır. Bu sebeple mükellef hatalı kısmı yeniden doğru olarak okursa Şâfiî bu takdirde namazı sahih değildir, demiyor. Harezmli de onu, Fâtiha'nın rükün oluşunda değil de kıraatte yanlış bulunmasının namazı bozmıyacağı hususunda taklid ediyor. Bu sözlerden maksadım, Şâfiî'nin de mutlak olarak karaatte hatanın namazı bozmadığını kabul eylediğini ifade etmektir. Dolayısıyle birisinin, "onun mezhebi Fâtiha'dan başkasında böyledir." Demesi doğru değildir. Aynı şekilde Harezmli'nin ona cevabı ve Fâtiha kaydını gözönüne almaması yersizdir. Çünkü zaten Şâfiî bu hükmü Fâtiha'dan başkasıyle kayıtlamamıştır. Hârezmli'nin ifâdesi, İmam Şafiî'nin ictihadını Fâtiha ile kayıtlayan kişiye cevap sadedinde müşâkele (onun sözüne benzer şekilde ifade) yoluyle söylenmiştir. Bu kişinin, İmam Şafiî ictihadını kayıtlı göstermesi ya bilmediğindendir, yahut da söz gelişi, söylenivermiştir. Çünkü İmam Şâfiî, Fâtiha'yı okurken hata işleyen kimse doğru olarak yeniden okumazsa namazı sahih olmaz, deyince, Fâtiha'dan başkasında, bu hüküm câri değilmiş gibi anlaşılmıştır. Halbuki sözün başında da ifade ettiğim gibi burada Fâtiha, başka sûreleri ondan ayıran bir kayıt değildir.
Hulâsa, Harezmli'nin bunu ictihadıyle söylediği hiçbir şekilde sâbit değildir. Bunun böyle olduğunu farzetsek bile, telfîkın caiz olduğu hususundaki maksadımıza zarar vermez. Çünkü, telfîk ictihadla meydana eldiğinde nasıl sahih diyorsak, taklîd yoluyle meydana geldiğinde de aynı o şekilde sahih deriz, zira amelde ictihad asıl ve temel, taklid ise feri' ve daldır. Dinin bize yüklediği, nassın bulunmadığı yerde ictihadla ameldir. Bu ictihaddan âciz kalınırsa taklide inilir. Hangi mevzuda ictihadla olunca sahihtir demişsek, ictihaddan âciz kalınınca, aynı yerde taklidle de caiz hükmü veririz. Bu hükmü, bir başka şey ilâve etmeden veririz. Bundan fazlası hiçbir delile dayanmıyan uydurma sözlerden öteye geçmez.
Telfîkı menedenlerin ileri sürdükleri delillerden biri de şudur: Mukallid, taklîd ettiği meselâ iki müctehidden her birine, yine meselâ telfîk yaparak kıldığı namazı sorsa, namazının hükümsüz olduğunu söylerler...
Bu da genişçe izah ve reddi buraya sığmıyacak olan yanlış ve aldatıcı bir sözden ibarettir.
Kısaca izah ve reddine gelince: Sorduğu müctehid ona ancak şöyle der: "Taklid ederek hükmettiğin meselede benim mezhebime uydunsa o, mezhebimde hükümsüz olduğu için bâtıldır. Fakat bu hususta benden başkasını taklid ettiysen, bir müctehidin de sözüne dayanıyorsan bu takdirde bâtıldır diyemem."
Başka, başka müctehidlere de sorduğunda alacağı cevap aynıdır. Şu halde yukarda mutlak olarak geçen "... iki müctehidden herbirine sorsa... hükümsüz olduğunu söylerler..." ifadesi hükümsüzdür.
Bu sözü ancak şöylece kayıtlı söylemelidir: "Mezhebine bağlandığı bir hususta müctehide bunu sorarsa, müctehid bâtıldır der, yoksa başkasını taklid ettiğinde değil..." Bu husus iyi anlaşılırsa, telfîkı menedenlerin sarıldığı ve bu davranışlarına sebep olan aldatıcı ifade de ortadan kalkar.
Yok sen ille de dersen ki "müctehid, kendi rey ve ictihadına göre mutlak olarak böyle bir amelin bâtıl olduğunu söyler", biz de şöyle deiz: Müctehid işlenen amelin, kendi mezhebine uymayan kısmında, bir başka müctehid taklid edilmişse, bu amel bâtıldır, diyemez. Nitekim diğer müctehid de kendininkine uymayan kısım için aynı iddiada bulunamaz. Dolayısıyla bu mukallidin namazı, her kısmında, onu sahih kabul eden bir müctehidi taklid etmesi sebebiyle sahih kabul edilir. İptal eden (sahih görmeyen) her müctehidin sözü, o kısmı sahih göreninki ile ortadan kalkar;böylece de bütün müctehidlerin kendilerine göre bâtıl olan kısım için verdikleri (bâtıldır) hükmü, diğerinin sahih demesiyle ortadan kalkmış olur.
Telfîkı menedenin sözünün bir misâlle açıklanması: Mükellef, meselâ avret yerine dokunmakla abdestin bozulmayacağı hususunda Ebu Hanife'yi (r.a.) taklid etmiş, başın dörtte birini değil de,9 birkaç saç telini meshetmekle yetinme hususunda da İmam Şafiî'yi (r.a.) taklîd eylemişse, telfîkı caiz görmeyen şöyle der: Gerek İmam Ebu Hanife, gerekse İmam Şafiî, bu kişinin namazının sahih olmadığına hükmederler. Ebu Hanife, reyine göre, meshi farz olan miktar meshedilmediği için, İmam Şafiî de avret yerine dokunma vukubulduğu için bu hükmü verirler; bu namaz ikisine göre de caiz değildir.
Ben derim ki: Bunun cevabı yukarda da geçtiği üzre şöyledir: Bu ifade yanlış ve yanıltıcıdır, kayıtlı şartlı söylenecek yerde mutlak (düpedüz) söylenmiştir. Burada bâtıl hükmü ancak, bir müctehidin reyine aykırı olan hususta ona tâbi olunmuşsa verilebilir. Bunu böylece anla; Allah doğrusunu daha iyi bilir.
Şu da zikre değer: Bir müctehid; "baştan meshedilmesi farz olan miktar İmam Şafiî'nin dediği kadardır, avret mahalline mess (çıplak dokunmak) abdesti bozmaz, abdestte uzuvları ovmak ve peşi-peşine yıkayıp meshetmek gerekli değildir" neticelerine ictihadıyle varsa, telfîki caiz görmeyen buna ne diyecek, tecviz etmiyecek mi? İşte bir mukallidin, yukardaki misâlde geçen her hususta, bunu sahih gören bir müctehidi taklid etmesini de aynı şekilde caiz görmesi gerekir, bu husus apaçıktır. Bütün açıklığına rağmen bir kimse bunu da anlamamak ve kabul etmemekte direnirse onun beynine biraz önce geçen şu ifadeyi sok: Bir müctehidin herhangi bir sebeple verdiği bâtıl hükmü, aynı sebepte onu sahih kabul eden başka bir müctehidi taklid eden mükellefe vâsıl olmaz ve dokunmaz.
Şimdi dönelim ve nikâh meselesinin de böyle olduğunu söyleyelim. Zira nikâh, bizzat kadınların irade beyanı ile sâbit ve sahih olmaz. Bizce ise her iki meselede hüküm aksinedir. İmdi vukubulduktan sonra, gıyâben kadınların ifadesiyle nikâhın sahih olduğuna hükmedilirse telfîk yapılmış olur. Buna rağmen iki mezhebden telfîk edilen bu hükmün sahih olduğuna hükmedilmiştir.
İmam Ebu Yusuf'un meselesi de bu kabildendir. Halka cuma namazını kıldırdıktan sonra kendisine; cuma için guslettiği hamamın suyunda fare bulunduğu haber verilince büyük İmam: "Medineli kardeşlerimizin mezhebince amel etmiş oluruz: Su iki kulle (büyük küp) miktarına varınca pislik taşımaz (pis olmaz)" demiştir.
el-Muhîtu'l-burhânî, el-Fetâva'z-zahîriyye ve benzeri kitaplarda, nikâh kısmında ilerde anlatılacak olan bir nikâh meselesinde, yukardaki hâdise delil olarak ileri sürülüp şöyle denmiştir: "Bu meselede Hanefî, başka bir mezheble amel edebilir."
Derim ki: Bu zât; mezhebin imamı ve büyüğü, kâmil müctehid Ebu Yusuf (r.h.)'dır. Zaruret olunca kendi ictihad ve mezhebi değilken bir ictihadı taklid etmiştir. Onun mezhebine göre az su (ona göre iki kulle su da azdır) içine pisleyici bir şey düşünce durumu değişmese bile şer'an pis olur. Şüphesiz görünen odur ki kendisi, abdesti kendi mezhebine göre almış, namazı da ona göre edâ etmişti. Yalnız su mevzuunda taklid etmek suretiyle telfîk yapmış oldu. Bu bizim için en yeterli delildir. Ayrıca bundan, ihtiyaç olunca taklid edilebileceği de çıkar. Çünkü kendi fiilinden açıkça anlaşılan budur. Bununla beraber Cevâhiru'l-fetâvâ'da, bizim kitaplarımızdan el-Hâvî'den; İmam Ebu Yusuf'un bu mezhebde (ictihadda) altı ay kadar kaldıktan sonra Ebu Hanife mezhebine döndüğü rivayet edilir. Fakat muhtemeldir ki taklidden o kadar müddet sonra, yine delille, mezkür hususi meselede başkasının görüşünün sahih olduğu neticesine varmış ola! el-Muhit ve ez-Zahîriyye'nin ifadesi şöyledir: "Bu, Ebu Yusuf'un kendi mezhebi değildi, hâdise bunun taklid yoluyle olduğunu gösteriyor."
Bu meselede -ki bir meselede müctehid, bir başka müctehidi taklid edebilir mi mevzuudur- ihtilâf vardır. Meşhur olan müctehidin taklid edemiyeceğidir. Fakat İmam Muhammed'den (r.h.); âlimin daha âlim olanı, fakîhin daha üstün fakîhi taklid etmesinin câiz olduğu görüşü rivayet edilir. Yukarda anlatılan Ebu Yusuf meselesi de buna uygun gelmektedir.
Sonradan, Mebsût sahibi İmam Şemsu'l-eimme Ebu Bekir b. Muhammed b. Ahmed b. Ebu Sehl Serahsî (r.h.)'nin usûlünde şu ifadeyi gördüm: "Ebu Hanife'nin kabul ettiği kaideye göre, bir müctehid nezdinde; muhalefet ettiği diğer müctehid, ictihad yolunu kendinden daha iyi biliyorsa -ki dolayısıyle bu zât ilimde ondan üstündür- birincisi kendi ictihadını terkederek ikincinin görüşünü alır... Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre ise, zamanımızda (onların zamanında) bir müctehid, muâsırı olan daha âlim bir müctehidin ictihadına kendisininkini terketmez..." Bu, İmam Muhammed'den, benim gördüğümün aksini ifade ediyor. Herhalde İmam Muhammed'den bu mevzuda iki rivayet olsa gerektir.
el-Fetâvâ's-sayrafiyye sahibi, Tecnîsu'l-mültekıt'tan şunu naklediyor: "İmam Şafiî, sokak manavından sebze satın aldı, yedi; başkaları da yediler, tıraş olduktan sonra üzerinde birçok kıl olduğu halde namaz kıldılar. Bu husus kendisinden sorulduğunda: "Mecbur kalınca Iraklıların mezhebine girdik." dedi.
Bundan anlaşılan İmam Şafiî'nin bu meselede taklîd ile amel ettiğidir.
İmamlardan nakledilenler özet olarak telfîkın şuralardan alındığını gösteriyor:
a) Ebu Yusuf ve Harezmli'nin meseleleri.
b) Yerinde zikredildiği üzere, kadınların kendi irade beyanları ile nikâhın, vukuundan sonra sahih olduğuna hükmedilmiş olması.
c) Tahrîr'de Muhakkık İbnu'l-Hümâm'ın ifadesinden benim çıkardığım netice.
d) İnsan için sâbit olan, amelde kolay olanı seçme meyil ve gereği.
Sonradan; Şeyhu'l-İslâm, Müteahhirîn ulemasının sonuncusu, üstâdımız, Allâme Zeynuddin İbnu Nüceym'in, vakfın değiştirmek üzere satılması mevzuunda kalemealdığı bir risâlede şunu açıkladığını gördüm: "Tahrîr'in sonunda bahismevzuu edilen telfîkın memnû oluşu hükmünü, İmam İbnu'l-Hümâm bazı müteahhirîne izâfe eylemiştir. Halbuki mezhebimiz bu değildir."
Allâme İbnu Nüceym'in bu ifadesine benim iddiamın uyuşundan dolayı Allah'a hamdettim.

5. Amelden sonra taklidin cevazı
Bazı yazarların "Amelden (işledikten) sonra taklid yoktur" şeklinde ifade ettikleri "Tahrîr" meselesi de böyle söz götürür bir meseledir. Şöyle ki bu ifâdenin iki mânası vardır:
1. Bir kimse bir amelde bulunur, bu amel de, işleyen bilmediği halde bir müctehidin mezhebine uygun olarak sahih olur, halbuki mükellefin kendi mezhebine göre ameli sahih değildir. İmdi bu mükellefin: "Yaptığım işi sahih gören imamın mezhebine uyuyorum" demeye hakkı var mıdır, yok mudur? İşte yukardaki ifade bu mânaya alınınca, zikrolunduğu üzre mükellefin bunu diyememesi.
Fakat ben derim ki: İmam Ebu Yusuf'un nakledilen "fare meselesi" bu anlayışı reddeder. Çünkü bu, iş bittikten sonra yapılan taklidin ta kendisidir. Benim kanaatim ve görüşüm de bundan ibarettir. Hattâ zamanında Yemen beldesinin âlimi olan, Allâme imam ve fakîh Abdurrahman b. Ziyad Şafiî de Fetâvâ'sında bu görüşü tercih etmiş, şöyle demiştir: "Avâmdan (müctehid olmayan) birinin işlediği amel, taklîd edilmeleri câiz olan müctehidlerden birinin mezhebine uygun düşerse, o kişi ameli gerçekleştirirken bu mezhebi taklid etmemiş bile olsa ameli sahihtir. Bu, 'kulların işlerinde kolaylık esastır ve müctehidlerin farklı görüşleri rahmettir' hikmetlerine uygun olduğundan böyledir."
Muhakkık İbn Hacer der ki: "Bu amelin sahih olabilmesi için mükellefin, ameline sahihtir diyen müctehidi taklîd etmesi şarttır. Çünkü onun, muteber imamlardan birini taklîdi (mezhebine girmesi), bütün amellerinde onu taklîd etmesini gerekli kılar. Buna muhalif davranış ise ancak yine muteber olan bir taklidle yeterli olabilir.
Allah'ın sevgili velî kullarından birisi keşfine istinaden şöyle diyor: "Taklidleri caiz olan müctehidlerden herhangi birinin ictihadıyle bir meselede amel eden kuluna Allah azâb etmez. Bu müctehidler ise; mezheplerinin usûl ve fürûu derlenip toplanarak yazılmış bulunan dört imamdır. Daha önceki müctehidler ise taklid edilemez. Zira aradan uzun yıllar geçtiğinden onların görüşleri ve ictihad esasları tedvin edilmemiştir."
Bu naklettiğimi bazı mecmualarda böylece gördüm. Fakat ben derim ki: "Taklid edilebilme imkânını yalnız bu dört imama tahsis etmek söz götürür, fakat bunun yeri burası değildir."
Sonradan Kenz şerhi el-Bahru'r-râık'ta, namazların kazası bahsinde Allâme İbn Nüceym'in, "unutmak ve vakit kifayetsizliği sebepleriyle namaz düşer..." dediği yerde şu ifadesine rastladım: "Mükellef, bir mezhebi olmıyan avâmdan ise10 onun mezhebi müftüsünün fetvâsıdır. -Nitekim bunun böyle olduğunu ulema açıkça ifade etmiştir.- İmdi böyle birisine Hanefî mütfü fetva vermişse ikindi ve akşamı yeniden kılar (iâde eder), Şafiî fetva vermişse iade etmez. Kendi reyi muteber değildir. Eğer hiç bir kimseden fetva sormamış da, herhangi bir müctehidin mezhebince onun ameli sahih olmuş ise, bu da kâfidir. Yeniden kılma mecburiyeti yoktur..." İşte bu ifade de Yemen Allâmesi'nin tercihine uygundur.
2. (Yukarda geçen ifadenin ikinci mânası): Bir insanın, bir meselede bir imamın kavliyle11 amel edince artık aynı meselede ona muhalif bir ictihadla amel edememesi...
Bu da birkaç cihetten kabil-i reddir:
a) Bu görüşün delili "telâub"12 lâzım geleceğinden ibarettir. Halbuki telâub ancak mükellef bunu kastederse veya durum bunu gösteriyorsa lâzım gelir, yoksa gelmez. Yahut şöyle düşünelim: Bir kimse mecbur olmuş, bir meselede bir müctehidin mezhebini taklid etmiş. Aynı mesele ikinci defa başına gelmiş, zaruret icâbı bu defa başka bir müctehidin kavlini almak istemiş... İmdi bu istek ve maksad sahihtir, muteberdir; buna telâub denemez. Nitekim sahih rivayetle sâbit olduğu üzere Hz. Ömer (r.a.) bir meselede verdiği hükümden, aynı mesele bir daha meydana gelince dönmüş, başka bir hüküm vermiş ve şöyle demiştir: "O evvelki hükmümüze göreydi, bu ise şimdiki hükmümüze göredir."
Denirse ki: "O müctehiddir. Müctehidin durumu, yeni bulduğu bir delile göre önceki hükmünden dönmeyi gerekli kılar. Amma mukallid böyle değildir.
Derim ki, hükümde acele etme birader! Çünkü mukallid, müctehid gibi, önce taklid ettiğinin sahih olduğu neticesine delille varmamıştır. Ortada başka bir müctehid daha vardır ve mukallidin yaptığının muhalifini kabul etmektedir, bu ictihada intikal (geçmek) müctehidin intikalinden daha uygundur.
Bu satırları yazdıktan bir müddet sonra, şüphesiz ve pek açık bir şekilde, "amelden sonra taklid yoktur" sözünden maksadın ne olduğunu şöyle çözdüm: "Bir kimse nikâh, boşama, köle âzâd etme ve benzeri bir meselede bir mezheble amel ettikten, buna iman edip işi böylece yürüttükten ve meselâ -mezkür mezhebe göre- eşinden ayrılıp ona nâ-mahrem gibi davrandıktan, ağzından çıkan söz sebebiyle eşi ile aralarında tam ayrılık meydana geldiğine inanıp itikad ettikten... İşte bütün bunlardan sonra -aynı iş ve meselede- bu mezhepden dönüp, yaptığını hükümsüz sayarak, mezkür mezhebin zıddına kail olan bir başka müctehidi taklid etmesi caiz değildir." Demek ki onların "amelden sonra taklid yoktur" sözlerinin mânası: "Taklid edip amel eylediğinden dönmesi caiz değildir", kabilinden bir mâna oluyor. Ama aynı vak'a, ikinci defa bir başka kadınla veya yeniden nikahladığı ilk eşiyle aralarında vukûbulsa pekâlâ bir başka imamın kavlini alabilir, buna mâni bir şey yoktur. -Nitekim izahı yakında gelecektir.-
Aynı şekilde, Muhakkık İbnu'l-Hümâm'ın talebesi, Hanefi mezhebinden Allâme İbn Emîri'l-hâc, Tahrir şerhinde, Şafiî imamlarından olan Zerkeşî'den şunu nakleder: "İmamların amelden sonra taklidin caiz olup olmaması mevzuundaki sözlerinden bu mevzuda ihtilaf bulunduğu neticesi çıkmaktadır. Dolayısıyle mezkür cevâzın reddi (amelden sonra taklid caiz değildir görüşü) ittifaka dayanmamaktadır."
el-Fetâva's-sayrafiyye sahibinin; Zahîriyye, Nesefiyye ve Nisâb'dan naklettiğine göre, Şeyhu'l-İslâm Atâ b. Hamza Sindî'den şu meseleyi sormuşlar: Bir küçük kızı, babası bir küçük oğlana nikâhlasa, oğlan babası da bunu kabullense, küçük büyüyünce birbirlerini tamamen kaybetmiş bulunsalar, evliliğin şâhidleri de fâsık (ahlâksız) kişiler olsa... İmdi kadı, meseleyi Şafiî mezhebinde olana gönderip mezkür nikâhı bu sebeple (şâhidler fâsık olduğu için) iptal ettirebilir mi?
Müftünün cevabı: "Evet! Hatta Hanefî de, muhalifinin mezhebine uyarak -kendi mezhebi bu olmadığı halde- nikâhı iptal edebilir."
Bundan sonra Muhit ve Zahîriyye'de delil olarak İmam Ebu Yusuf'un fare meseleleri zikredilmektedir.
Kezâ büyük Allâme İbn Nüceym el-Bahru'r-râık'ta Bezzâziyye'den naklettiği mudâf yemin meselesinde Hanefilerden şunu nakleder: Bir kimse bunu dürüst ahlâk sahibi bir fakîhe sorsa, o da yeminin hükümsüz olduğunu söylese bu fetva ile amel edip eşini nikâhı altında tutabilir mi? Hattâ bundan daha da genişi rivayet edilmiştir: Fetvayı sorana bir müftü helâl, cevabını verse, bununla amel eyledikten sonra ikinci bir müftü de haram dese, soran diğer bir kadın hakkında ikinci fetva ile amel edebilir. Amma ikinci fetvayı, birinci fetva ile muamele yaptığı eşine -aynı vak'ada yeni baştan- tatbik edemez.
Dikkat edilmelidir ki Allâme, âlim olmayan kimse için, ilk amelinin zıddıyle başka bir vâkıada amel etmeyi caiz görüyor, fakat müftînin böyle fetva vermesini menediyor. Bunun sebebi işin his, nefsânî, arzu ve telâub (ciddiyetten uzak davranış) raddesine varmasını önlemek, avâmın hasıl edeceği "âlimlerin iki sözünün birbirini tutmadığı" telâkkisine mâni olmaktır.
İşte bence yukarıda geçen fetvaların muteber tahlil ve tenkidi budur. Bazları da bunun sebebini: Mezhebimizin yıkılmaması... gibi bir esasa bağlamışlardır.
Malum ola ki müteahhirûn ulemasının (Allah cümlesine rahmet eylesin) bilhassa usûl kitaplarında ortaya attığı bazı meseleler vardır ki bence kabulü mümkün değildir, hattâ bazıları mütekaddimûnun (daha önceki âlimlerin) görüşlerine de aykırıdır. Bu kabilden meseleler, muhakkık İbnu'l-Hümâm'ın Tahrîr'inde de vardır. Bu eserde, asrının faziletli kişileri olan müteahhirûn âlimlerinin -hattâ diğer mezhep sâliki âlimlerin- sözlerini toplamış olmasına mukabil, mütekaddimûn'dan az şey nakletmiştir. İmdi bize Allah doğruyu düşünüp bulmayı lûtfetmişse, bu eserde olana muhalefet etmiyeceğiz diye, doğrudan ayrılamayız. Bununla beraber Allah'a hamdolsun biz, İmam Ebu Hanife'yi taklid derecesinden çıkmış da değiliz. Biz onun, onun talebesinin ve daha sonra gelen Şemsu'l-eimme gibi âlimlerin mukallidiyiz. Amma dokuz ve onuncu asır âlimlerinin ileri sürdüklerini, imkân bulursak münakaşa ederiz. Ancak bize düşen mütekaddimûndan nakledilen ve hassaten düşüncemize uygun gelen hükümlere sarılmaktır. Doğruyu bulduran Allah'tır ve ancak ona güvenilebilir.
6. Başka mezhebden imamın arkasında namaz
Cehâlet ve taassuptan ileri gelen davranışlardan birisi de; bir veya birden fazla müctehidin kavline göre yerine getirme imkânı varken -sırf bir mezhebe bağlanıp kalma yüzünden- Allah Teâlâ'nın farzlarından birini geçirmektir. Bunlardan biri; mutaassıp cahillerin, imam Şafiî ve ilk müctehidlerden bazılarının câiz görmelerine rağmen, yolculuk halinde iki namazı bir vakitte kılmadan kaçınmaları ve başkalarını da menetmeleriyle meydana geliyor. Bu ise farzın büsbütün kaçırılmasına sebep oluyor. Şöyle ki bu kabil kişiler, meselâ öğle vaktinde yola çıkmaya niyet eyleyince, öğle namazını ilk vaktinde kılıyor, ikindiyi de öğle ile beraber kılmadan kaçınıyorlar. Sonra, akşam olmadan -yani ikindinin son vaktinde- konaklarız diye binip yola çıkıyorlar. Halbuki ancak akşam vakti veya güneş batmaya çok yakın -o kadar ki abdest ve namaz için kâfi vakit bulunamıyacak bir zamanda- ancak konaklıyabiliyorlar. Bu takdirde bilhassa abdest ve namaz imkânları veya vakitleri kıt olanlar namazlarını geçiriyorlar. Habuki hareket ederken, İmam Şafiî ile onun gibi, yolculuk halinde iki namazı bir vakitte kılmayı câiz görenlerin mezhebine göre ikindiyi de öğle ile beraber kılabilirlerdi. İşte bunu uymaları câiz ve gerekli olan bir müctehidin mezhebine göre yapmıyorlar da, farzın geçmesine gönülleri razı oluyor. Halbuki anlatıldığı üzere, herhangi şekilde olursa olsun farzı yerine getirmek, bütün durumlarda onu geçirmeye tercih edilir. Bunların yaptığı cehâlet ve taassuptan başka bir şey değildir.
Büyük İmam Zahîruddini'l-kebîr Mergînânî'nin, Üstâdı Seyyid Ebu Şucâ'dan nakline göre, Şemsu'l-eimme Halvânî'den şunu soruyorlar: Buharalı bazı tembeller güneş doğmak üzere iken sabah namazını kılıyorlar. Onları bundan menedelim mi?
Halvânî cevap veriyor:
- Menedilmeleri doğru değildir. Çünkü onları menetseniz -anlaşılan odur ki- sabah namazını tamamen terkedecekler. Halbuki böylece kılsalar hadisçilere göre câizdir. Bazılarınca câiz olan bir şekilde de olsa edâ, terketmekten daha hayırlıdır.
Işte Halvânî'nin cevabı budur ve unutulmasın ki bu zât asrında Hanefî mezhebinin üstâdıdır. Serahsî, Fahru'l-İslâm Pezdevî gibi mezhebin büyük âlimleri ve Mâverâunnehr'in ulu kişileri onun tedrîs rahlesinde yetişmişlerdir.
Cahil ve birşeyden anlamaz kişiye İmamı Şafiî'yi taklid ederek -meselâ- ikindiyi öğle ile bir vakitte (öğleyin) kılsa pek âlâ yeterse de, bilâhare ihtiyatlı davranmak isterse ve konakladığı zaman da vakit varsa namazı tekrar kılar, yahut akşamdan sonra kazâ eder. Eğer gönlü rahat etmiyorsa böyle yapabilir.
"Allah en iyi bilendir. Başarı ondandır. Ondan başka Rab yoktur. O bana kâfidir ve ne büyük vekildir."
Bu kitabı yazan Hanefî, Muhammed Abdulazîm Mekkî (Allah onu, ana-babasını ve diğer müslümanları bağışlasın) der ki:
Bu satırları yazdıktan sonra, mutâlaa esnasında, bu kitapta anlattılarımı teyid ve tesbit eden birçok nakillere daha rasladımsa da onları buraya almadım.
Daha sonra, büyük imam, birçok ilimlerde müctehid, fakîh ve muhaddislerin üstâdı İbn Teymiyye'ye ait, bu mevzuda bazı sözler gördüm ki onları bu risâleye ek yapmayı arzu ettim. Bunlar, söylediklerimizi takviye ediyor, bütün ifadelerimize uygun düşüyor, sözlerimde bir fazlalık varsa o da onunkine muhalif değil, mutâbıktır.

İbn Teymiyye'nin bu mevzûdaki sözleri:
İmam, Allâme, Şeyhu'l-İslâm Hanbelî Takıyyuddin Ebu'l-Abbas Ahmed b. Abdulhalim b. Abdusselâm b. Teymiyye'den, dört mezheb hakkında şu soruyu sormuşlar:
1. Bu mezheplere sâlik olanlar yekdiğerine, namaz ve diğer ibâdetlerde uyabilirler mi?
2. Selef (ashab, tâbiûn ve etbâ) ten herhangi biri, mezhebleri başka başka olan müslümanlar, birbiri arkasında namaz kılamaz demiş midir?
3. Bunu diyen bid'atçı mıdır?
4. İmam namazını bozmadığına inandığı bir şeyi yapar, halbuki bu hareket me'mûma (imama uyana) göre namazı bozarsa meselâ; İmam kusar, burnu kanar, hacamat yaptırıp kan aldırır, şehvetle kadına dokunur, zekerini eller, namazında güler, ateşte kızarmış -et- yer, deve eti yer... de sonra abdestini yenilemeden namaz kılar, imamın itikadınca bunlardan dolayı yeniden abdest gerekmez; yahut imam besmeleyi okumaz, veya ikinci teşehhüdü yapmaz, namazdan selâm vererek çıkmaz... Halbuki ona uyan bunların gerekli olduğuna inanan bir kimse olursa... İşte bu gibi hallerde mezkür imama uyanın namazı sahih olur mu?
Bize cevap veriniz. Allah da size ecir ve sevap versin...
Bu soruya İbn Teymiyye merhum şu cevabı veriyor:
Evet, müslümanların birbiri peşinde namaz kılmaları câizdir. Nitekim ashab, onların yolunda giden tâbiûn ve onlardan sonra gelen dört imam gibi zevat (Allah cümlesinden razı olsun) mezkür meseleler ve başkalarında ihtilaf etmiş olmalarına rağmen birbiri arkasında namaz kılarlardı. Selef-i sâlihînden hiçbiri, müslümanların birbiri peşinde namaz kılamıyacağını söylememiştir. Kim bunun aksini yapar ve derse o bid'atçıdır ve doğrudan sapmıştır. KItaba, sünnete, bu ümmetin selefine ve imamlarına muhalefet etmiş olur.
Sahabe, tâbiûn ve daha sonrakiler arasında da, -namazda- besmeleyi okuyan ve okumayan, besmeleyi açık veya gizli okuyan, sabah namazında kunut yapan ve yapmayan; hacamat, burun kanaması ve kusmadan dolayı abdest alan ve almayan; kadınlara şehvetle dokunma veya kendi zekerine değme sebebiyle keza abdest alan ve almayan, ateşte kızarmış et yemek sebebiyle abdest alan ve almayan, deve eti yemekle abdest alan ve almayan... zevât vardı. Bununla beraber onlar birbiri arkasında namaz kılarlardı. Meselâ İmam Ebu Hanife ve tâbileri, İmam Şafiî ve başkaları, vazifeli Mâlikî veya başka mezhebden imamların arkasında -bunlar besmeleyi okumasalar da- namaz kılarlardı.
Harun Reşid hacamat yaptırmış, sonra imam olarak Ebu Yusuf'a namaz kıldırmıştı. İmam Ebu Yusuf bu namazı tekrar kılmadı. Hârünu'r-Reşid'e, hacamat dolayısıyle abdest gerekmez diye İmam Mâlik fetvâ vermişti.
İmam Ahmed b. Hanbel burun kanamasından ve hacamat yaptırmaktan abdest bozulur derdi. Kendisine: İmamdan kan çıkmış olursa onun ardında namaz kılar mısın?" dediler. "Mâlik, Saîd b. el-Museyyib gibi zevatın arkasında nasıl namaz kılmam!?" diye cevap verdi.
Hulâsa bu gibi meselelerde iki şekil vardır:
1. Muktedî (imama uyup namaz kılan), imamın namazı bozacak bir şey yaptığını bilmez. Böylesi o imamın ardında namazını kılar. Bu husus selef ve dört imamın ittifakıyle sabittir. Bu mevzûda evvele ait hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Ancak sonra gelen bazı mutaassıp (müteahhirûn) bu görüşe muhâlefet ederek: "Hanefî'nin peşinde namaz kılınmaz, çünkü vaciplerin bazılarını yerine getirse bile vacib olduğuna itikad etmiyor." demişlerdir. Böyle bir sözü söyleyenin farklı görüşüne değer vermekten ziyade, böylesine tıpkı bid'at sahiplerine olduğu gibi tevbe teklif etmek gereklidir. Zira, Peygamber (s.a.) zamanında olsun, onun halifeleri (r. anhum) devrinde olsun devamlı olarak müslümanlar birbirine uyarak namaz kılmışlardır. Halbuki birçok imamlar, farz ile sünneti (itikadda) birbirinden ayırmıyor, dinin emrettiği namazları öylece kılıyorlardı. Eğer bunu (her hareketin kesin olarak farz mı, sünnet mi... olduğunu) bilmek gerekli olsaydı müslümanların çoğunun namazı hükümsüz olurdu. Bu mevzûda ihtiyat da mümkün değildir. Çünkü bunların çoğunda ihtilâf vardır ve delilleri de açık değildir. Mütekaddimîn'in bu mevzûda riâyet edebileceği azamî ihtiyat, iki zıt görüşten birini kesin olarak kabul edip diğerini reddetmemektir. Eğer ikisinden birine kesin olarak hüküm gerekli (vacib) olsaydı, halkın çoğu için buna imkân bulunamazdı. Hattâ buna kail olan da bazı fakihleri taklidden öte geçmemektedir. Eğer kendisinden, başka imamların değil de kendi imamının dediğinin doğru olduğuna dair delil istense âciz kalacaktır. Onun için, bu gibi nakillere değer verilmez, çünkü bunlar müctehid değildir.
2. Muktedî kendi mezhebine göre caiz olmayan bir hareketi, imamın yaptığını bilir. Meselâ imam zekerine dokunmuş, şehvetle kadının bir yerine temas etmiş, kan aldırmış (hacamat), kusmuş... ve yeniden abdest almadan da namaz kıldırmış olur.13 İşte bu şekilde ihtilâf vardır.
Farklı görüşler:
a) Bu durumda muktedînin namazı olmaz; çünkü o, imamının namazının olmadığına itikad eylemektedir. Buna kail olanlar Hanefî, Şafiî ve Hanbelî bazı zevattır.
b) Muktedînin namazı da sahih olur. Bu görüşte olanlar: Bütün selef, İmam Mâlik, bir kavline göre Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve Ebu Hanife'dir. İmam Ahmed'in birçok ifadeleri buna delâlet ediyor. Doğru olan da bu görüştür. Çünkü Buharî'de ve başka hadis kitaplarında Peygamber (s.a.)'den şu hadis rivayet edilir: "Size namaz kıldırırlar. (Kıldıranlar) isabet ederlerse faydası hem size hem onlara, hata ederlerse faydası size zararı onlaradır." Peygamberimiz (s.a.), imamın hatasının ona uyana geçmediğini anlatmış oluyorlar.
Ve çünkü muktedî inanıyor ki imamın yaptığı kendi mezhebince câizdir, yaptığında günah yoktur; çünkü o ya müctehiddir veya bir müctehidin mukallididir, o biliyor ki Allah hatasını affetmiştir, inanıyor ki namazı sahihtir, tekrar kılmadığında günahkâr olmaz, hattâ bir hâkim bu şekilde hükmetse onun hükmünü kimse bozamaz, ancak icra eder... İşte böylece imam yaptığını ictihadıyle yapınca -ki Allah kimseyi gücünün yetmediğiyle mükellef kılmaz- muktedî de üzerine düşeni ifâ edince her ikisinin de namazı sahih olur. Her ikisi de vazifelerini yapmış olurlar, görünen hareketlerde de imama uyma durumu hâsıl olmuştur.
Yukarda geçen sözü söyleyenin, "Zira muktedî imamın namazının olmadığına inanıyor." demesi de hatalıdır. Çünkü muktedî -öyle değil, şöyle- inanıyor: İmam, üzerine düşeni yaptı, Allah onun hatasını (ictihad hatasını) affetti, bundan dolayı onun namazı hükümsüz değildir.
Eğer imam ve muktedî beraber hata etseler; imam yanılarak selâm verse, muktedî de, ona uymak câizdir sanarak selâm verse -nitekim ashab, Peygamberimizin yanılarak iki rek'atta selâm verdiğini bildikleri halde onunla beraber selâm vermişlerdi- keza imam unutarak beş rekât kılsa, cemaat de -imama bu durumda da uymak câizdir zannıyle- yanılarak onunla beş rekât kılsalar... bu durumlarda muktedînin namazı sahih olur. Bu böyle olunca, yanılan sadece imam olursa muktedînin namazı nasıl sahih olmaz?! Bütün mezhepler ittifak etmiştir ki imam yanılarak selâm verse, ona uymayan muktedînin namazı bozulmaz. Bu da gösteriyor ki imamın yanılarak yaptığından, ona uyanın da namazının bozulması gerekmez. (Allah en iyi bilendir.)
İbn Teymiyye'nin sözleri burada bitti. Dikkat edilirse bunlar da benim bu risâlede anlattıklarıma uygundur ve onları takviye etmektedir. Görüşlerimin geçmiş büyük imamların görüşlerine uygun düşmesinden dolayı Allah'a hamdolsun.
Çok kere ben bir görüşü tercih ediyorum ve sonra görüyorum ki onları benden önce bulup tercih etmiş nice büyük âlimler var. Keza bazı şeylere itiraz ettiğimde aynı itirazların geçmiş ulemadan da nakledilmiş olduğunu görüyorum.
Yine böyle bazan bir rey ve görüş ileri sürüyorum, bunun daha öncekilerden de menkûl olduğunu bilmeyenler hemen muhalefet ediyor, durumu hoş görmüyor, reddediyorlar. Sonra aynı şeyleri veya benzerlerini selef ve onlardan sonraki imamlardan da nakledilmiş buluyorum. "Bu, Allah'ın lûtfudur, O bunu dilediğine verir."
Hattâ bazan alelâde bir iş yapıyorum da bunu halk yadırgıyor, benim nasıl olup da böyle yaptığıma şaşıyor, bazıları ayıplıyor, bazı cahiller de akıl dışı telâkki ediyorlar. Fakat sonra aynı davranışın bazı sahabeden, veya tâbiûndan, yahut halifelerden, yahut da fiil ve kararlarının isabetinde ittifak edilen sultanlardan da vâki olduğunu görüyorum. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamdolsun."
Sonradan, zamanının İmam Şafiî'si büyük Seyyid Ömer b. Abdurrahîm Basrî bana bu mevzuda özlü bir yazı gönderdi. Aşağıdaki satırları onun yazısından naklediyorum:
"İmam Râfiî, eş-Şerhu'l-kebîr'de der ki: Namaz, imam veya muktedîden yalnız birinin mezhebine göre sahih olursa, aralarındaki ihtilaf da fürûa ait bulunursa -meselâ Hanefî bir imam, avret yerini eller, sonra namaz kıldırır, yahut ta'dil-i erkânı terkeder veya namazda Fâtiha okumazsa -Şafiî bir muktedînin bu imama uymasının sahih olup olmadığı mevzuunda iki görüş vardır:
1. Sahihtir, uyabilir. Çünkü imamın hatası kesin (ittifaklı) değildir. Bunu söyleyen Kaffâl'dir.
2. Bu görüş üstad Ebu Hâmid'e aittir; bu zât, "muktedîye göre namaz olmadığı için iktida sahih değildir", der. Buna göre mezkür durum, kıble neresidir diye ihtilafa düşen iki kişinin durumuna benzer, bunlar da birbirine uyamaz. Çoğu bu görüşü daha kuvvetli bulmuştur.
Zerkeşî, el-Hâdim'de hulâsa olarak şöyle der: Yukarıda çoğunun diye nakledilen ve tercih edilen görüş, herkes tarafından kabule şâyân görülmemiştir. Buna itiraz edenler arasında Berzencî, Rûyânî (Hilyede), Bağavî, el-Kâfî sahibi, Gazâlî (fetvâlarında) gibi zevat vardır. Bazıları da meseleyi hiç zikretmemiştir: Mâverdî, Dârimî, Üstâz eş-Şeyh Ebu İshak (Mühezzeb ve Tenbîh'te) da bunlardandır.
Üstâd Ebu Hâmid'in bu mevzudaki ifadesi de ihtimallidir. Zira şöyle diyor: "Yukarda anlatılan şekilde Şafiî, Hanefîye uysa:
a) Mekrûh olması muhtemeldir, Rûyânî, el-Bahr'de bu görüşü kabul eder. Kadı Ebu't-Tayyib'den bu mevzuda sahih bir nakil yoktur.
b) Câizdir; bu görüş Dârimî'den naklediliyor.
c) Caiz değildir; bunu söyleyenler, İmam Şafiî'nin bu mevzuda kesin bir sözüne vâkıf olmuş değillerdir. Ancak şunu ileri sürüyorlar: Kıble ve (pis, temiz karışık) kaplar mevzuunda ihtilaf edenler hakkındaki İmam Şafiî'nin mezhebine kıyastan bu netice çıkar."
Halbuki gerek nakil ve gerekse anlayış bakımından bu neticeye varılamaz; şöyle ki:
1. Nakil cihetinden olamaz; Çünkü İmam Şafiî'nin görüşü -Kaffâl'in naklettiği gibi- bu iktidânın (namazda uymanın) sahih oluşudur. Mahâmilî'nin, el-Mecmû'da anlattığı da bunu takviye etmektedir. Der ki: İmam Şafiî (r.a.), el-Emâlî'de şöyle diyor: "Bir adam bir şehre varsa, orada 40 gün durmaya niyet etse, bu takdirde de kasrı (4 rekâtlı farzları ikişer kılmayı) câiz görüyor olsa, halbuki beraberinde bunu câiz görmeyen birisi bulunsa, bu berikinin ona uyup namaz kılması mekruh olur; çünkü imamının kısaltarak namaz kılmasını caiz görmemektedir. Bununla beraber mezkür imama uyarak namaz kılsa caizir; çünkü onun hakkında da bu namazın sahih olduğuna hükmolunmuştur.
İşte Kadı Ebu't-tayyib'in el-Emâlî'den naklettiği budur.
Eğer muteber olan muktedînin niyeti olsaydı mezkür imama uyması câiz olmazdı. Çünkü muktedînin itikadına göre anlatılan (kasr niyyetiyle kılınan) namaz olmuyor. İşte buna rağmen Şafiî, imamın itikadını muteber tutarak bu iktidâyı sahih görmüştür. Bu ifadeyi, Mühezzeb şerhi'nin "yolcu namazı" babında, İmam Nevevî de zikrediyor. Mühezzeb şerhinin bir nüshasında şu cümle vardır: "Tercih edilen ve kuvvetli olan Kaffâl'in sözüdür."
Fürû'da (dînin amelle ilgili mevzûlarında) aralarında ihtilaf bulunan imamlar öteden beri birbirine uyarak namaz kılagelmişlerdir. Bunu teyid eden bir mesele de imamların şu sözleridir: "Abdestte niyyeti şart koşmayan Hanefîler gibi kimselerin, niyetsiz olarak aldıkları abdestin suyu da 'ma-i müsta'mel = kullanılmış su' sayılır."14
Fetvaya esas teşkil etmesi gereken görüş işte bu görüştür. İmam Şafiî hazretleri, Medine ve Mısır imamlarının peşinde namaz kılardı, halbuki onlar selâm vermeyi terkederlerdi. İmamın, bunlara uymayı terkettiği hiç nakledilmemiştir. Sahih olarak nakledildiğine göre İbn Mesud, Mine'de Hz. Osman'a uyarak namaz kılmıştır. Halbuki yukarda geçen davranışı bu da caiz görmüyordu. Kendisine bu sorulunca: "İhtilaf15 fitnelerin en kötüsüdür" demiştir.
2. (Anlayış bakımından da mezkür neticeye varılamaz denmişti.) "Muktedî imamın namazının sahih olmadığına inanıyor," diyerek iktidâyı menedenlerin ileri sürdüğü delil de reddedilir. Çünkü bu bir kanaat ve ictihad meselesidir. Diğer ictihad meselelerinde olduğu gibi bundan dolayı hatayı (tek tarafa kesin olarak yüklemek) caiz değildir.
Kıble veya pisi, temizi birbirine karışmış kaplar hakkında ictihad ihtilafına düşenlerin durumuna kıyas etmeleri de şöylece bertaraf edilir: Bu meselelerde imam da, ona uyan da pis kabtan abdest alıp veya kıbleden başka yöne durup namaz kılanın namazının olmadığı inancındadırlar. Halbuki, meselâ Fâtiha'yı okumayarak namaz kıldıran imama uyma mevzuu böyle değildir. Çünkü bu imam, kendi mezhebince namazının sahih olduğuna inanıyor. Ve bu inancı (Fâtiha okumanın farz olmadığı) ictihadına dayanıyor.
Ayrıca, kablar ve kıble meselelerinde, ictihad sahibi yanıldığını anlasa, kıldığı namazı iâde etmesi gerekir. Halbuki fürûa ait bir meselede müctehid, ictihadında yanıldığını gösteren açık bir nassa rastlasa bile, önceki kıldıklarını iâde etmesi gerekmez. Bunun sebebi ise şudur: Birinci ictihad şer'î delillere ve emârelere dayanmaktadır, hata meydana çıkınca ilk zannın, sahibine kâfi gelmeyeceği anlaşılır.
İkinci ictihad (fürû'da ictihad) ise, şer'î bir durum ve delile dayanıyor. Şâri' (Allah) bu delillere uymayı gerekli kılıyor. Buna göre -yanıldığını anlamadan önceki- amelleri de Allah'ın hükmüne aykırı olmuyor.
Sonra birinci nevi ictihadda hatayı kesin olarak anlama imkânı vardır. Halbuki ictihadî mesâilde (ikinci nevi ictihadda) durum böyle değildir.
Müteahhirûndan -bizim ileri sürdüğümüz- bu görüşü tercih edenlerden biri de Zehâir sahibidir. Bu mevzuda müstakil bir risâle yazmış ve adını "Fürû'da muhalif olanlara uyma mevzuunda meşrû olanın beyânı"16 koymuştur.
İbn Ebi'd-dem, el-Vasît şerhinin cenaze babında, "Her halde en doğru görüş, her şekilde iktidânın sahih oluşudur" dedikten sonra, bunun çeşitli delillerini ifade ediyor ve güzel bir hususu da şöyle hatırlatıyor: "Bu ihtilaf müctehidler hakkındadır. Âlim olmayan halka (avâma) gelince onlar için ihtilaf zaten bahis mevzuu değildir. Çünkü zaten onların bizzat vaz veya tercih ettikleri mezhebleri yoktur. Onların yapacağı, bir hâdise ile karşılaşınca -onun hükmü hakkında- başkasını taklîd etmekten ibarettir. Fetvaya ehil olan her kim ona fetva verirse onun sözünü kabule mecburdurlar. Kendilerini bir mezhebe bağlı görmeleri taassuptandır. Bu bağlanmanın mânası: Her ibadet ve işinde bağlandığı imamın sözüne göre hareket etmeyi kabullenmesidir. Bu gibilerin, ayırmaksızın herhangi bir imama tâbi olmaları mümkün ve sahihtir.
İmam Ahmed b. Hanbel'den nakledildiğine göre kendisi, çok kanın abdesti bozacağına kaildi. Ona sordular:
- İmam bundan dolayı abdest almıyorsa onun peşinde namaz kılar mısın?
- Allah, Allah! Said b. Müseyyib, Mâlik gibi zevatın arkasında namaz kılınmaz der miyim?
Hanefî kadılarından Ebu Isâm Âmirî, Kaffâl'in17 mescidinin civarından geçiyordu. Bu sırada müezzin akşam ezanını okuyordu. Bineğinden inip mescide girdi. Kaffâl onu görünce müezzine, ikâmeti "cümlelerini çiftleyerek okumasını" söyledi. Kadı Ebu Isâm'ı da öne geçirdi. Kadı geçip, besmeleyi açıktan okudu ve Şafiî'lerin mezhebine uygun tarzda namazı kıldırdı. Her ikisinin bu hareketleri, fürûdaki ihtilâfa fazla önem vermediklerinden ileri geliyordu.
Kadı Huseyn Ta'lîk'ında şöyle der: Tercih edilen görüşe göre her müctehid ictihadında isabetlidir. Ancak birisi Allah nezdindeki gerçeğe isabet etmiştir, diğerleri ise kendi kanaatlerince doğru olanı bulmuşlardır.
İbnu's-Sem'ânî de şöyle der: "Kim ictihadında hata ederse, Allah nezdinde gerçek olan hükmü bulamamış olur, fakat kendi ameli bakımından isabetlidir. Hattâ onun ameli, Allah nezdinde de, sanki gerçeğe isabet etmiş gibi muteberdir."
İmam Şafiî (r.h.) şu mevzuda icmâ ve ittifak bulunduğunu nakletmiştir. Her müctehidin ictihadıyle vardığı hüküm, onun hakkında Allah'ın da hükmüdür. Bu takdirde onun için başka bir görüşle amel meşrû olmaz. Buna göre kim kendi ictihadına göre namaz kılarsa bu namaz hem ona göre, hem de meselede ondan farklı görüşü olan müctehide göre sahihtir. Çünkü onun itikadına göre, kendi hakkında Allah'ın hükmü de budur. Emrolunduğu üzre ifâ eylediğine göre de namaz sahih olmaktadır. İmdi kendi hakkında kıldığı namazın sahih olduğuna hükmedilince ona iktidâ nasıl menedilebilir. (İmam Şafiî'nin bu ifadesi kısaltılarak alınmıştır.)
Ömer b. Abdirrahîm Basrî'nin, (Allah ömrünü uzatsın) bu risâlemi gözden geçirdikten sonra ek olarak yazıp gönderdiği sözler burada bitti. Bu da, Allah'a hamdolsun, benim işaret ve itimat eylediğim görüşü takviye etmektedir. "Doğruyu bulduran Allah'tır."
Bu risâleyi toplayıp yazan Muhammed b. Abdulazim Mekkî Hanefî... Allah'dan şunları niyaz eder: Cenâb-ı Hak onu, evlâdını ve ona lûtfettiği nimetleri muhafaza buyursun. Hayırlı ömür nasip eylesin, lûtfuyla fenalıklardan korusun.
(Cumâ, 2 Şevval, 1052)



1. Süleymaniye kütüphanesi, Çelebi Abdullah kısmı, nu. 385/2. Bu risâle ofset usûlüyle Serhend kitabevi tarafından İstanbul'da neşredilmiştir.
1. Bazı ictihad ve taklid meseleleri hakkında doğru söz.
2. Delilsiz olarak, başkasının sözüyle amel eden.
3. el-Bakara; 2/286.
4. en-Nahl, 16/43.
5. Bu ifâde aynen değilse de meâlen böyledir.
6. Şafiî'lere göre zekerini elleyenin abdesti bozulur.
7. Muhakkık: Tahkik eden gerçeği bizzat arayan, kör taklide saplanmayan âlim demektir.
8. Müctehid olmıyan mükellefin, çeşitli mezhep ve müctehidlerin sözlerinden faydalanması, bir amelde birkaç mezhebin hükmünü birleştirerek tatbik etmesi.
9. Ebu Hanife mezhebinde bir başka rivayete göre meshi farz olan üç parmak miktarını...
10. Âlim olmayan halk tabakası ilimle bir mezhebi tercih edemediği için onların mezhepleri müftülerinin vereceği fetva olur.
11. Kavl: Söz, ictihad, görüş.
12. İşi oyuncak haline getirmek, mezheblerle oynamak.
13. Kendi mezhebine göre bu hareketler abdesti bozmadığı için abdest almıyor.
14. Halbuki niyyeti şart koşana göre niyetsiz alınan abdestin akan suyu müsta'mel olmamalıdır.
15. Fi'lî muhâlefeti kastediyor.
16. Beyanu'l-meşrû' fi'l-iktida bi'l-muhalifîn fi'l-furû'.
17. Kaffâl Şafiî mezhebine mensuptur.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler